Kelebek Henri Charriere.pdf

* The preview only display some random pages of manuals. You can download full content via the form below.

The preview is being generated... Please wait a moment!
  • Submitted by:
  • File size: 3.2 MB
  • File type: application/pdf
  • Words: 147,790
  • Pages: 1,123
Report / DMCA this file Add to bookmark

Description

Henri Charriere eski bir kürek mahkûmu, islemediği bir cinayetin sırtına yıkılması sonucu kürek cehennemi Güyan'a gönderilmis. Yıllar süren mahkûmluğu süresince bir tek sey için yasamıs: Kaçmak. Sonunda hedefine ulasmıs da. «Kelebek», Charriere'in basından geçenlerin öyküsü. Yayınlanır yayınlanmaz bütün dünyada büyük ilgiyU karsılanan eser, Birlesik Amerika'da 5,5 milyon, Frar sa ve Almanya'da birer milyondan fazla satarak tj-tün satıs rekorlarını kırdı. Yazarına da altmısından sonra büyük bir servet kazandırdı. «Kelebek» in film hakkı karsılığında da 500.000 dolar alan Henri Charriere, bas rol tçin Amerikalı aktör Steve Me Queen'in seçildiğine memnun. «Yine de, bu isi çok iyi beceren Alain Delon ya da Jean - Paul Belmondo'yu tercih ederdim», diyor. Henri Charriere su sıra, ispanya'nın lüks bir sahil kasabasındaki villâsında serüvenlerinin devamını tamamlamakla mesgul. e yayınlan ra s KELEBEK PAPPDLDON # Henri Charriere'nin romanı # e ya- c< yınları: 20 Copyright: robert laffont/o.n.k. ajans/e yayın- >,J

lan 0 Birinci Baskı: Eylül 1969, ikinci Baskı: Ocak 1970, §S üçüncü Baskı: Mart 1970 • Dördüncü Boskı: Mayıs 1970, <*| Besinci Baskı: Nisan 1971, Altıncı Baskı: Temmuz 1972 9 Q-D Kapak: Kemal Kaldı, H. Bosch • Dizgi: Güryay, Baskı: Si Melek Site Matbaası, Cilt: Alibaba Ciltevi. E YAYINLARI, -2 s idare: Ankara Caddesi 13/2. Telefon: 26 8142, Dağıtım: Narhbahçe Sokak 19 Kat 3, Tel.: 27 87 20, Kısa Adres: Posta Kutusu 12 — istanbul. Henri Charriere Kelebek roman türkçesi aydil balta e yayınları 1967 Temmuzunda, servetini sıfıra indiren büyük yer sarsıntısından bir yıl sonra, altmıs yaslarında bir genç adam Alber-tine Sarrazin'den söz edildiğini duymasa bu kitap yazılmıyacaktı. Sarrazin, tepeden tırnağa ısıltı, gülümseme ve yüreklilik dolu bir kara elmastı. Bir yıl içinde, ikisi cezaevi günleriyle kaçıslarını anlatan üç kitap yazmıs; bütün dünyaya ün salmıstı. Altmıs yaslarındaki genç adamın adı ise Henri Charriere'di; çok uzaklardan geliyordu. Kürekten, daha da

açık konusmak gerekirse, 1933 yılında gönderildiği Fransız Günay'ının baskenti Cayenne'den. Evet, Charriere sabıkalının tekiydi ama islemediği bir cinayetten ötürü müebbet kürek cezasına çarptırılmıstı. Bir zamanlar «çevre» de «Papillon - Kelebek» adıyla anılan, Ardec-he'li bir öğretmen ailesinin çocuğu olan ve 1906 yılında doğan Charriere simdi Venezuella'lı. Venezüella ulusu, bakısını ve verdiği sözü, sabıka kayıtlarına üstün tutmus ve kürek cehenneminden kaçmak için giristiği on üç yıllık mücadelenin geçmisten çok bir geleceği ortaya koyduğuna inanmıstı. 1967 yılının Temmuz ayında Charriere Caracas'daki Fransız kitaplığına uğrayıp Albenine Sarrazin'in «ASTRAGALE» adlı kitabını satın aldı. Kitabın üzerine geçirilen ek kusakta «123. Bin» yazılıydı. Charriere bunu okudu ve kendi kendine: «Dyi be, dedi bu yavru kırık bacağıyla zulalı yerlere gizlenip 123.000 kitap sat-tıysa ben, otuz yıllık serüvenlerimle üç katını satarım.»

Charriere'inki mantıklı bir muhakemeydi ama, aynı zamanda da çok tehlikeliydi. Çünkü, Albertine'in basarısından bu yana, yayıncıların masaları düzünelerle cezaevi anısından geçilmiyordu, üstelik hiç birinin de basılma umudu yoktu. Çünkü serüvenlerin, felâketlerin, haksızlığın en asırısı bile iyi bir kitap ortaya çıkarmaya yetmiyordu. Bir de yazmayı bilmek, okurun, yazarın yasadığı ve gördüklerini görmesi, hissetmesi ve içten oradaymıs gibi iste Charriere, bu yönden talihli çıktı. Serüvenlerini yazmayı bir kere bile düsünmemisti: O bir eylem, hayat, sıcaklık adamıylı; kurnaz bakıslı, sıcacık. Biraz hısırtılı, güneylilere özgü sesiyle saatlar boyu dinlenebilirdi. Evet dinlenebilirdi, çünkü Charriere esine raslanmıyacak kadar güzel anlatıyordu; bütün iyi hikayeciler gibi. Ve mucize gerçeklesti: Her türlü edebî iliski ve hırstan arınmıs (bana yazdığı mektupta söyle diyordu: «Serüvenlerimi size yolluyorum, meslekten birine yazdırırsınız.») yazıtları, dostlarına hikâye anlatırmıs gibi. Charriere sanki karsınızda görülüyor, hissediliyor, yasanıyor ve bir sayfanın sonunda

tuvalete gittiğini yazmaktaysa (kürek cehenneminde tuvalet, çok önemli ve sayısız faydalar sağlayan bir yerdir) sayfayı çevirmek zorunda kalıyorsunuz. Tuvalete giden o değil, sizsiniz. «ASTRAGALE» ı okuduktan üç gün sonra, bir solukta ilk üç defteri yazıyor. Bunlar çizgili okul defterleri. Kendi gözünde, bütün ötekilerden çok daha büyük önem tasıyan bu yeni serüveniyle de ilgili birkaç öğüt alacak kadar duraladıktan sonra, 68 yılı basında devamını yazmaya koyuluyor, iki ay içinde on üç defter doldurup isini bitiriyor. Tıpkı Albertine'inki gibi, onun romanının müsveddelerini de, Eylül ayında posta bana ulastırdı. Yayımcı Jean-Jacques Pauvert ile birlikte Albertine'i üne kavusturmustuk. Charriere de kitabını bana emanet ediyordu. Anıların henüz kıpkırmızı iziyle yazılmıs, cosku dolu, değisik ve Fransız olmayan daktilolar tarafından temize çekilen bu kitaba, pek dokunmadım desem yeridir. Yalnız noktalama isaretlerini yerli yerine koydum, anlasılmaz hale gelen bazı Dspanyolca deyimleri attım; kulaktan kapma üç ya da dört dili, Caracas'da her gün konusmanın verdiği alıskanlıkla ortaya çıkan bazı anlam karısıklıklarını ve devrik cümleleri düzelttim.

Gerçeğe uygunluğuna gelince, buna her zaman kefilim. Charriere Paris'e iki kere geldi ve uzun uzun konustuk. Günler ve geceler boyunca hem. Tabiî, aradan otuz yıl geçince bazı ayrıntılar insanın belleğinden kaybolmus ya da değismis olabilir. Ayrıntılardaki bu değisiklikler üzerinde durulmayacak kadar önemsizdir. Ama Charriere'in, kürek cehenneminin gelenek ve görenekleriyle dehseti konusunda hiç bir abartmaya gitmediğini anlamak için Profesör Dev6ze'in «CAYENNE» (Juliard, coll. Archives, 1965) adlı eserine basvurmak yeter de artar bile. Mahkûmların ve cezaevi yöneticilerinin tümünün adlarını değistirmeyi uygun bulduk. Çünkü bu kitabın amacı bazı ki8 silere saldırmak değil, birtakım tipleri ve bir dünyayı ortaya koymak. Tarihler için de durum aynı: Bazıları doğru, bazıları da olayın geçtiği çağı iyi kötü belirtmeye yarıyor. Bu kadarı da yeter zaten. Çünkü Charriere bir tarih eseri yazmak istemedi, günü gününe, yasadığı gibi, tüm katılığı ve inancıyla capcanlı bir gerçeği kâğıda geçirdi. Bu gerçek bir toplumun sabıkalılara karsı haklı olarak kendini korumasıyla uygar bir

ulusa yarasmıyacak kadar kötü baskı yöntemleri arasında ölçüsüz asırılığı kabul etmeyen adamın olağanüstü destanıdır. Metni ilk okuyup soluğu kesilenlerden ve eski edebiyatla yenisi arasındaki iliskiyi anlatırken beğeni nedenlerini belirten Jean - Francois Revel'e tesekkür etmek isterim. JEAN - PIERRE CASTELNAU. BDRDNCD DEFTER: DNSANI BOZULMAYA DTEN YOLLAR AĞIRCEZA MAHKEMESD... SAMAR öylesine zorluydu ki, on üç yıl sonra kendimi toplayabildim. Gerçekten de, alısılmıs samarlardan değildi, üstelik bu samarı atmak için bir kaç kisi birlesmisti. 26 ekim 1931 günündeyiz. Bir yıldır yattığım Conciergerie cezaevinin hücresinden sabah sekizde çıkarıldım. Sinekkaydı tras oldum, iki dirhem bir çekirdek giyindim, iyi bir terzinin elinden çıkma elbise bana zarif bir hava veriyor. Kılığıma son katkıyı da, beyaz bir gömlekle soluk mavi bir kravat yapıyor. Yirmi besindeyim ama yirmi gösteriyorum. «Centilmen d görünüsümle biraz kösteklenmise benzeyen jandarmalar bana efendice davranıyorlar. Kelepçelerimi bile çıkardılar. Bes jandarmayla birlikte altı kisi,

çıplak bir odada iki sıraya oturmusuz. Dısarda hava kapalı. Karsımızda, mahkeme salonuna açılması gereken bir kapı var. Paris'in Seine Adliye Sarayında bulunuyoruz. Kısa süre sonra cinayetle suçlanacağım. Avukatım. Raymond Hubert, «Size karsı elle tutulur hiç bir 13 delilleri yok; dedi, beraat edeceğiz, buna güveniyorum.» özellikle bu «beraat edeceğiz» sözüne gülümsüyorum. Sanki sayın avukatım da sanık olarak ağır-ceza mahkemesinin karsısına çıkarılmıs, mahkûmiyet kararı verilirse benimle birlikte cezayı çekecekmis gibi.

Bir mübasir kapıyı açtı; bizi içeri çağırdı, ardına kadar açık iki kanadın arasında dört jandarmayla çevrelenmis, yanda onbası, koca salona giriyorum. Silleyi oturtmak için her seyi kan kırmızıya boyamıslar. Halıları, kocaman pencerelerdeki perdeleri, az sonra beni yargılayacak olan görevlilerin giysilerini bile. — Baylar, Yargıçlar kurulu! Sağdaki kapıdan, pespese altı kisi çıkıyor. Kafalarında takkeleriyle baskan ve mahkemenin diğer bes üyesi. Ortadaki iskemlenin yanına vardığında baskan duruyor, yardımcıları sağına ve soluna geçiyorlar. Herkesin ayakta durduğu salonda etkileyici bir sessizlik var. Mahkeme heyeti ve onunla birlikte herkes yerine oturuyor. Tombul yanaklı, elmacık kemikleri kıpkırmızı baskan, en ufak bir duyguyu açığa vurmadan, sert bir havayla gözlerimin içine bakıyor. Adı Bevin, Sonradan, mahkemeyi büyük bir tarafsızlıkla yönetecek, bu tutumuyla çekirdekten yetismis bir hukuk adamı olarak, tanıklar ve polislerin anlattıklarına pek inanmadığını gösterecek. Hayır, suratıma inen samarda onun sorumluluğu yok, yalnız bu tokadı bana

sunmakla yetinecek. Bassavcının adı Pradel, Baroya kayıtlı bütün avukatların çok çekindiği bir savcı bu. Fransa ve anavatana bağlı denizasırı ülkeler cezaevlerinin, giyotine en çok adam gönderen kisisi olarak çok kötü bir ün yapmıs. Pradel, kamu temsilcisi, Resmî suçlayıcı, insanlıkla uzak yakın ilgisi yok. Yasayı, Teraziyi temsil ediyor, Teraziyi dilediği gibi kullanan. Terazinin kendine doğru eğilmesi için de elinden geleni yapan bir adam. Gözleri akbabalarınki gibi, gözkapaklarını hafifçe kısıp bakıslarını ayırmadan bana tepeden bakıyor. Bu tepeden bakma önce, onu benden daha yükseğe otur14 tan kürsüsünden, sonra da büyük bir küstahlıkla tasıdığı en az bir metre seksen boyundan geliyor. Kızıl pelerinini çıkarmıyor, takkesini önüne koyuyor. Kürek gibi koca koca ellerine dayanıyor. Bir altın halka evli olduğunu gösteriyor, küçük parmağında da, yüzük niyetine iyice parlatılmıs bir mıh var. Duruma hakim olabilmek için, hafifçe bana doğru eğiliyor. «Aslanım, elimden kurtulacağını sanıyorsan yanıliyorsun, der gibi. Ellerimin birer kartal pençesi olduğu anlasılmıyor ama seni paralayacak tırnaklarım

ruhumun içindeki yerlerine iyice yerlestiler. Bütün avukatlar benden çekiniyorsa, hukuk adamları arasında da çok tehlikeli bir bassavcı olarak ün yapmıssam, bunun nedeni avımı elimden hiç kaçırmayı-sımdır.» «Senin suçlu ya da suçsuz olman bana vız gelir, yalnız sana karsı olan ne varsa, Montmartre'da sürdüğün serseri hayatı, polisin sağladığı tanıklar, polis memurlarının sözleri, hepsinden yararlanmalıyım. Sorgu yargıcının bir araya getirdiği bu iğrenç birikimle, jüri üyeleri tarafından toplum dısına itilmen için seni yeterince tiksindirici gösterebilmeliyim.» Düs görmüyorsam, onu gerçekten bütün açıklığıyla duyar gibiyim. "Dnsan yiyen» bu adam beni çok etkiliyor. «Bırak kendini sanık, hele kendini hiç savunmaya kalkma: «Seni, "Çürümüslük yoluna" sokacağım.» «Jüri üyelerine güvenmediğini umarım. Hiç hayale kapılma. Bu on iki kisi, hayatla ilgili hiç bir sey bilmez. «Karsında oturan su adamlara bak. Uzak bir tasra sehrinden Paris'e getirilen su on iki ağayı iyi görüyor musun? Hepsi de küçük burjuva, tüccar, emekli. Onları teker teker çizmenin gereği yok. Yirmi bes yasını je Montmartre'da sürdüğün hayatı anlayacaklarını sanacak kadar, safdil değilsin ya? Onların gözünde

Pigalle ve Blanche Alanı cehennemin ta kendisi, gece yasayan bütün insanlar da toplum düsmanları. Seine Ağırceza Mahkemesinde jüri üyeliğine seçilmekle çok gururlanıyorlar. Üstelik, emin ol ki, hepsi de dar kafalı birer küçük burjuva olmanın acısını çekiyor. 15 «Ve sen, genç yakısıklı karsılarına çıkıyorsun. Seni, Montmartre gecelerinin Don Juan'ı olarak çizmekte en ufak sakınca göreceğime inanmazsın ya? Böylece, baslangıçta jüri üyelerini sana düsman edeceğim.Çok iyi giyimlisin, yoksul giysiler içinde mahkemeye gelmeliydin, iste bu noktada bir taktik hatası yaptın. Sıklığını kıskandıklarını da görmüyor musun? Ellerine geçeni sırtlarına geçirmisler, düsünde bile terziye elbise diktirdiğini gören yok içlerinde.» Saat on, mahkemenin baslamasına hazırız. Karsımda altı hukuk adamı var, içlerinde bassavcı da, seytanca iktidarını, zekâsını, on iki kisilik jüri üyelerini, daha baslangıçta suçlu olduğuma, küreğin ya da giyotinin günün kararı olabileceğine inandırmakta kullanacak. Kadın satan birinin, Montmarte çevresi hakkında polise bilgi veren bir gammazın öldürülmesi suçuyla

yargılanacağım. Ellerinde en ufak bir delil yok ama suç isleyeni her yakalayısta sırmalarına sırma katan aynasızlar, cinayeti benim islediğimi söyleyecekler. Delil yokluğunda da, kuskuya yer bırakmıyacak kadar «gizli» bilgiler edindiklerini savunacaklar. Polein adında, Orfevres rıhtımının 36 numarasında hazırladıkları bir tanık, bir plâk, iddia makamının en etkin adamı olacak, durmadan yalan söylediğinde direttiğimden, baska bir ara, büyük bir tarafsızlıkla bana soracak : «Bu tanığın yalancı olduğunu söylüyorsunuz. Peki. Ama neden yalan söylesin?» — Sayın Baskan, tutuklanmamdan bu yana geceleri gözüme uyku girmiyorsa, bunun nedeni Yavsak Roland'ı öldürmüs olmam değil. Bu isi ben yapmadım çünkü. Benim de öğrenmeye çalıstığım sey sizinkinin aynı, yani bu tanığı sınırsız sekilde üstüme yüklemeye ve iddia makamı güçsüzlestikçe, onu güçlendirecek yeni

unsurlar sağlamaya iten nedenleri bilmek. Düsündüm, tasındım ve su sonuca vardım Sayın Baskan : «Polisler, onu büyük bir suç islerken yakalayıp kendisiyle pazarlığa oturdular. «Sen Kelebek denen herifin hesabını gör, biz de bu isi unutalım», dediler. Sözlerinin gerçeğe ne denli uygun olduğunu, o sıra kestiremiyordum. Namuslu ve sabıkasız biri ola16 raK tanıtılan Poieın, birkaç yıl sonra tutuklanarak kokain kaçakçılığından hüküm giyecekti. Avukatım beni savunmaya çalısıyordu ama bassavcının hakkından gelecek yetenekte değildi. Yalnız Avukat Bouffay, duyduğu içten nefretle kısa bir süre bassavcıyı güç duruma soktu. Ne yazık ki bu da fazla sürmedi ve Pradel'in ustalığı, bu düelloyu da zaferle kapanmasını sağladı. Bu etkileyici kisinin esit ve birer yardımcı gibi davrandığı jüri üyeleri gururdan sisiniyor, Pradel de onları durmadan pohpohlu-yordu. Gecenin on birinde, satranç partisi sona ermisti. Beni savunanlar mat olmuslardı. Suçsuz olan ben mahkûm edilmistim.

Bassavcı Pradel tarafından temsil edilen Fransız toplumu, yirmi bes yasındaki bir genci hayatın dısına itiyordu. Fiyatta indirim yaptıkları da yoktu ha! Zengin yemek, Baskan Bevin'in renksiz sesiyle önüme konuyordu. — Sanık, ayağa kalk! Kalktım, salonda büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu, soluklar kesilmisti, yüreğim, her zamankinden biraz daha hızlı atıyordu. Jüri üyelerinden bazıları bana bakıyor, bazıları da baslarını önlerine eğiyorlardı. Utanç içindeydiler sanki. — Sanık, jüri üyeleri, bir tanesinin dısında geri kalan soruların hepsine «evet» cevabını verdiler. «Evet» diye cevaplandırmadıkları tek soru, cinayeti kasıtlı olarak islemis olmanız. Bu nedenle, müebbet kürek cezasına çarptırıldınız. Söyleyecek bir seyiniz var mı? Kılım kıpırdamadı, durusum her zamanki gibi, dayandığım bölmenin tahtasını biraz daha fazla sıkıyorum yalnız. — Sayın Baskan, evet söyleyecek seyim var. Gerçekten suçsuzum ve polis tarafından çevrilen bir dolabın kurbanıyım.

Dyi giyimli kadınların, ağırceza mahkemesinin önde gelen konuklarının kösesinden kulağıma bir mırıltı geliyor. Sesimi yükseltmeden sunları söylüyorum : — Siz, sağlığa zararlı heyecanları tatmak için buraya gelen cicili bicili hanımlar, susun. Güldürü soketebtk 17/2 na eraı. Bir cinayet, polisiniz ve adaletiniz tarafından mutlu sona bağlandı. Memnun olmanız gerekir! — Jandarmalar, dedi Baskan, götürün. Kapıdan çıkmadan haykıran sesi duydum : «üzülme adamım, gelir seni orada bulurum!» Bu ses, tüm sevgisini haykıran yiğit Nenette'imin sesi. Salonda bulunan dostlar alkıslıyorlar. Hepsi cinayet konusunda gerçeği biliyor ve polisle pazarlığa oturup kimseyi ele vermediğimden benimle öğündüklerini gösteriyorlar. Mahkeme öncesi oturduğumuz küçük odaya döndüğümüzde jandarmalar kelepçeleri geçiriyorlar, içlerinden biri, kısa bir zincirle, sağ bileğimi sol bileğine bağlıyor. Tek kelime yok. Sigara istiyorum. Onbası bir sigara uzatıp yakıyor. Sigarayı dudaklarıma her götürüs ve çekisimde, onbası, hareketimi kolaylastırmak için kolunu kaldırıp indirmek zorunda. Ayakta, sigaranın asağı yukarı dörtte üçünü içiyorum. Kimsenin ağzını açtığı yok. Onbasıya dönüp: «Hadi bakalım, yolcu yolunda gerek», diyen ben oluyorum.

Bir düzüne kadar jandarmanın esliğinde merdivenleri inip Adliye Sarayının iç avlusuna varıyoruz. Bizi bekleyen cezaevi arabası orada. Arabanın içinde on kadar sıra var, bu sıralara oturmak mümkün. Onbası «Conciergerie cezaevine,» diyor. Conciergerie Cezaevi Kraliçe Marie-Antoinette'in ölmeden hemen önce kaldığı satoya vardığımızda jandarmalar beni basgardiyana teslim ediyorlar. O da zimmet makbuzunu imzalayıp beni teslim alıyor. Jandarmalar bir sey söylemeden uzaklasıyorlar, yalnız sasırtıcı bir sey oluyor, onbası kelepçeli ellerimi sıkıyor. Basgardiyan soruyor bana: — Kaç yıl verdiler? — Müebbet. — Yok canım? Jandarmalara bakıyor ve sözlerimin doğru olduğunu anlıyor. Basından nice olay geçen, durumunu çok iyi bilen bu ellilik zindancı, yine de benim için su iyi sözleri söylemekten kendini alamıyor : 18 — Vay namussuz herifler! Çıldırmıs hepsi! Tatlılıkla kelepçelerimi çıkarıyor. Duvarları ses geçirmeyen idam mahkûmlarına, delilere, çok tehlikeli tutuklulara ya da müebbetlere ayrılan hücreye

kadar götürmek dostluğunu gösteriyor. Kapıyı üstüme kilitlerken : — Dayan Kelebek, diyor. Bir takım esyaları yanına alacak, eski hücrende yediğin yemekleri burada da yiyebileceksin. Dayan!

— Sağol baba. Dnan bana, cesaretim büyük ve müebbetliğimin gırtlaklarında kalacağını umuyorum. Birkaç dakika sonra kapım tıkırdıyor. «Ne var?» Bir ses bana cevap veriyor: «Hiç benim ben, kapına bir levha asıyorum.» — Niçin? Ne yazılı o levhada? «Müebbet kürek. Çok dikkat edilmeli.» Kendi kendime düsünüyorum : Bunlar gerçekten oynatmıs. Yoksa tepeme inen çığın beni, intihara sürükleyecek kadar sasırttığını mı sanıyorlar? Yürekliyim, yürekli olacağım. Her seyle, herkesle mücadele edeceğim. Yarından tezi yok, ise koyulacağım. Sabah kahvemi içerken, kendi kendime sordum : Cezayı temyiz edecek miyim? Neden? Baska bir mahkeme karsısında talihim dönebilir mi acaba? Bunun için yitirilecek zaman ne olacak? Bir yıl, belki on sekiz ay... Niçin : Müebbetlik yerine yirmi yıl için mi? Kaçmaya çok kararlı olduğumdan cezanın yüksekliğini hiç önemsemiyor ve bir mahkûmun Ağırce-za Mahkemesi Baskanına sorduğu soruyu hatırlıyorum : «Sayın bayım, Fransa'da müebbet kürek kaç yıl sürüyor acaba?»

Hücremde dolanıp duruyorum. Avutmak için bir telgraf karıma, bir telgraf da beni, herkese karsı tek basına korumaya çalısan kızkardesime yolluyorum. Her sey bitti, perde kapandı. Yakınlarım her halde benden çok acı çekiyorlar, zavallı babam, o tasra sehrinde, ba kadar ağır bir yükü tasımanın acısını duyuyor. Irkiliyorum : Dyi ama ben suçsuzum yahu! Suçsuzum, ama kimin gözünde? Evet, kimin gözünde suçsuzum ben? Kendi kendime : Sakın suçsuz olduğunu 19 anlatmaya kalkayım deme, diyorum, seninle çok dalga geçerler sonra. Dümbüğün teki için müebbetî yemek ve üstelik onu bir baskasının temizlediğini söylemek fazla gırgır olur. En iyisi, çeneni tutman. Tutukluluğum sırasında, gerek emniyette gerekse Conciergeire cezaevinde bu kadar ağır bir cezaya çarptırılacağımı düsünmediğim için, «insanı bozulmaya, çürütmeye iten yollar» üzerinde pek kafa patlatmamıstım. iyi. Yapılacak ilk is, cezaevinde bulunan ve gelecekte benimle birlikte kaçmayı kabul edebilecek adamlarla iliski kurmak. Bir Marsilyalı olan Dega'yı seçtim. Berberde onu nasıl görebilirdim acaba? Her gün trasa geliyordu. Ben de

berbere gitmek istediğimi bildirdim. Gerçekten de, oraya vardığımda, yüzü duvara dönük Dega'yı gördüm. Bekleme süresini uzatmak için, çaktırmadan sırasını baskasına verirken gördüm hem. Mahkûmlardan birini iterek hemen yanına geçtim. Çabucak : — Ne var ne yok Dega? diye sordum. — isler yolunda Kelebek. On bes yıl yedik, ya sen? Basına esaslı is açtıklarını duydum. — öyle müebbetlik olduk. — Kararı temyiz edecek misin? — Hayır. Asıl gereken iyi tıkınıp beden eğitimi yapmak. Gücünü yitirme Dega, sağlam kaslara mutlakajhtiyacımız olacak. Yüklü müsün? — Yüklüyüm, Sterlin olarak bir onluğum var (*) Ya sen? — Tek kapiğim yok. — Benden sana bir öğüt: Yükünü almaya bak. Avukatın Hubert mi? Hıyarın teki, sana tüp müp getiremez. Dolu bir tüple karını Dante'ye yolla, tüpü Zengin Dominik'e versin, eline varacaktır. — Sssst, herif bize bakıyor. — Ne o, fırsattan faydalanıp lâk lâk ediyorsunuz demek?

— önemli değil, dedi Dega. Hasta olduğunu söylüyor da. (•) 1932 nin 10.000 Frank'ı, 1971 de de 5.000 frank (15.000 T.L.) sayılabilir. 20 — Nesi vary Agırcezadan verdikleri midesine mi oturmus? Sisko gardiyan bir kahkaha atıverdi. Hayat bu iste. «Çürümeye, bozulmaya giden yirmi bes yasındaki bir çocukla» alay edip kahkahalarla gülünüyordu. Tüp elime vardı. Alüminyumdan ve pırıl pırıl bir tüptü bu, tam ortasından açılıyordu. Dçice geçmis iki bölmesi vardı, içine, gıcır gıcır bes bin altı yüz frank konmustu. Verdiklerinde, bas parmak kalınlığında ve altı santim uzunluğundaki tüpü öptüm; evet, kıçıma sokmadan önce öptüm. Göden barsağında yol alması için derin bir soluk aldım. Barsak benim kasam. Çırılçıplak soyabilir, bacaklarımı ayırabilir, öksürtebilir, iki büklüm yapabilirler ama içimde bir sey olup olmadığını anlayamazlar. Kalın barsakta tüpüm iyice yükseldi. Benden bir parça oldu artık, içimde tasıdığım o tüp hayatım, kurtulusum... intikam yolu. Çünkü öc almayı gerçekten düsünüyorum! Hatta, intikamdan baska sey düsünmediğimi de söyleyebilirim.

Dısarda hava karanlık. Hücremde tek basıma-yım. Tavandaki koca ampul, kapıdaki küçücük delikten içeri bakan gardiyanın beni görmesini sağlıyor. Bu güçlü ısık gözlerimi kamastırıyor. Mendilimi katlayıp gözlerimin üstüne koyuyorum, çünkü ısık gözlerimi gerçekten yaralıyor. Madenî bir yatak üzerine konmus siltede yatıyorum, yastığım yok, korkunç mahkemenin bütün ayrıntıları gözlerimin önüne geliyor.

Bu arada, uzun hikâyemin sonraki bölümlerinin, mücadelemde beni ayakta tutan temellerin anlasılabilmesi için biraz lâfı uzatmam ve canlı canlı gömüldüğüm ilk günlerde aklıma ve gözlerimin önüne gelenleri uzun uzadıya söylemem gerekiyor. Kaçtığımda basımın çaresine nasıl bakacağım? Simdi içi para dolu tüpü de ele geçirdiğimden, kaçacağımdan bir an bile süphem yok. ilk yapacağım is mümkün olduğu kadar kısa sürede Paris'e dönmek. Sonra da Polein denen yalancı tanığı, ardından olayın baslıca sorumlusunu gebertmek. Ama iki sorumluyu gebertmek yeterli değil, öldürmem gereken olayın tüm sorumluları. Hiç olmazsa mümkün olduğu kadar çok sayıda sorumlu. Bi21 „„.. ^ ur^»^^.y ııııı. ris. Bir sandığa mümkün olduğu kadar çok patlayıcı madde koyacağım. Ne kadar bulacağımı bilemem : On, on bes, belki de yirmi kilo. Çok adam öldürmek için ne kadar patlayıcı madde gerektiğini de arastıracağım. Dinamit mi? Hayır, daha baska bir sey. Neden nitrogliserin olmasın? En iyisi, bu isi bilenlere danısmak.

Ama aynasızlar bana güvenebilirler, yeterince, hepsini uçuracak kadar patlayıcı koyacağım. Gözlerim hep kapalı, rahat ettirmek için de mendilim üzerlerinde. Zararsız görünüslü, ama patlayıcı madde dolu sandığı ve sandığı patlatacak olan iyice ayarlı saati gözümün önüne getirebiliyorum. Dikkat, sandığın saat tam sabahın onunda, Orfevres rıhtımı 36 numaranın birinci katındaki cinayet masası salonunda patlaması gerekiyor. O saatte, emir almak ve söylenenleri dinlemek üzere, salonda en az yüz elli aynasız toplanır. Kaç basamak çıkmak gerekiyordu? Yanılmamalıyım. Sandığın sokaktan patlaması gereken yere kadar gelisini çok iyi, saniyesi saniyesine ayarlamak gerekli. Sandığı kim tasıyacak? Bu isi de ben üzerime alacağım. Taksiyle Emniyet Müdürlüğünün önüne gelecek ve nöbet tutan iki aynasıza, sert bir sesle : «Su sandığı toplantı salonuna çıkarın, arkanızdan geliyorum, diyeceğim. Komiser Dupont'a, sandığı, bas müfettis Dubois'nin yolladığını bildirin, benim de gelmek üzere olduğumu söyleyin.» Dyi ama dediğimi yapacaklar mı? Ya bu enayi yığını içinde en zekilerinden iki polise raslarsam? O zaman çabalarım bosa gitti demektir. Baska bir sey bulmalıyım.

Arıyor, durmadan yeni bir sey arıyorum. Yüzde yüz güvenebileceğim bir çareyi kafamdan bulup çıkaracağıma da inanıyordum. Biraz su içmek için yerimden kalktım. Bu kadar uzun süre düsünmekten basım ağrımaya baslamıstı. Bu kez, mendille gözlerimi kapatmadan uzandım, dakikalar ağır ağır akıp gidiyordu. Ya bu ısık, bu ısık, hey Ulu Tanrım! Mendili ıslatıp yeniden gözlerimin üstüne koydum. Serin su iyi geliyor, suyun ağır22 lığıyla mendil gözkapaklarıma daha iyi yapısıyordu. Bundan böyle, hep aynı seyi yapacağım. Gelecekteki intikamımı hazırladığım bu uzun sa-atlar o kadar acılı ki, tasarımı uygulamaya baslamısım gibi geliyordu. Her gece ve günün bir bölümünde, sanki cezaevinden kaçıp kurtulmusum gibi, Paris sokaklarında geziniyordum. Emindim, kaçacak ve dönecektim Paris'e. Tabiî, yapacağım ilk is Rolein'in, ardından da aynasızların hesabını görmekti. Ya jüri üyeleri, o deyyus alayı rahat yasamaya devam edecek miydi? Evine dönmüs olmalıydı moruk alayı, hem de görevlerini yapmıs olmanın verdiği büyük gönül rahatlığıyla, önemli biri olduklarına inanmıs, kenr dilerini bekleyen taras taras saçlı karılarına ve komsularına sisinmek ve iyice tıkınmak üzere dönüyorlardı evlerine.

Peki, jüri üyelerine ne yapacaktım? Hiiç, Heriflerin hepsi de zavallı. Yargıç olmak için hazırlanmamıslar bile. Jüri üyesi bir emekli jandarma ya da gümrük memuruysa jandarma ya da gümrükçü gibi davranır. Sütçüyse de, sıradan bir herif gibi. On ikisini de tavlamakta en ufak bir güçlük çekmeyen bassavcının görüsünü körü körüne izlediler. Gerçekten sorumlulukları yok onların. Bu konudaki yargılama sona erdi ve karar verildi : Jüri üyelerine hiç bir kötülük yapmıyacağım. Yıllar önce gerçekten kafamı kurcalayan, olanca yorgunluğu ve korkunç açıklığıyla hatırladığım bu düsünceleri yazarken, bir hücreye atılan genç adamı, mahkûm edildiği mutlak sessizlik ve yalnızlık çılgınlığa dönüsmeden önce ne denli bir hayalî yasantıya sürükleyebilir, hatırlıyorum, öylesine yoğun, öylesine canlı bir yasantı ki, insan kelimenin tam anlamıyla ikilesiyor. Uçuyor ve dilediği yerde geziniyor. Evi, babası, anası, ailesi, çocukluğu, hayatının çesitli dönemleri yeniden yasanıyor. Ve sonra, özellikle düsünce zenginliğinin uydurduğu seyler öylesine inanılmayacak kadar canlı bir yaratıcılığın ürünü ki, bu akıl almaz ikilesmede bütün düslediklerini gerçekten yasadığı inancına varıyor. Aradan otuz altı yıl geçti, hayatımın o anlarında

23 düsündüklerimi dile getiren kalemim, belleğimi hiç zorlamadan ilerliyor. Hayır, jüri üyelerine kötülüğüm dokunmayacak. Ya bassacvı? Ha, onu kaçırmamak gerek. Hem bassavcı için, Aleksandre Dumas tarafından verilen, hazır bir reçetem var. Tıpkı «Monte Kristo» daki gibi yapmak, hücreye konup açlıktan ölmeye terkedilen adamla el ele verip harekete geçmek.

Evet, bassavcı gerçekten sorumlu. Kızıl giysili o akbaba, kendisini en korkunç sekilde öldürebilmemi gerektirecek kadar çok kötülük yaptı. Evet, buldum, Polein ve aynasızlardan sonra, özellikle o yırtıcı kusun icabına bakacağım. Bir ev kiralayacağım. Evin, kalın duvarlı ve sağlam kapılı bir mahzeni olmalı. Kapı yeterince kalın değilse, silte ve kıtıkla destekle^ yip ses geçirmez hale getireceğim. Evi kiraladım, bassavcının yerini bulup kaçıracağım onu. Daha önce duvara halkalar mıhlıyacağımdan eve getirir getirmez zincire vuracağım. Ondan sonra da gel keyfim qel! Tam karsısındayım, kapalı gözkapakiarımın ardından onu akıl almaz biçimde ve belirginlikle görüyorum. Evet, mahkemede bana baktığı gibi bakıyorum bassavcıya. Görüntü öylesine açık ve ortada ki, soluğunun sıcaklığını yüzümde duyuyorum. Çok yakındayım çünkü, yüz yüzeyiz, neredeyse birbirimize dokunacak gibiyiz. Atmaca gözleri, üzerine tuttuğum bir fenerin ısığıyla kamasmıs, çılgına dönmüs. Kıpkırmızı yüzünden koca

koca ter damlaları akıyor. Evet, ona sorduğum soruları, verdiği cevapları duyuyorum. O anı, büyük bir siddetle yasıyorum. — Alçak, tanıdın mı beni? Benim ben, büyük bir keyifle müebbetliğe gönderdiğin Kelebek, üstün eğitimden geçmis bir adam olmak için bunca yıl çalısıp gecelerini Roma hukuku ve diğer hukuk kitapları üzerinde geçirmeye değer miydi sanıyorsun? Lâtince ve Yunanca öğrenmeye, gençliğinin en güzel yıllarını iyi bir hatip olma uğrunda harcamaya değer miydi? Gele gele nereye geldin namussuz herif? Yeni ve iyi bir toplumsal yasa yaratmaya mı? Kalabalıkları, barısın dünyanın en iyi seyi olduğuna inandır24 maya mı? Essiz bir din felsefesi ortaya atmaya mı? Ya da üstün üniversite eğitiminle, baskalarını doğru yola sokup kötülük yapmaktan vazgeçmelerini sağlamaya mı? Söylesene, bilgini insanları kurtarmak için mi kullandın, yoksa boğmak için mi? «Bunların hiç biri için değil, seni harekete getiren bir tek eğilim var? Yükselmek, durmadan yükselmek eğilimi, iğrenç mesleğinin çesitli basamaklarını çıkmak eğilimi. Senin gözünde en büyük zafer, kürek

cehennemine herkesten çok adam yollamak, cellâda ve giyotine hiç durmadan kurban sağlamak. «Deibler (*) biraz minet duygusu tasısa, sana her yılın sonunda en iyi sampanyadan bir kasa göndermelidir. Domuz oğlu domuz, bu yıl fazladan bes, altı kelle uçurduysa senin sayende değil mi? Her sey bir yana, duvardaki halkalara sıkı sıkı zincirlenmis olarak seni ben elde tutuyorum. Gülümseyisin gözlerimin önünde, evet, iddianamenin ardından mahkûmiyet kararım okunduğunda takındığın zafer kazanmıs komutan edasını görüyorum. Dün gibi geliyor bana, oysa aradan yıllar geçti. Kaç yıl? Yirmi mi? Otuz mu? Ne oluyor bana böyle? Neden on yıl? Neden yirmi yıl? Çimdikle bir yerini Kelebek, güçlüsün, gençsin, karnında bes bin altı yüz frank var. iki yıl, evet müebbet hapsin iki yılını yatacaksın, fazla değil. Yemin ediyorum kendi kendime. Hadi, hadi? Palavracı oluyorsun Kelebek! Bu hücre, bu sessizlik seni çılgına sürüklüyor. Sigaram da kalmadı. Sonuncuyu dün içtim. Yürüyeceğim. Her sey bir yana, ne gözlerimi kapamaya ihtiyacım var, ne de olup bitenleri görebilmek için gözlerime mendil örtmeye. Tamam iste, yerimden kalkıyorum. Hücremin

uzunluğu dört metre, yani kapıdan duvara dört ufak adım. Ellerim arkamda, yürümeye koyuluyorum. Ve baslıyorum yeniden konusmaya : — Peki. Dediğim gibi, zafer kazanmıs komutan gülüsünü görüyorum. Ama bu gülüsü, acı bir sırıtmaya çevireceğim! Üstelik senin, benden üstün bir yanın var: Ben bağıramıyorum, sen bağırabilirsin. Bağır, bağır, dilediğin gibi elinden geldiği kadar yük(*) Deibler: 1932 lerin çok ünlü cellâdı. 25 sek sesle bağır. Sana ne mi yapacağım? Dumas'ın reçetesi ne mi? Seni açlıktan mı öldüreceğim? Yok, böylesi sana çok hafif gelir. Önce gözlerini oyacağım. Ne? Yine zafer kazanmıs havalara mı bürünüyorsun, gözlerini oyarsam hiç olmazsa beni görememek üstünlüğünü sağlayacağını, öte yandan da acılarını gözbebeklerinden okuma zevkinden yoksun kalacağımı mı sanıyorsun? Haklısın, gözlerini oymamalıyım, hiç olmazsa ilk ağızda oymamalıyım.. Göz oyma isi daha sonraya bırakılmalı. «Dilini koparacağım dilini, o korkunç, bıçak gibi keskin! Hayır, hayır, bıçak gibi değil ustura gibi keskin dilini! Basarılı meslek hayatın uğruna orospulas-mıs dilini. Karına, çocuklarına, metresine tatlı sözler de

söyleyebilen dilini. Metresin olabilir mi? Senin bir dostun olur ancak. Pasif, iktidarsız bir cinsel sapıktan baska sey olamazsın ki. Gerçekten de, dilini koparmakla ise baslamalıyım, çünkü, beyninden sonra gelen cellât o. Basarıyla kullandığın dilin sayesinde, jüriyi, sorulan sorulara «evet» cevabını vermeye kandırdın.» « O dille, aynasızları sağlıklı, kendilerini görevlerine adamıs kisiler olarak ortaya koydun; o dil sayesinde, tanığın uydurma hikâyesi ayakta kalabildi. Yine o dil yüzünden, on iki jüri üyesinin gözüne Paris'in en tehlikeli adamı olarak göründüm. ıO düzenbaz, o usta, o inandırıcı, olayları ve her seyi değistirmeye alıskın dilin olmasa, Blanche alanındaki Grand Cafe'nin taraçasında oturmus kımıldama gereği bile duymuyordum simdi. Dolayısiyle, dilini koparmaya kararlıyım. Ama neyle koparmalı?» Yürüyor, yürüyorum, basım dönüyor ama hep onunla yüzyüzeyim... derken, birdenbire ısık sönüyor ve cılız bir gün ısığı, penceredeki tahtanın aralıklarından içeri süzülebiliyor.

Nasıl? Sabah oldu mu? Geceyi intikam almakla mı geçirdim? Ne güzel saatlerdi ama onlar? Bu uzun gece, ne kadar da kısa geldi bana! Yatağıma oturmus dinliyorum. Çıt yok. Mutlak bir sessizlik. Zaman zaman kapımda hafif bir «tık». Gürültü yapmamak için ayağına terlik geçirmis, ufak kapağı iterek görünmeden beni seyretmesini sağla26 yan deliğe gözünü uyduran gardiyan bu. Fransız Cumhuriyetinin düsünüp tasınıp bulduğu mekanizma, ikinci asamasında. Çok da iyi çalısıyor, çünkü ilk asamada basına dert açabilecek bir adamı ortadan yok etti. Ama bu kararı da yetmiyor. A-damın hemen ölmemesi, bir intiharla elinden kurtul-maması gerek. Ona ihtiyaç var! Mahkûmlar olmasa, Cezaevleri Genel Müdürlüğü ne is yapacak? Olur is mi? Dolayısıyla, herifi gözden kaçırmayalım. Baska memurların yasamasını sağlayan kürek cehennemine ulasması gerek. Yeniden duyulan «tık» beni güldürüyor. Meraklanma saloz, elinden kaçmıyacağım. Hiç olmazsa sandığın gibi, intiharla kaçmıyacağım.

Bir tek isteğim var, mümkün olduğu kadar sağlam yasamaya devam etmek ve Tanrı'nın da yardımıyla beni göndermek hıyarlığında bulunduğunuz Fransız Güyan'ına varabilmek. Her an kapımdaki deliğin kapağını tıkırdatan benim yaslı gardiyanım, meslekdaslarının süt çocuğu olmadıklarını biliyorum. Kürek cehennemindeki gardiyanların yanında sen, iyi bir aile babası kalırsın. Bunu uzun zamandan beri biliyorum, çünkü kürek cehenneminin yaratıcısı Napolyon, «Bu haydutların basına kimi dikeceksiniz?» sorusuna : «Onlardan daha haydut olanları!» cevabını vermis. Sonraları, kürek cehenneminin yaratıcısı Napolyon'un yalan söylemediğini gördüm. Takur tukur, kapımın tam ortasında, yirmi santim boyunda ve yirmi santim enindeki delik açıldı. Kahveyle yedi yüz elli gram ağırlığında bir ekmek uzattılar. Mahkûm olduğumdan lokantaya gitme hakkım yok, ama parasını vererek sigara ve basit bir kantinden birkaç parça yiyecek alabilirim. Bir kaç gün daha geçsin, hiç bir sey kalmıyacak. Conciergerie kalebentliğine giris, baska bir sey değil. Paketi 6.60 frank olan bir Lucky

Strike sigarasını keyifle tüttürüyorum. Dki paket satın aldım, üzerimde bulunabilecek bütün parayı harcıyorum, nasıl olsa mahkeme masraflarını ödetmek için alacaklar hepsini. Ekmeğin içinde bulduğum bir pusulada Dega, temizlenme yerine gitmemi söylüyor: «Bir kibrit ku27 tusu içinde üç tane bit var.» Kibritleri çıkarıyor, bitleri buluyorum! Üçü de sisko, sağlıklı. Bunun ne anlama geldiğinden haberim var. Bitleri gardiyana göstereceğim, ertesi gün siltem dahil, neyim var neyim yoksa toparlayıp beni buhar odasına sokacaklar. Bizim dısımızdaki bütün asalakları öldürmek amacıyla. Gerçekten de, Dega'yı ertesi sabah buhar odasında buluyorum. Orada gardiyan da yok. Yalnızız. — Sağol Dega. Sayende tüp elime vardı. — Rahatsız etmiyor ya? — Hayır. — Tuvalete her gidisinde, yerine yerlestirmeden önce iyice yıka. — Olur, Su geçirmediğini sanıyorum, çünkü iyice katlanarak içine konan paralar sapasağlam. Oysa tüp, yedi günden beri içimde. — Sağlam olduğu anlasılıyor. — Ne yapmayı düsünüyorsun Dega?

— Deli numarası yapacağım. Küreğe yollanmak istemiyorum. Burada, Fransa'da, belki sekiz, on yılla paçayı kurtarırım. Bir takım iliskilerim var, cezamın en az bes yılının bağıslanabileceğim sanıyorum. — Yasın kaç? — Kırk iki. — Çıldırdın mı sen? Onbes yılın onunu yattın mı lesin çıkacak dısarı. Küreğe gitmekten korkuyor musun yoksa? — Evet, kürekten korkuyorum, bunu sana söylemekten utandığım da yok. Biliyor musun, Güyan korkunç bir yerdir. Her yıl mevcudun yüzde sekseni yok olur. Yeni bir kafile eskisinin yerini alır, her kafiledeki mahkûm sayısı da bin sekiz yüzle iki bin arasındadır.Cüzzama yakalanmazsan hiç affetmeyen sarı' hummaya tutulursun. Bütün bunlardan paçanı kurtarsan, kıçındaki para dolu tüpü almak için gebertirler, ya da kaçmaya çalısırken öldürülürsün, inan bana Kelebek, cesaretini kırmak için söylemiyorum ama, bes ilâ yedi yıllık küçük cezalar çektikten sonra Fransa'ya dönen kürek mahkûmlarını tanıdım, bunun ne olduğunu biliyorum. Hepsi gerçek birer paçavraydı. Yılın dokuz ayını hastanede geçirirler, kürek

cehenneminden kaçmanın da, pek çok kisinin sandığı ka28 dar kolay bir is olmadığını hep anlatırlar. — Sana inanıyorum Dega, ama kendime de güvenim var. Orada uzun süre kalmıyacağımdan eminim. Denizciyim ben, denizi iyi bilirim, tüymekte fazla gecikmiyeceğimi göreceksin. Ya sen, on yıl kalebentliğe katlanabileceğim mi sanıyorsun? Bes yılını sildiler diyelim, o da sağlam değil ya, dayanabileceğinden, mutlaka bir yalnızlık içinde çıldırmadan durabileceğinden emin misin? Ben, kitapsız, dısarı çıkmadan,

kimseyle konusmadan yirmi dört saati altmıs dakikayla değil altı yüz dakikayla çarpmalısm. Yine de çok uzağında kalırsın gerçeğin. — Mümkündür. Ama sen gençsin, ben kırk iki yasındayım. — Dinle Dega, sen neden çekmiyorsun? Diğer kürek mahkûmlarından mı yoksa? — Açıkçası evet Kelebek. Herkes milyoner olduğumu biliyor, bunu bildikten sonra, içimde elli ya da yüz bin papel tasıdığımı sanarak öldürmeleri isten değil. — Dinle, seninle bir anlasma yapalım mı? Sen çılgınlık yapmıyacağına söz ver, ben de her zaman yanında olacağıma söz veriyorum. Birbirimize omuz veririz. Hem güçlüyüm, hem de eliçabuk. Çok genç yasta kavga etmeyi öğrendim, iyi de bıçak kullanırım. Dolayısıyla, mahkûmlar yönünden için rahat etsin : Saygı görmekten öte, çekinecekler bizden. Kaçmaya gelince, kimseye ihtiyaç yok. Senin de mangırın var, benim de, pusulaya bakmayı ve açık denizde yelken kullanmayı bilirim. Daha ne istiyorsun. Dikkatle gözlerimin içine baktı. Kucaklastık ve öpüstük. Anlasma imzalanmıstı.

Az sonra kapı açıldı. O dengiyle kendi yoluna gitti, ben de kendi yoluma. Birbirimizden pek uzak değildik, ara sıra berberde, doktorda ya da pazar günleri kilisede görüsebilirdik. Dega, sahte Millî Savunma tahvilleri isinde yakayı ele verdi. Kalpazanın teki, bu tahvilleri akıl almak mükemmellikle hazırlamıstı 500 franklık tahvillerin yazısını ustalıkla siliyor, üstüne, yine farkedilmeyecek mükemmellikte 10.000 frank yazıyordu. Kâğıt aynı olduğundan, bankalar ve tüccarlar, bu tahvil29 leri büyük bir güvenle alıyorlardı. Bu is yıllardan beri devam ediyor ve malî polis nereye basvuracağını bilmiyordu. ,O ara, Brioulet adlı biri suç üstü yakalandı. Louis Dega ise, rahat rahat güneydeki «çevre» nin önde gelen kisilerinin toplandığı, yeryüzünün en sahtekâr yolcularının randevu verircesine bulustuğu Marsilya'daki barının basında oturuyordu. Dega, 1929 yılında milyonerdi. Bir gece, iyi giyimli, genç ve güzel bir kadın bara uğradı. Bay de-ga'yı sordu. — Benim hanımefendi, ne istiyorsunuz? Lütfen arka odaya geçin. — Ben Brioulet'nin karısıyım. Sahte tahvil satmaktan, Paris'te cezaevinde yatıyor. Sante cezaevinde

kendisiyle görüstüm, bana barın adresini verdi ve avukatın parasını ödeyebilmek için sizden yirmi bin frank istememi söyledi. iste o an, Fransa'nın en usta düzenbazlarından olan ve tahvil isinde oynadığı rolü bilen bir kadının sebep olabileceği tehlikeyle karsı karsıya kalan Dega verilmemesi gereken tek cevabı buldu : — Hanımefendi, sözünü ettiğiniz adamı hiç tanımıyorum. Paraya ihtiyacınız varsa orospuluk yapın. Bu güzellikle, ihtiyacınızdan fazlasını kazanırsınız. Hakarete uğrayan zavallı kadın, gözyasları içinde bardan kosarak çıktı, gitti. Olayı kocasına anlattı. Çok sinirlenen Brioulet'de, ertesi gün, bütün bildiklerini sorgu yargıcına kustu ve sahte tahvilleri temin eden adam olarak Dega'yı gösterdi. Fransa'nın en usta polislerinden kurulu bir ekip Dega'nın pesine düstü. Bir ay sonra, Dega, kalpazan, hakkak ve on bir suçortağı, aynı saatte ve değisik yerlerde yakalanarak içeri tıkıldılar. Seine Ağırceza Mahkemesinin karsısına çıktılar, durusmaları on dört gün sürdü. Her sanık ünlü bir avukat tarafından savunuluyordu. Brioulet sözlerini hiç geri almadı. Sonuçta, yirmi bin sefil frank ve

aptalca bir söz uğruna, Fransa'nın en usta sahtekârı, yıkılmıs, on yas ihtiyarlamıs halde on bes yıl ağır hapse hüküm giydi. Bu adam, kendisiyle bir ölümkalım anlasması yaptığım adamdı. Avukatım Raymond Hubert beni görmeye geldi. 30 Canlılığı pek kalmamıs. Kendisine en ufak bir kırgınlığım yok. ... Bir, iki, üç, dört, bes, geri dön. Kapıdan hücre penceresine gidip gelerek saatlar geçirdim. Sigara içiyor, bilinçli, dengeli ve her seye katlanmaya hazır hissediyordum kendimi. Simdilik düsünmemeye söz verdim. Savcıyı olduğu yerde, duvardaki halkalara zincirlenmis, tam karsımda, ne yoldan geberteceğimi kestiremediğim bir halde bırakalım. Birden bir çığlık, umutsuz, tiz, cançekisircesine korkunç bir çığlık hücremden duyuldu. Bu da ne oluyordu? iskence gören bir adamın çığlıklarıydı sanki bunlar. Oysa burası Emniyet Müdürlüğü de değildi. Olup biteni anlamak mümkün olmuyordu. Gecenin göbeğinde çınlayan bu çığlıklar beni allak bullak etti. Ses geçirmeyen kapının ardından duyulabilmesi için, ne denli güçlü olmalıydı. Belki de adam, delinin tekiydi, insan hiç bir sey duymadığı bu hücrelerde çıldırmak o kadar kolaydı ki. Kendi kendime yüksek sesle

konusuyor, sorular soruyorum : «Sana ne bundan? Kendini düsün, yalnız kendini, bir de yeni ortağın Dega'yı.» Eğilip kalkıyorum, sonra göğsüme güçlü bir yumruk indiriyorum. Canım çok acıdı, demek sapasağlamım : Kol kaslarım mükemmel isliyor. Ya bacaklarım? Onları da kutla, on altı saatten beri yürüyorsun, yorgunluğunu duymadın bile. Çinliler, insanın basına düsen su damlalarını kesfetmisler, Fransızlarsa sessizliği. Her türlü vakit geçirme olanağını yok ediyorlar. Ne kitap, ne kâğıt, ne kalem kalın demir parmaklıklı pecere tahtalarla iyice kapatılmıs, birkaç ufak delik iyiden iyiye ölgün bir ısığın içeri sızmasını sağlıyor.

Bu iç parçalayıcı çığlıkla çok etkilenmis, kafese kapatılmıs yırtıcı bir hayvan gibi dolanıp duruyordum. Herkes tarafından terkedilmis ve canlı canlı gömülmüs hissediyordum kendimi. Evet yapayalnızdım, kulağıma gelen, yürek paralayıcı bir çığlıktan ibaretti. Kapı açıldı. Yaslı papaz göründü. Yalnız değilsin, bir papaz var, orada tam karsında. — Dyi geceler yavrum. Daha önce gelemediğim için kusuruma bakma, izindeydim. Nasılsın?» Ve iyi 31 yürekli papaz, hiç aldırmadan hücreme girdi ve ot siltemin üstüne oturdu. — Nerelisin? — Ardeche'li. — Annen baban hayatta mı? — Annem, ben on altı yasındayken öldü. Babam beni çok severdi. — Ne is yapardı? — Öğretmenlik. — Yasıyor mu? — Evet. — Yasadığına göre, ondan söz ederken neden geçmiste kalmıs gibi konusuyorsun? — O yasıyorsa da, ben ölü sayılırım. — Yok canım, böyle seyler söyleme? Suçun ne?

Bir an, suçsuz olduğumu söylemenin gülünçlüğü aklımdan simsek gibi geçiyor ve çabucak yapıstırıyorum cevabı : — Polis bir adam öldürdüğümü söylüyor, polis söylediğine göre de doğru demektir. — öldürdüğün adam tüccar mıydı? — Hayır, karı satan biriydi. — Demek, «çevre» de olup biten bir olay yüzünden seni müebbet küreğe mahkûm ettiler? Anlamıyorum. Taammüden mi? — Hayır. Sadece adam öldürme. — inanılır gibi değil, zavallı yavrum. Senin için ne yapabilirim? Benimle birlikte dua etmek ister misin? — Muhterem peder, özür dilerim ama en ufak bir dinî eğitim görmedim, dua etmeyi bilmem. — Ne önemi var yavrum, ben senin için dua ederim. Ulu Tanrı, vaftiz edilmis olsun olmasın, bütün evlâtlarını sever. Söyleyeceğim her sözü tekrarlar mısın? Gözleri o kadar tatlı, yuvarlak yüzü öylesine aydınlık, iyilik dolu ki, isteğini geri çevirmeye utanıyorum, yere çömeldiği için de onun yaptığını yapıyorum. «Göklerdeki Tanrımız...» Gözlerime yaslar doluyor, bu yasları farkeden iyi yürekli rahip küt parmağıyla yanağımdan koca bir gözyası alıyor, dudaklarına götürüp

içiyor yasımı. 32 — Yavrum, döktüğün gözyasları, bugün Tanrı'-nın senin aracılığınla bana yollayabileceği armağanların en büyüğüdür. Tesekkür ederim.» Doğrulurken beni alnımdan öpüyor. — Ağlamayalı ne kadar oluyor? — On dört yıl. — Neden on dört yıl? — Son olarak annemin öldüğü gün ağlamıstım. Elimi avuçlarına alıyor ve : «Sana bu kadar acı çektirenleri bağısla», diyor. Elimi çekip kurtarıyorum avucundan ve bir sıçrayısta istemeksizin kendimi hücrenin ortasında buluyorum. — Hayır, benden bunu istemeyin. Asla kimseyi bağıslayamam. Hem size bir sey söyleyebilir miyim muhterem peder? Her gün, her gece, her saat, her dakika vaktimi, ne zaman, nasıl, ne yoldan beni buraya gönderenleri öldürebileceğimi düsünmekle geçiriyorum. — Söylüyor ve söylediklerine inanıyorsun yavrum. Gençsin, çok gençsin. Yaslandıkça cezalandırmaktan ve intikam almaktan vazgeçersin. Otuz dört yıl sonra, onun gibi düsünmekteyim. — Senin için ne yapabilirim? diye tekrarlıyor papaz.

— Ancak bir suç isleyebilirsiniz muhterem peder. — Ne gibi bir suç? — 37 numaralı hücreye gidip Dega'ya avukatı aracılığıyla Cean cezaevine gönderilmek üzere bir dilekçeyle basvurmasını söyleyebilirsiniz. Aynı seyi ben bugün yaptım. Bir an önce Conciergerie'den kurtulup Güyan'a gidecek kafilelere adam veren büyük merkezlere ulasmak gerek. Çünkü ilk gemi kaçarsa, bir ikincisinin hareket etmesi için, iki yıl daha hücrede beklemek gerekecek. Onu gördükten sonra da buraya dönmelisiniz muhterem peder. — Örneğin, dua kitabını unuttuğunuzu söylersiniz. Cevabı bekliyorum. — Neden, Güyan denen o korkunç yere gitmekte bu kadar acele ediyorsun?

Ulu Tanrı'nın bu gerçek seyyar satıcısına, karkolebek 33/3 5>ımuaı\.ı papaca DaKiyor ve Dana ınanet etmeyeceğinden emin : — Daha çabuk kaçabilmek için muhterem peder, cevabını veriyorum. — Tanrı yardımcındır yavrum, bundan eminim, hayatını yeniden kuracağmı da hissediyorum. Bak, sende iyi bir insanın gözleri var, ruhun da soylu. 37 numaralı hücreye gidiyorum. Cevabı bekle. Papaz çabucak döndü. Dega dediklerimi yapacaktı. Papaz dua kitabını, ertesi sabaha kadar bende bıraktı. Bugün essiz bir günes ısını parıldadı, hücremin her kösesi aydınlandı. Bu muhterem adam sayesinde. Tanrı varsa, neden yeryüzünde bunca değisik insanın yasamasına izin veriyor? Savcı, polisler, Polein gibiler ve papaz, Conciergerie cezaevinin papazı. Dilekçelerin cevabı gelmekte gecikmedi. Bir hafta sonra, sabahın dördünde, yedi kisi Conciergerie cezaevinin koridoruna sıralandık. Gardiyanlar, tam kadro, hazır. «Soyunun!» Ağır ağır üstümüzdekileri çıkarmaya koyulduk. Hava bozuktu, tüylerim diken diken oldu.

— «Elbiseleri önünüzde bırakın. Geri dönüp bir adım atın!» Herkes bir paketle karsılastı. — «Giyinin!» Az önce sırtımdaki pamuklu gömleğin yerini kaskatı bir ham bez, güzel elbiseminkinin de bir aba ceket ve pantolon aldı. Ayakkabılarım kayboldu, onların yerine ayaklarımı bir çift tahta pabuca soktum. O güne kadar görünüsümüz, normal bir adamınkinden farksızdı. Diğer altı kisiye göz attım : Ne korkunçtu görünüsleri: Herkesin kisiliği tarihe karısmıstı : Dki dakikada kürek mahkûmlarına dönüvermistik. — «Sağa dön ve sıraya gir! Dleri ars!» Yirmi kadar gardiyanın refakatinde avluya vardık ve sırayla bir cezaevi arabasının daracık bölmesine tıkıldık. Beaulieu adını tasıyan, Cean merkez cezaevinin yolunu tuttuk. 34 Cean Cezaevi .Oraya varır varmaz doğru müdürün odasına götürüldük, imparatorluk çağındaki çalısma masalarının esi, bir metre yükseklikteki bir kürsünün ardına tünemisti. — Hazırool! Müdür sizlerle konusacak. — Mahkûmlar, Güyan'a gitmeden önce bir süre burada tutulacaksınız. Burası, ağır hapis cezasına

çarptırılanların yattığı bir yerdir. Bir saniye bile konusmak yok, ziyaret ve mektup da yok. Ya boyun eğersiniz, ya biçerim hepinizi. Bunlardan biri Güyan'a giden kapıdır, diğeri de mezarlığa giden. Uygunsuz davranısınız görülürse; en ufak suç katıksız ekmek ve suyla altmıs gün hücre cezasına çarptırılır. Kimse, üst üste iki hücre cezasına dayanamamıstır. Anlayana sivrisinek saz! ispanya'ya kaçıp oradan Fransa'ya iade edilen Delifisek Pierrotra'ya döndü : — Ne is yapardınız? — Boğa güresçisiyim müdür bey. Cevaba sinirlenen müdür haykırdı : «Askerce götürün su herifi!» Göz açıp kapayana dek, boğa güresçisi yere yuvarlandı, dört - bes gardiyan tarafından coplandı ve bizden hızla uzaklastırıldı. «... alayı, bir kisinin üstüne bes kisi saldırıyorsunuz, üstelik elinizde cop da var, itoğlu itler», diye haykırdığı duyuldu, ölümcül yara alan hayvanın hırıltısını andıran bir «Ah!» sesi isitildi, sonra ortalığa büyük bir sessizlik çöktü. Yalnız yerde sürüklenen bir seyin betona sürtündükçe çıkardığı hısırtı geliyordu kulağımıza. Bu olaydan da ders almayan, hiç bir seyden ders alamaz demektir. Dega yanımda, pantolonuma dokunmak

için parmağını, tek parmağını hafifçe oynatıyor. Ne demek istediğini anlıyorum : «Güyan'a sağlam varmak istiyorsan ayağını tetik bas.» On dakika sonra, yeraltında iğrenç bir hücreye atılan Delifisek Pierrot'nun dısında hepimiz, cezaevinin disiplin bölümüne yerlestirildik. Talih, Dega'yı benim yanımdaki hücreye düsürdü. Daha önce de, boyu bir doksanın üstünde, tek gözlü, elinde sığır sinirinden kırbacıyla kızıl saçlı bir 35 devle tanıstırıldık. Bu adam, gardiyanların emrinde çalısan ve mahkûmlara iskence eden bir tutukluydu. Mahkûmların da en büyük korkusuydu. Gardiyanlar, onun sayesinde yorulmadan istedikleri adamı kırbaçlatıyor, sopa attırıyor, öte yandan, ölen olursa cezaevi yönetmeliğine en ufak bir sorumluluk yüklenemi-yordu. Sonradan, revirde kaldığım kısa süre içinde, bu hayvanlasan insanın hikâyesini öğrendim. Cellâdını bu kadar iyi seçmesini bilen cezaevi müdürünü de, arada kutlayalım. Sözkonusu herif tasocağı isçisiy-di. Günün birinde, yasadığı Fransa'nın kuzeyindeki küçük sehirde, karısıyla birlikte kendini öldürmeye karar

verdi. Bu is için de, oldukça iri bir dinamit lokumu kullandı. Altı katlı binanın ikinci katında, karısının yanına uzandı. Kadın uyuyordu. Sigarasını yaktı, bununla, kendi basıyla karısının bası arasında, sol avucunda tuttuğu fitili atese verdi. Müthis bir patlama oldu. Sonuç : Karısı öylesine küçük parçalara ayrılmıstı ki, bu parçaları kasık kasık toplamak gerekti. Binanın bir bölümü yıkıldı, üç küçük çocukla

yetmis yaslarında bir kadın, yıkıntılar altında kalarak can verdiler. Geri kalanlar da ağır ya da hafif yaralar aldı. Tribouillard adındaki bizim canavara gelince, küçük parmağıyla basparmağının yarısı dısında sol elinin büyük bir bölümünü, sol gözüyle sol kulağını yitirdi. Basından da, kafatasının delinip beyin ameliyatı geçirmesini gerektirecek kadar ağır bir yara aldı. Mahkûm olusundan bu yana da, cezaevinin disiplin bölümündeki hücrelere bakıyordu. Bu yarı deli, yetki alanı içindeki bölgeye düsen zavallılara dilediğini yapıyordu. Bir, iki, üç, dört, bes, geri, dön... bir, iki, üç, dört, bes, geri dön... ve böylece, duvardan hücre kapısına bitip tükenmek bilmeyen bir gidip gelme baslıyordu. Gündüzleri kimsenin yatmaya hakkı yoktu. Sabahın besinde, tiz bir düdük sesi herkesi uyandırıyordu. Kalkmak, yatağı yapmak, yıkanmak, yürümek ya da duvara mıhlanmıs bir arkalıksız iskemleye oturmak gerekliydi. Kimsenin gündüzleri yatmaya hakkı 36 yoktu. Cezaevi yönetmeliği öylesine inceden inceye hazırlanmıstı ki, yatak duvara kadar kalkıp bir çengelle tutturulabiliyordu. Böylece tutuklu, kaçamak da olsa uzanamaz, daha rahat gözetlenebilirdi. Bir, iki, üç, dört, bes... günde on dört saat yürüyüs. Bu devamlı hareketin kendiliğindenliğini sağlamak

için, eller arkada, bası öne eğerek ne hızlı ne de yavas yürümek, aynı uzunluktaki adımlarla hücrenin bir ucunu sol ayak önde, diğer ucunu da sağ ayak önde almayı öğrenmek gerekiyordu. Bir, iki, üç, dört, bes... Hücreler, Conciergerie cezaevinden daha iyi aydınlatılmıstı, disiplin bölümüyle cezaevi dısından gelen bir takım gürültüler duyulabiliyordu. Gece, elma sarabıyla kafayı tütsülemenin mutluluğu içinde evlerine dönen isçilerin sarkıları ve ıslık sesleri bile isitilebiliyordu. Noel armağanımı aldım : Pencereyi örten tahtaların aralığından, kardan bembeyaz kesilmis ovayı ve pırıl pırıl bir mehtabın aydınlattığı birkaç koca ağaç gördüm. Noel'de satılan, benzerine çok rastladığımız bir kartpostal diyebilirdi insan. Rüzgârın sarstığı ağaçlar silkinip kardan örtülerini atmıslardı, bu sayede daha rahat görülebiliyorlardı. Kara lekeler halinde, iyice ortaya çıkıyordu ağaçlar. Herkes için Noel'di, hattâ cezaevinin bir bölümünde yatanlar için bile... Yönetmenlik, kürek mahkûmları için de fedakârlık yapmıstı : Herkese iki büyük parça çukulata alma hakkı tanındı. Dikkat edilsin, iki ufak tablet değil, iki büyük parça

diyorum. Bu iki parça Aiguebelle çukula-tasıyla 1931 yılı Noel gecesini kutladım... ... Bir, iki, üç, dört, bes... Adaletin baskısı beni rakkas haline getirdi, hücrede gidip gelmek bütün dünyam. Matematik olarak hesaplanmıs. Hücrede hiç, ama hiç bir sey bırakılmayacak. Tutuklunun, kendini oyalamaması gerek. Penceredeki aralıktan bakarken yakalansam ağır bir cezaya çarptırılabilirim. Aslında hakları da pek yok değil, nasılsa onların gözünde yasayan bir ölüyüm. Ne hakla bir doğa görüntüsüne bakıp kendimi oyalayabilirim? Bir kelebek uçuyor. Uçuk mavi üzerine incecik bir siyah çizgisi var. Penceremin hemen yanında, kelebeğin az ötesinde isleri ne? üsüyüp cezaevine girmek istemedilerse bu kıs 37 günesi ikisini de çılgına çevirmis denebilir. Kısın bir kelebek, hortlamıs bir yaratıktır. Nasıl da ölmemis? Ya bu arı, neden kovanından kaçmıs? Buraya yaklasmak, ne kadar bilinçsiz bir gözüpeklik. Neyse ki bizim tek gözlünün kanatları yok, aksi halde uzun süre yasıyamazlardı. Bu Tribouillard, can yakmaktan zevk alan korkunç herif, onunla basımın belâya gireceğini hissediyorum.

Bu iki tatlı hayvancığın ziyaretinin ertesi günü revire gidecek hastalar listesine yazıldım. Daha fazla dayanmama imkân yok, yalnızlıktan boğuluyorum, bir insan yüzü görmek, tatsız da olsa bir ses isitmek zorundayım. Bir ses olsun yeterki, bir sey duyayım. Koridorun dondurucu soğuğunda, çırılçıplak, yüzüm duvara dönük, burnum üört parmak ötede, doktora çıkmak için sırasını bekleyen sekiz kisilik dizinin sondan bir önceki kisisiydim. Dnsan görmek istiyordum... basarmıstım iste! Çekiçii adam adıyla anılan Julot'ya bir seyler mırıldanırken tek gözlü bizi yakaladı. Bu kızıl saçlı yabaninin tepkisi müthis oldu. Kafama arkadan indirdiği müthis bir yumrukla beni iyice sersemletti, yumruğun geldiğini görmediğimden burnumu duvara vurdum. Kan fıskırdı. Yerimden doğrulunca (yuvarlanmıstım da) söyle bir sil-kindim ve basıma geleni hatırlamaya çalıstım, itiraz eder gibi bir hareket yapınca, bu fırsatı kollayan tek gözlü, karnıma indirdiği tekmeyle beni yere serdi ve sığır sinirinden kamçısıyla kırbaçlamaya koyuldu. Julot bu kadarına dayanamadı. Herifin üstüne atıldı ve müthis bir kavga basladı. Julot alta düstüğünden, gardiyanlar olup biteni kayıtsızlıkla izliyorlardı. Yerimden doğrulmustum ama kimsenin bana aldırdığı yoktu. Çevreme bakınıp bir silâh bulmaya çalıstım. Birden

koltuğunda öne doğru eğilip bekleme odasından, koridorda olup biteni görmeye çalısan doktoru ve aynı zamanda da, su buharının etkisiyle yerinden hop kalkıp hop oturan büyük tencerenin kapağını gördüm. Bu koca, mineli tencere doktorun odasını ısıtan kömür sobasının üstüne konmustu. Buharı da, herhalde havayı temizlemeye yarıyordu. O an, büyük bir çabuklukla tencereyi iki kulpun38 dan yakaladım, elimin yanmasına rağmen bırakmadım ve Julot ile uğrasmaktan beni farkedemeyen tek gözlünün suratına kaynar suyu boca ettim. Herifin gırtlağından korkunç bir çığlık yükseldi. Kaynar su

hedefine oturmustu. Yerlerde yuvarlanıyor, sırtındaki üç kat yünü birbiri ardından güçlükle çıkarıyordu. Sıra üçüncü kazağa geldiğinde, derisi birlikte yüzüldü. Yün kazağın boynu, dardı, basını çıkarmak için harcadığı güçle göğüs derisi, boyun derisinin bir parçası ve yanağının derisi kazakla birlikte çıkıverdi. Tek gözü de haslanmıs, görmez olmustu. Sonunda iğrenç bir görünüste, her yanından kanlar damlayarak, cılk yaralar içinde ayağa kalktı. Julot da bu fırsattan yararlanıp apıs arasına müthis bir tekme oturttu. Dev yere yığıldı, kusmaya, ağzından köpükler saçmaya koyuldu. Hesabı tamamdı. Bizimse, biraz beklemekle kaybedecek hiç bir seyimiz yoktu. Olayı izleyen iki gardiyan, üstümüze saldıramı-yacak kadar yüreksiz kisilerdi. Takviye almak için ortalığı velveleye verdiler. Her yandan adam kostu. Üzerimize dolu gibi cop yağmaya basladı. Talihim varmıs ki kısa sürede bayıldım da fazla acı duymadım. Ayıldığımda kendimi iki kat yerin dibinde, çırılçıplak ve su dolu bir hücrenin içinde buldum. Ağır ağır toparlanıyordum. Elim acılar içinde gövdemde gezindi. Basımda en azından on ilâ on bes sis vardı. Saati

hiç bilmiyorum. Burada ne gece vardı ne gündüz, ne de ısık. Duvara vurularak çıkarılan sesi duydum, epey uzaklardan geliyordu. Güm, güm, güm, güm, güm, güm. Bu sesler, telefon ziliydi. Konusmak istiyorsam, iki kere de benim duvara vurmam gerekiyordu. Vuracaktım duvara ama neyle? Karanlıkta, isime yarayabilecek bir sey seçemiyordum. Yumrukla haberlesmek imkânsızdı, çünkü ses yeterince uzağa gitmiyordu. Biraz daha az karanlık olduğundan, kapının bulunduğu yer sandığım köseye doğru yürüdüm. O ana kadar görmediğim demir parmaklıklara tosladım. El yordamıyla, hücrenin benden bir metre uzaktaki bir kapıya erismemi engelliyordu. Böylece, tehlikeli bir tutuklunun, yanına giren kisiye dokunmaması sağlanıyordu, 39 çünkü onu dövebilmek için parmaklığı açmak gerekliydi. Darbeler zaman zaman kulağıma geliyordu. Beni kim çağırabilirdi ki? Yakalanırsam basına kötü seyler gelebilirdi bu adamın, ama cevap almaya da hak kazanmıstı. Yürürken yuvarlanıp ağzımı burnumu kırmama ramak kaldı. Katı ve yuvarlak bir seye basmıstım. Elimi değdirdim, bu tahta bir kasıktı. Hemen

kaptım ve cevap vermeye hazırlandım. Kulağım duvara yapısmıs, bekledim. Güm, güm, güm, güm, güm, nokta, güm, güm, — Cevap verdim : Güm, güm. Bu iki vurus, benimle konusmayı isteyen kisiye : Konus, seni dinliyorum, demeye geliyordu. Darbeler yeniden duyuldu: Güm, güm, güm... alfabenin harfleri hızla birbirini izliyordu... a, b, c, d, e, f, g, h, ı, i, k.. nokta. K harfinde durdu. Bütün gücümle bir kere duvara vurdum : Güm. Böylece K harfini anladığımı belirtmis oldum. Ardından e, I, sonra yine bir e geldi. Bana «Kelebek, ne var ne yok? diyordu. Bir arızan var mı? Benim tek kolum kırık.» Arayan Julot idi. Yakalanmayı düsünmeden, iki saati askın bir süre konustuk. Karsılıklı bir seyler söyleyebilmek için yanıp tutusuyorduk. Bir yerimin kırılmadığını, basımın sis içinde olduğunu, ama yara almadığımı anlattım. Bacağımdan çekilerek asağı indirildiğimi görmüstü, her basamakta basımın bir kere betona tos-ladığını söylüyordu. O, kendini hiç kaybetmemisti. Tribouillard'ın ağır yaralandığından emindi, yün kazakların da yardımıyla yaranın epey derinlestiğini sanıyordu. Tribouillard uzun bir süre kendini toplayamazdı. Çabucak vurulan ve tekrarlanan üç darbe, bir bokluk olduğunu haber verdi. Sesi kestim. Gerçekten de, kısa bir süre sonra kapı açıldı. Biri bağırdı :

— Hücrenin dibine çekil itoğlu! Hücrenin dibine hazrola geç! Konusan tek gözlünün görevini devralan tutukluydu. «Benim adım Batton (*). Görüyorsun tam isi(*) «Bâton» seklinde yazıldığında, Fransızca sopa anlamına gelir. 40 me uygun bir adım var.» Koca bir denizci feneriyle hücreyi ve çıplak gövdemi aydınlattı. — Sunları giy. Yerinden kıpırdama. Al sana su ve ekmek. Hepsini birden yeme, çünkü yirmi dört saat baska bir sey verilmeyecek (*). Deli gibi haykırıyordu. Sonra feneri kendi yüzüne kaldırdı. Gülümsediğini, yüzünde en ufak bir kötülük izi bulunmadığını gördüm. Parmağını dudaklarına götürdü ve getirdiği giysileri gösterdi. Herhalde, gardiyan koridordaydı, böylece bana, kendisinin düsman olmadığını anlatmak istiyordu. Gerçekten de, ekmek topağının içinde koca bir parça haslanmıs et, pantolonun cebinde de bir servet — bir paket sigarayla, bir kavli çakmak — buldum. Hücrede böyle armağanlar milyonlara bedeldi. Bir yerine iki gömlek, bir de ayak bileklerine kadar inen bir yün iç fanilâsı getirmisti. Batton denen adamı hayatım

boyunca hatırlayacağım. Bütün bunları Tribouillard'ın canına okumam karsılığında armağan etmisti anlasılan. Olaydan önce kendisi, tek gözlünün yardımcısıydı. Simdi, benim sayemde onun yerini almıstı. Yükselmesini bana borçluydu, minnetini böyle gösteriyordu. Seslerin nereden geldiğini anlamak için büyük bir sabır gerektiğinden, gardiyanlar çok tembel olduklarından, bu isi de ancak görevli mahkûm yapabileceğinden, Batton'dan yana gönlümüz rahat, Julot ile bol bol görüsüyorduk. Bütün gün, birbirimize telgraf üstüne telgraf yağdırdık. Onun ağzından, çok yakında Güyan'a doğru yola çıkacağımızı öğrendim : En fazla, üç ya da dört ayımız vardı.

Aradan iki gün geçti, hücrelerimizden çıkarılıp iki yanımızda birer gardiyanla müdürün odasına götürüldük. Tam kapının karsısındaki masanın basına üç kisi oturmustu. Bir çesit mahkemeydi bu. Müdür baskanlık görevini üstüne almıstı, müdür yardımcısıyla bas gardiyan da üyeydiler. — Hah ha! Demek geldiniz aslanlar? Ne diyorsunuz bakalım? Julot'nun yüzü sapsarıydı, gözleri sismisti, ate(*) Bir ekmeğin ağırlığı 750 gramdı. 41 sinin iyice çıktığı belli oluyordu. Üç gün önceki kırılan koluyla, çok acı çektiği muhakkaktı. Alçak sesle cevap verdi : «Bir kolum kırık.» — Eh siz istediniz kolunuzun kırılmasını. Dnsanlara saldırmanın ne demek olduğunu da böylece öğrenirsiniz. Doktor geldiğinde görürsünüz kendisini. Bir haftadan önce görüneceğini de pek sanmıyorum. Bu bekleme belki isinize yarar, canınızın acısı size bîr seyler öğretir. Herhalde sizin gibi bir herif için, özel doktor çağıracağımı sanmıyorsunuz? Bekleyin, cezaevi doktoru gelince size bakar. Kolunuzdaki kırık, yeni bir

emre kadar arkadasınızla birlikte hücre cezası çekmenize engel değil. Julot gözlerimin içine baktı : «Bu iyi giyimli bey, insanların hayatına pek az değer veriyor galiba» der gibiydi. Yeniden basımı müdüre çevirdim ve baktım. Konusmak istediğimi sandı. «Bu karar hosunuza gitmedi mi? Bir diyeceğiniz mi var?» diye sordu. Kendisine cevap verdim : «Hiç bir diyeceğim yok müdür bey, sadece suratınıza tükürme ihtiyacını duyuyorum. Ama tükürüğümü kirletmekten korktuğum için bu isi yapamıyorum.» O kadar sasırdı ki kıpkırmızı kesildi, ne dediğimi hemen anlıyamadı. Ama basgardiyan anlamıstı. Emrindekilere bağırdı : — Götürün sunu, iyice ıslatın! Bir saat sonra yerlerde sürüklenerek özür dilerken görmek istiyorum bu herifi. Yola getirmeli! Pabuçlarımın altını ve üstünü yalatarak temizleteceğim ona. Size güveniyorum, acımadan vurun. Dki gardiyan sağ kolumu, ikisi de sol kolumu kıvırdı. Ellerim kürek kemiklerime kadar kalkmıs halde, yüzükoyun yere yatırıidım. Sol elimin isaret parmağını sağ elimin bas parmağıyla birlestiren bir kelepçe taktılar ve basgardiyan, bir hayvan gibi, saçlarıma yapısarak beni yerden kaldırdı.

Bana neler yaptıklarını sizlere anlatmamın hiç gereği yok. Ellerim arkada, tam on bir gün kelepçeli kaldığımı söylemek yeter. Hayatımı Batton'a borçluydum. Her gün hücreme, yönetmelik gereğince verilmesi emredilen ekmek topağını atıyordu ama ellerimi kullanamadığımdan ekmeği doğru dürüst yiyemiyordum. Basımla parmaklığa kıstırsam bile, ısıramıyordum ekmeği. Ama Batton, beni hayatta tutacak kadar ekmek parçası da atıyordu hücrenin içine. Ayağımın ucuyla ekmek parçalarını küçük bir yığın haline getiriyor, yüzükoyun uzanıp bir köpek gibi yutuyordum ekmekleri. En ufak kırıntıyı bile yitirmemek için, her parçayı çiğniyordum. yfon ikinci gün gelip kelepçe çıkarıldığında demir, yer yer sisen etlerimle kaplanmıstı. Basgardiyanın ödü patladı, üstelik ben de acıdan bayılmıstım. Beni ayılttıktan sonra revire götürdüler ve oksijenli suyla her yanımı temizlediler. Hastabakıcı, bir tetanos iğnesi yapılmasında diretti. Kollarım tutulmustu, eski halfne bir türlü gelemiyordu. Yarım saati askın bir süre kâfuru ile oğulduktan sonra kollarımı iki yanıma sarkıtabildim. Yeniden hücreye indim ve basgardiyan, on bir ekmek topağını görünce : «Kendine ziyafet çekeceksin;

dedi. Ama çok garip, on bir günde pek zayıflamamıs gibisin...» — Çok su içtim sef! dedim. — Ha simdi anlasıldı. Artık, kendine gelmek için bol bol ye.» Ve çekti, gitti. Zavallı salak! On bir günden beri bir sey yemediğimden emin olduğu için söylüyordu bunu. Bu kadar uzun süre bir açlıktan sonra da fazla tıkınırsam hazımsızlıktan'ölebilirim. Her neyse, o umduğuyla kalacaktı. Aksama doğru Batton, bana tütünle birkaç yaprak getirdi. Dumanı, hiç çalısmayan kalorifer bq-rusunun deliğine üfleyerek durmadan sigara içtim. Delik hücreyi ısıtmıyordu ama hiç olmazsa bu faydası vardı. Daha sonra da Julot'yu çağırdım. On bir gündür ağzıma bir sey koymadığımı sanıyor ve yavas yavas yememi öğütlüyordu. itin birinin sifremizi çözebileceğini düsünüp ona gerçeği açıklamaktan çekini-yordum. Kolu alçıdaydı, morali yerindeydi, iyi dayandığım için de beni kutluyordu. Ona bakılırsa hareket tarihi ya.kırjdı. Hastabakıcı, hareketten önce kürek mahkûmlarına yapılacak asının geldiğini söylemisti. Genellikle asılar, hareket-

42 43 ten bir ay önce gelirdi. Bu Julot epey ihtiyatsızdı, içi para dolu tüpümü kurtarıp kurtarmadığımı da soruyordu, bana. Evet kurtarmıstım tüpümü, ama bu serveti korumak için neler yaptığımı anlatamam. Kıçım akıl almaz yaralar içindeydi.

Hücreden çıkarıldığımızda bir sey bilmiyorduk. Dudaklarımın ucuyla sorduğum : «Neler oluyor?» sorusuna, berber, cevap bile vermek istememisti. Pis suratlı bir herif: «Hücreden kurtulduğumuzu sanıyorum, dedi. Belki de, cezaevini denetlemeye gelen bir müfettisten korkuyorlar. Onu bunu bilmem ama, önemli olan hayatta kalmak.» Her birimizi normal hücrelere götürdüler, öğlen yemeğinde, kırk üç günden bu yana ilk sıcak çorbayı içtim, çorbanın içinde bir tahta parçası buldum. Tahtanın üzerinde : «Sekiz gün sonra yola çıkıyoruz, yarın ası var», yazılıydı. Kimdi bana bu tahta parçasını gönderen? Bunu hiç öğrenemedim. Herhalde, bize durumu haber vermek dostluğunu gösteren bir tutukluydu. Birimizden birimiz öğrenirsek herkesin duyacağını da biliyordu. Mesajın bana gelisi, herhalde büyük bir rastlantı sonucuydu. «Haberi herkese ilet.» Hemen durumu telefonla Julot'ya bildirdim. Bütün gece, sürüp giden telefon konusmalarını duydum. Ben, haberi verip susmustum. Yatağımda rahatım yerindeydi. Basımın derde girmesini istemiyordum. Yeniden hücreye dönmek kâbus

gibi geliyordu. Hele bugün, her zamankinden fazla. DKDNCD DEFTER GUYANA DOĞRU SADNT - MARTDN - DE - RE AKSAM Batton, üç paket «Gauloises» sigarasıy-la bir kâğıt geçirdi. Kâğıtta : «Kelebek, hakkımda dostça duygularla buradan ayrılacağını biliyorum. Gardiyanların emrindeyim ama, cezalandırılanların canını, mümkün olduğu kadar az acıtmaya çalısıyorum. Dokuz çocuğum var, bir an önce aftan faydalanmayı düsündüğüm için bu görevi kabul ettim. Tanrıya emanet ol. Basarılar. Hareket öbür gün...» yazılıydı. Gerçekten de, ertesi gün, bizleri otuzar kisilik gruplar halinde disiplin bölümünün koridoruna topladılar. Caen sehrinden gelen hastabakıcılar, bizi tropikal hastalıklara karsı asıladılar. Her birimize üç ayrı ası ve iki litre süt düsüyordu. Dega yanımdaydı. Epey de düsünceliydi. Asılandıktan sonra bizi hücreye atamayacaklarını bildiğimizden, konusma yasağına hiç aldırmıyorduk. Sehirden gelen hastabakıcılar yüzünden bir sey yapamayan gardiyanların gözü önünde, alçak sesle gevezelik ediyorduk. Dega bana : — Hepimizi birden götürecek kadar araba var mı acaba ellerinde? diye sordu.

— Hiç sanmıyorum. — Saint - Martin - de - Re epey uzak, günde alt44 45 mıs kisi tasısalar on gün sürer. Çünkü, yalnız burada altı yüz kisi var. — Önemli olan asılanmamız. Bu da, listeleme bizim bulunduğumuzu, kısa süre sonra Güyan'a doğru yola çıkacağımızı gösterir. Cesaret Dega, yeni bir dönem baslıyor. Benim sana güvendiğim gibi, sen de bana güven. Memnunlukla parıldayan gözlerle bana bakıp elini koluma koyarak tekrarlıyor: «Anca beraber, kanca beraber Kelebek.» ilk yolculuğumuzla ilgili, anlatılmaya değer bir sey yok. Yalnız, arabanın içindeki bölmelerde boğulacak gibi oluyorduk. Gardiyanlar, içeri hava girmesi için kapıları biraz aralamaya bile razı gelmediler, La Rochelle sehrine vardığımızda, yol arkadaslarımızdan ikisi boğularak ölmüs bulundu. Saint - Martin - de - Re bir adadır, karayla bu ada arasındaki yolu bir tekneyle asmamız gerekiyordu. Rıhtıma yığılan avanaklar, iki zavallı ölünün bulunmasına tanık oldular. Bize de herhangi bir düsmanlık belirtisi göstermediler. Jandarmalar bizi, ölü ya da diri, eksiksiz teslim etmek zorunda bulunduklarından, cesetleri bile gemiye yüklediler.

Yol pek uzun sürmüyor ama biraz deniz havası alabildik. Dega'ya : «Havada firar kokusu var!» dedim. Gülümsedi. Yanımızdaki Julot: — Evet, dedi, firar kokuyor. Ben, bes yıl önce kaçtığım yere dönüyorum. On yıl önce beni ele veren herifi gebertmek üzereyken, enayi gibi enselendim. Birbirimize yakın durmaya bakalım. Çünkü Saint Martin - de - Re'de, herkesi, rasgele onar kisilik gruplar halinde hücrelere koyacaklar. Julot yanılıyordu. Oraya vardığımızda iki kisiyle birlikte onun da adı okundu, baska yere götürdüler. Üçü de Güyan'dan kaçıp Fransa'da yakalanan tutuklulardı ve ikinci kez kürek cehennemine gidiyorlardı. Onar kisilik gruplar halinde, hücrede bizler için yeni bir bekleme dönemi basladı. Sigara içip konusabiliyorduk, iyi de kayıntı çıkıyordu. Bu dönem özellikle paramızı içine koyduğumuz tüp yönünden tehlikeliydi. Nedeni bilinmeden birden çağrılıyor, çırçıp-lak soyulup aranıyorduk. Tabanlara varana dek göv46 denin en ufak girintisine çıkıntısına bakıyorlar, sonra da giysiler didik didik ediliyor ve ardından «Giyinin!»

emri veriliyordu. Yeniden dönüyorduk geldiğimiz yere.

Hücre yemekhane ve sıraya girip saatlerce yürüdüğümüz avlu. Bir ki, bir, ki. Yüz elli kisilik sıralar halinde yürütülüyorduk. Oldukça uzun bir diziydi bu, tahta pabuçlar takırdıyordu. Konusmak yasaktı, çıt çıkmayacaktı. Sonra: «Dağılırı!» emri duyuluyordu. Herkes yere çöküyor, bağlı bulunduğu toplumsal sınıfın meydana getirdiği topluluğa katılıyordu. En basta, «çevre»nin adamları vardı. Bunların nereden geldiklerine bakılmazdı: Korsikalı, Marsilyalı, Toulose'lu, Brötanyalı, Paris'li, v.s. olabilirlerdi. Dçlerinde bir Ard-eche'li bile vardı, o da bendim. Ardeche'lileri sevindirecek bir sey daha söylüyeyim, bin sekiz yüz kisilik tutuklu kalabalığında bizim oralılar iki kisiydi: Karısını öldüren bir orman koruyucusuyla ben. Sonuç: Ar-deche'liler namuslu kisilerdir. Diğer gruplar rastgele olusuyordu, çünkü içimizdeki bönlerin sayısı uyanıklardan çok daha fazlaydı. Beklemeyle geçen bu günlere «inceleme, gözetleme günleri» adı da verilebilir, inceden inceye gözetlendiğimiz de doğru. Bir öğleden sonra, kendimi günese verip oturduğum sıra yanıma biri geldi. Gözlüklü, ufak tefek ve zayıf bir

adamdı. Nereli olduğunu çıkarmaya çalıstım ama, birbirine benzeyen giysilerimizle bu isi basarmak çok güçtü. — Kelebek sen misin? Çok belirgin bir Korsikalı ağzıyla konusuyordu. — Evet benim. Ne istiyorsun? — «Kenefe gel!» dedi ve yürüdü gitti. — Bak bu herif esaslı biri, dedi Dega. Dağlarda is gören bir haydut olduğu muhakkak. Senden ne isteyebilir? — Anlıyacağız bakalım. Avlunun ortasındaki keneflere yürüdüm ve iseme numarası yaptım. Adam yanımdaydı, aynı isi görür gibiydi. Benden yana bakmadan: — Pascal Marta'nın enistesiyim, dedi. Beni görmeye geldiğinde, bir seye ihtiyacım olursa sana basvurmamı ve kendisinden selâm götürmemi söyledi. 47 — Doğrusu, Pascal dostumdur. Ne istiyorsun? — Tüpü tasıyamaz oldum: Dizanterim var, Kime vereceğimi bilemiyorum, çalınmasından ya da gardiyanların eline geçmesinden korkuyorum. Yalvarırım Kelebek, birkaç gün benim için tası sunu.» Ve benimkinden çok daha kalın bir tüp gösterdi. Benim de kıçımda tüp tasıyıp tasımadığımı öğrenmek

istemesinden ve tuzak kurmasından korktum, iki tüp tasıyıp ta-sıyamıyacağımı bilmediğimi söylesem, durumu öğrenecekti. Bunun üzerine, soğukkanlılıkla, kendisinden sordum: — Kaç para var içinde? — Yirmi bes bin frank. Baska sey sormadan tertemiz olan tüpü aldım ve gözünün önünde, bir adamın ikisini birden tasıyıp tasıyamıyacağını düsünmeden, kıçıma soktum. Bu isi basarıp basaramayacağımı da bilmiyordum. Doğruldum, pantolonumu çektim... isler yolundaydı, rahatsız değildim. Gitmeden önce: — Adım Ignace Galgani, dedi. Sağol Kelebek. Dega'nın yanına döndüm ve onu kenara çekip durumu anlattım. — Çok ağır değil ya? — Hayır. 1— öyleyse konusmayalım bir daha. Güyan'dan tüyüp yakalananlarla, mümkünse Ju-lot ya da Guittou ile iliski kurmaya çalısıyorduk. Bilgi edinme pesindeydik: Nasıldı oraları, nasıl bakılıyordu tutuklulara, bir dostla birlikte kalabilmek için neler yapmak gerekliydi; v.s. Bir raslantı sonucu garip bir adama, esine az raslanan türden birine tosla-dık. Kürek cehenneminde dünyaya gelmis bir Korsikalıydı. Babası orada gardiyandı ve anasıyla birlikte Salut

adasında yasıyordu, üç adadan biri olan Ro-yale adasında dünyaya gelmisti (diğer iki ada, SaintJoseph ve Seytan adasıydı) ve kaderin bir cilvesi sonucu, gardiyan oğlu değil de kürek mahkûmu olarak aynı yere dönüyordu. Hırsızlık suçundan on iki yıl kürek cezasına çarptırılmıstı. On dokuz yasındaydı, aydınlık yüzlü, açık renk ve dost yüzlü bir çocuktu. Degs ile, kazaya uğ48 radığını hemen anladık. «Çevre»yi pek az biliyordu ama, bizi nelerin beklediği konusunda her türlü bilgiyi verebilecek kadar faydalıydı. On dört yıl geçirdiği adalardaki hayatı anlattı, örneğin, dadısının, Altın miğferin güzel sözleri uğruna Butte'de bıçakla düello yaptığı Güyan'a düsen ünlü bir haydut olduğunu söyledi Bize çok değerli öğütler de verdi: Kaçmak istiyorsak, kıtadan kirisi kırmalıydık, çünkü adalardan tüymek imkânsızdı. Sonra «tehlikeli» damgasını da yememeliydik, böyle bir damgayla, ilk varacağımız liman olan Saint - Laurent - de Maroni'de hemen hücreye tıkılabilirdik. Hem de uzun bir süre, ya da hayat boyu. Genellikle, kürek mahkûmlarının yüzde besinden azı nakledilirdi adalara. Diğerleri Amerika kıtasında

kalırlardı. Adalar çok daha sağlıklıydı. Oysa Dega'nın anlattığı gibi, kıta, her çesit hastalık ölüm, cinayet, v.s. ile insanın kanını yavas yavas emen bir iğrençlik, bir rezalet yuvasıydı. Dega ile, adalara nakledilmeyi umuyorduk. Ama gırtlağımda bir düğüm olustu: Ya tehlikeli diye mimlenirsem? Müebbet hapis cezasj, Tribouillard ve müdür olayıyla hapı yutmustum anlasılan! Günün birinde, bir söylenti dolastı: Her ne sebeple olursa olsun, revire gitmemeliydik. Çünkü, yolculuğa katlanamıyacak kadar güçsüz olanlar zehirlenerek öldürülüyordu. Bu söylentinin palavra olması gerekiyordu. Gerçekten de, tutuklulardan Parisli Hrancis la Passe düsüncemizi doğruladı. Revirde bir zehirlenme olmustu ama, revirde çalısan kardesi adamın neden zehirlendiğini Francis'e anlatmıstı. Revirde intihar eden herif ünlü bir kasa hırsızıydı ve söylentiye göre, birinci dünya savasında, Fransız gizli servisleri hesabına Cenevre ya da Lausanne'deki Alman elçiliğini soymustu. Kasadan çıkardığı, büyük önem tasıyan vesikaları da Fransız gizli ajanlarına teslim etmisti. Bu is için, aynasızlar onu, bes yıllık mahkûmiyetini çektiği cezaevinden çıkarmıslardı.

1920 yılından sonra da, herif, yılda bir ya da iki is görüp rahat rahat yasıyordu. Her yakalanısında Fransız Millî Emniyetine gözdağı veriyor, onlar da kasa hırsızını hemen salıveriyorlardı. Ama bu kez, evdekelebek 49/4 I ki hesap çarsıya uymamıstı. Yirmi yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıstı, bizlerle birlikte Güyan'a sürülmesi gerekiyordu. Kafileye katılmamak için hasta numarası yapıp revire yatmıstı. Yine Francis la Passe'in kardesine göre, bir siyanür hapıyla da hesabı tamamlanmıstı. Artık Fransız Millî Emniyeti ve çelik kasalar rahat bir uyku çekebilirlerdi. Kimi gerçek, kimi palavra, ama bir sürü hikâyeyle doluydu bu avlu. Her neyse, dinliyorduk bütün anlatılanları, vakit geçiyordu böylece. Gerek avluda, gerekse hücredeyken kenefe gidersem, para dolu tüpleri koruyabilmek için Dega'yı da yanıma alıyordum. Dsimi görürken önümde duruyor ve beni, meraklı bakıslardan gizliyordu. Bir tüp çok belâlı isti, üstelik bende iki tane vardı. Galgani'-nin hastalığı da gitgide artıyordu. Dsin burasında hâlâ

çözemediğim bir sır var ki onu nakletmek istiyorum: ikinci soktuğum tüp hep sonradan çıkardı, ilk soktuğum da hemen önceden. Karnımda nasıl bir dönüs yapıp sıralarını koruyorlardı bilmiyorum ama böyleydi iste. Dün, berberde tras olurken Clousiot'yu öldürmek istediler. Kalbinin yakınına iki bıçak yedi. Bir mucize sonucu ölmedi, kurtuldu. Dostlarından biri aracılığıyla hikâyeyi öğrendim. Oldukça meraklıydı, bir gün ayrıntılarıyla anlatmayı düsünüyorum. Bu cinayet bir hesaplasmaydı aslında. Clousiot'yu öldüremeyen adam ise, altı yıl sonra, yediği mercimeğe konan «potasyum bikromat» yüzünden Cayenne'de can verecekti. Hem de korkunç acılar içinde. Otopsi sırasında doktora yardım eden hastabakıcı, on santimetre uzunluğunda bir barsak parçası göstermisti bize. Bu ka-darcık bir parçada tam on yedi delik vardı. Dki ay sonra da, bu adamın kaatili hasta yatağında ölü bulundu. Kimin tarafından öldürüldüğü ise asla ortaya çıkmadı. Saint-Martin-de-Re'ye geleli on iki gün oluyor. Kale tıklım tıklım dolu. Gece gündüz, kaleyi çevreleyen yolda nöbet tutuluyor. Dusta yıkanırken, iki kardes arasında korkunç bir kavga çıktı. Köpekler gibi döğüstüler, biri bizim hücreye

kondu. Adı Andre Baillard, Cezalandıramazlar diyor bana, çünkü suç cezaevi yönetmenliğinin: 50 Gardiyanlar, her ne pahasına olursa olsun, iki kardesi karsılastırmama emri almıslar. Kardeslerin hikâyesi öğrenildiğinde bu emrin nedeni anlasılıyor. Andre, epey parası olan yaslı bir kadını öldürmüstü, mangırı da kardesi Emile saklıyordu. Emile, hırsızlık suçundan yakayı ele verip üç yıl yedi. Bir gün, diğer tutuklularla koğusta yatarken, kendisine sigara parası göndermeyen kardesine iyice bilendi ve her seyi ağzından kaçırarak Andre'yi inim inim inleteceğini söyledi: Çünkü yaslı kadını öldüren kendisi değil Andre'ydi, o sadece parayı saklıyordu. Dısarı çıktığında kardesine bes kurus bile koklatmıyacaktı. Tutuklulardan biri yemedi içmedi, duyduklarını cezaevi müdürüne yetistirdi, is fazla uzamadan Andre enselendi ve iki kardes ölüm cezasına çarptırıldı. Sante cezaevinin idam mahkûmları bölümünde, yanyana iki hücreye yerlestirildiler. Dkisi de ölüm cezasının müeb-bete çevrilmesi için dilekçe vermisti. Kırk üçüncü gün Emile'inki kabul edildi. Andre'nin isteği ise reddedildi.

Yine de, Andre'ye acıdıklarından, Emile ölüm hücresinden baska yere nakledilmedi, iki kardes, her gün, ayakları prangalı, birbiri ardından yürüyüse çıkarıldı. Kırkaltıncı gün, sabahın dört buçuğunda, Andre'nin hücre kapısı açıldı. Cezaevi müdürü, zabıt kâtibi, Andre'nin kellesini isteyen savcı, herkes hazırdı, infaz saati gelip çatmıstı. Tam müdürün konusmaya hazırlandığı sıra, Andre'nin avukatı, pesinde baska biriyle kostu geldi ve müdüre bir kâğıt uzattı. Herkes koridora çekildi. Andre'nin gırtlağı öylesine büzülmüstü ki tükürdüğünü yutamıyordu. Mümkün değildi, infazı basladıktan sonra durdurmak. Durduruldu oysa. Ancak ertesi gün, saatlarca süren merak ve korkudan sonra Andre, infazdan bir gün önce Cumhurbaskanı Doumer'in, Gorguloff tarafından

öldürüldüğünü öğrendi. Doumer hemen de ölmemisti. Avukat, bütün gece kliniğin önünde nöbet tutmus, ayrıca Adalet Bakanına da durumu haber vererek, baskan infaz saatın-dan önce ölürse (dört buçuk-bes arası) icra yetkisine sahip en yüksek kisinin yokluğundan ötürü infazın geri bıraktırılmasını isteyeceğini bildirmisti. Doumer dördü iki geçe öldü. Avukat durumu Adalet Bakanlığına haber verip infazın geri bıraktırılması gerektiği51 ni bildiren yazılı emri tasıyan memurla birlikte taksiye atlamıs, ancak Andre'nin hücre kapısının açılmasından üç dakika sonra yetisebilmisti. iki kardesin cezası müebbet hapse çevrildi. Yeni baskanın seçileceği gün, avukat, Versailles sarayına kostu. Albert Lebrun'-un seçildiği anlasılınca yeni baskana af talebini sundu. Bir baskan, kendisine sunulan ilk af dilekçesini hiç geri çevirmemisti: «Lebrun kâğıdı imzaladı, diyerek sözünü bitirdi. Andre, iste böyle dostum, capcanlı ve sapasağlam, Güyan'ın yolunu tuttum.» Giyotinden kurtulan bu adama bakıyor ve bütün çektiklerimin karsımdakinin katlandığı iskenceler yanında hiç kaldığını düsünüyordum.

Yine de, onunla hiç dostluk etmedim. Parasını çalmak için zavallı bir ihtiyar kadını öldürdüğünü düsünmek midemi bulandırıyordu. Üstelik talihi, sonuna kadar da yaver gidecekti. Daha sonra, Saint Joseph adasında kardesini öldürdü. Kürek mahkûmlarından bir çoğu da bunu gördü. Emile, bir kayanın üzerinde ayakta durmus oltayla balık avlıyor ve yaptığı isten baska sey düsünmüyordu. Güçlü dalgaların gürültüsü, bütün diğer sesleri örtüyordu. Andre arkadan kardesine yaklastı, elinde, üç metre boyunda kalın bir bambu vardı. Kardesinin sırtına dayayıp itmesiyle suya düsürmesi bir oldu. Emile'in balık avladığı yerde köpekbalıkları kaynıyordu. Emile, az sonra onlara yem olmustu bile. Aksam içtimaında görünmeyince, kaçtığına hükmedildi ve kayıtlara öyle geçti. Bir daha da sözü edilmedi. Sadece adanın yukarısında hindistancevizi toplayan dört-bss kürek mahkûmu olayı izleyebilmisti. Tabiî, görevlilerin dısında herkes durumu öğrendi. Bir daha da Andre Baillard'ın bası derde girmedi. «Dyi davranısından ötürü» bulunduğu yerden tahliye edildi. Saint-Vincent-du-Maroni'de imtiyazlı bir hayat sürüyor, tek basına, küçük bir hücrede yasıyordu. Günün birinde, kürek mahkûmlarından biriyle dalastı ve

hileyle adamı hücresine davet etti, kalbine bir bıçak sokarak öldürdü. Mesru müdafaa halinde cinayet islediği kabul edildi, beraat etti. Güyan'daki kürek cehennemi kaldırıldığında, yine hep «iyi davranısından ötürü» cezasının geri kalan bölümü bağıslandı. 52 Saint-Martin-de-Re tutuklu doludur. Bunlar iki bölüme ayrılırlar: Sekiz yüz, çok çok bin kadar kürek mahkûmu ve dokuz yüz sürgün. Kürek mahkûmu olmak için önemli bir sey yapmak, hiç olmazsa büyük bir suç islemek gerekir. En hafif ceza, yedi yıldır, kademeli olarak müebbete kadar gider, ölüm cezası bağıslanan bir mahkûm müebbete çarptırılır. Sürgünlerin ise durumu daha değisiktir. Üç ilâ yedi sabıkası olan bir adam sürgün edilebilir. Bunların tümünün doğru yola dönmesi imkânsız birer hırsız olusu, toplumun kendini koruma gereğini duymasını doğururlar. Yine de, uygar bir ulus için, ikinci derecede bir sürgün cezasına basvurmak utanç vericidir. Sık sık ele geçtikleri için beceriksiz sayılabilecek küçük hırsızlar vardır ki bunlar sürgüne gönderilirler —o çağlarda sürgüne gitmek müebbetten farksızdı— Oysa

hırsızlıkla geçirdikleri hayat boyunca, on bin franktan fazlasını çalmamıslardır bile. Dste bu nokta, fran-sız uygarlığının en büyük saçmalığıdır. Bir ulus, toplumun basını ağrıtan kisileri çok çabuk yok etmek ve onlardan hemen öc almak hakkına sahip değildir. Bu adamlar, insanlık dısı cezalara çarptırılmaktan çok tedavi edilmesi gereken kisilerdir. Sant-Msrtin-de-Re'ye geleli on yedi gün oluyor. Bizi kürek cehennemine götürecek geminin adını da öğrendik: La Martiniere. Bin sekiz yüz yetmis mahkâm tasıyacak. Sekiz ya da dokuz yüz kürek mahkûmu, bu sabah kale avlusunda toplandı. Bir saattan beri, onar kisilik diziler halinde, avlunun dikdortqeni-ni dolduruyoruz. Bir kapı açıldı, bildiğimiz gardiyanlardan çok daha değisik giyimli adamlar göründü. Gök mavisi, asker üniformasını andıran giysiler var sırtlarında. Üstelik bu giysiler, çok da iyi dikilmis. Ama hem jandarmadan, hem askerden farklı bu adamlar. Hepsinin belinde enli kemerler var, bu kemerlerden birer tabanca kılıfı sarkıyor. Silâhın kabzası açıkta. Sayıları, asağı yukarı seksen. Bazılarında sırmalı seritler var.

Derileri günesten yanmıs, otuz besle elli arası, her yastan adam var içlerinde. Yaslılar, kendilerini önemseyip sisinerek göğüs kabartan gençlerden daha sevimli. Seksen kisilik grubun kurmay baskanlığına Saint-Martin-de-Re kalesi müdürü, bir jan53 darma albayı, sömürge kılığında üç-dört doktor ve beyaz cübbeli iki papaz refakat ediyor. Jandarma albayı eline bir huni alıyor ve ağzına götürüyor. «Hazr-ol» komutu bekliyoruz, ilgisi yok. Bağırıyor: — Hepiniz bu uyarıyı dikkatle dinleyiniz. Su dakikadan sonra, yönetim merkezi Cayenne olan, Fransız Güyan'ı cezaevi yönetmenliğini temsil eden Ada-Jet Bakanlığı yetkililerinin sorumluluğu altına giriyorsunuz. Sayın Binbası Barrot, burada hazır bulunan sekiz yüz on altı hükümlüyle listelerini size teslim ediyorum. Hepsinin burada bulunup bulunmadığına bakar mısınız?

Hemen yoklama baslıyor. «Bilmem kim? Burda; Bilmem kim: Burda, v.s.» Yoklama iki saat sürüyor, eksik yok. Sonra, törenin tamamlanması için ortaya getirilen küçük bir masa üzerinde, devir-teslim islemine ve imzaların atılmasına geçiliyor. Binbası Barrot'da, albayınki kadar sırma var. Ama sırmaların rengi altın sarısı, oysa jandarma kuvvetlerinde sırmaların rengi gümüsî. Bu kez huniyi o ağzına götürüyor: — Hükümlüler, artık böyle çağrılacaksınız: Hükümlü bilmem kim, ya da su numaralı hükümlü. Kaç numaralı hükümlü olduğunuzu da yakında öğreneceksiniz. Bundan böyle küreğe mahkûm edilenlerin özel yasalarına, özel yönetmeliğine, gerektiğinde sizinle ilgili kararlar almaya yetkili iç mahkemelerin yetkisine bağlısınız. Bu bağımsız mahkemeler, kürekte islediğiniz suçlar yüzünden, sizi ölüm cezasından basit hesap cezasına kadar, her çesit mahkûmiyete çarptırabilir. Tabi bu hapis ya da hücre cezaları, yönetmenliğe bağlı çesitli yerlerde uygulanır. Karsınızda gördüğünüz üniformalı kisilere «mubassır» denir.

Kendilerine bir sey soracağınız zaman «Mubassır Bey» diyeceksiniz. Yemekten sonra, hepinize gerekli giysilerle dolu bir denizci torbası verilecek. Torbanın içinde her sey var, baska esyanız olmayacak. Yarın La Martiniere gemisiyle yola çıkıyorsunuz. Birlikte yolculuk edeceğiz. Uzaklara gideceğinize üzülmeyin. Güyan'da yasamak Fransa'da hücre cezası çekmekten iyidir. Konusabilir, oyun oynayabilir, sarkı söyleyebilir, sigara içebilirsiniz; davranıslarınızda bir kö54 IUIU(\ yuiunııctoc uajıınt ubıuu uv, yııııı&i., ımjıocı çekismelerinizi çözümlemek için Güyan'a varmayı beklemenizi istiyorum. Yolculuk sırasında disiplin çok sağlam olmalı, bunu anlıyacağınızı umarım. Aranızda, yolculuğa dayanamıyacak kadar bitkin olanlar varsa revire çıksınlar. Yolculuğa katılacak doktorlar tarafından muyene edileceklerdir. Hepinize iyi yolculuklar dilerim.» Tören sona ermisti. — Söyle bakalım Dega, ne düsünüyorsun? — Üstesinden gelinmesi gerekli en büyük tehlikenin, öteki kürek mahkûmları olduğunu söylerken haklıymısım Kelebek. «Kisisel çekismelerinizi çözmek için Güyan'a varmayı beklemenizi istiyorum»,

sözleri her seyi anlatmaya yetiyor. Orada ne cinayetler oluyor kimbilir? — Hiç sıkma tatlı canını, bana güven. Francis la Passe'ı bulup sordum: «Kardesin yine revirde mi çalısıyor?» - «Evet, dedi azlılardan değil o, sürgün edilenlerden.» — Kendisiyle en kısa zamanda bağlantı kur, sana bir nester versin. Para istiyorsa fiyatı söylesin, hemen öderim. Dki saat sonra, sapasağlam çelik saplı bir nester edinmistim. Tek hatası biraz fazla uzun olmasıydı ama oldukça tehlikeli bir silâhtı. Avlunun ortasındaki tuvaletlerin yakınında oturdum. Birini yollayıp Galgani'yi çağırttım. Tüpünü geri vermek istiyordum, ama sekiz yüz kisiyle dolu, büyük bir kargasalık içindeki bu avluda adam bulmak çok güçtü. Buraya vardığımızdan beri ne Julot'yu görmüstük, ne Guittou'yu ne de Suzini'yi. Ortak bir yasantının faydaları, yepyeni bir toplumda yasamak, konusmak, o topluma bağlı bulunmak. Eh buna toplum adı verilirse. (O kadar çok söyleyecek, dinleyecek, yapacak sey var ki, insan düsünecek zaman bile bulamıyor. Günlük hayata oranla geçmisin ne kadar uzakta kaldığını ve ikinci plâna geçtiğini gördükçe, Güyan'a vardığımızda kimliğimizi, neden ve nasıl oraya düstüğümüzü unutarak bir tek seyle,

kaçmakla ilgileneceğimizi sanıyordum. Yanılıyormusum. Her seyden önce insanı uğrastıran en 55 önemli sey hayatta kalmaya bakmakmıs. Nerede aynasızlar, jüri üyeleri, mahkeme heyeti, görevliler karım, babam, dostlarım? Hepsi capcanlı, yüreğimdeki yerlerine yerlesmisler. Ama yola çıkıs heyecanı, bilinmeyen bir yere doğru gidis, yeni dostluklar ve tanıdıklarla eskilerin önceki kadar önemi kalmamıs gibi. Ama bu da basit bir izlenim, istediğimde, beynim her birine ayrılan çekmeceyi açtığında, yeniden karsımda olacaklar. iste Galgani, bana doğru getiriyorlar, çünkü merceği andıran gözlüklerle bile çevresini pek iyi göremiyor. Sağlık durumu sanki daha iyi. Yanıma yaklasıyor, bir sey demeden elimi sıkıyor. — Tüpü geri vermek istedim de, diyorum. Artık iyisin, tüpü tasıyabilir, kendin saklıyâbilirsin. Yolculuk süresince bu benim için büyük sorumluluk, hem birbirimize yakın olup olamıyacağımız, Güyan'da görüsüp görüsemeyeceğimiz bile belli değil. Dolayısıyla tüpü geri almak en iyisi.» Galgani, hüzünle bakıyor bana. — Hadi, gel helaya da vereyim tüpünü.

— Hayır, istemiyorum, sende kalsın. Armağan ediyorum onu sana, artık senindir. — Neden böyle söylüyorsun. — Tüp uğruna öldürülmeyi istemiyorum. Para yüzünden öldürülmektense parasız yasamayı yeğ tutarım. Sana veriyorum, çünkü benim paramı korumak için hayatını tehlikeye atmanın hiç anlamı yok, hiç olmazsa kendi paran için olsun. — Korkuyorsun Galgani. Seni tehdit eden oldu mu? Para tasıdığından süphe eden mi var?

— Evet, üç Arap hiç durmadan beni izliyor. Bunun için seni hiç aramadım, aramızda bir iliski bulunduğunu anlamalarını istemedim, ister gece olsun ister gündüz, ne zaman helaya gitsem üçünden biri yanıma geliveriyor. Bir seyin farkında değilmis gibi, tüp tasımadığımı da gösterdim onlara, her seye rağmen gözetlemekten vazgeçmiyorlar. Tüpümü baska birinin tasıdığını düsünüyorlar, kimin tasıdığından haberieri yok. Ne zaman tüpün geri verileceğini anlamak için de pesimde geziniyorlar. Galgani'ye bakıyor, dehset içinde olduğunu, ger56 çekten çok sıkıstırıldığını anlıyorum. Soruyorum ona: «Daha çok avlunun neresinde dolasırlar?» «Mutfak ve çamasırhane yakınında», cevabını veriyor. «Peki, sen dur burada. Yok yok, benimle gel.» Onunla birlikte üç Arap'a doğru yürüyorum. Takkemin içinde yerlestirdiğim nesteri çıkardım, sapı avucumda, keskin tarafı gizli. Gerçekten, söylediği yere yaklastığımızda üçünü de görüyorum: Üç Arap ve Girando adlı bir Korsikalı. Durumu hemen anladım: Çevre tarafından uzaklastırılan Korsikalı isi Araplara

anlatmıs. Galgani'nin, Pascal Marta'nın enistesi olduğunu, içi para dolu bir tüp tasıyacak kadar yüklü sayılmak gerektiğini bilmemesi imkânsızdı. — Eee Mokran, isler yolunda mı? — Sağol Kelebek, sen nasılsın? — Yok aslanım, benimkiler pek yolunda değil, Galgani'nin dostum olduğunu söylemek için sizinle görüsmeye geldim. Basına bir is gelirse, ilk nallan dikecek sensin Girando; ardından sizler, gelirsiniz. Bu sözlerimi nasıl istersiniz öyle kabul edin. Mokran doğruldu. Boyu benimki kadar, asağı yukarı bir yetmis dört, üstelik de genis omuzlu. Verdiğim gözdağı gururuna dokunmus olmalı, kavgaya baslamak için davranıyor ama ben, hemen pırı! pırıl nesteri çıkarıveriyorum. Nester avucumda: — Kımıldanırsan köpek gibi gebertirim, diyorum. Herkesin üstünün durmadan arandığı bir yerde beni silâhlı görmek Mokran'ı ürkütüyor, tutumum ve silâhımın uzunluğu da onu çok etkiliyor. — Kavga etmek için değil tartısmak için yerimden kalktım, diyor. Yalan söylediğini bilmiyorum ama, dostlarının önünde zevahiri kurtarmasına yardım etmek de benim çıkarıma uygun. Kibarca, bir çıkıs yolu gösteriyorum ona: , — Peki. Tartısmak için ayaklandığına göre...

— Galgani'nin dostun olduğunu bilmiyordum, ineğin biri sanmıstım, anlaman gerekir Kelebek, yolsuz kaldığımıza göre tüymek için para bulmak zorundaydık. — Elbette! Hayatını kurtarmak için mücadele etmek senin hakkın Mokran. Yalnız bu adamın dokunulmazlığı olduğunu öğrendin. Baska yerde bul yolunu. 57 I Mokran elini uzatıyor, sıkıyorum, uttttı ucuz Kurtuldum, eğer herifi öldürseydim yarın Güyan'a gidemiyecektim. Bir hata yaptığımı neden sonra anlamıstım. Galgani de benimle birlikte yürüyordu. Kendisine: «Bu olaydan kimseye söz etme, dedim. Dega Babanın basıma eksimesini, beni azarlamasını istemiyorum.» Tüpünü geri alması için Galgani'yi kandırmaya çalısıyorum: — Yarın, yola çıkmadan önce, diyor.» Ertesi gün o kadar iyi sinmis ki, kıçımda iki tüple, kendisini göremeden Güyan'ın yolunu tutuyorum. Son gece, hücrede on bir kisiyiz, hiç kimse ağzını açmıyor. Hepimiz, Fransa topralakrında son günümüzü

geçirdiğimizi düsünüyoruz. Herkes, Fransa'yı bir daha görmemek üzere geride bırakmanın ve bilinmedik bir rejimle yönetilen meçhul topraklara doğru yol almanın hüznü içinde. Dega konusmuyor. Koridora bakan ve her yerden biraz daha esintili olan parmaklıklı kapının yanında benimle birlikte oturuyor. Doğrusu büyük bir saskınlık içindeyim. Bizi bekleyenler konusunda öylesine ilgisiz seyler duyduk ki memnun mu, üzgün mü, yoksa umutsuz mu olmak gerektiğini kestiremiyorum. Bu hücrede yakınıma oturanların hepsi de «çev-re»nin adamları. «Çevre»den sayılmayacak tek kisi, Güyan'da dünyaya gelen küçük Korsikalı. Bu adamlar kendilerinden geçmis gibi. Durumun ciddiliği hepsini susturmus. Sigara dumanları, koridor havasının çektiği bir bulut gibi çıkıyor hücreden. Gözlerinin yanmasını istemeyenler duman bulutundan daha alçakta oturmalı. Andre Baillard'ın dısında kimse uyumuyor. Hayatını son anda kurtarmıs olması Biallard'-ın bu davranısını doğruluyor. Onun için her sey, umut bile edilemeyecek bir cennet. Hayatımın filmi bir serit gibi gözlerimin önünden geçiyor: Sevgi dolu, eğitime büyük önem veren, görgülü

ve soylu bir aile çevresindeki çocukluğum, kır çiçekleri, ırmakların mırıltısı, bahçemizin bol bol verdiği cevizlerin, seftali ve eriklerin tadı; her ilkbaharda kapımızın önünde açan mimozanın kokusu; evimizin içi dısı, yakınlarımın davranısları, hızla gözümün önünden geçip gidiyor. Beni çok seven anne58 min, ardından da babamın her zamanki oksayıcı tatlı sesi, oyuna çağırmak için bahçeden bana seslenen babamın av köpeği Clara'nın havlamaları; hayatımın en güzel anlarındaki yoldaslarım çocukluğumun küçük

kız ve oğlan çocukları, görmeyi düsünmeden seyrettiğim bu film, bilinçaltımın bana rağmen harekete geçirdiği bu film makinesi, geleceğin bilinmeyen günlerine doğru yola çıkmadan önce beklemeye geçen son geceyi tatlı bir heyecanla dolduruyor. Her seyi enine boyuna düsünmenin sırasıdır. Yasım yirmi altı, sağlık durumum çok iyi. Karnımda bes bin altı yüz frangı benim, yirmi bes bini Galgani'-nin olmak üzere bol para var. Dega'nın içinde tasıdığı ise on bin frank. Kırk bin frangım olduğunu düsünebilirim, çünkü Galgani parasını burada koruyamadıktan sonra, gemide ya da Güyan'da haydi haydi koruyamaz. Bunu bildiğinden gelip almadı tüpünü. Galgani'yi de yanıma almak sartıyla bu paradan faydalanabilirim. Ona yardım etmem zorunlu, çünkü para benim değil onun. Parayı onun iyiliği için harcıyaca-ğım ama, ben de yararlanacağım. Kırk bin frank çok para, cezasını çekmekte olan mahkûmlardan, serbest bırakılanlardan ve gardiyanlardan bir sürü suçortağı satın alabilirim.

Yaptığım hesabın sonunda çıkardığım bilanço olumlu. Guyana varır varmaz. Dega ve Galgani ile birlikte kaçmalıyım. Kafamı, hep bu konuda isletmem gerek. Çelik sapının soğukluğunu hissetmenin mutluluğuyla, nesteri yokluyorum. Böyle tehlikeli bir silâhı tasımak insana güven veriyor. Araplarla aramda geçen olay sırasında, silâhımın faydası görüldü. Sabahın üçüne doğru, hücrenin parmaklıkları önüne yelken bezinden on bir torba sıralandı, her biri ağzına kadar dolu, üzerlerinde de bir etiket. Parmaklıkların içine sarkan torbalardan birinin etiketini okuyorum: C... Pierre, yas otuz, boy bir metre yetmis üç, bel kırk iki, ayak kırk bir, numara X... Bu Pierre C... bizim Delifisek Pierrot, Paris'te islediği cinayetten ö-türü yirmi yıl kürek cezasına çarptırılan bir Bordeaux'-lu. Onu iyi tanıyorum, mert bir çocuk, «çevre»den, hilesi hurdası yok. Torbanın üzerindeki etiket, Gü59 yan'daki kürek cehennemi yönetmeliğinin ne kadar iyi çalıstığını ortaya koyuyor. Giysilerin göz kararıyla dikildiği kısladan ne kadar farklı. Burada her sey kayıtlı, herkes üstüne uygun gelen giysiler edinecek. Torbadaki aralıktan Güyanda yasıyan kürek mahkûmlarının giysilerinin beyaz üzerine, enine kırmızı çizgili olduğunu görüyorum. Bu giysiyle kimse gözden kaçmaz.

Dsteyerek, kafamda mahkemenin, jüri üyelerinin ve savcının görüntüsünü canlandırmaya çalısıyorum. Ama beynim bana boyun eğmiyor, bu nedenle de hep normal görüntüler sunuyor. Conciergerie ya da Beaulieu'deki günleri, yasadığım gibi, bütün canlılığıyla hatırlamak için yalnız, yapayalnız kalmak gerektiğini anlıyorum. Bu bana büyük bir rahatlık veriyor, beni bekleyen toplum hayatının baska ihtiyaçlar, baska tepkiler, baska tasarılar ortaya çıkaracağının farkındayım. Delifisek, Pierrot parmaklığa sokulup soruyor: «Ne haber Kelebek, iyi misin?» — Ya sen? —: Ben, hayat boyu Amerika'ya gitmeyi düsle-mistim. Kumarbaz olduğumdan, gerekli parayı bir türlü toplayamadım. Eh, aynasızlar bu yolculuğu bana bedava sundular. Fransa'da on bes yıl hücrede yatmaktansa, Güyan'a gitmeyi yeğ tutuyorum. — Yine de isin sonu önemli Pierrot, öyle değil mi? Fransa'nın bir kösesinde kapatıldığım hücrede çıldırman ya da düskünlükten can vermen cüzzam ya da sarı hummadan gebermenden bin kere kötü. Benim görüsüm bu. — Benimki de, dedi Pierrot.

— Bak, su etiket sana ait. Eğiliyor, okuyabilmek için dikkatle bakıyor ve heceliyor: «Bu elbiseyi giymek için sabırsızlanıyorum torbayı açsam da giyinsem, nasılsa kimse bir sey demez. Nasıl olsa içindeki esya benim.» — Bırak da sırasını bekle. Su ara basını derde sokmanın gereği yok. En ufak bir dırıltı istemiyorum.» Anlıyor ve parmaklığın önünden çekiliyor. Louis Dega bana bakıyor: «Yavrum, bu son gecemiz, diyor. Yarın güzel ülkemizden ayrılacağız.» 60 I «Bu güzel ülkenin adaleti pek güzel değil Dega. Belki bizimki kadar güzel olmayan, ama ayağı sürçen-lere çok daha insanca davranan ülkelere rastlarız.» Gerçeğe ne kadar yakın düsündüğümü o an bilmiyordum, gelecek haklı olduğumu gösterecekti. Yeniden sessizlik çöktü hücreye. Güyan'a Hareket Saat altıda hazırlık basladı. Görevli mahkûmlar bize kahve getirdiler, sonra dört gardiyan göründü. Bugün beyaz elbiseler giyinmisler, tabancaları yine bellerinde, içlerinden birinin soi kolunda üç sırman V vardı, omuzu apoletsizdi.

— Hükümlüler, ikiser ikiser koridora çıkacaksınız. Herkes torbasını arayıp bulacak, adlarınız torbaların üzerinde yazılı. Torbayı alıp duvarın dibine çekilin, çantanız önünüzde yüzünüz koridora dönük olsun. Torbalarımız önümüzde sıraya girmek için yirmi dakika geçmesi gerekti. — Soyunun, giysilerinizi tulumunuzun kollarıyla bağlayarak bir çıkın yapın. Tamam. Sen topia çıkınları ve hücreye koy... Giyinin, sırtınıza bir don, bir yünlü fanila, bir çizgili pantolon, bir ceket geçirin, çoraplarınızla pabuçlarınızı da giyin... Herkes isini bitirdi mi?

— Evet mubassır bey. — Peki. Yünlü uzun ceketi, yağmur ya da soğuktan korunmak için torbadan çıkarıp yanınıza alın. Torbalar sol omuza... ikiserle kolda ardımdan* yürüyün. Sırmalı önde, ikisi yanda, dördüncüsü de en arkada küçük dizimiz avlunun yolunu tuttu. Dki saat içinde de sekiz yüz on kürek mahkûmu sıralandı. Dçlerinde Louis Dega ile benim, kürekten kaçan Julot, Gai-gani ve Santini'nin bulunduğu kırk kisinin adı okundu. Bu kırk kisi, onarlık sıralar halinde dizildi. Her dizinin basında bir mubassır var. Ne zincire vurulan görülüyor, ne de bileğine kelepçe takılan, üç metre ötemizde, kırk jandarma geri geri yürüyor. Elde silâh bizi kolluyorlar, yol boyu böyle gidecek, her birine palaskasından tabancasını çeken baska bir jandarma yol gösterecek. Kalenin kocaman kapısı açılıyor» dizi ağır ağır 61 ilerliyor. Kaleden çıkanların sayısı arttıkça, elde makineli, jandarmalar kafileye katılıyor, iki metre açıktan mahkûmları izliyorlar. Büyük bir meraklı kalabalığını, jandarmalar, mahkûmlardan uzakta

tutuyor. Yolda giderken, evlerden birinin penceresinden hafifçe ıslık çalındığını duyuyorum. Basımı kaldırdığımda, pencerelerden birinde karım Nenette ile dostum An-toine D...'yi görüyorum. Dega'nın karısı Paul ile dostu Antonie Giletti baska bir pencerede. Dega da onları gördü, bakıslarımız pencerelere dikildi, yürüyebildiğimiz kadar yürüyoruz. Karımı ve yıllar sonra Marsilya'da bir bombardımanda ölen dostum. Antoi-ne'ı son görüsüm. Kimse konusmadığından ortalıkta sessizlik hüküm sürüyor. Ne hükümlü, ne mubassır, ne jandarma, ne de meraklı kalabalığı gerçekten yürek paralayıcı olan bu anı bozmaya cesaret ediyor, herkes bu bin sekiz yüz kisinin, bir daha dönmemek üzere normal hayattan uzaklastırıldığının farkında. # Gemiye biniyoruz. Biz, kırk kisilik ilk dizi ambara, demir parmaklıklarla çevrili bir kafese götürülü-yoruz. Kafesin önünde bir tabelâ var. Okuyorum: «1 numaralı koğus, özel tutuklular. Tetik durmalı ve devamlı gözetlenmen.» Herkese bir hamak veriliyor. Hamakları asmak için kafesin içinde bir sürü çengel var. Biri

beni öpüyor, Julot bu. O isini biliyor, on yıl önce de aynı yolculuğu yaptı. Nasıl davranmak gerektiğinden haberi var. Bana: — Çabuk söyle gel, diyor. Torbanı, hamağını asacağın çengele tak. Burası iki kapalı lumbozun yanı, ama denize açıldığımızda lumbozlar açılacak ve kafesin her yerinden daha çok hava alacağız. Dega'yı ona tanıtıyorum. O sıra biri yaklasıyor Julot adamın yolunu kesip: «Güyan'a sağ varmak istiyorsan buraya yaklasma. Anladın mı?» diyor —«Anladım,» diye cevap veriyor beriki.— «Nedenini de biliyorsun değil mi,», «Evet.» — «öyleyse al voltanı.» Herif uzaklasıyor. Dega, bu kuvvet gösterisinden memnun, üstelik memnunluğunu gizlemiyor: «Dkinizin yanında rahat rahat uyuyabilirim.» Julot su cevabı veriyor ona: «Deniz kıyısında tek penceresi açık bir evde, bizimle olduğundan daha rahat, daha güvenli olamazdın.» 62 Yolculuk on sekiz gün sürdü. Anlatılmaya değer olay bir tek: Bir gece, korkunç bir çığlık herkesi uyandırdı. Adamın biri, sırtında bıçakla ölü bulundu. Bıçak asağıdan yukarı savrulmus, adamdan önce hamağı delip geçmisti. Korkunç bir silâh olan bu bıçağın uzunluğu yirmi santimdi. Hemen yirmi bes otuz mubassır

tabancalarıyla tüfeklerini üzerimize doğrultarak haykırdılar: «Çırılçıplak soyunun, çabuk!» Hepimiz soyunduk, üzerimizi arıyacaklarını anlamıstım. Nesteri çıplak olan sağ ayağımın altına koydum, keskin ağzı ayağımı kesmesin diye de sağ bacağımdan çok sola verdim ağırlığımı. Ayağım nesteri gizliyordu. Dört kisi kafese girdi, elbiselerle pabuçların içini aramaya koyuldular. Dçeri girmeden silâhlarını bıraktılar, kapı üzerlerine kilitlendi ama dısarıdan da göz altında tutuluyorduk, silâhlar hep üstümüzdeydi. Seflerden biri: «Dlk kıpırdayan kendini ölmüs bilsin», dedi. Aramada üç bıçak, iyice sivriltilmis iki kalın çivi, bir mantar açacak, bir de altın para tüpü bulundu. Altı kisi, çırılçıplak ortaya çıkarıldı. Kafile baskanı Binbası Barrot, yanındaki iki doktor ve gemi kaptanıyla çıkageldi. Aynasızlar kafesten çıkınca herkes, emir dinlemeden giyinmisti. Nesteri ayağımın altından alabildim. Mubassırlar, dibe çekilmislerdi. Barrot ortada duruyordu, ötekiler merdivenin yanında yer aldılar. Tam karsılarında çırılçıplak altı mahkûm esas durusa geçmisti.

Aramayı yapan mubassırlardan biri, bıçakların sahibini göstererek: — Bıçak bunun, dedi, — Evet, benim. — Peki, dedi Barrot. Yolculuğu makinelerin üstündeki hücrelerden birinde yapacak. Çiviler, mantar açacakları, ya da bıçakların sahipleri de gösterildi, hepsi de malına sahip çıktı. Çırılçıplak, yanlarında iki gardiyanla merdiveni tırmandılar sonra. Yerde bir bıçakla altın tüp duruyordu: Her ikisine karsılık da bir tek adam vardı. Gençti, yirmi besinde var yok. Sağlam yapılı, en azından bir seksen boyunda, mavi gözlüydü. Altın tüpü uzatan gardiyan: — Bu senin değil mi? dedi. 63

— Evet benim. Tüpü eline alan Binbası Barrot: — içinde ne var? diye sordu. — üç yüz Dngiliz Lirası, iki yüz dolar, beser kıratlık iki elmas. — Peki, doğru mu bakalım.» Tüp açıldı. Diğerleri de binbasının çevresine toplandığından içinden çıkanı görmedik. Yalnız, «Doğru. Adın ne?» dediklerini duyduk: — Salvidia Romeo. — Dtalyan mısın? — Evet efendim. — Tüp için ceza görmeyeceksin ama bıçak için göreceksin. — Özür dilerim, bıçak banim değil. — Böyle konusma, bıçak pabucunun içinde bulundu, dedi aynasız. — Tekrar ediyorum ki, bıçak bana ait değil. — Demek ben yalancıyım? — Hayır, yanılıyorsunuz. — Peki öyleyse, bıçak kimin? diye sordu. Binbası Barrot. Senin değilse baska birinin olması gerekiyor. — Benim değil, o kadar. — Sıcaktan haslanacağın bir hücreye atılmak istemiyorsan söyle bıçağın kime ait olduğunu. — Bilmiyorum.

— Benimle dalga mı geçiyorsun ulan? Pabucunun içinde bıçak bulunuyor, kimin olduğu belli değil. Enayi mi sandın beni? Ya bıçak senindi, ya da pabucunun içine kimin koyduğunu bilirsin. Cevap ver. —Benim değil, kimin olduğunu söylemek de bana düsmez. Ben gammaz değilim. Yüzümde gardiyanlarınkine benzeyen bir yan görebildiniz mi? — Mubassır, vurun su herifin bileğine kelepçeleri. Disipline aykırı davranısının hesabını vereceksin. Süvariyle kafile komutanı aralarında konustular. Süvari ikinci kaptana bir emir verdi, adam kosarak yukarı çıktı. Az sonra elinde bilek kalınlığında bir ip ve deniz suyuyla dolu bir tahta kovayla dev yapılı, Brötanyalı bir tayfa göründü. Bizim italyana diz çöktürüp merdivenin son basamağına bağladılar. Tayfa 64 bilek kalınlığındaki ıpı Kovaya daldırdı ve ağır ağır, bütün gücüyle, zavallı mahkûmun kaba etlerine, beline, sırtına vurmaya basladı. Mahkûmun ağzından en ufak bir ses çıkmıyor, sessizliğinde kafesimizdekiler-den birinin protesto haykırısı duyuldu: — Itoğlu itler! Bu sözler, herkesin haykırmaya baslamasına yetti de arttı bile: «Kaatiller! Namussuzlar! Kokusmus

herifler!» Susmazsak üzerimize ates açmakla gözdağı veriyorlardı ama biz daha beter bağırıyorduk. Birden binbası bağırdı: — Su buharı verin! Tayfalar bir takım tekerlekleri çevirdiler ve ardından güçlü buhar sütunları üzerimize fıskırdı. Göz açıp kapayıncaya dek herkes kendini yerde buldu. Buhar göğüs yüksekliğinde fıskırıyordu. Hepimiz ortak bir korkuya kapıldık, haslananlar yakınmaya korkuyordu, bu is bir dakika bile sürmedi ama herkesin gözünü yıldırdı. — Anladığınızı sanırım efeler! En ufak bir olayda buhar fıskırtırım. Tamam mı? Kalkın ayağa! Aramızda yalnız üç kisi fena halde yanmıstı. Revire kaldırdılar. Kırbaçlanan yanımızda bırakıldı. Altı yıl sonra benimle birlikte kaçmağa kalkacak ve ölecekti. ıOn sekiz günlük yol boyunca, Güyan hakkında bilgi alacak, genel bir bilgi edinecek fırsatı bulduk. Julot bizi uyarmak için elinden geleni yapmıstı ama hiç bir sey sandığımız gibi olmayacaktı orada, örneğin, Saint Laurent-du Maroni'nin kıyıdan yüz yirmi kilometre içerde, Maroni adlı ırmağın kenarındaki köy olduğunu biliyorduk. Anlatıyordu Julot: — Cezaevi, Güyan'ın merkezi olan bu köyün içindedir. Bu merkezde mahkûmlar, sınıflara ayrılırlar.

Sürgünler, hemen yüz elli kilometre ötede bulunan Saint Jean cezaevinin yolunu tutarlar. Kürek mahkûmları da üçe bölünür: «— Oraya varır varmaz adları okunan çok tehlikeliler, Salut adalarına yollanmak üzere disiplin bölümündeki hücrelere atılırlar. Adada kalma süreleri ya zamanla kayıtlıdır, ya da hayat boyudur. Bu adalar Saint - Laurent'dan bes yüz kilometre uzaklıktadır. kelebek 65/5 En büyüğüne Royale, dısarıyla bağlantısı kesilen hücre mahkûmlarının konduğu adaya Saint - Joseph, en küçüğüne de Seytan adı verilir. Kürek mahkûmları, Seytan adasına gönderilmez. Seytan adasındakiler, genellikle siyasî mahkûmlardır.

«— Tehlikeli sayılanlar ikinci sınıfa girer: Bunlar Saint - Laurent'daki kampta kalır, bahçıvanlık ve tarım isleriyle uğrasırlar. Dhtiyaç duyuldukça aralarından birkaçı en belâlı kamplar olan Orman Kampı, Charvin, Cascade, Crique Rouge ve ölüm kampı diye adlandırılan 42. Kilometre'ye gönderilirler. — Normal sınıfa giren hükümlüler yönetmenliğin emrinde, mutfak islerinde, köyün ve kampın temizlenmesinde ya da diğer çesitli islerde kullanılır. Marangozhane, boyahane, demirhane, elektrik, hallaçlık, terzilik atölyeleriyle çamasırhane bunlardan faydalanılan yerlerdir. «— En önemli an, adaya varacağımız andır. Hemen çağırılıp hücreye konan hükümlü Adalardan birine gönderilir mutlaka; her türlü tüyme fırsatı kaybolmus demektir. Tek kurtulus yolu hemen yaralanmaz, dizlerini ya da karnını bereleyip hastanenin yolunu tutmak ve oradan kaçmayı denemektir. Adalara yollanmaktan, her ne pahasına olursa olsun, uzak durmak gerekir. Bir umut kaynağı daha: Eğer sizi adalara götürecek gemi hazır değilse, hastabakıcıya para teklif edebilirsiniz. Hastabakıcı, eklem yerlerinize iğneyle terebantin asılayabilir, sidiğe bulanmıs bir saç telini, mikrop kapması için etinize sokabilir. Ya da

kükürt koklatıp doktora, atesinizin kırka çıktığını söyleyebilir. Birkaç günlük bekleme süresi içinde, ne pahasına olursa olsun, hastaneye kapağı atmak gerekir. — Eğer adınız okunmaz da diğerleriyle birlikte kamp barakalarında kalırsanız, harekete geçecek zamanı bulursunuz. Bu durumdakilerin kamp içinde görev almaması gerekir. Muhasebeciye rüsvet verir, köyde lâğımcılık, çöpçülük ya da oralı sivil müteahhidin bıçkı atölyesinde is bulabilirsiniz. Çalısmak için her sabah kamp dısına çıkan ve aksam dönen kisi, köyde yasıyan eski kürek mahkûmları ve Çinlilerle iliski kurup kaçıs hazırlıkları yapabilir. Köyün çevresinde66 ki kamplardan da uzak durulmalıdır: Orada kalanlar kısa sürede geberip gider. Hiç bir mahkûmun üç aydan faz^a dayanamadığı kamplar da vardır. Ormanın içindeki bu kamplarda çalısan hükümlü, günde bir metre küp odun kesmek zorundadır. Bütün bu değerli bilgileri Julot yol boyu bizlere anlattı durdu. O her seye hazırlıkdıydı. Kürekten kaçtığı için doğru hücrenin yolunu tutacağını da biliyordu. Bunun için de, tüpünün içinde bir küçük bıçak, daha doğrusu bir çakı tasıyordu. Gemi limana vardığında bıçağı çıkarıp dizini yaracaktı. inerken de herkesin

gözü önünde yere yuvarlanacaktı. Rıhtımdan doğru hastaneye götürüleceğini umuyordu. Gerçekten de umduğu gibi oldu. Saint - Laurent - Du - Maroni Mubassırlar, üstlerini değistirmek için nöbeti arkadaslarına bıraktılar. Sırtlarında beyaz elbiseler ve kasketlerinin yerine de koloniyal sapkalar giymis olarak geri döneceklerdi. Julot: «Geliyoruz artıku^ dedi. Bütün lumbozlar kapatıldığından içerisi dayanılmayacak kadar sıcaktı. Buğulu camların ötesinden yesillikler seçilebiliyordu. Demek Maroni Irmağına girmistik. Suları çamurluydu. Önümüzde uzanan balta girmemis orman yemyesil ve çok heybetliydi. Geminin düdüğüyle tedirgis olan kuslar havalanıyordu. Ağır ağır ilerliyor, bu kopkoyu, sık ve bol yesilliği rahatça inceliyebiliyorduk. Çinko damlı ilk ahsap kulübeler görünmüstü. Kadınlı erkekli zenciler, kapılarının önünde geminin geçisini izliyorlardı. Geminin «insan yükünü» bosaltmasına alıskındılar, bize hiç bir «hos geldiniz» isareti yapmaya yeltenmiyorlardı. Üç düdük sesi, pervane gürültüleri yaklastığımızı gösterdi, sonra makinelerin sesi kesildi. Sinek uçsa duyulurdu.

Kimse konusmuyordu. Julot bucağını açmıs pantolonunun dizini yırtıyor, kumasın kenarlarını iyice didikliyordu. Güverteye çıktığında dizini yaracaktı —ardında kan izi bırakmamak için— Mubassırlar kafeslerin kapısını açtılar, üçerle kolda güverteye dizildik. Dega, ortada Julot ve ben, dördüncü sıradaydık. Güverteye çıkıldı. Saat iki buçuktu, müthis bir günes sı67 fır numaraya traslı basımı ve gözlerimi iyice rahatsız etti. Rıhtıma dizildikten sonra iskeleye doğru yöneldik, öndekilerin iskeleye ayak basmaları yüzünden sıranın bir an duralamasından yararlanıp Julot'nun torbasını sırtında tutuyordum. Julot iki eliyle dizinin derisini çekti ve bıçağı daldırarak yedi-sekiz santimlik bir yara açtı. Bıçağı bana geçirdi ve torbasını toparladı. Tam tahta iskeleye ayak bastığımız sırada kendini yere attı ve asağı kadar yuvarlandı. Hemen kaldırdılar, yaralandığını görünce de sedyecileri çağırdılar. Senaryo önceden düsünüldüğü sekilde geçmisti; Julot, iki sedyeci tarafından götürülüyordu. Rengârenk bir kalabalık merakla bize bakıyordu. Zenciler, sütlü kahve rengi olanlar, Kızılderililer, Çinliler, Beyaz

süprüntüler (bu Beyazlar cezalarını tamamlamıs eski kürek mahkûmları olmalıydılar) toprağa ayak basan herkesi dikkatle inceliyor ve diğerlerinin ardına sıralanıyordu. Mubassırların ötesinde iyi giyimli siviller, yazlık giysileri içinde kadınlar, çocuklar; baslarında koloniyal sapkaları, yeni gelenlere bakıyorlardı. Dki yüz kisi olduğumuzda, kafile yola koyuldu. On dakika kadar yürüdük, kalaslardan yapılma, yüksek bir kapıya vardık. Kapının üstünde: «Saint - Laurent - du Maroni Cezaevi - 3000 Kisi» yazılıydı. Kapı açıldı, onarlık sıralarla içeri girdik. «Bir ki, bir, ki ars!» Sürüyle kürek mahkûmu gelisimizi izlemeye çıkmıstı, iyi görebilmek için pencerelere ya da koca tasların tepesine tünemislerdi. Avlunun ortasına vardığımızda yeni bir komut duyuldu: «Durrr! Torbaları önünüze koyun. Hey, sapkaları dağıtsanıza!» Her birimize hasır sapkalar verildi, bu sapkajara gerçekten de ihtiyacımız vardı. Dki, üç kisi günes çarpmasından yere devrilmisti bile. Kolu kalabalık bir aynasız listeyi eline aldığından, Dega ile

bakıstık. Julot'nun söylediklerini hatırlamıstık, önce Guitto'nun adı okundu: «Suraya geç!» Dki mubassır hemen onu çevirip götürdüler. Suzini'ye, ardından da Girasol'e aynı sey yapıldı. — Jules Pingnard! — Jules Pignard (bizim Julot) yaralandı ve hastaneye götürüldü. 68 — Peki.» Bunlar adalara gidecek olanlar, ardından mubassır devam etti: — iyi dinleyin. Adını okuyacağım, sırtında torba-sıyla öne çıkacak ve su sarı barakanın, 1 numaralı olanın önünde yerini alacak. Bilmem kim, burada, v.s. Dega, Pierrot ve ben, diğerleriyle birlikte barakanın önüne sıralandık. Kapı açıldı, asağı yukarı yirmi metre uzunluğunda, dikdörtgen biçiminde koğusa girdik. Koğusun ortasında, asağı yukarı iki metre eninde bir geçit vardı; sağında ve solunda da, bastan sona kadar uzanan bir demir çubuk. Yatak - hamak yerine geçen çadır benzeri, bu çubuklarla duvar arasına gerilmisti, her çadır bezinin de bir örtüsü varsı. Herkes dilediği yeri seçti. Dega, Delifisek Pierrot, Santori, Frandet ve ben yanyana yerlestik, hemen arkadas toplulukları kuruldu. Koğusun iki ucuna yürüdüm: Sağda duslar,

solda kenefler, çesmelerden su akmıyor. Pencerelerin parmaklıklarına asılıp ardımızdan gelen öteki hükümlülerin dağıtımını izledik. Louis Dega, Delifisek Pierrot ve ben hayatımızdan memnunduk; bir koğusa yerlestirildiğimize göre, hücreye atılmıyacağız demek. Yoksa, Julot'un anlattığı gibi, çoktan hücrede olurduk. Aksam bese doğru isimiz bittiğinde herkes memnundu. Grandet: — Amma garip, dedi. Bu kafileden kimseyi hücreye atmadılar. Garip ama böylesi daha iyi tabii, dedi ve midemizi bulandırdı. Grandet, koca bir kasayı yürüten adamdır. Yaptığı is bütün Fransa'yı kahkahalarla güldürmüstür. Tropiklerde gündüz ve gece birden bastırır, ne tan atar, ne alacakaranlık çöker. Aksamın altı buçuğunda hava kararıverirdi. Altı buçukta, iki yaslı kürek mahkûmu, getirdikleri gaz lâmbalarını tavandaki çengellere astılar. Bu fenerlerin ısığı pek zayıftı. Koğusun dörtte üçü karanlıkta kalıyordu. Dokuzda herkes uyudu; ilk heyecan geçmis, millet sıcaktan baygın düsmüstü. Havada, en ufak bir kıpırtı yoktu, herkes donla yatıyordu. Dega ile Delifisek Pierrot'un arasına uzanmıs, fısıldayarak konusuyorduk. Sonra uykuya kaldık.

Ertesi sabah, kalk borusu çaldığında hava karanlıktı. Herkes kalktı, yıkandı ve giyindi. Kahveyle 69 tf i' J -I birlikte hepimize bir somun ekmek verdiler. Ekmeği, sahanı ve esyaları yerlestirmek için herkesin basucuna, duvara bir tahta çakılmıstı. Dokuzda iki mubassırla genç, çizgisiz beyaz elbise giymis bir kürek mahkûmu içeri girdi. Aynasızların ikisi de Korsikalıydı, memleketlileri olan mahkûmlarla kendi dillerinde konusuyorlardı. Bu süre içinde de hastabakıcı, koğusta geziniyordu. Yanıma geldiğinde: — Nasılsın Kelebek? diye sordu. Beni tanıdın mı? — Hayır. — Ben Cezayirli Sierra'yım. Paris'te, Dante'nin yerinde tanısmıstık. — Ha, simdi tahırladım. Ama sen 29 da buraya gönderildin. Simdi 33 yılındayız, hâlâ tüyemedin mi? — Kaçmak o kadar kolay mı sanıyorsun? Hasta listesine yazıl. Yanındaki dostun mu? — Evet Dega dostumdur. — Onu da yazıyorum. Sen Kelebek, dizanteriye yakalandın. Sen ihtiyar, astım nöbetleri geçiriyor-sun. Saat

on birde, revirde görürüm sizi. Konusacaklarımız var.» Yoluna devam ederken yüksek sesle bağırıyordu: «içinizde hasta olan var mı?» Parmağını kaldıranların yanına gidiyor ve adlarını listeye geçiriyordu. Tekrar önümüzden geçtiğinde, yanında, yüzü iyice yanmıs ihtiyar bir mubassır vardı: — Kelebek, sana sefim mubassır - hastabakıcı Bartiloni'yi tanıtıyorum. Bay Bartiloni, su ikisi size sözünü ettiğim dostlar. — Peki Sierra, hastaneye geldiklerinde icabına bakarız. Bana güvenebilirsiniz. Saat on birde gelip koğustan bizi aldılar. Dokuz kisiydik. Yürüyerek kamp barakalarının arasından geçtik, ötekilerden yeni ve beyaza boyalı üzerinde bir kırmızı haç bulunan barakaya vardığımızda içeri girdik; altmıs kadar hükümlünün sıralandığı bekleme odasına geçtik. Bekleme odasının her kösesinde, iki mubassır konmustu. Sierra, sırtında bembeyaz bir doktor gömleğiyle göründü. «Siz, siz, siz, geçin,» dedi bize. Girdiğimiz odanın doktor odası olduğunu hemen anladık, ihtiyarlar ispanyolca konustu. Bu ispanyolu birden

tanıdım: Fernandez'di yahu, Paris'in Madrit kahvesinde üç Arjantinliyi temizleyen Fernandez. Aralarında biraz konustular, sonra Sierra onu bekleme odasının yanındaki bölmeye geçirip yanımıza döndü. — Kelebek, dur seni bir öpeyim. Sana ve dostuna yardım edebildiğim için çok memnunum. Bakın, ikiniz de hücre cezasına çarptırıldınız. Kelebek, seninki müebbet. Dega, seninki de bes yıl. Arpanız var mı? — Var. — Bana beser yüz frank verin, yarın sabah hastaneye yatacaksınız. Sen dizanteriden. Sen de Dega, gece kapıyı vur, ya da daha iyisi nöbetçilerden birini çağırın ve Dega'nın boğulacak gibi olduğunu söyleyin. Geri kalanı ben üzerime alıyorum. Kelebek, senden istediğim bir sey var. Kaçacaksan zamanında bana haber

ver ki bileyim. Haftalığı yüz franktan ikinizi de bir ay hastanede tutabilirler. Hemen harekete geçmelisiniz. Fernandez keneften çıktı, gözümüzün önünde Sierra'ya bes yüz frank verdi. Ben çıktığımda da bin değil, bin bes yüz frank uzattım ona. Bes yüzü geri verdi. Fazla diretmedim. Bana: — Verdiğin para aynasız için, dedi. Ben senden para almam. Dost değil miyiz? Ertesi sabah, Dega ben ve Fernandez, hastanenin kocaman koğuslarından birine yerlestik. Dega geceyarısı hastaneye götürüldü. Bizim koğusa bakan otuz bes yaslarında bir hastabakıcı, adı da Chatal. Üçümüzle ilgili olarak, Sierra'dan bütün gerekli bilgileri almıs. Doktor uğradığında önüne koyacağı pisliğim amip dolu olacak. Dega için de, doktora çıkmadan önce biraz kükürt yakıp basını havluyla örterek koklatacak. Fernandez'in bir yanağı davul gibi: Yanağının içini ısırmıs, bir saat boyunca da bütün gücüyle üflemis durmus. Hem o kadar iyi üflemis, yanağını öyle sisirmis ki bir gözü kapanmıs. Koğus barakanın birinci katında, içinde çoğu dizanterili asağı yukarı yetmis hasta var. Hastabakıcıya, Julot'nun nerede olduğunu

sordum. — Tam karsıdaki binada, diyor. Haber götürmemi ister misin? 70 71 H — Evet. Kelebek'le Dega'nın hastanede yattığını söyle. Pencereye çıksın. Hastabakıcı, koğusa, dilediği zaman girip çıkabiliyor. Bu isi için de kapıyı vurması yeter, bir Arap açıyor ona kapıyı. Bu Arap kapıcı, mubassırların yardımcılığını yapan bir mahkûm. Kapının sağında ve solundaki iskemlelerde üç mubassır, silâhları dizlerinin üzerinde, oturuyorlar. Pencere parmaklıkları raylardan yapılma. Bu parmaklıkların nasıl kesileceğini düsünüyor, pencerelerden birinin basına çökü-yorum. Bizim binayla Julot'un arasında güzel çiçeklerle dolu bir bahçe var. Julot pencerede beliriyor, elindeki kara tahtaya tebesirle: AFERDN yazmıs. Bir saat sonra, hastabakıcı bana Julot'dan bir mektup getiriyor. Mektupta Julot: «Sizin koğusa geçmeye çalısıyorum, diyor. Basaramazsam siz benimkine gelmeye bakın. Nedeni, yattığınız koğusta düsmanlarınızın bulunması. Demek hastaneye geçebildiniz? Cesaret, hepsinin

hakkından geleceğiz.» Birlikte, çok acı çektiğimiz Caen'ın Bealieu cezaevi olayı, Julot ile çok sıkı dostluk bağlarıyla bağlanmamıza yol açtı. Julot, bir kütük uzmanıydı. Bu nedenle de kendisine «çekiçli adam» denirdi. Güpegündüz, en güzel mücevherlerin kuyumcu vitrinine yayıldığı saatte arabasıyla görünürdü. Yardakçısının kullandığı araba durur, yalnız motor çalısmaya devam ederdi. Elinde koca bir kütükle Julot arabadan iner, bir vurusta vitrini parçalayıp mümkün olduğu kadar çok mücevher kaparak arabaya atlar, son hızla kaçardı. Lyon, Angers Tours, Le Havre sehirlerinde basarıyla is gördükten sonra Paris'in büyük bir kuyumcusunu gözüne kestirmis ve öğleden sonra üç buçukta, asağı yukarı bir milyon franklık mücevher götürmüstü. Kimliğinin neden ve nasıl anlasıldığını bana hiç anlatmadı. Yirmi yıl hapse mahkûm oldu ve dört yılın sonunda kaçtı. Bize anlattığı gibi, Paris'e dönerken yakalandı. Malına yataklık yapan adamı arıyordu, adam kızkardesine vermesi gereken parayı vermemisti. Herif Julot'nun, evi yakınında gezindiğini görünce polise haber vermisti. Julot yeniden enselendi ve bizimle birlikte Güyan'a döndü. 72

Hastaneye gireli bir hafta oluyor. Dün Chatal'a iki yüz frank verdim, ikimizi de hastanede tutması için her hafta ödememiz gereken para bu. Saygı uyandırmak için tütünü olmayan hastalara tütün dağıtıyoruz. Altmıs yaslarında bir sabıkalı Carora adlı Marsilyalı bir adam Dega ile dost oldu. Dega'nın akıl hocası neredeyse. Günde birkaç kere, çok parası var da bu durum köyde biliniyorsa (Fransa'dan gelen gazetelerden herkes, büyük soygunları okuyabilirdi) kaçmaması gerekli diyordu. Birlikte kaçacağı kisiler, kıçındaki tüpü yürütmek için onu öldürebilirlerdi, Dega, ihtiyar Carora iie aralarında geçen konusmaları bana anlattı. Yirmi yıldır buradan kıpırda-yamadığına göre, ihtiyarın bir boka yaramayacağını söylemeye çalıstım ama tınmadı. Dega, ihtiyarın anlattıklarıyla çok etkilendi. Elimden geldiğince onu desteklemeye, inancımla ayakta tutmaya çalısırken bayağı üzülüyordum. Sierra'ya bir pusula gönderdim ve Galgani'yi bana yollamasını istedim. Uzun sürmedi, ertesi sabah Galgani hastaneye yattı ama parmaklıksız bir koğusa. Nasıl etmeli de tüpünü ona geçirmeliydim? Galgani ile mutlaka konusmam gerektiğini Chatal'a açtım, kaçıs hazırlığı yapmakta olduğumuzu hissettirmeye çalıstım

biraz. Nöbet değistirileceği sırada Galgani'yi verandaya çıkaracak ve para istemeden, pencereden benimle konusacaktı. Galgani öğlende pencerenin altına getirildi, tüpünü avucuna koydum. Gözümün önünde, ayakta, tüpü yerlestirdi. Ağlıyordu, iki gün sonra bana yolladığı dergiyi aldım, içinden bes tane binlikle üzerinde «Sağol» yazılı bir kâğıt çıktı. Dergiyi bana getiren Chatal paralan görmüstü. Sözünü etmedi ama, bir sey armağan etmek istediğimde geri çevirdi. — Kaçmak istiyoruz, dedim ona. Bizimle gelir misin? — Hayır Kelebek, baska biriyle sözlestim. Ortağım çıktığında, bes ay sonra kaçmayı deneyeceğim. Hem daha hazırlıklı, hem daha emin olacak böylesi. Sen hücreye atılacağından acele etmene hak veriyorum ama, bu demir parmaklıklardan kurtulmak

73 epey güç, olacak. Yardım konusunda bana güvenme, isimi tehlikeye atmak istemem. Burada, sakin sakin arkadasımın çıkmasını bekliyorum. — Peki Chatal. Hayatta açık sözlü olmalı, ben de bundan böyle sana hiç bir seyden söz etmem. — Yine de, dedi, pusulalarını götürür, istediklerini yaparım. — Sağol Chatal. O gece makineli tüfek sesleri duyuldu. Çekiçli adamın kaçtığı, ancak ertesi gün anlasıldı, iyi bir dosttu. Tanrı yardımcısı olsun, herhalde fırsatı çıkmıs, o da bunu kaçırmamıstı. Dostum için böylesi çok daha iyiydi. On bes yıl sonra, 1948 de Haiti'deyim. Yanımda Venezuellalı bir milyoner, kumar imtiyazı almak üzere gazino müdürüyle görüsmeye gelmistik. Bir aksam bol sampanya içtiğimiz gece kulübünden çıkıyor-duk. Yanımızdaki kızlardan biri kömür gibi karaydı ama tasralı saygıdeğer Fransız ailelerin kızları kadar iyi eğitim görmüstü. Bana: — Büyük annem bir «vodu» rahibesidir, yaslı bir Fransızla yasar, dedi. Fransız Cayene'den kaçmıs, yirmi yıldır büyük annemle birlikte, durmadan kafayı çekiyor, adı da Jules Marteau (*).

Birden ayılıverdim: — Aman yavrum, beni hemen büyükannenin yanına götür. Haiti ağzıyla, bizi son hızla götüren soförle konusuyorduk. Isıltılar içindeki bir barın önünden geçiyorduk. «Dur!» dedim soföre. Bara girip bir sise per-no, iki sise sampanya, iki sise de rom aldım. — «Gidebiliriz.» Denizin kıyısında, beyaz boyalı, kırmızı kiremitli sipsirin bir evin önünde durduk. Deniz suyu merdivene kadar ulasmıstı. Kız kapıyı vurdu, bembeyaz saçlı, uzun boylu bir zenci kadın kapıya çıktı. Sırtında, ayak bileklerine kadar inen bir entari vardı. Kadınlar aralarında kendi dilleriyle konustular. Sonra kadın bana: «Dçeri girin efendim, dedi. Burası sizin eviniz sayılır.» Tertemiz, kus ve balık dolu, karpit lâmbasıyla aydınlatılan bir salona girdik. (*) Marteau: Fransızca çekiç anlamına gelir. — Julot'yıı mu görmek istediniz? Simdi gelir, Jules, Jules! Bak, seni görmek isteyen biri var! Kürekte kılığımızı hatırlatan, mavi çizgili pijama giymis, çıplak ayaklı bir adam göründü.

— Ne o Kartopu, bu saatte beni görmeye gelen münasebetsiz de kim? Kelebek mi, olur sey değil! Boynuma sarıldı: — Yaklastır lâmbayı Kartopu, dedi, dostumun yüzünü bir göreyim. Ta kendisi, sensin demek herif! Sensin ha! Hosgeldin öyleyse, evim, azıcık param, kadınımın torunu, hepsi sana ait. Bir isaretine bakar. Pernoyu sampanyayı, romu arka arkaya devirdik. Ama o sıra Julot sarkı söylüyordu. — Adamları yere vurduk ya herif; Görüyor musun, serüven gibisi yok. Ben Kolombiya. Panama, Kosta Rika ve Jamaika'dan geçtim. Asağı yukarı da yirmi yıldır buradayım, bir erkeğin Taslayabileceği en iyi kadın olan Kartopu ile de çok mutluyum. Ne zaman gidiyorsun? Epey kalacak mısın burada? — Çok değil, bir hafta kadar. — Ne isin var? — Gazinonun müdürüyle anlasma yapıp kumar isini üstümüze almaya çalısıyoruz. — Dostum, hayat boyu benimle birlikte bu marsık yatağında kalmanı isterim. Yalnız, gazino müdürüyle bağlantı kurduysan herifle is yapmaya kalkma. Durumun iyiye gittiğini görürse seni öldürtür. — Verdiğin öğüte çok tesekkür ederim. — Sana gelince Kartopu, turistlere yaptığından çok değisik bir «vodu» ayini hazırla. Dostum için, gerçek bir «vodu» ayini!

Her neyse, Julot kaçtı. Ben, Ferrandez ve Dega hâlâ bekliyorduk. Zaman zaman, dikkati çekmeden pencerelerdeki parmaklıkları inceliyordum. Bunlar gerçek birer raydı, kesilmesi imkânsızdı, is kala kala kapıya kalıyordu. Gece gündüz, üç silâhlı mubassır koruyordu bu kapıyı. Julot'nun kaçısından bu yana, nöbet daha da sıklasmıstı. Devriyeler sık sık birbirini izliyor, doktor sevimsizlesiyordu. Artık Chatal koğusa günde iki kere iğne yapmak ve atesimize bakmak için uğruyordu, ikinci bir hafta daha geçti, iki yüz frangı yine ödedim. Dega, kaçısın dısında her seyden 74 75 söz ediyordu. Dün nesterimi gördü ve sordu: — Hâlâ üzerinde mi tasıyorsun. Neden?» Canım sıkkın cevap verdim: — Canımı ve gerektiğinde seninkini korumak için tasıyorum. Fernandez ispanyol değil, Arjantinli, insan olarak çok iyi, gerçek bir serüven asıklısı, ama ihtiyar Carora'nın gevezelikleriyle o da etkilendi. Bir gün Dega ile söyle konustuğunu duydum: «Söylenenlere bakılırsa, sağlık yönünden en iyi yer adalarmıs. Burası gibi değilmis oraları, hava çok daha serinmis. Dnsan

bu koğusta bile dizanteri olabilir, kenefe girip çıkarken mikrop kapmak o kadar kolay ki. Yetmis kisilik koğusta, her gün dizanteriden bir, iki kisi ölür. isin garip yanı da, hepsi aksam değil, öğleden sonra sular

çekilmeye basladığında canverirler. Bir hastanın sabah öldüğü görülmemistir. Neden mi? Doğanın bir sırrı iste. Bu gece Dega ile münakasa ettik. Ara sıra, kapıya bakan Arabın ihtiyatsızlık edip içeri girdiğini ve yüzü örtülü hastaların örtüsünü çektiğini söyledim. Basına bir sey vurup bayıltabilir, birimiz giysilerini sırtımıza geçirebilirdik (Hepimizde gömlek ve sandaldan baska sey yoktu nasılsa). Bu kılıkla dısarı çıktım mı, aynasızlardan birinin silâhını kapardım kolayca. Sonra bu silâhla onları tehdit eder, koğusa tıkar ve kapıyı üstlerine kilitlerdim. Hastane duvarının Maroni Irmağına bakan yönünden yere atlar, suya dalar ve akıntıya kendimizi bırakıp sürüklenirdik. Sonrasını da kaçtıktan sonra düsünürdük artık. Paramız da olduğuna göre bir gemi ve yığınla yiyecek satın alıp denize açılırdık nasılsa, ikisi de plânımı kesinlikle geri çevirdiler, üstelik elestirdiler de. Dste o an, iyiden iyiye gevsediklerini anladım, büyük bir hayal kırıklığına kapıldım. Günler geçiyordu. Hastaneye gireli, neredeyse üç hafta oluyor. Kaçabilmek için önümüzde on, bilemedin on bes gün

kalıyordu. Bugün 21 Kasım 1933, tarihi bir gün. Koğusa Saint - Martin'de, berberde öldürülmek istenen adam, Clousiot giriyor. Gözleri kapalı, irin dolu, pek bir sey gördüğü yok. Chatal koğustan çıktığında yanına gidiyorum. Çabucak, diğer mahkûmların on bes 76 gün önce adalara gönderildiklerini, kendisinin unutulduğunu anlatıyor. Üç gün önce görevlilerden biri durumu ona bildirmis. O da gözlerine hintyağı damlatmıs, irin dolan gözleri sayesinde de hastaneye yatabilmis. Kaçmak için can atıyor. Her seye, gerekirse ölüme bile hazır olduğunu söylüyor, yeter ki buradan kaçabilsin, üç bin frangı var. Gözleri sıcak suyla yıkandığında gayet iyi görmeye baslayacak. Kaçmak için düsündüklerimi kendisine anlatıyorum, iyi buluyor plânımı, yalnız mubassırları sasırtmak için iki - üç kisi birden çıkmak gerektiğini söylüyor. Yatak ayaklarını sökebilir, ellerimizde demir çubuklarla nöbetçileri bayıltabiliriz. Ona kalırsa, elimize tüfek bile geçirsek ates edeceğimize inanmazdı nöbetçiler. Bağırıp yirmi metre kadar ötede, Julot'nun kaçtığı barakalarda nöbet tutan aynasızları yardıma çağırırlardı. 77

ÜÇÜNCÜ DEFTER DLK KAÇIS HASTANEDEN TÜYÜYORUZ BU aksam Dega'nın, ardından da Fernandez'in yakasına yapıstım. Dega, yaptığım projeye güvenmediğini, hücre cezasından kurtulmak için de büyük bir para ödemeye hazır olduğunu belirtti. Bunun için de, böyle bir teklif aldığını Sierra'ya bildirmemi, mümkün olup olmadığını öğrenmemi istiyordu. Chatal, aynı gün pusulamı götürdü ve cevabını getirdi: «Hücre cezasını kaldırtmak için kimseye para verme, diyordu Sierra. Bu cezaya Fransa'dakiler karar verir, kimse, hatta cezaevi müdürü bile kaldıramaz. Eğer hastanede büyük umutsuzluk içindeyseniz, adalara giden MANA adlı geminin yola çıkısının ertesi günü kaçmayı deneyebilirsiniz.» Adalara doğru yola çıkmadan önce sekiz gün kadar hücrede kalacağız, belki böylesi, hastanedeki koğusta fırsat kollamaktan daha iyi. Aynı pusulada Sierra, istersem, hastanenin ardına, bizi kaçıracak bir tekne hazırlayabilecek durumda eski bir kürek mahkûmunu benimle görüstüreceğini de belirtiyordu. Yıllar önce

tahliye edilen bu Toulon'lu eski mahkûmun adı Jesus'dü, iki yıl önce de Doktor Bourat'nın kaçısını hazırlamıstı. Kendisiyle görüsebilmem için, özel cihazların bulunduğu bir pavyonda ciğerlerimin filmini aldırmam gerekiyordu. Pavyon hastanenin içindeydi ama, aynı gün röntgene gitmek üzere sahte 78 bir izin kâğıdı hazırlayan eski mahkûmlar da içeri girebiliyordu. Yalnız, röntgene girmeden önce tüpü çıkarmamı da sıkı sıkı öğütledi. Doktor akciğerlere bakarken daha asağılara göz gezdirmek de isteyebilirdi. Sierra'ya ulastırdığım pusulada, Jesüs'ü röntgene yollamasını, Chatal'ın icabına bakıp aynı gün benim de aynı yerde bulunmamı sağlamasını belirttim. Sierra o aksam haberi verdi, öbür gün saat dokuzda pavyonda olacaktım. Ertesi gün Dega ile Fernandez, hastaneden çıkmak istediler. MANA sabah yola koyulmustu. Kamptaki hücrelerden kaçabilmeyi umuyorlardı, kendilerine basarılar diledim, tasarladığım plânda en ufak bir değisiklik yapmadım ama. Jesus'ü gördüm. Kupkuru, yanık tenli yüzünde iki korkunç yara olan eski bir kürek mahkûmuydu. Bir gözü

karsısındakine baktıkça yasarıyordu hep. Suratı kötü, bakısı kötüydü. Bana hiç güven vermedi, gelecekte haklı olduğum anlasılacak. Çabucak konusuyoruz: — Sana dört, en fazla bes kisi alabilecek bir tekne hazırlarım. Bir fıçı tatlı su, yiyecek, kahve, bir de tütün koyarım tekneye. Üç kızılderili küreği, bos un torbaları, yelkeni ve floku dikebilmen için de iğne iplik bulurum. Ayrıca da bir pusula, bir palta, bir bıçak, bes litre de Güyan romu. Bütün hepsine karsılık iki bin bes yüz frank alırım. Mehtap daha üç gün sürer. Kabul edersen, dört gün sonra seni teknenin içinde, gecenin on birinden sabahın üçüne kadar beklerim. Tam sekiz gün süreyle. Sonra beklemem. Tekne

hastanenin iki duvarının birlestiği yerin tam karsısında olacak. Duvara tutunarak ilerle, çünkü iki metre ötesinde bile olsan tekneyi göremezsin.» Adama pek güvenim yok ama yine de evet diyorum. — Parayı görelim, diyor Jesus. — Sierra ile yollarım.» El sıkısmadan ayrılıyoruz. Pek parlak bir baslangıç değil. Saat üçte Chatal, parayı Sierra'ya götürüyor. Tam iki bin bes yüz frank. Kendi kendime: «Galgani sayesinde bu parayı gözden çıkarabildim, diyorum, gerçekten bir kumar. Allah vere de, herif bu parayla sabahtan aksama dek kafayı tütsülemese!» 79 Clousiot çok memnun, kendine, bana ve pıanı-ma güveniyor. Kafasını kurcalayan bir tek sey var: Arap her gece değil ama, sık sık koğusa giriyor. Ancak geç saatlarda pek görünmüyor ortalıkta. Baska bir sorun daha: Kendisine teklif yapmak için kimi seçmeli? Nice «çevre»sinden bir Korsikalı var, adı Biaggi. 1929 dan beri Güyan'da, sıkı denetlenen koğusta bulunma nedeni de birini öldürmüs olması. Tutuklu olarak

yargılanmayı bekliyor burada. Clousiot ile birlikte, kendisiyle konusup konusamıyacağımızı, meseleyi ne zaman açabileceğimizi düsünüyoruz. Biz alçak sesle tartısırken on sekiz yasında, kadın kadar güzel yüzlü bir oğlan yanımıza yaklasıyor. Adı Matu-rette, idam cezasına çarptırılmıs, genç yasından ötürü —on yedi— cezası müebbete çevrilmis. Suçu da, bir taksi soförünü öldürmek. Biri on altı, diğeri on yedi yasında olan iki arkadas, Ağırcezada birbirlerini suçlayacaklarına, cinayeti islediklerini söylüyorlardı. Oysa soförde bir tek kursun yarası vardı. Durusmaları sırasındaki bu tutumları, onları, bütün kürek mahkûmlarının gözünde çok sevimli yapmıstı. Kadınsı görünüsüyle yanımıza yaklasan Matu-rette, incecik sesiyle ates istedi. Sigarasını yaktıktan baska, ona dört sigarayla bir kutu da kibrit armağan ettim. Tahrik edici bir gülümsemeyle tesekkür etti, uzaklasmasını bekledik. Birden Clousiot: «Kelebek be, dedi, galiba kurtulduk. Arap istediğimiz zaman ve saatte koğusa girecek. Bu is çantada keklik. — Nasıl? — Gayet basit: Küçük Maturette'le konusup A-rabi kendine âsık etmesini söyleyeceğiz. Bilirsin.

Araplar genç oğlanlara bayılırlar. Bu merakını da bildikten sonra, oğlanla yatmak için her gece koğusa girmesi isten değil. Arabın, isimize gelen geç saatlarda koğusta olması da Maturette'in cilve yapması ve görülmekten korktuğunu söylemesiyle mümkün. — Dsi bana bırak. Maturette'e doğru yürüyorum, beni davetkâr bir gülümsemeyle karsılıyor. O ilk tebessümüyle beni ağına düsürdüğü kanısında. Hemen giriyorum söze: «Yanılıyorsun, çabuk gir kenefe.» 80 Kenere aogru yürüyor, oraaa Dasııyorum anıai-maya: — Söylediklerimin tek kelimesini tekrarlarsan kendini ölmüs bil. Meseleyi anlatıyorum: Bizim için sunu, sunu ve sunu, su kadar paraya yapar mısın? Yapmazsan ne kadar istersin? Bize yardım etmekle mi yetinirsin? Yoksa birlikte gelmek mi istersin? — Sizinle gelmek isterim oldu mu?» Sözlestik, anlastık. El sıkıstık. Maturette yattı, ben de Clousiot ile bir seyler konustuktan sonra uzandım, Saat sekizde, Maturette pencerenin önüne oturdu. Arabi çağırması bile gereksiz, herif kendiliğinden sokuluyor, aralarında alçak

sesle bir konusma baslıyor. Saat onda Maturette yorganın altına girdi. Biz, tek gözümüz açık dokuzdan beri uyuma numarası yapıyoruz zaten. Arap koğusa giriyor iki tur atıyor ve bir ölü buluyor. Kapıyı vuruyor, az sonra içeri giren sedyeciler ölüyü kaldırıyorlar. Bu ölüm olayı bizim isimize yarayacak, çünkü Arabın, gecenin hangi saatında olursa olsun koğusta gezinmesini doğrulayacak. Bizim öğütlerimizi dinleyen Maturette, ertesi aksam on birde Araba randevu verdi. Kapıcı o saatta göründü, küçüğün yatağı önünden geçti, uyandırmak için ayaklarından çekti, sonra keneflere doğru yürüdü. Maturette onu izledi. Bir çeyrek sonra Arap döndü, doğru kapıya yürüdü ve çıktı. Ardından da Maturette, bize bir sey söylemeden gitti, yattı. Ertesi gün de aynı sey tekrarlandı ama, saat on ikide, isler yolunda, A-rap, bizim oğlan ne zaman isterse o zaman gelecek. 27 Kasım 1933, tokmak olarak kullanılabilecek iki karyola ayağı hazır, öğleden sonra dörtte Sierra'dan haber bekliyorum. Hastabakıcı Chatal, mektupsuz dönüyor. Sadece: «Francois Sierra, Jesus'un sözlestiğiniz

yerde seni beklediğini bildirdi, dedi. Talihin açık olsun.» Aksam sekizde de Maturette Arap'a: — Gece yarısından sonra gel, dedi. Çünkü o saati geçirince, çok daha uzun bir süre birlikte kalabiliriz. Arap da, gece yarısından sonra geleceğini söyledi. Tam gece yarısı her sey hazır. On ikiyi çeyrek geçe Arap göründü, doğru Muterette'nin yatağına yöneldi, ayaklarından çekip kenefe yürüdü. Clousiotkelebek 81/6 dan hiç ses gelmiyor. Ben kenef kapısının ardına gizleneceğim, Clousiot da dikkatini çekmek için Arabın üstüne yürüyecek. Yirmi dakikalık bir beklemeden sonra her sey, çabucak olup bitiyor. Arap keneften çıkıyor Clousiot ile karsılastığında sasırıp: — Gecenin bir saatında koğusun ortasında dikilmis ne yapıyorsun? diye soruyor. Git yat.

Aynı anda da karyola ayağı beynine iniyor ve Arap çıt çıkarmadan yuvarlanıyor. Hemen elbiselerini giyiyor, pabuçlarını ayaklarıma geçiriyorum. Arabi yatağın altına çekiyoruz, iyice gizlemeden önce çabuk ayılmamasi için ensesine bir kere daha vuruyorum. Hesabı tamam. Koğustan seksen kisinin bir teli kıpırdamadı. Ardımda Clousiot ve Maturette, hızla kapıya yöneliyor ve vuruyorum. Nöbetçi açıyor, tokmağımı salladığım gibi küüt! indiriyorum kafasına. Tam karsısındaki silâhını düsürüyor, uykuya dalmıs olmalı. Kendine gelmeden onu da bayıltıyorum. Benimkilerin sesi çıkmadı. Yalnız Clousiot'nunki yere yuvarlanmadan önce bir «Ah!» çekti. Benimkiler iskemlelerine baygın yayılmıslar, üçüncüsü boylu boyunca yere uzanmıs. Soluğumuzu kesiyoruz. Bizce bu «Ah!» sesini duymayan yok. Gerçekten de ses epey yüksekti ama kimsenin kıpırdadığı yok. Herifleri koğusa sokmuyor, silâhlarını alıyoruz yalnız. Clousiot önde, oğlan ortada, ben geride, bir fenerin güç aydınlattığı merdivenlerden iniyoruz. Clousiot demir parçasını atmıs, benimki sağ elimde, sol elimle karabinayı tutuyorum. Asağıda

kimseler yok. Çevremizde gece mürekkepten farksız. Nehire doğru uzanan duvarı seçebilmek için çok dikkatli bakmak gerek, hızla ilerliyoruz. Duvara vardığımızda çömeliyorum. Clousiot duvara çıkıp ata binercesine oturuyor ve önce Maturette'i, ardından beni yukarı çekiyor. Karanlıkta, duvarın öbür yanına atlıyoruz. Clousiot bir çukura düsüp ayağını incitiyor. Maturette'le benim arızamız yok. Doğruluyoruz, atlamadan önce tüfeği fırlattık attık. Clousiot doğrulmaya çalısıyor, ama yapamıyor bu isi, bacağını kırdığını söylüyor. Maturette'i onunla bırakıp elimi duvara sürerek uca kadar kosuyorum. Ortalık öylesine ka82 ranlık ki, iki duvarın birlestiği uca vardığımda kolumun bosluğa düstüğünü farketmeyip yüzüstü yuvarlanıyorum. Nehirden doğru gelen sesi de o sırada duyuyorum iste: — Siz misiniz? — Evet. Sen misin Jesus? — Benim. Bir an kibritini yakıyor. Bulunduğu yeri göz kararıyla kestirebildim, suya girip yanına varıyorum. Sandalda iki kisi oturuyor. — Önce sen çık. Kimsin?

— Kelebek. — iyi. — Jesus, geri dönmek gerekiyor, arkadasım duvardan atlarken bacağını kırdı. — Al öyleyse su küreği de çek. Üç kızılderili küreği suya gömülüyor ve hafif tekne, arkadasların bulunması gereken yerle bizi ayıran yüz metreyi çabucak alıyor. «Clousiot!» diye sesleniyorum. — Konusma Tanrı askına, diyor Jesus. Göbek, çakmağını çaksana.» Kıvılcımlar çıkıyor, bizimkiler gördü kıvılcımları. Clociot Lyon usulü ıslık çalıyor dislerinin arasından. Bu ıslık hiç gürültü yapmıyor, ama çok rahat duyulabiliyor. Sanki bir yılan ıslığı. Durmadan ıslığı çaldığından doğru yattığı yere varıyoruz. Göbek iniyor, Clousiot'yu kucaklayıp kayığa yerlestiriyor. Sonra Maturette'le Göbek atlıyorlar. Bes kisiyiz teknede, su bordanın iki parmak altına kadar yükseliyor. — önceden haber vermeden en ufak bir hareket yapmayın, diyor Jules. Kelebek sen kürek çekmeyi bırak, küreği dizlerinin üstüne koy. Dpi çöz Göbek!» Akıntının da yardımıyla tekne, hızla gecenin karanlığına

dalıyor. Bir kilometre ötede, eski bir dinamonun çok kötü aydınlattığı cezaevinin önünden geçerken nehrin tam ortasındayız, akıntıya kapılmıs akıl almaz bir hızla yol alıyoruz. Göbek de küreğini sudan çıkardı. Yalnız Jesus küreğinin bir ucuyla teknenin dengesini sağlıyor. Kürek çekmiyor bile, tekneye yön veriyor. «Artık konusabilir, sigara içebilirsiniz, diyor Je83 sus. Sanırım isler yolunda gitti. Kimseyi öldürmediğinizden emin misiniz?» — Hay Allah belânı versin! Beni uyuttun Jesus! diyor Göbek. Bana çok kolay bir kaçıs olduğunu söyledin, anladığım kadarıyla hücre cezasına çarptırılanlar tüyüyor. — Evet öyle Göbek. Sana söylemedim, çünkü yardım etmezdin. Oysa benim de bir adama ihtiyacım vardı. Dertlenme. Enselenirsek her seyi ben üzerime alırım. — öyle olması daha doğru Jesus. Bana verdiğin yüz kâğıt için biri ölürse kellemin gitmesini, yaralanırsa müebbetlik olmayı istemem. — Göbek, diyorum, ikinize bin franklık bir armağanım var. — Bak bunu beklemiyordum adamım. Çok iyisin. Sağol, köyde açlıktan geberiyoruz. Hapisten kurtulmak

içerde yatmaktan bin beter, insan içerde yatarken her gün kayıntı çıkıyor, bedavadan da façasını düzüyorlar. — Çok acı çekmiyorsun ya? diyor Jesus. Clousiot'ya. — iyiyim, diyor Clousiot. Ama kırık bacağımla ne yaparız Kelebek? — Bakarız icabına. Nereye gidiyoruz Jesus?

— Nehrin ağzında otuz kilometre gerideki bir ufak koya sizi gizleyeceğim. Sekiz gün orada kalır, beklersiniz. Maroni'den çıktığınız gece denize vardığınıza inanmaları gerekiyor, insan avcıları motorsuz teknelerle dolasırlar, onlar çok daha tehlikeli. Yakınınızda bir yerde duruyorlarsa, ates yakmak, konusmak, öksürmek basınıza belâ açabilir. Aynasızların teknesi ise motorlu, sizi gizleyeceğim koya da giremezler. Tekneleri karaya oturur çünkü. Hava aydınlanıyor. Sabahın dördüne doğru, yalnız Jesus'ün bildiği yeri uzun aramalardan sonra buluyor ve birbirine geçmis ağaçların arasına dalıyoruz. Tekne yesillikleri yatırıyor, geçtikten sonra da bitkiler doğruluyor ve sık bir yerde ardında bizi gizliyor. Bu bitki örtüsünün ötesinde, bir teknenin ilerlemesine yetecek kadar su bulunduğunu anlaması için, insanın sihirbaz olması gerek. Bir saat süreyle, dalları iterek 84 f ilerliyor, ormanın derinliklerine dalıyoruz. Birden kendimizi kanala benzer bir yerde buluyor ve duruyoruz.

Suyun kıyısı yemyesil otlarla kaplı ve tertemiz ağaçlar dev gibi. Saat altı ama gün ısığı yaprakların arasından içeri pek süzülemiyor bile. Bu heybetli kubbenin altında, hiç bilmediğimiz binlerce hayvanın sesi çınlıyor. Jesus «Sekiz gün burada beklemeniz gerekli, diyor. Yedinci gün size yiyecek getireceğim.» Sık ağaçların altından asağı yukarı iki metre uzunluğunda bir yerli kayığı çıkarıyor. Sular yükseldiğinde, bununla Saint Laurent'a dönecek. Artık, kıyıda yatan Clousiot ile uğrasalım. Sırtında gömlekten baska sey olmadığından bacakları çıplak. Baltayla kuru dalları tahta parçası haline getiriyoruz. Göbek, Clousiot'nun bacağına asılıyor. Clousiot boncuk boncuk terliyor ve birden «Dur!» diyor, simdi daha az acımaya basladı. Kemiğin yerine oturmus olması gerek. «Tahtaları kırık bacağın iki yanına koyuyor ve teknedeki kenevir ipiyle bağlıyoruz. Clousiot simdi daha rahat. Jesus dört gömlek, dört pantolon, dört tane de yün ceket almıs. Maturette'le Clousiot giyiniyorlar, ben Arabın giysilerini değistirmiyorum. Rom içiyoruz. Hareketimizden bu yana devirdiğimiz ikinci sise, içimizi ısıtıyor. Göbek: «Yolcu yolunda gerek, diyor. Söz verdiğiniz bin kâğıt nerede?» Bir köseye çekilip az sonra, gıcır

gıcır bir binlikle dönüyorum. — Hosça kalın, sekiz gün bir yere kıpırdamak yok, diyor Jesus. Yedisinde buradayız. Sekizinde denize açılırsınız. Bu süre içinde yelkeni, floku dikin tekneyi düzeltin, her seyi yerli yerine koyun, dümenin menteseleri takılı değil, onları da takın. On gün geçer de geri dönmezsek köyde tutuklandık demektir. Dsin içinde nöbetçiye saldırma da olduğundan, epey gürültü kopmustur.» öte yandan Clousiot, tüfeği duvarın dibine bırakmadığını söylüyor. Duvarın ötesine fırlatılmıs, nehrin bu kadar yakında olduğunu bilemediğinden tüfek suya düsmüs olmalı. «Böylesi daha iyi, diyor Jesus. Silâh bulunmazsa insan avcıları bizi silâhlı sanırlar. Sizin için en büyük tehlike onlardan geleceği için de, korkacak bir sey kalmaz. Dnsan avcılarında bir tabanca, bir de kısa kılıç vardır, tü85 teklilerden çekinecek ve fazla ileri gidemeyeceklerdir. Eyvallah.» Gizlendiğiniz yeri bulurlarsa tekneyi bırakıp sudan uzaklasıncaya kadar ormanda yürümek ve pusulada kuzeyi bulup hep o yönde ilerlemek gerekli. Dki üç günlük bir yürüyüs sonunda, talihimiz varsa, «Charvein» adlı ölüm kampına Taslayabiliriz.

Orada birine para verip Jesus'e bulunduğumuz yeri bildirmek gerekli, iki eski mahkûm uzaklasıyor. Bir kaç dakika sonra tekneleri gözden kayboldu, ne bir ses duyuluyor, ne bir sey görülebiliyor. Gün ısığı, ağaçların arasından hiç görülmemis bir sekilde sızıyor. Günesi tepeden alan ve asağıdan en ufak bir ısın geçirmeyen kemerler altındayız sanki. Hava iyiden iyiye ısınıyor. Maturette, Clousiot ve ben yalnızız. Dlk yaptığımız sey gülmek: isler tereyağından kıl çekercesine oldu. Tek dert Clousiot'nün bacağı. Kendisine bakılırsa, bacağı ağaç dallarıyla sarıldığından beri durumu çok daha iyi. Hemen kahve ısıtabiliriz. Bir ates yakıyor, birer kupa kahvenin içine ham seker koyup içiyoruz. Çok güzel geliyor. Dünden beri o kadar büyük güç harcamısız ki, ne esyalara bakacak halimiz var, ne de tekneye göz gezdirecek. Gerekeni daha sonra yaparız, özgürüz, özgür. Güyan'a varalı tam otuz yedi gün oluyor. Bu isi basarıyla sonuçlandırırsak müebbetliğim pek kısa sürmüs olacak. «Sayın Baskan, Fransa'da müebbet hapis kaç yıl sürer?» diyor ve bir kahkaha koyuveriyorum. Müebbete mahkûm Maturette de gülüyor. Clousiot:

«Simdiden zafer sarkıları söylemeyelim dostlar, diyor. Henüz Kolombiya'dan çok uzaktayız. Yanık ağaç kütüklerinden yapılan bu tekne, denize pek dayanacak gibi gelmiyor bana.» Cevap vermiyorum, açık konusmak gerekirse, son ana kadar bu kayığın, bizi, esas teknenin bulunduğu yere götürecek bir yerli kayığı olduğunu sanmıstım. Yanıldığımı anlayınca da, ilk anda dostlarımı ürkütmemek için bir sey söylememistim, öte yandan, Jesus durumu garipsemediğine göre, genellikle kaçmak için kullanılan tekneleri hiç bilmediğimi göstermek istememistim. Bu ilk günü konusmak ve orman
küçük kökleri koparıyorlardı. Nereden çıktığı anlasılmayan bir timsah göründü, bir domuzun bacağını yakaladı. Hayvan basladı bağırmaya, derken diğerleri timsahın üstüne çullandılar, koca ağzının kenarlarını ısırmaya koyuldular. Timsahın her kuyruk darbesinde bir domuz, sağa ya da sola uçuyordu. Bir tanesi kendinden geçti ve arka üstü suda yüzmeye koyuldu. Arkadasları onu hemen yediler. Koyun suları kana bulandı. Bu görüntü tam yirmi dakika sürdü, timsah suya dalıp kaçtı. Bir daha da çıkmadı ortaya. iyi uyuduk, sabah kendimize kahve pisirdik. Soyunmus teknede bulduğum Marsilya sabunuyla suya girip yıkanmıstım. Maturette, nesretle önce benim, ardından da Clousiot'nün sakalını iyi kötü tras etti. Maturette'in sakalı yok. Giymek üzere ceketimi aldığımda üstünden kılla, mor-siyah koca bir örümcek düstü. Kıllar çok uzun ve platin rengi bir küçük yuvarlakla son buluyor, örümcek en azından yarım kilo gelmeli, kocaman bir sey, tiksintiyle eziyorum. Teknede, küçük su fıçısı dahil ne varsa dısarı çıkardık. Ama

suyun rengi eflâtun, sanırım Jesus bozulmasın diye fazlaca permanganat koymus. Sıkı sıkı kapatılmıs siselerde kibrit çöpleri ve çöplerin yanmasını sağlayan ecza sürülmüs kibrit kutu kenarları vardı. Pusula, bir okullu pusulası, yalnız kuzeyi, güneyi, doğuyu ve batıyı gösteriyor, derecesi yok. Direğin yüksekliği ancak iki buçuk metre geldiğinden, un torbalarını trapez biçiminde dikip ucuna bir ip ekliyoruz, ikizkenar üçgen biçiminde bir de flok yapıyoruz, dalgalara karsı teknenin basını yüksek tutmayı sağlayacak. Direği yuvasına yerlestirirken teknenin dibinin pek sağlam olmadığını farkediyorum. Direğin girdiği yuva yenmis ve iyiden iyiye asınmıs. Dümenin sağlam durmasını sağlayacak kapı menteselerini tutan vidaları takarken, tereyağına girercesine gömülüyor vidalar tahtaya. Bu tekne çürümüs. Jesus namussuzu bizi ölüme gönderiyor. Dçim kanıyarak durumu diğer87 lerine de gösteriyorum, onlardan bir sey saklamaya hakkım yok. Ne yapabiliriz? Jesus tekrar geldiğinde, bize daha emin bir tekne bulmaya zorlarız. Bu is için silâhını kaparız, ben yanıma bıçağımla baltayı alır, Jesus'la birlikte köyde yeni bir tekne aramaya çıkarım. Bu aslında büyük bir kumar, ama tabutla denize

açılmaktan daha tehlikesiz. Yiyecek yönünden durumu muz daha iyi. Bir damacana zeytinyağı ile manyoka unu dolu kutular var. Bu kadarıyla insan epey yol alır. Bu sabah garip bir olaya tanık olduk: Kursunî suratlı bir maymun sürüsü, kara ve kıllı suratlı bir baska maymun sürüsüyle döğüstü. Kavga sırasında çevreye sıçrayan dallardan biri de bizim Maturette'in kafasını buldu, ceviz büyüklüğünde bir sis olusuver-di. Bes gün dört gecedir buradayız. Bu gece ortalığı seller götürdü. Yabanî muz yapraklarıyla yağmurdan korunmaya çalıstık. Su parlak yaprakların üzerinden akıp gidiyordu, ayaklarımızın dısında bir yerimiz ıslanmadı. Sabah kahve içerken Jesus'ün ne büyük bir cani olduğunu düsünüyordum. Tecrübesizliğimizden yararlanıp bize bu çürümüs tekneyi sokmak ne korkunç! Bes yüz, ya da bin frank için üç insanı mutlak bir ölüme gönderiyor. Bize baska bir tekne bulmasını sağladıktan sonra, Jesus'ü öldürüp öldürmeyeceğimi düsünüyorum. Alakargaların çığlıkları küçücük dünyamızı allak bullak ediyor, öylesine tiz ve rahatsız edici sesler ki bunlar, Maturette'den palayı kapıp giderek bir göz atmasını istiyorum. Bes dakika sonra görünüyor ve

pesinden gelmemi isaret ediyor. Teknenin bes yüz metre kadar ötesinde bir yere varıyoruz ve iri bir horozdan iki kere büyük, nefis bir sülünü havada asılı buluyorum. Bir kementle tutulmus, tek bacağından bir dala bağlı, asağı sarkıyor. Dç parçalayıcı sesleri kesmek için bir pala darbesiyle boynunu uçuruveriyorum. Hayvanı elimle tartıyorum, en azından bes kilo ağırlığında. Horozlarınki gibi mahmuzları var. Sülünü yemeye karar veriyoruz ama düsününce, tuzağı birinin kurduğu ve bunun gibi birkaç tane daha bulunması gerektiği aklımıza geliyor. Bir göz atalım ba88 kalım. Geri dönüyor ve garip bir seyle küçük koyun on metre kadar gerisinde, otuz santim yüksekliğinde, birbirine geçmis sarmasık ve yapraklardan meydana getirilmis bir çitle karsılasıyoruz. Bu çit su boyunca ilerliyor. Zaman zaman bir küçük kapıya rasgeliniyor, kapıdaki tahta parçacıklarıyla gizlenmis pirinç telden kement de ucundan, esnek bir ağaç dalına bağlanmıs. Hemen hayvanın çite takılıp geçit bulmak için çit boyu ilerleyeceğini anlıyorum. Kapıya rasladığında girecek bir ayağı tele takılacak ve esnek dalı harekete getirecek. Ve hayvan, tuzakları kuran avcı gelene kadar da havada asılı kalacak.

Bu bulus epey canımızı sıktı. Çit eni konu bakımlı olduğuna göre eski değildi, ele geçmek tehlikesiyle karsı karsıyaydık. Gündüzleri ates yakmamamız gerekiyordu, nasılsa avcı da geceleri, gelmezdi. Tuzakların bulunduğu yeri devamlı gözetlemek için nöbet tutmaya karar verdik. Tekne dalların altında gizli nasılsa, yiyeceklerimizle tüm araç-gereçlerimiz de sık ormanda. Ertesi sabah onda ben nöbetçiyim. Gece sülünü ve horozu andıran hayvanı yedik. Haslama üçümüze de çok iyi geldi. Haslanmıs bile olsa, et nefisti. Her birimiz ikiser sahan devirdik. Evet, az önce de dediğim gibi sabah ben nöbetçiydim ama, çok iri kara ve her biri koca koca yaprakları dev boyutlu yuvalarına tasıyan manyoka karıncaları merakımı uyandırdı. Nöbeti möbeti unuttum gitti. Bu karıncaların boyu bir buçuk santim kadar var, üstelik de bacakları epey uzun, yani yüksekte duruyorlar. Her biri, koca koca yaprakları tasıyabiliyor. Yapraklarını kopardıkları bitkiye kadar peslerinden gidiyoruz ve orada büyük bir örgüt ile karsılasıyorum. Bir kere, parçaları hazırlayan ve görevleri kesicilik olan karıncalar var. Büyük çabuklukla

koca bir muz yaprağını kesiyor, inanılmaz bir ustalıkla bu yaprağı parçalara ayırıyorlar, parçalar yere düsüyor. Asağıda, aynı türden ama biraz daha değisik bir dizi karınca var. Çenelerinin bir yanı gri çizgili. Yarım halka olmus, tasıyıcı karıncaları denetliyorlar. Tasıyıcılar sağdan sırayla geliyor ve soldaki karınca yuvasına gidiyorlar. Sıraya girmeden önce yüklerini sırtlıyor, ancak, yüklenip sıraya 89 girmekte gösterdikleri acelecilik yüzünden tıkanmalara yol açıyorlar. Bunun üzerine de polis karıncalar duruma hakim oluyor ve isçilerden her birinin alması gereken yeri gösteriyorlar. Bir isçi karıncanın ne suç islediğini anlayamadım ama sıradan çıkarıldı, jandarmalık görevini üstlenen iki karınca da, basından ve gövdesinin altından onu kestiler. Polisler iki isçi karıncayı durdurdular, isçiler yüklerini kenara bıraktılar, ayaklarıyla yerde açtıkları çukura öldürülen karıncanın bası gövdesinin üst ve alt parçaları kondu, üstü toprakla örtüldü. Güvercinler Adası

Bu küçücük dünyaya bakmak ve askerleri izleyerek denetimlerini yuvanın girisine kadar sürdürüp sürdürmediklerini anlamak öylesine ilgimi uyandırmıstı ki, bir ses: — Kıpırdarsan kendini ölü bil. Dön geri! deyince sasjrdım kaldım. Belden yukarısı çıplak, haki sortlu, ayağında bir çift kırmızı deri çizme bulunan bir adamdı bu. Elinde bir çifte tutuyordu. (Orta boylu ve tıknazdı, güneste iyice yanmıstı. Bası çıplaktı, gözleri ve burnu koyu mavi, dövmeli bir maskeyle kaplıydı. Tam alnının ortasına da dövmeyle bir karafatma yapılmıstı. — Silâhlı mısın? — Hayır. — Yalnız mısın? — Hayır. — Kaç kisisiniz? — üç. — Beni arkadaslarının yanına götür. — Götüremem, çünkü birinde tüfek var, niyetini öğrenmeden seni öldürmek istemem. — Öyle mi? Kımıldama yerinden ve alçak sesle konus bakalım. Hastaneden kaçan üç mahkûm sizler misiniz? — Evet. — Kelebek hanginiz? — Benim — Eh öyleyse, kaçısınla köyde gerçek bir ihti-

90 lâl yaptığını herkese anlatabilirsin? Cezasını tamamlayıp, köyde yasayan eski mahkûmlardan yarısı tutuklandı.» Yanıma yaklastı, tüfeğinin namlusunu yere eğip elini uzattı ve: «Ben maskeli gezen Brötanyalı-yım, sana sözümü eden çıktı mı hiç? — Hayır ama, insan avcısı olmadığınız ortada. — Haklısın, «hokko» (*) yakalamak için buralara tuzak kurarım. Kaplan, tuzağa düsenlerden birini yemis olacak, daha önce siz bulup mideye indirmediy-seniz tabiî. — Biz yedik. — Kahve içer misin? Sırtında tasıdığı çantada bir termos var, bana biraz kahve veriyor, kendi de içiyor. «Gel de dostlarımla tanıs», diyorum ona. Geliyor, bizimle oturuyor. Tüfek numarasını anlayınca tatlı tatlı gülüyor. Bana: «Neden inandım biliyor musun? diyor. Herkes yanınıza tüfek aldığınıza inandığından hiç bir insan avcısı pesinize düsmek istemedi.» Yirmi yıldır Güyan'da yasadığını söylüyor bize, kürek cehenneminden kurtulan da bes yıl olmus. Kırk bes yasında. Yüzüne döğmeyle böyle bir maske yaptırmak enayiliğini gösterdiğinden Fransa'daki hayat artık

onu ilgilendirmiyor. Ormana bayılıyor ve ormanda geçinip gidiyor. Geçim kaynağı da yılan derisi, kaplan postu, kelebek kolleksiyonu. özellikle canlı «hokko» avı. Hani o yediğimiz kus. Dki yüz elli franga satıyor tekini. Parasını vermeyi teklif ediyorum, kızıyor ve reddediyor. Dste bize anlattıkları: «Bu yabanî kus bir orman horozu. Tabiî hayatında ne tavuk görmüs, ne horoz, ne de insan. Bir tane yakaladım mı hemen köye götürüyor ve kümesi olan birine satıyorum. Kümesi olanlar «hokko» ararlar hep. Tamam mı. Hava kararırken hayvanı koyarsın kümesin içine. Sabah kapıyı açtın mı bakarsın en önde durmus, sanki çıkan horozlarla tavukları sayıyor. Peslerinden gidiyor, onlar gibi karnını doyururken sağına, soluna, yukarı, asağı, çevresindeki sık ağaçlıklara bakıyor. Esi bulunmaz bir çoban köpeği. Aksam (*) Hokko: Amerikan hindisi ya da kara hindi denilen bir çesit Sri kus. 91 yine geçiyor kapının kenarına, bir ya da iki tavuğun eksik geldiğini nasıl anlıyor bilinmez. Anılyor ama. Ve gidip onları buluyor. Dster horoz olsun, ister tavuk, saatinde kümese girmelerini sağlamak için hepsini

gagalayarak içeri sokuyor. Fare, yılan, örümcek, kırkayak, çıyan gibi ne kadar zararlı hayvan varsa hepsini

öldürüyor. Havada bir yırtıcı kus görmesin, hemen bütün hayvanları otların arasına gizleyip canavara karsı çıkıyor. Bir daha ayrılmıyor kümesten.» Bu olağanüstü kusu, biz de adi bir horoz gibi yalayıp yutmustuk. , Maske takan Brötanyalı, Jesus, Göbek ve otuz kadar eski mahkûmun Saint - Laurent jandarma nezarethanesine atıldığını anlatıyor. Kaçtığımız binanın çevresinde dolasan biri olup olmadığı arastırılıyor. Arap da jandarma nezarethanesinin hücrelerinden birinde. Tecrit edilmis, bizimle isbirliği yapmakla suçlanıyor. Basına vurduğumuz iki darbe fazla iz yapmamıs, oysa aynasızların kellesinde sisler var. «Mahkûmları kaçırmakla uğrasmadığımı bildiklerinden bana ilismediler hiç,» diyor Brötanyalı. Sonra da Jesus'ün, namussuzun teki olduğunu söylüyor. Teknenin sözünü ettiğimde bir göz atmak istiyor. Görür görmez de basıyor kalayı: — Yahu, bu herif sizi dosdoğru mezara gönderecekmis! Bu tekne, açık denizde bir saatten fazla gitmez,

ilk siddetli dalgada ikiye bölünüverir. Sakın bununla yola çıkmayın, intihar olur. — öyleyse ne yapalım? — Mangırın var mı? — Var. — Ne yapman gerektiğini sana söyleyeceğim. Daha da iyisi, sana yardım edeceğim. Bu yardımı hak ediyorsun! Sırf dostlarınla birlikte kurtulmanı sağlamak için yardım edeceğim hem. Ne pahasına olursa olsun, köye yaklasmayacaksınız bir kere. iyi bir tekne bulmak için de Güvercinler Adasına gitmek zorundasınız. Bu adada asağı yukarı iki yüz cüzzamlı yasar. Orada gardiyan ya da musabbır gibi biri de yok, sağlıklı kisiler gitmez. Güvercinler Adasına, doktor bile hiç uğramaz. Her gün sabah sekizde bir tekne, yirmi dört saatlik yiyeceklerini getirir. Hasta92 nede çalısan hastabakıcı, adanın cüzzamlı iki hastabakıcısına bir sandık ilâç bırakır, bu cüzzamlı hastabakıcılar da rahatsızlanan olursa onlara bakar. Na gardiyan, ne insan avcısı, ne de papaz uğrar adaya. Cüzzamlılar, elleriyle yaptıkları ottan kulübelerde yasarlar. Bir araya geldikleri kocaman bir de toplantı salonları vardır. Günlük yiyeceklerine renk katmalarını sağlayan ördek ve kaz gibi kümes

hayvanları beslerler. Adanın dısında resmen bir sey çıkaramazlar, satamazlar ama Saint - Laurent, Saint Jean ve Hollanda Güyan'mın Albina sehrindeki Çinlilerle el altından is görür, kaçakçılık yaparlar. Hepsi de tehlikeli birer kaatildir. Birbirlerini öldürdükleri ender görülür, ama gizlice adadan çıktıklarından çesitli suçlar isler, islerini bitirince de adaya dönüp sinerler. Bu tür gezilere çıkmak için de, komsu köyde duran birkaç yelkenli tekneleri var. En büyük suç, tekne sahibi olmaktır. Aynasızlar, Güvercinler Adasına gelen ya da giden ufacık bir kayığa bile ates açarlar. Bu nedenle de, cüzzamlılar, teknelerini tasla doldurup batırırlar. Tekneye ihtiyaç duyduklarında dibe dalıp tasları bosaltırlar, tekne de su yüzüne çıkar. Adada Fransa'nın her bölgesinden ve her ırktan insan vardır. Sonuç: Elindeki tekne ancak Maroni ırmağında yol almanı sağlar, o da, fazla yüklenmemek sartıyla! Denize açılmak için baska bir tekne edinmelisin, bu is için de en iyisi Güvercinler Adasına gitmektir. — Nasıl gidebiliriz oraya? — Söyle. Ada görünene kadar ben sana nehirde yol gösteririm. Tek basına bulamaz, yolunu sasırırsın sen.

Nehrin ağzı asağı yukarı yüzelli kilometre geride, dolayısıyla da geriye doğru gitmemiz gerekecek. Ada, Saint - Lourent'dan da elli kilometre uzak. Seni mümkün olduğu kadar yakına getireceğim. Sonra yanımıza alacağımız bir yerli kayığına atlayıp geri dönerim, sen adada basının çaresine bakarsın. — Neden bizlerle birlikte adaya gelmiyorsun? — Hayatım, dedi Brötanyalı, cezaevi yönetmeliğinin teknesinin uğradığı iskeleye bir kere ayak bastım. Gündüz gözüyle gördüklerim bana yetti ve arttı bile. Kusura bakma dostum, hayatta bir daha bu adaya ayak basmam. Öte yandan onların yakınında dur93 ma*, cuzzamıııarıa KonusmaK ve pazarlık etmek dayanabileceğim bir sey değil. Dolayısıyla sana faydadan çok zararım dokunur. — Ne zaman yola çıkıyoruz? — Hava kararırken. — Saat kaç Brötanyalı? — Üç. — Peki öyleyse, ben biraz uyuyacağım. — Hayır, neyin var neyin yoksa tekneye yüklemen ve düzene koyman gerekir. — Ne gereği var. Bos tekneyle gider, sonra döner burada mallarımıza bekçilik eden Clousiot'yu alırım.

— Dmkânsız. Gündüz gözüyle bile olsa asla bulamazsın burayı, üstelik gündüz, nehirde görünme-melisin de. Henüz pesinizi bırakmadılar. Nehirde dolasmak çok tehlikeli. Aksam oluyordu. Gitti kayığı getirdi, bizim teknenin arkasına bağladık. Clousiot, dümen yerine kullandığımız küreği kapan Brötanyalı'nın yanında, Ma-turette ortada, ben öndeyim. Güçlükle koydan çıkıyoruz, ırmağa vardığımızda karanlık iyiden iyiye çöküyor. Koyu kırmızı, koca bir günes deniz yönünden

ufku atese veriyor. Koca bir senlik atesinin binlerce ısını, birbirinden daha parlak, kırmızıdan da kırmızı sarıdan da sarı olmak, renklerin birbirine karıstığı yerlerde daha da alacalı bulacalı bir hal almak için boğusuyor. Yirmi kilometre önümüzde, gümüssü ve pembe parıltılarla denize dökülen heybetli nehrin ağzı, açıkça görülebiliyor. Brötanyalı: «Cezirin sonu, diyor. Bir saat sonra med kendini hissettirecek, ondan yararlanarak Ma-roni'yi çıkacak, böylece zorlanmadan, yükselen suların itmesiyle adaya çabucak varabileceğiz.» Karanlık birden çöküveriyor. — Dleri, diyor Brötanyalı. Bütün gücünle kürek çek ki nehrin ortasını bulalım. Artık sigara içmeyin.» Kürekler sulara gömülüyor, oldukça çabuk, fas fus, fas, fus, akıntıyı asıyoruz. Brötanyalıyla kürekte çok iyi anlastık, teklemeden çekiyoruz. Maturette elinden geleni yapıyor. Nehrin ortasını tuttukça, yükselen suların bizi ittiğini daha iyi hissediyoruz. Hızla kayıyo94 TUZ değlSIKIIK ner yaıım öcuaııe uıı uuyuıauıııyui. Yükselen suların gücü artıyor ve bizi gitgide daha hızla itiyor. Altı saat sonra adanın çok yakımndayız,

doğru üstüne gidiyoruz. Asağı yukarı nehrin ortasında belki biraz sağa doğru koca bir leke. «iste orası» diyor Brötanyalı alçak sesle. Hava pek karanlık değil, ama nehri kaplayan sis yüzünden bizi farketmek epey güç olmalı. Yaklasıyoruz. Kayaların biçimi iyiden iyiye seçildiğinde, Brötanyalı teknesine atılıyor ve çabucak çözüyor ipi. Alçak sesle: «Talihiniz açık olsun dostlar!» demekle yetiniyor. — Sağol. — Bir sey değil canım. Brötanyalının idaresinden çıkan tekne doğru adanın üstüne düsüyor. Biraz düzeltmeye ve yönünü değistirmeye çalısıyorum ama basaramıyorum, akıntının sürüklemesiyle sulara sarkan bitkilerin içine dalıveriyorum. Kürekle frenlemeye çalısmama rağmen öylesine hızla geldik ki, dallar ve ağaç yaprakları yerine bir kayaya raslasam tekneyi parçalayacak, yiyecek, araç-gereç, her seyi yitirecektik. Ivlaturette suya atlıyor, tekneyi çekiyor ve kendimizi koca bir bitki örtüsünün altında buluyoruz. Çekiyor, çekiyor, bağlıyoruz tekneyi. Biraz rom içiyoruz, sonra ben dostlarımı teknede bırakıp tırmanıyorum. Pusula elimde, bir sürü dal kırıp yola çıkmadan önce yanıma aldığım un torbası parçalarını sağa sola

ilistirerek ilerliyorum. Bir ısık görüyor, birden sesler duyuyor ve üç kulübe farkediyorum. ilerliyor, kendimi nasıl tanıtacağımı kestiremeden ellerine düsmeyi tasarlıyorum. Bir sigara yakıyoru. Isığın üzerime tutulduğu sıra, küçük bir köpek de havlayarak saldırıyor, bacaklarımı ısırmak için atlıyor, zıplıyor. «Allah vere de köpek cüzzamlı olmasa, diyorum kendi kendime. Hay enayi hay, hiç köpekte cüzzam olur mu?» — Kim o? Kim var orada? Marel, sen misin? — Kürekten kaçan biri var. — Burada isin ne? Malımızı mı çalmaya geldin? Yoksa çok malımız mı var sanıyorsun? — Hayır, yardıma ihtiyacım var. — Bedava mı, yoksa pesin para karsılığı mı? 95 — ıuı çeneni De tsayKus. Kulübelerden dört gölge fırlıyor. — Ağır ağır yaklas arkadas, bahse girerim, tüfekli kaçak sensin. Tüfek yanındaysa yere bırak, burada senin için en ufak tehlike yok. — Evet, o adam benim ama tüfek yanımda değil.» Yürüyorum, iyice yanlarına yaklastım, hava karanlık ve yüz hatlarını seçemiyorum. Sersem sersem elimi uzatıyorum, tabiî kimse bana dokunmuyor. Böyle bir

hareketin burada yapılmadığını neden sonra anlıyorum: Hastalıklarını bana da bulastırmak istemiyorlar. — Kulübeye girelim,» diyor Baykus. Bu kulübe, masanın üstüne konmus bir yağ kandiliyle aydınlatılıyor. — Otur. Arkalıksız, saman kaplı bir iskemleye çöküyorum. Baykus üç yağ kandili daha yakıyor ve birini tam önümdeki masanın üstüne bırakıyor. Hindistancezivi yağıyla yakılan bu kandilin fitilinden çıkan koku mide bulandırıcı. Ben oturuyorum, onlar bes kisi ayakta, yüzlerini göremiyorum, önümde lâmba yandığından benim yüzüm seçiliyor, onların da istediği bu. Baykus çenesini tutmasını hatırlatan ses: — Yılan balığı, diyor, git bak bakalım büyük eve. Oraya getirmemizi isteyip istemediklerini anla. Toussaint da kabul ediyorsa, cevabını çabuk getir. Dostum, burada sana hiç bir sey ikram edemeyiz. Çiğ yumurta içmek istersen baska tabiî.» önüme, içi yumurta dolu bir sepet koyuyor. — Yemem, sağolun. Sağımda, çok yakınıma biri oturuyor ve o an, ilk kez bir cüzzamlı yüzü görüyorum. Korkunç bir sey, basımı

çevirmemek ve duyduğum tiksintiyi ona göstermemek için büyük çaba harcıyorum. Burun erimis gitmis, ne kemik kalmıs ne et. Yalnız suratın ortasında bir delik var. Dikkat edilsin, iki delik demiyorum, tek, iki franklık büyüklüğünde bir delik. Alt dudağının sağ yanı yenmis, upuzun ve sarı üç dis, açıkta üst çene kemiğine girip çıkıyor.. Bir tek kulağı var, Sargılı elini masanın üstüne koyuyor. Bu, adamın sağ eli. iki parmaklı sol eliyle kalın ve upuzun bir puro 96

tutuyor Puroyu herhalde olgunlasmamıs tütün yapraaından yapmıslar, çünkü rengi yesilimtrak. Sol gözünün göz kapağı var, sağda o da yok. Derin bir yara qözden baslayarak bütün alnı geçip sık, ak düsmüs , saçların arasında kayboluyor. Çok boğuk bir sesle: «Sana yardım ederiz dost, diyor. Benim gibi olmanı istemem.» — Sağol. — Adım Korkusuz Jean, Paris'in dıs mahallelerindenim. Güyan'a geldiğimde senden yakısıklı sağlıklı ve çok daha güçlüydüm. On yılda bak ne hale geldim. — Sana bakan yok mu? — Var. «Sumogra» yağı iğnelerine baslayalı beri daya iyiyim. Bak.» Basını çevirip yüzünün sol yanını gösteriyor: «Bu taraf kurumaya basladı.» Büyük bir acıma hissi duyuyor ve dostluğumu belirtmek için sol yanağına dokunmaya kalkıyorum. Hemen kendini arkaya atıyor ve: «Bana dokunmak istediğin için tesekkür ederim, diyor, ama bir cüzzam-lıya asla dokunma, sahanından yemek yiyip kupasından su içmeye yeltenme.» Simdilik bir tek cüzzamlı yüzü görmüs durumdayım, bakıslarımdan kaçmamak yürekliliğini gösteren cüzzamlının yüzü.

— Nerede o?» Kapının esiğinde, cüceden kabaca bir küçük adamın gölgesi: — Toussaint ve diğerleri onu görmek istiyorlar. Merkeze getir. Korkusuz Jean doğruluyor ve bana : «Pesimden pel," diyor. Dört, bes kisi önden, ben Korkusuz Jean'la yanyana, diğerleri de arkamızdan karanlığa dalıveriyoruz. üç dakika kadar sonra bir küçük alana vardığımızda, ay ısığı alanı andıran bu yeri aydınlatıyor. Burası adanın dümdüz tepesi. Ortada bir ev var. Dki penceresi aydınlık. Kapının önünde yirmi kadar adam bizi tekliyor, onlara doğru yürüyoruz. Kapıya vardığımızda, bize yol vermek için kenara çekiliyorlar. On metre uzunluğunda ve dört metre eninde, diktörtgen biçiminde bir salon burası, içinde odun yakılan sömineyi andırır bir de ocağı var. Ocak, hepsi de aynı yükseklikte, dört koca tasla çevrilmis. kelebek 97/7 içerisini iki büyük lüks lâmbası aydınlatıyor. Aralıksız iskemlede oturan, yası belirsiz, bembeyaz yüzlü bir adam. Ardındaki sıraya bes altı kisi ilismis. Simsiyah gözleri var. — Ben Korsikalı Toussaint'im, diyor. Sen de Kelebek olmalısın.

— Evet. — Burada haberler çabuk duyulur, senin harekete geçmen kadar çabuk. Tüfeği nereye gizledin? — Irmağa attık. — Neresine? — Tam hastahane duvarının karsısına, kaçtığımız yerin altına. — öyleyse bulunabilir! — Sanırım, çünkü oralarda su pek derin değil. — Nereden biliyorsun? — Yaralı arkadasımı tekneye tasımak için suya girmek zorunda kaldık. — Nesi var? — Bir bacağı kırık. — Ne yaptın ona? — Ortadan bölünmüs kalın dallan bacağının iki yanına koyup bir çesit alçı yaptım. — Acı çekiyor mu? — Çekiyor. — Nerede? — Teknenin içinde. — Yardım istediğini söylemissin. Nasıl bir yardım istiyorsun? — Dstediğim bir tekne. — Yani sana bir tekne vermemizi mi istiyorsun? — Evet bedelini ödeyecek kadar da param var. — Peki, sana kendi teknemi satacağım. Çok iyi ve yepyeni durumda, geçen hafta Albina'dan arakladım.

Tekne değil, neredeyse bir transatlantik. Tek eksiği var, salması. Salması yok amma sana iki saat içinde esaslı bir salma uydururuz. Geri kalan her seyi tamam, yekesiyle birlikte dümeni, dört metre yüksekliğinde bir direği ve yepyeni bir keten yelkeni var. Kaç para verirsin? — Buradaki fiyatlardan hiç haberim yok, sen ne istediğini söyle? 98 — Ödeyebilirsen üç bin frank ödeyemezsen git yarın aksam tüfeği bul getir. Ben de karsılığında sana tekneyi veririm. — Hayır. Para ödemek daha iyi. — .Oldu, anlastık. Pire, kahve versene!

Beni almaya gelen, cüceden biraz kabaca Pire, ocağın üstündeki duvara çakılı tahtaya doğru yöneldi. Tertemiz ve pırıl pırıl bir teneke masrapa aldı, içine kahve koyup atese oturttu. Az sonra atesten aldı, tasların yakınında duran kupalara kahve bosalttı. Tousaint eğilerek yerdeki kupaları alıyor ve arkasında oturanlara geçiriyordu. Pire masrapayı bana uzattı ve : «Korkmadan içebilirsin, dedi, çünkü bu masrapa konuklarımız içindir. Hastalardan hiç biri bununla kahve içmez.» Masrapayı kaptım, bir yudum kahve içtim ve dizimin üstüne koydum. Tam o sıra, masrapaya yapısık parmağı farkettim. Ne olduğunu anlayamadan bakınırken Pire : — Hay Allah dedi, yine bir parmağım gitti. Nereye düstü körolasıca? — Burada», dedim masrapanın üstünü göstererek. Pire marmağını masrapanın üzerinden alıp atese attı, masrapayı bana uzatarak : — Rahatça içebilirsin, dedi, benimki kuru cüz-zam. Parçalar halinde kopuyorum, çürümüyorum, bulasıcı da değil.» Yanık et kokusu geldi burnuma. Herhalde Pire'nin parmağı, diyorum kendi kendime. «Sular çekilinceye kadar burada kalmak zorundasın. Hava kararana dek beklemen gerekli, diyor, Tousaint.

Dostlarına haber ver. Yaralıyı kulübelerden birine tası, neyin var neyin yoksa kıyıya çıkar ve tekneyi batır. Sana kimse yardım edemez, nedenini de anlamıs olmalısın.» Hızla dostlarımın yanına dönüyorum. Clousiot'yu sırtlayıp bir kulübeye tasıyoruz. Bir saat sonra her sey kıyıya indirilmis, araç-ge-reç büyük bir özenle dizilmis. Pire, tekneyle küreklerden birinin kendisine verilmesini istiyor. Veriyorum tekneyi, iyi bildiği bir yerde batırıyor. Gece çabuk geçiyor. Kulübede üçümüzden baska kimse yok. Toussaint'in gönderdiği yeni battaniyelerin üzerinde 99 yatıyoruz. Kalın kâğıtlar içinde geldi bu battaniyeler. Yatarken, Maturette'le Clousiot'ya, adaya ayak bastığımdan bu yana olup bitenleri ve Toussaint'le yaptığım anlasmayı ayrıntılarıyla anlatıyorum. Clousiot, hiç düsünmeden, sersemce bir lâf ediyor: «Demek kaçısımız altı bin bes yüz franga mal oldu. Sana bu paranın yarısını vereyim Kelebek yani üzerimdeki üç bin frangı." — Çingene hesaplarının sırası değil. Param olduğu sürece harcarım. Bittiğinde gereğini düsünürüz. Hiç bir cüzzamlı kulübemizden içeri adımını atmıyor. Gün doğduğunda Toussaint görülüyor : «Günaydın.

Rahatça çıkabilirsiniz dısarı. Burada kimse sizi rahatsız etmez. Adanın yukarısında, bir hindistancevizi ağacının tepesine çıkardığımız nöbetçi de çevreyi kolluyor. Nehirde aynasız dolu teknelerin dolasıp dolasmadığına bakıyor. Simdilik görünürde bir sey yok. Ağaçta beyaz bir bez asılı durduğu sürece ortalıkta kimse görünmüyor demektir. Bir sey fark edince ağaçtan inip haber verecek. Elinizle kavun koparıp canınız istediğinde yiyebilirsiniz.» — Toussaint, diyorum ona, salma ne olacak? — Revir kapılarından biriyle salma yapacağız. Kapı, ağır yılan ağacı tahtasındandır. Salma iki kanattan çıkar. Karanlıktan yararlanarak tekneyi tepeye çıkardık bile. Gelip görebilirsin. Teknenin durduğu yere gidiyoruz. Bes metre uzunluğunda, nefis bir sey bu. Biri direğin geçmesi için ortasında delinmis, iki oturacak yeri var. Oldukça da ağır, Maturette'le birlikte yerinden oynatmaya epey güçlük çekiyoruz. Yelken ve ipler yepyeni. Yanına, su fıçısı ve öbür yükleri bağlamak için halkalar mıhlanmıs, ise koyuluyoruz, öğlende, tersine çevrilmis teknenin kıçından basına kadar uzanan salma uzun vidalarla omurgaya kenetleniyor.

Çevremizde toplanan cüzzamlılar, ses çıkarmadan çalısmalarımızı izliyorlar. Toussaint ne yapmak gerektiğini anlatıyor, biz de söylediklerini uyguluyoruz. Toussaint'in yüzünde hiç yara yok, normal bir yüz gibi geliyor insana konustuğunda yalnız yüzü100 nün solyanı hareket ediyor. Anlatıyor durumunu, Pire'nin hastalığı gibi onunki de kuru cüzzam. Göğsü ve sol kolu felçli, kısa bir süre sonra sağ bacağının da hareketsiz kalacağını sanıyor. Sağ gözü, cam gibi hareketsiz. Bu gözle görebiliyor ama oynatamıyor. Çalısırken Toussaint ile konusuyorum. Baska ağzını açan yok. Yalnız bir kere, salmayı omurgaya sıkı sıkı vidalamaktan faydalandığımız, revirin esyalarından sökülen menteseleri almak üzereyken, cüz-zamlılardan biri: «simdilik dokunma, bırak orada kalsın, diyor. Menteselerden birini sökerken elimi kestim, iyice sildiğim halde üzerinde kan izleri var.» Bir baska cüzzamlı menteselerin üstüne rom döküp iki kere yakıyor. «Simdi, diyor adam, alabilirsin.» Biz çalısırken, Toussaint de, cüzzamlılardan birine dönüyor: «Sen bu yolculuğu kaç kere yaptın? Kele-bek'le iki arkadası

bir sey bilmiyorlar. Onlara bildiğin kadarını anlat.» Adam hemen baslıyor bize bilgi vermeye : — Aksamın ilk saatlarında sular çekilir. Cezir saat üçte baslar. Altıya doğru, hava kararırken baslayan akıntı seni üç saat içinde, nehrin ağzının yüz kilometre kadar yakınına getirir. Durman gerektiğinde saat dokuz olacak. Kıyıdaki ağaçlardan birine tekneyi bağlayarak altı saat süreyle suların yükselmesini bekleyecek ve sabahın üçünü bulacaksın. Tam üçte de yola çıkma; akıntı hemen kaybolmaz. Sabahın dört buçuğunda ırmağın ortasını bul. Elli kilometrelik yolu alabilmek için, gün doğana kadar bir buçuk saatin kalıyor. Bu bir buçuk saatlik sürede ne ya-pabilirsen yaparsın. Saat altıda, gün doğarken denize açılman gerekli. O sıra aynasızlar seni görse bile pesinden yetisemezler, tam suların yükseldiği sıra varırlar nehrin ağzına. Geçemezler, oysa sen en tehlikeli yer olan nehrin ağzını tam zamanında asmıs olursun.

Seni gördüklerinde onların bir kilometre ilerisinde olmalısın, iste bu bir kilometre hayatını kurtaracaktır. Teknede bir yelken var. Buraya geldiğin kayıkta durum nasıldı? — Bir yelken bir de flok vardı. — Simdiki tekne ağır, iki flok birden çekebilir. Birini trinketa olarak, teknenin burnundan direğin al101 tına çekebilirsin, öbürünü de önden balon gibi sisirir ve burnun iyice kalkmasını sağlarsın. Bütün yelkenleri fora et, nehrin denize karıstığı yerde her zaman azgın dalgalara doğru ilerle. Teknenin dengesini sağlamak için arkadaslarını içine yatır, sen de dümen yekesine sıkı sıkı yapıs. Yelkeni tutan ipi sakın bacağına dolama, tekne bordasına özel olarak ip için mıhlanan halkadan geçir ve bir kere bileğine dolayarak tut. Rüzgârın siddetiyle gelen dalganın iyiden iyiye kabardığını ve teknenin yana yatarak alabora olma tehlikesi geçirdiğini görürsen bırak ipi mipi, göreceksin teknen hemen doğrulacak. Eğer arkadan yelkene hakim olamazsan bırak rüzgârda çalkalansın dursun, sen burundan flok ve trinketa ile rüzgârı alarak ilerle. Ancak

mavi sulara vardığında yelkeni düzeltebilir yeniden hızlanabilirsin. Yolu biliyor musun? — Hayır. Sadece Venezzuella ile Kolombiya'nın kuzey-doğuya rasladığından haberim var. — Tamam ama, dikkat et de karaya vurma. Tam karsına rastlayan Hollanda Güyan'ı ile ingiliz Güyan'ı, kaçakları Fransız Güyan'ına iade ederler. Trinidad seni geri vermez, ama on bes günde topraklarını terketmeye mecbur eder. Venezzuella ise bir, iki yol isinde çalıstırdıktan sonra geri gönderir. Anlatılanları can kulağıyla dinliyordum. Zaman zaman kaçmayı denediğini söyledi sonra, ama cüzzamlı olduğundan hemen iade ediliyordu. Dngiliz Güyan'mın baskenti Georgetown'dan ileri gitmemisti. Cüzzam yalnız ayaklarında farkedilebiliyordu, hiç parmağı kalmamıstı, üstelik de ayakları çıplaktı. Toussaint verilen öğütleri tekrarlamamı istedi, hiç teklemeden anlattım. Tam o sıra Korkusuz Jean : «Peki, dedi, açık denizde rotası ne olacak?" Kimse konusmadan anlattım : — Üç gün kuzey-kuzey-doğu yapacağım. Akıntının da etkisiyle aslında bu kuzey-kuzey olacak. Dördüncü gün kuzey-batıya kıracağım, doğrudan doğruya batıyı tutabileceğim böylece.

— Aferin, dedi cüzzamlı. Ben, son kaçısımda iki gün kuzey-doğuyU tuttum ve Dngiliz Güyan'ına düstüm. Üç gün kuzeyle, Trinidad ya da Barbados'un 102 kuzeyinsen geçersin, bir çırpıda, farkına bile varmadan Venezüella'yı asar ve Curaçao, ya da Kolombiya'ya varırsın. Korkusuz Jean sordu : «Toussaint, tekneni kaça sattın?» — Üç bine, dedi Toussaint. Pahalı mı? — Hayır, bunun için sormadım. Bütün istediğim fiyatı öğrenmekti. Bu parayı ödeyebilir misin Kelebek? — Evet. — Baska paran kalıyor mu? — Hayır, bütün paramız bu kadar. O da dostum Clousiot'nun parası. — Toussaint, sana tabancamı satayım, dedi. Korkusuz Jean. Bu adamlara yardım etmek istiyorum. Kaça alırsın? — Bin franga, dedi Toussaint. Ben de onlara yardım etmek istiyorum. Korkusuz Jean'a bakan Maturette : — Yaptığınız iyiliğe çok tesekkür ederiz, dedi. — «Sağolun», diye lâfa karıstı Clousiot da. Ve ben, o an, yalan söylemenin utancı içinde :

— Hayır, dedim, senden böyle bir sey kabul edemeyiz. Hem hiç gereği de yok.» Korkusuz Jean yüzüme baktı ve : — Hiç olmaz olur mu, dedi, üç fin frank çok para. Oysa tekneyi size bu fiyata vermekle Toussaint en azından iki bin frank zarara giriyor. Gerçekten essiz bir tekne bu. O size böyle bir dostluk ettiğine göre, ben de bir seyler yapmalıyım.» iste on an gözler yasartıcı, bir sey oluyor: Baykusun yere bıraktığı sapkanın içine cüzzamlılar para atmaya koyuluyorlar. Kâğıt ve madenî para yağıyor. Dört yandan cüzzamlı çıkıyor, her biri de bir sey bırakıyor. Utanca boğuluyorum. Clousiot'nun üç bin frangından baska paramız olduğunu da söyleyemem! Ne yapmalı Ulu Tanrım, bu kadar büyük bir soyluluğa karsı benim yaptığım alçaklık. «Yalvarırım, yapmayın bu fedakârlığı!» El yerine iki parmaksız kütüğü kalmıs, bastan ayağa çürüyen bir zenci : «Para, yasamamıza yaramıyor, dedi. Hiç utanç duymadan kabul et. Para yalnız kumarda, bir de ara sıra Albina'dan gelen cüzamlı karılar103 la yatmakta isimize yarıyor.» Bu cümle içimi ferahlatıyor ve param olduğunu itiraf etmeme engel oluyor. Cüzzamlılar iki yüz yumurta hasladılar. Yumurtaları, üzerinde kırmızı bir haç bulunan sandıkla getiriyorlar.

O sandık, sabah içine ilâç doldurulup adaya bırakılan sandık. Sırttan bağlı, en azından otuz kilo çeken iki, canlı deniz kaplumbağası, yaprak halinde tütün, kibrit çöpü ve eczalı kâğıtlarla dolu iki sise, elli kilo kadar çeken bir çuval pirinç, iki çuval mangal kömürü, revirde kullandıkları bir primus ocağı, bir damacana da gazyağı veriyorlar ayrıca. Bu sefil topluluk durumumuza acıyor ve basarımıza katkıda bulunmak istiyor. Sanki onlar da bizimle birlikte kaçıyorlar. Tekneyi geldiğimiz yerin yakınına çektiler. Sapkada biriken para

sayıldı, sekiz yüz on frank çıktı. Toussaint'e sadece bin iki yüz frank borcum kalıyor. Clousiot tüpünü bana veriyor, herkesin önünde açıyorum tüpü. Dçinde bir binlik, dört tane de bes yüzlük var. Toussaint'e bin bes yüz frank uzatıyorum, üç yüzünü geri veriyor ve ardından : — Tabancayı da al, diyor. Sana armağan ediyorum. Her seyi göze aldınız, son anda silâhınız olmadığı için basarısızlığa uğramanız haksızlık olur. Kullanmak zorunda kalmayacağınızı umarım. önce ona, ardından ötekilere nasıl tesekkür edeceğimi bilemiyorum. Hastabakıcı da, içinde pamuk, alkol, aspirin, gazlı bez, tendürdiyot, makas, flâster bulunan bir kutu hazırladı. Bir baska cüzzamlı, iyice rendelenmis ince tahtalar ve yepyeni, kâğıdı açılmamıs iki sargı bezi getiriyor. Clousiot'nun bacağındaki tahtaları ve sargıyı değistirmem için uzatıyor bana. Bese doğru yağmur basladı. Korkusuz Jean : «Talihiniz varmıs, diyor. Hemen yola çıkabilir ve yarım saat

kazanabilirsiniz, bu yağmurda sizi kimse görmez. Sabahın dört buçuğunda yola çıkınca da, nehrin ağzına çok daha az yolunuz kalmıs olur.» — Saati nasıl öğreneceğim? diye soruyorum ona. — Yükselip alçalısına göre, sular sana saati bildirecek», cevabını veriyor. Tekneyi suya indiriyoruz. Bizi buraya kadar getiren kayıkla ilgisi yok. Bütün yükümüzle birlikte içine bindiğimizde, bordası, suyun en az kırk santim üstünde kalıyor. Yelkenle sarılı direk teknenin içine yatırılmıs, denize açılırken takacağız onu. Dümeni ve yekesini takıyoruz, oturabilmem için önüme sarmasıklardan yapılma bir minder konuyor. Sargısını değistirmek istemeyen Clousiot için de, teknenin dibinde battaniyelerden bir yuva hazırladık. Ayaklarımın dibinde, benimle tatlı su fıçısının arasında. Maturette teknenin burnuna geçiyor. Kayıkta, hiç duymadığım büyük bir güven hissi içime doluyor hemen. Yağmur devam ediyor. Irmağın ortasını bulmam gerekli ama biraz daha sola, Hollanda Güyan'ı kıyısından yana kaymalıyım. Korkusuz Jean : — Talihiniz açık olsun!» diyor. Toussaint de, tekneyi ayağiyle itiyor suya.

— Sağol Toussaint, sagol Jean, hepinize binlerce tesekkür!» Dki buçuk saat önce baslayan ve gitgide hızlanan akıntıya kapılarak çabucak gözden kayboluyoruz. Yağmur devamlı yağıyor, on metre ileriyi görmek imkânsız, önümüzde iki küçük ada olduğundan, Maturette burundan iyice sarkmıs, kayalara çarpmamızı önlemek için gözünü ileri dikmis. Hava iyiden iyiye karardı. Bizimle birlikte, ama neyse ki biraz daha yavas giden koca bir ağaç, kısa süre dallarıyla yolumuzu kesiyor. Kolayca kurtuluyor ve en azından saatte otuz kilometreyle ilerliyoruz. Sigara ve rom içiyoruz. Cüzzamlılar bize hasırla örtülü altı «chianti» sisesi verdiler, ama siseler rom dolu. Garip bir durum, hiç birimiz cüzzamlılarda dikkatimizi çeken iğrenç yaralardan söz etmiyoruz. Konusmamızın tek konusu, onların iyiliği, cömertliği, dürüstlüğü, bizi Güvercinler Adasına götüren maske takan Brötanya-lıya raslamamızın ne büyük bir kısmet olduğu. Yağmur hızını gitgide artırıyor, iliklerime kadar ıslandım ama yün ceket o kadar iyi ki, ıslansa da insanı sıcak tutuyor. Üsümüyoruz, yalnız dümeni tutan el yağmur altında uyusuyor. — Su sıra, diyor Maturette, saatta kırk kilometreyi asan bir hızla gidiyoruz. Sence, yola çıkalı ne kadar oluyor?

104 105 — Söyliyeyim, diyor Clousiot. Bekle biraz : Üç saat bir çeyrek. — Çıldırdın mı? Nereden biliyorsun? — Hareketimizden bu yana durmadan saydım. Otuz dokuz karton parçası var elimde. Her birini beser dakikadan hesaplasan üç saat bir çeyrekten beri yoldayız demektir. Yanılmadıysam, on bos - yirmi dakika sonra duracak ve gerilemeye baslayacağız. Dümeni sağa kırıyorum, nehri ortadan geçip Hollanda Güyan'ı kıyılarına yanasmak niyetindeyim. Biz kıyıya değmeden akıntı durdu. Artık ne ilerliyor, ne de geriliyoruz. Yağmur devam ediyor. Sigara içmiyor, konusmuyor, fısıldasıyoruz : «Küreği al da çek biraz.» Ben bile, dümeni sağ bacağımla tutup kürek çekiyorum. Hafifçe dokunuyoruz kıyıya, dallara yapısıp tekneyi ağaçların altına çekiyoruz. Bitki örtüsünün karanlığı içindeyiz. Irmak kursunî, sisle kaplı. Med ve ceziri hesaplamadan ırmağın nerde bitip denizin nerede basladığını söylemek imkânsız. Büyük yolculuk baslıyor Suların yükselmesi altı saat devam ediyor. Bir buçuk saat da bekleme süresi koysak yedi saat uyuyabilirim

demektir. Çok heyecanlıyım ama uyumam gerektiğini de biliyorum. Denize açıldığımda, bir daha uyuma fırsatı kimbilir ne zaman çıkacak? Fıçıyla direk arasına uzanıyorum, Maturette, oturacak yerle fıçının arasına, çadır gibi, bir battaniye geriyor ve ben, örtünün altında uyuyor, uyuyorum. Bu deliksiz uykuyu ne bir düs, ne yağmur, ne de rahatsız yatısım bölebiliyor. Uyuyor, Maturette dürtene kadar uyuyorum : — Kelebek, hareket saati geldi sanıyoruz. Suların çekilmesi baslıyalı çok oluyor. Teknenin burnu denize dönük, akıntı parmaklarımın altında hızla yol alıyor. Yağmur durmus, ay ısığı yüz metre kadar ilerisini, ot, ağaç kütüğü ve bir takım karaltılar sürükleyen ırmağı görmemizi sağlıyor. Irmakla

denizin ayrıldığı çizgiyi seçmeye çalısıyorum. Bulunduğumuz yerde rüzgâr yok, acaba ırmağın ortası rüzgârlı mı? Siddetli mi rüzgâr? Ağaçların altından çıkıyoruz, tekne koca bir köke bağlı. Göki 06 yüzüne bakarak deniz kıyısını, ırmağın bitip denizin basladığı yeri kestirebiliyorum. Sandığımızdan çok daha fazla yol almısız, ırmağın ağzına on kilometre bir sey kaldığını sanıyorum. Rom sisesinden okkalı birer yudum çekiyorum. Buraya mı takacaktık direği? Evet, direği kaldırıyoruz, yuvasına sımsıkı oturuyor. Yelkeni açmadan, direğin çevresine dolayarak yükseltiyorum. Gerekli gördüğüm an Maturette tarafından çekilmek üzere trinketa ile flok da hazır. Yelkeni açmak için onu direğe bağlayan ipi sarmak yeterli. Bu isi ben, oturduğum yerden yapacağım. Maturette elinde bir kürekle öne geçti, ben de öbür küreği kapıp arkada yerimi aldım. Kıyıyı bütün gücümüzle itmemiz ve hızla ayrılmamız gerekiyor, yoksa akıntı bizi yine aynı yere atacak. — Dikkat! Tanrı'nın yardımıyla ileri! — Tanrı'nın yardımıyla, diye tekrarlıyor Clousiot.

— Kendimi senin ellerine tevdi ediyorum, diye tamamlıyor Maturette. Ve kopuyoruz kıyıdan. Birlikte baslıyoruz kürek çekmeye küreği sulara iyice gömüp asılıyorum, Maturette de bütün gücünü harcıyor. Kolayca uzaklasıyoruz. Kıyıdan yirmi metre açılmadan akıntı bizi yüz metre ileri sürüklüyor. Birden rüzgârı duyuyoruz ve bizi ırmağın ortasına itiyor. — Trinketa ile floku çek ve sıkı bağla. Rüzgâr iki küçük yelkene doluyor tekne bir yarıs atı gibi sahlanıp ok gibi ileri atılıyor. Saat yola çıkmadan önce hesapladığımızdan daha ileri olmalı, çünkü ırmak birden gün gibi aydınlanıyor, iki kilometre kadar solumuzda kalan Hollanda Güyan'ı kıyılarını kolayca seçebilmek mümkün. Tam karsımızda, dalgaların beyaz köpükleri görülebiliyor. — Hay Allah, geç kaldık! diyor Clousiot. Denize açılacak kadar zaman bulabileceğimizi sanıyor musun? — Bilmem. — Denizdeki dalgalar ne kadar yüksek, tepeleri de amma köpüklü bak! Sakın yanılmıs olmayalım. — imkânsız, ben denize doğru hızla inen bir takım seyler görüyorum. 107

Maturette : «Açılamayacağız, diyor, zamanında yetisemiyeceğiz ırmağın ağzına.» — Kapa çeneni de flokla trinketa iplerinin yanında otur. Sen de kes sesini Clousiot! Piyuuuuuv... Piyuuuuuv... üzerimize ates ediliyor, ikincisinin nereden geldiğini kolayca anladım. Bizim aynasızlardan gelmiyor, Hollanda Güyan'ından geliyor bu kursunlar. Yelkeni fora ediyorum, birden öyle sisiyor ki neredeyse bileğimden çekip beni de götürecek. Tekne kırk bes dereceden de fazla yatıyor. Mümkün olduğu kadar çok rüzgâr alıyorum, güç de değil, nasılsa bol bol esiyor. Piyuuuv... piyuuuv... piyuuuu, sonra sesler kesiliyor. Hollanda kıyılarından uzaklasıp, Fransa kıyılarına yaklastık, ates bu nedenle kesildi herhalde. Siddetli rüzgâra kapılmıs, basdöndürücü bir hızla gidiyoruz. ,0 kadar hızlı gidiyoruz ki, ırmağın ağzına varıyoruz birden, birkaç dakika sonra Fransız kıyılarına değeceğiz neredeyse. Kıyıya doğru bir takım adamların kosustuğu açıkça görülüyor. Hafifçe dönüyorum, mümkün olduğu kadar hafif, bütün gücümle de yelkenin ipine asılıyorum, önümüz dümdüz, flokla trinketanın da yeri kendiliğinden değisiveriyor. Gemi

kıyıdan uzaklasıyor, yelkeni bırakıyoruz. Offff, nihayet kurtulduk! On dakika sonra ilk dalga yolumuzu kesmeye çalısıyor, onu kolayca asıyoruz. Sonra teknenin ırmakta çıkardığı fıst fıst sesi taka-taka-tak oluveriyor. Dyice yüksek olmalarına rağmen, dalgaları, birdirbir oynayan bir çocuk çevikliğiyle asıyoruz. Taka taka-tak, gemi titremeden, sallanmadan inip çıkıyor. Yüksek bir dalganın üzerinden asıp suya çarparken omurganın çıkardığı tak sesinden baska sey yok. — Yasasın! Yasasın! Kurtulduk! Açıldık denize! diye haykırıyor Clousiot ciğerlerini paralarcasına. Ve gücümüzün çesitli unsurlara karsı elde ettiği bu zaferi aydınlatmak için Tanrı, göz kamastırıcı bir tanyeri sunuyor bizlere. Dalgalar, hep aynı düzenle birbirini izliyor. Denizde ilerledikçe gitgide alçalıyorlar. Su çok çamurlu. Tam karsıda, kuzeyde kapkara. Daha sonra masmavi kesilecek,. Pusulaya bakma gereğini duymuyorum, günes sağ omuzumun üstünde, 108 dosdoğru gidiyorum ama tekne daha az yatıyor, çünkü yelkenin ipini gevsettim. Pek siskin değil simdi. Büyük serüven baslıyor. Clousiot doğruluyor. Çevresini iyi görebilmek için basını ve gövdesini dısarı çıkarmak istiyor. Maturette,

sırtını fıçıya dayayıp tam karsıma oturmasına yardım ediyor. Sonra bir sigara yakıp bana uzatıyor, karsılıklı tüttürüyoruz. — içkiyi ver de denize açılısımızı bir ıslatalım! diyor Clousiot. Maturette üç teneke kupaya rom dolduruyor, tokusturuyoruz. Maturette solumda oturuyor, bakısıyoruz, ikisinin de yüzü mutlulukla aydınlanmıs, benimki de onlarınkine benziyor herhalde. Derken Clousiot: — Kaptan, diyor, lütfen nereye gittiğimizi söyler misiniz? — Tanrı'nın izniyle Kolombiya'ya.

— Allah belâmı versin ki Tanrı izin verir, diyor Clousiot. Günes hızla yükseliyor, kurumamız güç olmuyor. Hastane gömleği Arapların bornosuna döndü. Islandığından da bası serin tutuyor ve günes çarpmasını önlüyor. Deniz masmavi, dalgalar üç metre yüksekliğinde ve iyice uzun, rahatça yolculuk etmemizi sağlıyorlar. Rüzgârın siddeti devam ediyor, kıyıdan hızla uzaklasıyoruz. Arada bir ardıma göz atıyor, karanın ufukta gitgide kaybolusunu izliyorum. Bu yesil bitki örtüsü, biz uzaklastıkça güzelliğinin sırrını ortaya koyuyor. Ardıma bakarken kötü karsıladığımız bir dalga bana görevimi ve gerek arkadaslarımın, gerekse kendi hayatımın sorumluluğunu yüklendiğimi hatırlatıyor. — Bir pilâv yapalım bakalım, diyor Maturette. — Ben fırına göz kulak olurum, diye atılıyor Clousiot, sen de tencereye bakarsın. Benzin damacanası öne iyice yerlestirilmis. Teknenin burnunda bu yüzden sigara içmek yasak. Yağlı pirinç iyi kokuyor, iki kutu sardalya ile karıstırıp sıcak sıcak yiyoruz, üstüne de bir kahve. «Bir yudum rom atalım

mı?» Dstemiyorum, hava çok sıcak. Üstelik içkiye çok düskün de değilim. Clousiot bana durmadan sigara sarıyor, yakıp uzatıyor. Teknede yedi109 ğimiz ilk yemek çok iyi geçti. Günesin vardığı yerden, saatin onu bulduğu sonucunu çıkarıyoruz. Açık denizde henüz bes saat yol almısız, ama teknenin altındaki denizin çok derin olduğu hissediliyor. Dalgaların yüksekliği iyice azaldı, teknenin dibi suya çarpmadan, onları ikiye bölerek ilerliyoruz. Hava nefis. Gündüz, insanın devamlı puslaya ihtiyaç duymadığını anlıyorum. Zaman zaman puslanın ibresine bakarak günesin yerini buluyor ve rotamı buna göre düzenliyoruz, böylesi daha kolay. Devamlı günese bakmak gözlerimi çok yoruyor. Bir günes gözlüğü edinmeyi düsünmediğim için çok pismanım. Birden Clousiot: «Hastanede sana raslamıs olmam ne büyük kısmet!» diyor. — Kısmetli olan yalnız sen değilsin ki, senin gelmen de benim için büyük kısmet sayılır.» Dega ile Femandez'i düsünüyorum... evet demis olsalardı, su sıra bizimle birlikte olacaklardı. — Pek emin değilim, diyor Clousiot. Arabi istediğin an koöusa çekmek ikimizin basaracağı is değildi. — Doğru, Maturette'in de bize faydaları dokundu. Kabiliyetli, yürekli ve becerikli olduğu için kendisini

yanımıza aldığıma çok memnunum. — Sağolun, diyor Maturette de, genç yasım ve kadınsı davranıslarıma rağmen bana güvendiğiniz için ikinize de tesekkür ederim. Olaylar karsısında elimden geldiğince sağlam durmaya çalısacağım. «Ya Françios Sierra, Galgani ile birlikte gelmelerini ne kadar isterdim...» diyorum. — Durum öyle değisik ki Kelebek, dediklerini gerçeklestirmek imkansızlastı. Eğer Jesus namuslu bir herif olsaydı da bize sağlam tekne bulsaydı bir yere siner ve beklerdik. Jesus onları da kaçırıp bize getirirdi. Hem seni tanıyorlar, kendilerine haber verme-diysen, bunu, çaresizlikten yapamadığını anlayacaklardır. — Sormayı hep unutuyorum Maturette, nasıl oluyor da sen, hastane koğusunda tutuluyordun? — Hücre cezasına çarptırıldığımdan haberim yoktu. Hem boğazım ağrıdığı için, hem de biraz gezinmek amasıyla revire çıktım. Doktor beni görünce : «Fisinde adalarda hücre cezası çekeceğini okudum dedi. Neden?» «Bilmem ki doktor, dedim.» Hem «hücre cezası» ne demek?» «Bir sey değil, bir sey değil, dedi doktor. Hastaneye yat bakalım.» Ben de kendimi koğusta buldum, iste bu kadar. — Demek adam sana yardım etmek istemis, diyor Clousiot.

— "Doktorun neden yardım etmek istediğini anlayabilene askolsun. Herhalde simdi : «Korunmak için hastaneye yatırdığım oğlan, sandığım kadar enayi değilmis. Baksanıza, nasıl kaçtı,» diyordur. Saçma sapan seyler konusuyoruz. «Kimbilir diyorum çekiçli adam Julot'ya ne zaman raslarız? Ormanda gizlenmiyorsa simdi çok uzaklarda olmalı.» Clousiot: «Giderken yastığımın altına bir not bıraktım, diyor, üzerinde, «Adres bırakmadan ayrıldı» yazıyor. Basıyoruz kahkahayı. Bes gün kazasız belâsız yol alıyoruz. Gündüzleri günes, yol gösteriyor. Gece pusladan faydalanıyorum. Altıncı günün sabahı parlak bir günes bizi selâmlıyor, deniz birden duruldu, uçan balıklar yakınımızdan geçiyorlar. Yorgunluktan bitiğim. Gece Maturette uyumama engel olmak için yüzümde, deniz suyuna batırılmıs çamasır gezdiriyor, yine de ara sıra dalıp gidiyoruz. O zaman da Clousiot, sigarayla bir yanımı yakıp beni uyandırıyor. Deniz çarsaf gibi olduğundan uyumaya karar veriyorum. Yelkenle floku indiriyoruz, yalnız trinketayı muhafaza ediyoruz. Teknenin dibinde, basımın üstüne gerilen battaniye ile günes ısınlarından korunarak külçe gibi uyuyorum. Maturette'in sarsmasıyla uyanıyorum. «Saat on iki, ya da bir

oldu, diyor. Ama ortalık serinlemeye basladı. Ufuk, rüzgârın geldiği yön kara bulutlarla kaplı.» Yerimden kalkıp dümenin basına geçiyorum. Yalnız floku çektik, pürüzsüz denizde kayıyoruz. Arkam kapkara, rüzgâr gitgide sertlesiyor. Trinketa ile flok, tekneyi hızla ilerletmeye yetiyor. Direğe sarılı yelkeni sıkı sıkı bağlıyorum. — Sıkı durun, fırtına geliyor! diyorum dostlarıma. Koca koca yağmur taneleri üstümüze düsmeye basladı. Basdöndürücü bir hızla bize doğru gelen 110 111

bu karanlık, bir çeyrek saatte ufuktan yakınımıza vardı. Evet geliyor, akıl almayacak kadar zorlu bir rüzgâr üstümüze saldırıyor. Tepesinde köpüklü dalgalar büyük bir hızla olusuveriyor, günes karardı, bardaktan bosanırcasına yağmur yağıyor, göz gözü görmüyor ve tekneye çarpan dalgalar deniz suyunu yüzümde kamçı gibi saklatıyor. Fırtına bu, çılgına dönen doğanın bütün gümbürtüsü, gürlemesi, simseği, yağmuru, dalgaları, çevremizde dolanıp kükreyen rüzgârın uğultusuyla ilk fırtınam. Ceviz kabuğu gibi sürüklenen tekne, inanılmayacak kadar yükselip öyle derinlere iniyor ki, insana, bu çukurdan asla çıkamayacakmıs gibi geliyor. Yine de, bu akıl almaz dalıslara rağmen tekne yeniden yükseliyor, yeni bir dalganın tepesinden asıp ilerliyor, ilerliyor. Dümen yekesini iki elimle tutuyorum. Yaklastığını gördüğüm bir dalgaya dayanmanın daha iyi olacağını düsünerek burundan almak üzere tekneyi doğrulttuğumda acele ediyorum anlasılan, tekneye su doluyor herhalde. Sinirleniyorum, istemeden bir dalgayı yandan alıyorum. Çok tehlikeli bir sey bu, tekne öylesine yana yatıyor ki neredeyse devrilecek.

Ama bu arada, aldığı suyun büyük bir bölümünü de dısarı atıyor. — Yasa! diye haykırıyor Clousiot. isini biliyorsun. Kelebek! Aldığın suyu nasıl da bosalttın! — Gördün mü!» diyorum dostuma. Tecrübesizliğim yüzünden, açık denizde alabora olup batma tehlikesi geçirdiğimizi bir bilse! Dalgalara karsı koymaktan, belirli bir yönde ilerlemeye çalısmaktan vazgeçiyorum artık, sadece tekneyi dengeli tutmağa yöneliyor çabalarım. Dalgalarla birlikte inip çıkıyoruz artık. Bulusumun büyük önem tasıdığını ve böylece tehlikenin yüzde doksanını ortadan kaldırdığımı anlıyorum. Yağmur duruyor, rüzgâr hep aynı siddette esiyor ama simdi önümü ve arkamı rahatça görebiliyorum. Ardım aydınlık önüm kapkara, bu iki ucun tam ortasındayız. Saat bese doğru her sey geçip gitti. Günes yeniden bizi ısıtıyor, rüzgâr normal, dalgalar eskisi kadar yüksek değil. Yelkeni çekiyorum. Dostlar, bos 112 tencerelerle teknenin içindeki suyu bosalttılar. Battaniyeleri çıkarıyoruz. Direğe bağlanınca rüzgârda çabucak kuruyacaklar. Pirinç, un, yağ, bol kahve, esaslı bir yudum da rom. Günes, bu masmavi denizi iyice

aydınlatarak unutulmaz bir görüntü haline getirdikten sonra batıyor. Gökyüzü koyu kırmızı, bir bölümü suya gömülen bu günes, birkaç beyaz bulutuyla gökyüzüne ve denize koca koca sarı diller uzatıyor, dalgalar yükselirken, mavi, sonra yesil tepeleri de üzerinden yansıyan ısının rengine göre kırmızı, pembe ya da sarı. Alısılmamıs tatlılıkta bir huzur her yanıma yayılıyor, kendime güvenebileceğimi anlıyorum. Ucuz atlattım, üstelik bu kısa fırtınanın bana büyük faydası dokundu. Tek basıma, tekneyi nasıl yönetmek gerektiğini öğrendim. Geceye büyük bir iç rahatlığıyla gireceğim. — Clousiot, tekneyi bosaltmak için yaptığım numarayı gördün mü? — Dostum, o numarayı yapmasan da ikinci bir dalga üstümüze gelse çoktan batmıstık. Doğrusu bij iste çok ustasın. — Yelken kullanmayı deniz kuvvetlerinde mi öğrendin? diye soruyor Maturette. — Evet görüyor musun, deniz kuvvetlerinde askerlik yapmanın da adama faydası dokunuyormus. Rotamızın epey dısına düsmüs olmalıyız. Böy'e bir rüzgâr ve çılgın dalgalarla, dört satta yolundan ne kadar

saptığını anlayabilirsen anla? En iyisi kuzey batıyı tutmak, tamam. Bu kez eflâtun olan son kıvılcımlarını da saçtıktan sonra günesin denizde kaybolmasıyla karanlık basıveriyor. Altı gün daha kazasız belâsız yol alıyoruz. Bir kaç ufak fırtınaya ve süresi üç saati asmayan yağmura rastladığımız oluyor ama hiç biri, ilk patırtının bitmek bilmez uzunluğunda değil. Sabah saat on. En ufak bir esinti yok, deniz çarsaf gibi. Dört saata yakın uyuyorum. Uyandığımda dudaklarım alev alev. Ne dudaklarımın, ne de burnumun derisi kalmıs. Sap eliminki de soyulmus, cılk yara gibi. Maturette ile Clousiot'nun da benden farkı yok. Günde iki kere ellerimize ve yüzümüze yağ sürüyoruz ama yetmiyorkelebek 113/8 Günese bakılacak oıursa, saai ogıeaen surumun Tropiklerin günesi yağı hemen kurutuveriyor. iki buçuğu. Yemek yiyorum, deniz sabahki gibi olduğundan yelkeni tepemize gerip gölgede oturmak istiyoruz. Maturette'in bulasığı yıkadığı yan balık doldu. Palayı kapıp Maturette'den, suya birkaç pirinç tanesi atmasını söylüyorum. Bu taneler ıslandığından sismeye ve mayalanmaya baslamıs. Balıklar, pirinç tanelerinin düstüğü yere birikiyor, neredeyse suyun yüzündeler, bir tanesinin bası görünüyor, palayı

vurduğum gibi karnı havada çıkıveriyor. On kiloluk bir balık bu. Temizliyor, tuzlu suda haslıyoruz. Aksam manyoka unuyla birlikte yiyoruz. Denize açılalı on bir gün oluyor. Bu süre içinde, çok uzağımızdan geçen bir gemiden baskasına raslamadık. Nerede olduğumuzu iyiden iyiye merak etmeye baslıyorum artık. Açık denizdeyiz ama Trinidad'a ya da ingiliz adalarına ne kadar uzaklıktayız acaba? Dyi insan lâfının üstüne gelirmis... Gerçekten de, tam önümüzde kara bir nokta büyüdükçe büyüyor. Bir gemi mi, yahut açık denizde giden bir sa-lupa mı? Yanılmısım, üstümüze geliyormus. Bir gemi bu, artık iyice seçilebiliyor. Rüzgâr olmadığından yelkenlerimiz

acınacak bir halde sarkmıs, gemi her halde bizi görmedi. Birden düdük sesi geliyor, sonra üç kere uluyor gemi, yolunu değistirip doğru bize yöneliyor. — Allah vere de fazla sokulmasa, diyor Clousiot. — Tehlike yok, deniz çarsaf gibi. Bu bir tanker. Yaklastıkça güvertesindeki kalabalığı seçebiliyoruz. Açık denizde, bir ceviz kabuğuna dolan üç kisinin ne halt ettiğini merak ediyorlar herhalde. Yavasça bizden yana sokuluyor, süvari, diğer kaptanlar, tayfalar, ahçıbası seçilebiliyor. Derken rengârenk giysili kadınlarla renkli gömlekli adamlar güverteye çıkıyor. Bunlar yolcu, belli. Bir tankerde yolcu bulunması pek görülmemis sey ya. Tanker yavas yavas yaklasıyor, süvari bizimle Dngilizce konusuyor : — Where are you coming from? — Frene Guyane. — Fransızca biliyor musunuz? diye soruyor kadınlardan biri. 114 — Evet madam. — Açık denizde isiniz ne? — Rasgele gidiyoruz iste. Kadın süvariyle konustuktan sonra : «Kaptan gemiye binmenizi teklif etti, diyor teknenizi de yukarı

çekecekler. — Sağolsun ama söyleyin kendisine teknemizden memnunuz. — Neden yardım istemiyorsunuz? — Biz kaçak mahkûmlarız, yolumuz sizinkinden çok farklı. — Nereye gidiyorsunuz? — Martinique adasına ya da daha ileriye. Neredeyiz? — Açık denizde. — Antil adalarına varmak için ne yapmamız gerekiyor? — ingiliz deniz haritalarını okuyabilir misiniz? — Evet. — Kısa bir süre sonra iple, bir Dngiliz açık deniz haritası, karton karton sigara, ekmek ve kızarmıs bir but iniyor. — Haritaya bakın.» Bakıyor ve : «Dngiliz Antille-rine varmak için batıya dönüp dörtte bir güney yapmam gerekli değil mi?» diyorum. — Tamam. — Asağı yukarı kaç mil? — Dki gün sonra orada olursunuz, diyor kaptan. — Eyvallah. Hepinize tesekkür ederiz! — Süvari, gösterdiğiniz yüreklilikten ötürü sizi kutluyor.

— Sağolsun, elveda!» Tanker yavas yavas uzaklasıyor, neredeyse sıyırıyor bizim tekneyi, pervanelerin anaforundan çekilip biraz uzaklasıyorum, tam o sıra tayfalardan biri bana bir denizci kasketi atıyor. Kasket teknenin ortasına düsüyor. Bir sırmalı seriti ve önünde iki çapası olan bu kasketle, iki gün sonra kazasız belâsız Trinidad'a varıyoruz. Trinidad Karayı görmeden çok önce, kuslar, iyiden iyiye yaklastığımızı haber veriyorlar. Çevremizde dolan115 maya basladıklarında saat sabahın yedi buçuğu. «Geliyoruz arkadas! Geliyoruz! Yolculuğun ilk bölümünü tamamladık, hem de en tehlikeli bölümünü. Yasasın özgürlük!» Her birimiz, çocuksu çığlıklarla sevincimizi dısa vuruyoruz. Yüzlerimiz, yanıkları geçirmek için gemiden armağan edilen kakao yağıyla kaplı. Dokuza doğru toprak görünüyor. Siddetli sayılmayacak, serin bir rüzgâr bizi pek çalkantılı olmayan denizde götürüyor. Ancak öğleden sonra dörde doğru, uzun, küçücük beyaz evlerle dolu, tepesi hindistancevizi ağaçlarıyla kaplı bir adanın ayrıntılarını seçebiliyoruz. Aslında bunun bir ada mı yoksa yarımada mı

olduğunu, evlerde insan bulunup bulunmadığını kestirmek simdilik imkânsız. Teknemizin yöneldiği kumsala doğru kosusan insanları seçebilmek için daha bir saat geçmesi gerekli. Yirmi dakikadan kısa bir sürede, karmakarısık bir kalabalık olusuyor. Bu küçücük köy bizi karsılamak için deniz kıyısına yığılmıs. Sonradan adanın San Fernando olduğunu öğreneceğiz. Kıyıya üç yüz metre kala demir atıyorum, hemen tutuyor. Kıyıdakilerin tepkisini ölçmek ve suyun dibi mercan kayalıklarıyla kaplıysa teknemi delmemek için yapıyorum bu isi. Yelkenleri toplayıp bekliyoruz. Küçük bir kayık bize doğru geliyor, içinde kürek çeken iki zenciyle koloniyal sapkalı bir beyaz var. Beyaz adam, tertemiz bir Fransızcayla : «Trini-dad'a hosgeldiniz», diyor. Zencilerin ağzı kulaklarına varıyor. — iyi dileğinizden ötürü tesekkür ederiz efendim. Denizin dibi mercan kayalıklarıyla mı kaplı acaba? Yoksa kumluk mu?

— Kumluk, tehlikesizce kıyıya yanasabilirsiniz. Demiri çekiyorum ve dalgalar bizi yavasça kumsala itiyor. Karaya değer değmez en az on kisi suya atlıyor ve tekneyi çekip kıyıya alıveriyorlar. Bize bakıyor, oksayıcı hareketlerle dokunuyor. Zenci ya da Kızılderili kadınlar el hareketleriyle davet ediyorlar. Herkes bizi evinde misafir etmek istiyor. Beyaz adamın bana fransızca anlattığı bu. Maturette bir avuç kum alıp öpmek üzere ağzına götürüyor. Herkes çılgına dönüyor. Clousiot'nun durumunu anlattığım Be116 yaz, onu hemen kumsalın yakınındaki evine tasıtıyor. Yarına kadar her seyi teknenin içinde bırakabileceğimizi söylüyor. Kimse dokunmaz, diyor. Kalabalık bana «kaptan» adını taktı, yeni adıma çok gülüyorum. Hepsi : «Good captain, long ride on small boat (iyi kaptan, küçücük gemiyle dünyanın yolunu geldi!» diyor. Hava karardı. Teknenin biraz daha yukarı çekilip sıkı sıkı bağlanmasını sağladıktan sonra Ingilizin pesinden evinin yolunu tutuyorum, ingiliz sömürgelerinde görülen bir «Bungalow» bu; bir kaç tahta basamak,

madenî bir kapı. ingilizin ardından içeri giriyorum, Maturette de pesimden geliyor. Girer girmez de, bir koltuğa yerlesmis kızın arasında sisinen Clou-siot'yu görüyorum. — Karımla kızım, diyor adam. ingiltere'de okuyan bir de oğlum var. Kadın fransızca : — Evimize hos geldiniz diyor. — Oturun beyler, diyor. — Sağolun efendim, bizim için rahatsız olmayın. Bize iki hasır koltuk gösteren genç kız : — Neden? Merak etmeyin, nereden geldiğinizi biliyoruz ve tekrar ediyoruz : Evimize hos geldiniz. Adam avukat, adı da Mr. Bowen. Yazıhanesi, kırk kilometre ötedeki Trinidad'ın baskenti Port of Spain'de. Bize sütlü çay, kızarmıs ekmek, tereyağ ve reçel getiriyorlar, özgür birer insan olarak geçirdiğimiz ilk gece bu, hayat boyu unutamayacağım. Ne geçmisimle ilgili bir sey konusuluyor, ne de meraklı sorularla karsılasıyoruz, bütün öğrenmek istedikleri kaç gündür açık denizde olduğumuz : yolculuğumuzun nasıl geçtiği! Clousiot'nun acı çekip çekmediği, polise ertesi gün mü, yoksa bir gün sonra mı haber verilmesini

istediğimizi, hayatta esimiz, yakınlarımız, çocuklarımız olup olmadığı. Onlara mektup yazarsak postaya verebileceklerini de söylüyorlar. Ne demeli : Gerek kumsalda biriken halkın ve gerekse, üç kaçağa sözle anlatılamayaeak bir yakınlık gösteren bu ailenin karsılama töreni müthis bir sey. Mr. Bowen bir doktorla konusuyor, doktor ertesi gün öğleden sonra yaralıyı getirmesini söylüyor. 117 I Rörntgeni alınacak ve ne yapmak gerektiği anlasılacak. Mr. Bowen Prof of Spain'e, «Salvation Army» (*) komutanına telefon ediyor. Adam otellerinde bize bir oda hazırlayacaklarını, istediğimiz zaman gelebileceğimizi, sağlamsa tekneye iyi bakmamızı, yolculuğa devam etmek için ona ihtiyacımız olacağını söylüyor. Kürek mahkûmu mu? yoksa sürgün mü olduğumuzu soruyor. Kürek mahkûmuyuz, diyoruz. Kürek mahkûmu olusumuz avukatın hosuna gitmis gibi. — Yıkanıp tras olmak ister misiniz? diye soruyor genç kız bana. Reddetmeye kalkmayın, bizim için rahatsızlık söz konusu değil nasılsa. Banyoda size uyacağını sandığımız elbiseler duruyor.

Banyoya geçip yıkanıyorum, tras olup tarandıktan sonra, sırtıma da gri bir pantalon, beyaz bir gömlek geçirip beyaz çoraplarla lâstik pabuçları ayağıma giyerek çıkıyorum dısarı. Bir Kızılderili kapıyı vuruyor, koltuğunun altında paket var, doktorun benimle aynı boyda olduğunu gördüğünü ve dolayısıyla kolayca giyecek bulunduğunu, yoksa evde ufak tefek kimse olmadığından küçük Maturette'in boyuna posuna uygun bir sey bulamayacağını söylüyor. Müslümanlar gibi önümüzde eğilip çekiliyor. Bunca iyilik karsısında ne denebilir? Yüreğime dolan duygular anlatılır gibi değil. Clou-siot herkesten önce yattı. Sonra besimiz, çesitli konulardaki görüslerimizi belirttik. Bu tatlı kadınların en çok merak ettikleri, yeni bir hayat kurmak için ne yapmayı düsündüğümüzdü. Geçmise kıyısından kösesinden bile değindikleri yoktu, bütün sözleri hep gelecekle ilgiliydi. Mr. Bowen Trinidad'ın, kaçakların adaya yerlesmelerini kabul etmeyisine üzülüyordu. Bazı kisiler için yerlesme izni almaya çalıstığını anlattı, ama hiç kabul ettirememisti. Genç kız da, babası gibi, tertemiz ve yanlıssız bir fransızca konusuyor. Sarısın, yüzü çil dolu, on yediyle

yirmi arası olmalı, doğrusu yasını sorma cesaretini kendimde bulamıyordum. — Çok gençsiniz, hayat sizi bekliyor, diyor. Mahkûm olmak için neler yaptığınızı bilmiyor, bilmek de (*) Kimsesiz ya da yoksullara yardım eden hayır kurulusu. 118 istemiyorum. Ama uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmak için bu kadar minik bir tekneyle okyanusa açılmanız, özgürlük için her seyi yapmaya hazır olduğunuzu gösteriyor. Bu çok saygıdeğer bir tutum.

Sabahın sekizine kadar uyuduk. Kalktığımızda yemek masasını hazır buluyoruz. Dki kadın, olağan bir seyden söz edercesine, Mr. Bowen'un Port of Spain'e gittiğini ve bizim için bir talepte bulunabilmek üzere gerekli bütün bilgilerle öğleden sonra döneceğini söylüyorlar. Evini, içinde üç kaçak kürek mahkûmuyla bırakan bu adam bize benzeri olmayan bir ders vererek sunları söylemek istiyor. Siz de, herkes gibi birer insansınız, tanıstığımızdan on iki saat sonra evimde, karım ve kızımla yalnız bıraktığıma bakarak size güvenip güvenmediğimi anlıyabilirsiniz. Bizlere sessizce : Üçünüzle de konustuktan sonra güvenebilir insanlar olduğunuzu anladım ve ne davranısınızla, ne de sözlerinizle kötü bir sey yapmıyacağınıza inanarak sizleri yuvamda bıraktım, diyor. Bu olay üçümüzü de çok duygulandırdı. Kitabım bir gün okur bulabilirse, gerekli duygululuk ve ustalıkla duyduğum heyecanı, o akıl almaz kendimize saygı izlenimini anlatacak kadar «aydın» bir kisi olmadığımı anlıyacaksınız. Bu hayalî vaftiz, bizi

tertemiz kılan bu yıkanma, benliğimin, içine gömüldüğüm balçığın üstünde yükselmesi, beni bugünden yarına bir sorumlulukla karsı karsıya bırakan bu tutum son derece basit bir sekilde, özgürlüğünde bile zincirlere vurulduğunu hisseden, her an birinin denetimi altında bulunduğunu sanan kürek mahkûmunu bambaska bir insan yaptı. Bütün görüp geçirdiklerim, katlandıklarım, basıma gelenler, ahlâksız çürümüs, baskaldırmasıyla çok tehlikeli bir adam olmaya beni iten her sey, sanki büyülenmis gibi yok oluverdi. Sağol majestelerinin avukatı. Mr. Bowen, beni bu kısa sürede bambaska bir insan yaptığın için sana tesekkür ederim. Gözleri, bizi çevreleyen deniz kadar mavi, saçları da sapsarı olan genç kız benimle birlikte hindistancevizlerinin altında oturuyor. Kırmızı, sarı, mor çi119 sel ligi sağlıyor. — Mösyö Henri (Bana mösyö diyor. Bana kimbi-lir ne kadar zamandan beri mösyö diyen çıkmamıstır), babamın dün de söylediği gibi, ingiliz yetkililerinin anlayıssızlığı ne yazık ki burada kalmanıza engel

oluyor. Dinlenip yeniden yola çıkabilmeniz için size, ancak on bes günlük bir süre tanıyorlar. Sabah erkenden teknenizi gözden geçirdim, sizi bekleyen uzun yolculuk için çok hafif ve küçük kalıyor. Bizimkinden daha konuksever bir ulusa raslamanızı diliyorum. Böyle durumlarda, bütün ingiliz adalarının tutumu aynı. Gelecek yolculuğunuzda çok acı çekerseniz, bu adalarda oturan insanlara kızmamanızı rica ederim, insanlar, olayların bu sekilde yorumlanmasından sorumlu sayılamazlar, emirler ingiltere'den, sizi tanımayan kisilerden geliyor. Babamın adresi, 101, Queen Street, Port of Spain - Trinidad'dır. Tanrı yardım eder de mektup yazabilirseniz, lütfen durumunuz hakkında bize iki satırla bilgi verin. ıO kadar duygulandım ki, ne karsılık vereceğimi kestiremiyorum. Mrs. Bowen yanımıza yaklasıyor. Kırk yaslarında, açık kestane saçlı, yesil gözlü, çok güzel bir kadın. Çok basit, belinden kusakla bağlı beyaz bir elbise var sırtında, ayaklarına da bir çift açık yesil sandal giymis. — Kocam saat beste gelecek, diyor. Yanınıza polis katılmadan, arabasıyla baskente kadar gidebilmenizi sağlamaya çalısıyor, ilk gecenizi Port of Spain polis merkezinde geçirmenizi önlemek pesinde. Yaralı

arkadasınız doğrudan doğruya bir dostun kliniğinde yatacak, siz ikiniz de «Salvation Army» nin oteline yerleseceksiniz. Tekneye göz atmaya giden Maturette bahçede bize katılıyor. Çevresi meraklı dolu, diyor. Ama hiç bir seyine dokunan olmamıs. Tekneyi inceleyen meraklılar, dümenin üstüne saplanan kursunu bulmuslar. Biri, hatıra olarak bu kursunu saklamak için izin istemis. Maturette : «Kaptan, kaptan», cevabını vermis. Kızılderili kaptanla konusmak gerektiğini anlamıs ve susmus. Maturette : «Deniz kaplumbağalarını neden bırakmıyoruz?» diye soruyor. 120 pymı varr oıye atılıyor genç kız. Gidip bakalım. Teknenin yanına gidiyoruz. Yolda, ufak tefek ve çok güzel bir Kızılderili kız, hiç konusmadan elime yapısıverdi. «Good afternoon (iyi öğleden sonralar)», diyor bu rengârenk kalabalık, iki kaplumbağayı da çıkarıyorum: «Ne diyorsunuz? Denize atalım mı? Yoksa bunları bahçenizde beslemek mi istersiniz?» — Dipteki havuz deniz suyu doludur. Kaplumbağaları o havuza yerlestiririz, böylece de sizlerden bana bir sey kalmıs olur.» «Tamam.» Teknenin içinde ne varsa çevresine toplananlara dağıtıyor, yalnız puslayı, tütünü, fıçıyı, bıçağı, palayı, baltayı, battaniyeleri ve kimse farketmeden battaniyelerin arasına gizlediğim

tabancayı ayırıyorum. Saat beste Mr. Bowen geliyor: «Baylar, her sey halloldu. Baskente sizi ben götüreceğim, önce yaralıyı kliniğe bırakacak, oradan otele gideceğiz.» Clousiot'yu arabanın arkasına yerlestiriyoruz. Genç kızla vedalastığım sıra annesi, elinde bir bavulla geliyor: «Kocamın esyalarından bazılarını kabul eder misiniz? diyor. Size yürekten armağan ediyorum bunları.» Bunca iyilik karsısında ne demeli? «Sağolun, binlerce kere sağolun.» Ve direksiyonu sağda olan arabaya atlayıp hareket ediyoruz. Altıya çeyrek kala klinikteyiz. Kliniğin adı Saint George. Hastabakıcılar, Clousiot'yu sedye ile bir odaya tasıyorlar, yatağının üstünde oturan bir Kızılderili var odada. Doktor görünüyor. Bowen'in ve bizim elimizi sıkıyor. Fransızca bilmiyor ama Bowen aracılığıyla, Clousiot'ya çok iyi bakılacağını ve istediğimiz zaman kendisini görmeye gelebileceğimizi belirtiyor. Bowen'in arabasıyla sehrin içinden geçiyoruz. Otomobilleri, bisikletleriyle

aydınlık bir sehir görmek bizi hayran bırakıyor. Her yanı tahta olan Port of Spain sehrinin kaldırımlarında beyazlar, zenciler, hintliler, herkes yanyana yürüyor. Yalnız birinci katı tas, geri kalan her yeri tahta olan otele varıyoruz, iyi aydınlatılmıs bir alana bakıyor. Alanda Bahkpazarı yazısını okuyorum. «Salvation Army» komutanı, kadınlı erkekli tüm kurma-yıyla bizleri karsılıyor. Adam biraz fransızca biliyor, diğerleri ingilizce bir seyler söylüyorlar. Ne dedikle121 rini anlamıyoruz ama yüzleri o kadar ayaınıiK, golleri öylesine dost ki bunların iyi seyler olduğunu hemen kestiriyoruz. Bizi ikinci katta, üç yataklı bir odaya çıkarıyorlar — üçüncü yatak herhalde Clousiot için —. Oda nın bitisiğindeki banyo, tertemiz havluları ve sabu-nuyla emrimize amade. Bize odayı gösterdikten sonra, komutan : «Yemek isterseniz, saat tam yedide, yani yar;m saat sonra bir arada yenecek.» — Sağolun, karnımız tok. — Sehri dolasmak istiyorsanız, iste size çay ya da kahve içebilmenizi, bir dondurma yiyebilmenizi sağlayacak iki antil doları, özellikle yolunuzu kaybetmemeye bakın. Geri döneceğiniz zaman sadece :

«Salvation Army Please?» demekle yolu bulabilirsiniz. On dakika sonra sokaktayız, kaldırımlarda yürüyor, insanlarla dirsek dirseğe geliyoruz ama kimsenin aldırdığı yok. Derin solup alıp bir sehirde atılan ilk özgür adımların tadına varıyoruz heyecanla. Oldukça büyük bir sehirde basıbos bırakılmakla gösterilen bu devamlı güven bizi rahat ettiriyor. Kendimize güveni kazandırdıktan baska, bize gösterilen bu güvene ihanet etmenin imkânsız olduğunun bilincine iyice varmamızı da sağlıyor. Maturette'le birlikte, ağır ağır, kalabalığın arasında ilerliyoruz. Dnsanlarla yanyana yürümek, itilip kakılmak, kalabalığın bir parçası olabilmek için ortasına dalmak ihtiyacını duyuyoruz. Bir bara girdik ve bira istedik. «Two beers please» sözü öylesine çoğaldı ki, hiç bir anlamı yokmus gibi geliyordu insana. Buna rağmen, burnundan altın bir deniz kabuğu geçen Kızılderili kadının, biraları önümüze koyduktan sonra : «Half dollar sir», demesine çok sasırdık. Dnci disli gülüsü, kenarları hafifçe kırısmıs mor-kara ve iri gözleri, omuzlarına dökülen simsiyah saçları, çok güzel oldukları anlasılan bir çift göğsün baslangıcını ortaya koyan açık bluzu, herkese doğal gelen bütün bu seyleri biz, peri masalları gibi olağanüstü sanıyoruz. Yok be Kelebek, hiç de öyle değil. Bu kadar kısa sürede yasıyan

bir ölü, müebbete mahkûm biriyken özgür bir insan halini alman imkânsız. 122 Parayı veren Maturette'in elinde yarım dolar kalıyor. Bira o kadar nefis ve soğuk ki : «Bir tane daha içelim mi?» diyor, ikinci bardağı içmek, bana yapılmaması gereken bir seymis gibi geliyor. — Yok canım, gerçek özgürlüğüne kavusalı yarım saat bile olmadı. Sen kafayı çekmeyi düsünüyorsun galiba. — Kelebek, büyütme rica ederim, iki bardak bira içmekle kafayı çekmek arasında dağlar var. — Belki haklısın ama, su anın bize sunduğu zevklere balıklama dalmanın doğru olmadığını sanıyorum. Oburlar gibi değil, yavas yavas, kenarından kösesinden tadına bakmakla ise baslamalı. Her seyden önce, bu para bizim değil. — Doğru, haklısın, özgür olmayı damlalıktan akıtarak öğreneceğiz, böylesi daha iyi. Dısarı çıkıyor ve sehrin bir ucundan öbürüne uzanan Watters Street boyunca gidiyoruz. Geçen tramvaylar, küçük arabaların önüne kosulmus esekler, otomobiller, sinema, bar ve gece kulüplerinin renkli ilânları, gülümseyerek bakan genç zenci ya da kızılderili kızların gözleri bizi öylesine büyülemis ki, farkına bile

varmadan kendimizi limanda buluyoruz, önümüzde ısıklarla donatılmıs büyüleyici adlar tasıyan turist gemileri : Boston, Panama, Los Angles, Quebec, Hamburg, Amsterdam, Londra yazılı silepler. Rıhtım boyunca yanyana dizilmis barlar, gece kulüpleri, lokantalar, içki içen, sarkı söyleyen, bağırıp çağırarak kavga eden erkek ve kadınlarla dolu. Birden dayanılmaz bir istek beni bu, belki bayağı ama hayat dolu kalabalığa karısmaya itiyor. Bir barın önünde, buzların arasına dizilmis istiridyeler, deniz kestaneleri, Dstakozlar, deniz bıçakları, midyeler, geçerken insanı tahrik eden deniz ürünleri duruyor. Kırmızı beyaz kareli örtülerle kaplı ve çoğu dolu olan masalar sanki insanı çağırıyor. Koyu renk derili, yüz hatları incecik, zencilerle çok az benzerliği bulunan göğsü iyice açık rengârenk giysiler içindeki kızlar sizi, gördüklerinizden faydalanmaya zorluyor. Kızlardan birine yaklasıp bir binlik uzatarak : «French money good?» diye soruyorum. «Yes, I change for you.» «Okay.» Parayı alıp kalabalık salonda kaybo123 luyor. Geri dönüp «Come here» diyor bana, ardında bir Çinlinin oturduğu kasaya götürüyor. — Fransız mısınız? — Evet.

— Bin frank mı değistireceksiniz? — Evet — Antil doları mı istiyorsunuz? — Evet. — Pasaport?

— Yok. — Denizci kartı? — Yok. — Kimlik cüzdanı? — Yok. — «Peki.» Adam kıza bir seyler söylüyor, kız salona göz atıyor, benimki gibi sırmalı bir denizci kasketi giyen, tayfa kılıklı bir adamın yanına gidiyor ve kasanın önüne sürüklüyor. Çinli : — Hüviyet? diyor adama? — iste. Ve Çinli, büyük bir soğukkanlılıkla yabancının adına bin franklık bir değistirme fisi dolduruyor, imzalatıyor, kız adamın koluna girip götürüyor. Adam herhalde olup bitenin farkında değil, ben ellisi bir ve iki dolarlık olmak üzere, iyi yüz elli antil doları alıyorum. Kıza bir dolar veriyorum, çıkıyoruz ve masalardan birinin basına çöküp nefis beyaz sarapla birlikte kendimize bir «deniz ürünleri söleni» çekiyoruz. DÖRDÜNCÜ DEFTER DLK KAÇIS DEVAM 124 TRDNDDAD BU Dngiliz sehrindeki ilk özgürlük gecemizi, dün-müs gibi hatırlıyorum. Isıklar ve yureğimizdeki sıcaklıkla sarhos, bu mutlu ve güleryüzlü kalabalığın ruhunu her an koklayarak geziyoruz. Tayfalar ve onları iyice

sağmak için bekleyen kızlarla dolu bir bar. Ama bu kızların iğrenç yanı yok, Paris, Le Havre ve Marsilya batakhanelerinde çalısanlarla kıyaslanamaz-lar. Bambaska, değisik bir sey bu. Asırı'boyalı, sefahatin izlerini tasıyan yüzler kurnazlık parıltılarıyla aydınlanan gözler yerine her renkten kız var karsımızda. Çinliden Afrika zencisine, sütlü kahveden dümdüz saçlısına, anneleri ve babaları sekerkamısı ya da kakao üretimi sırasında tanısan kızılderilisin-den Javalısına, burnuna altından bir deniz kabuğu geçirilmis Çinli ve kızılderili kırmasına, yandan Romalıları andıran, bakır rengi yüzü, iri, simsiyah, pırıl pırıl, uzun kirpiklerle kaplı gözleri ve iyice açarak gerdiği göğsüyle : «Bak memelerime, mükemmel değil mi?» dercesine gezinen ispanyol melezine kadar bütün bu kızlar, saçlarına ilistirdikleri değisik renklerdeki çiçeklerle sevgiyi, dısa vuruyor, sevisme tadı veriyor. Bunun pis ve ticarî yanı yok; is yaptıkları izlenimini uyandırmıyorlar, gerçekten eğleniyorlar. Onlar için paranın, hayatın baslıca hedefi olmadığı anlasılıyor. 125 Lâmbalara toslayıp duran iki kelebek gibi, Maturette'le birlikte, sendeliyerek, bir bardan çıkıp öbürüne

dalıyoruz. Isıl ısıl, küçük bir alana çıktığımızda bir kilise ya da tapınağın kulesindeki saata gözüm ilisiyor, iki olmus. Sabahın ikisi! Hemen geri dönmeliyiz. Bize yapılan iyiliği istismar ettik. Salvation Army komutanı hakkımızda kimbilir neler düsünmeye baslamıstır. Hemen dönelim. Bir taksi çeviriyorum, bizi iki dolara götürüyor. Parayı ödeyip utanç içinde giriyoruz otele, içerde Salvation Army asker lerinden sarısın, yirmi bes - otuz yaslarında bir genç kadın bizi dostça karsılıyor. Bu kadar geç dönmemiz onu ne sasırtmıs, ne de kızdırmıs gibi. Dostça ve yakın olduğunu kestirebildiğimiz birkaç ingilizce sözün ardından odanın anahtarını veriyor, iyi geceler diliyor. Yatıyoruz. Bavulda bir pijama buldum. Isığı söndürmek üzereyken Maturette : «Bu kadar kısa sürede bize bunca sey veren Ulu Tanrı'ya sükredebiliriz. Ne dersin Kelebek?» diye soruyor. — Benim için de tesekkür et, büyük adam senin Ulu Tanrın. Dediğin gibi, bize akıl almıyacak kadar cömert davrandı.» Ve ısığı söndürüyorum.

Bu yeniden dünyaya gelis, mezardan dönüs, gömüldüğüm mezarlıktan çıkıs, üst üste gelen tüm heyecanlar, öteki insanların arasında beni yeniden hayatın içine sokan gece gezintisiyle o kadar etkilenmistim ki, bir türlü uyuyamıyorum. Kapalı gözlerimin önünden görüntüler, bir takım seyler, bütün bu karısım herhangi bir tarih sırasına uymadan büyük bir belirginlikle ama kopuk kopuk geçiyor: Mahkeme, Conciergerie cezaevi, ardından cüzzamlılar, derken Saint - Martin - de - Re, Tribouillot, Jesus, fırtına... Bir yıldan beri yasadıklarım sanki anılarımın galerisinde bir hayaletler dansı gibi ortaya çıkmaya çalısıyor. Bu görüntüleri uzaklastırmak istiyor, ama basaramıyorum. En garibi de, rüzgârın ulumasına, dalgaların sesine karısması. Hepsine de, az önce uğradığımız çesitli barlardaki kızılderililerin çaldığı tek telli kemanın sesi hakim. Sonunda, ortalık ağarırken uykuya dalabiliyorum. Saat ona doğru kapı vuruluyor. Gelen Mr. Bo-wen. 126 — Günaydın dostlarım. Hâlâ yatıyor musunuz? Geç gelmissiniz, iyi eğlendiniz mi bari?

— Günaydın. Evet geç geldik, ne olur kusurumuza bakmayın. — Kusura neden bakalım! Çektiklerinizden sonra eğlenmek hakkınız. Dlk özgürlük gecenizden faydalanmanız gerekliydi. Sizi polis merkezine götürmeye geldim, ülkeye gizlice girdiğinizi resmen açıklamak için polise basvurmak zorundasınız. Bu formaliteyi tamamlayınca dostunuzu görmeye gideriz. Sabah erkenden röntgenini almıslar. Sonuç daha sonra anlasılacak.

Çabucak yıkanıp giyinerek, komutanla birlikte bizi bekleyen Bowen'in bulunduğu asağı salona iniyoruz. Komutan, kötü bir fransızcayla : — Günaydın dostlarım, diyor. — Hepinize günaydın, nasılsınız?» Salvation Army'nin önde gelenlerinden biri soruyor: «Port ot Spain'i sevimli buldunuz mu?» — Tabii efendim. Çok sevdik sehri. Bir küçük fincan kahve içtikten sonra merkezin yolunu tutuyoruz, iki yüz metre kadar ötede olduğu için de yürüyoruz. Bütün polisler bizi selâmlıyor ve büyük bir merak belirtisi göstermeden inceliyorlar. Haki üniformalı ve abanoz renkli iki nöbetçinin arasından geçerek ciddi ve gösterisli bir çalısma odasına giriyoruz. Elli yaslarında, haki gömlekli, kravatlı, göğsü nisan ve madalya dolu subay kalkıyor. Gömleğinin altına sort giymis. Bize, fransızca olarak : «Günaydın, diyor, oturun lütfen, ifadenizi zapta geçirmeden önce sizlerle biraz konusmak istiyorum. Kaç yasındasınız?» — Yirmi altı ve on dokuz. — Neden mahkûm oldunuz? — Cinayet suçundan. — Cezanız ne kadar?

— Müebbet kürek. — öyleyse taammüden adam öldürmüssünüz. — Hayır efendim, benimki yalnız cinayet. — Benimki taammüden öldürme, diyor Maturette. Yasım on yediydi. — On yedi yasında insan ne yaptığını bilir, di 127 yor ingiliz. Dngiltere'de, cinayeti islediğiniz ispatlansaydı asılırdınız. Her neyse, ingiliz memurları Fransız adaleti hakkında bir yargıda bulunacak değil. Ama anlasamadığımız nokta, kaçakların Fransız Güyan'ına geri verilmesi. Kürek cezasının, Fransa gibi uygar bir ülkeye yarasmıyacak kadar insanlık dısı bir ceza olduğuna inanıyoruz. Ne yazık ki Trinidad, ya da diğer ingiliz adalarından birinde kalamazsınız, imkânsız. Sizden namusluca davranmanızı, hareketinizi geciktirmek için hastalık ya da baska bir kaçamak yol aramamanızı istiyorum. Port of Spain'de on bes ilâ on sekiz gün dilediğiniz gibi dinlenebilirsiniz. Teknenizin iyi durumda olduğunu söylediler. Buraya, limana çektireceğim. Onarım gerekiyorsa, ingiliz donanmasının ustaları yaparlar, Giderken yeterince yiyecekle birlikte iyi bir pusla ve bir deniz haritası

vereceğiz size. Güney Amerika ülkelerinin sizleri kabul etmesini dilerim. Venezüella'ya gitmeyin, hemen tutuklanır ve Fransızlara iade edilene kadar yol yapımında çalıstırılırsınız. Büyük bir hata isleyen kisinin hayat boyu yitip gitmesi zorunlu değildir. Genç ve sağlamsınız, sevimli bir görünüsünüz var, çektiklerinizden sonra yenilgiyi kabul etmiyeceğinizi sanıyorum. Buraya kadar gelmeniz tam tersini ortaya koyuyor, iyi ve sorumluluğunun bilincinde adamlar olabilmenize yardım edenler arasında bulunmak isterim. Talihiniz açık olsun... Bir derdiniz olursa su numarayı arayın, size Fransızca cevap verirler. Zili çalıyor, bir sivil giriyor içeri. Bir sürü resmî giysili ve sivil polisin daktilo tıngırdattığı salonda bir sivil ifademizi alıyor. — Neden Trinidad'a geldiniz? — Dinlenmek için. — Nereden geliyorsunuz? — Fransız Güyan'ından. — Kaçarken suç islediniz mi, kimseyi yaraladınız ya da öldürdünüz mü? — Kimseyi ağır yaralamadık. — Nereden biliyorsunuz? — Hareketimizden önce duydum. — Yasınız ve Fransız ceza kanunu karsısındaki durumunuz? (v.s.) Baylar, burada on bes ilâ on se-

128 kiz gün dinlenebilirsiniz. Bu süre içinde dilediğinizi yapmakta özgürsünüz. ,Otel değistirirseniz bize haber verin. Ben çavus Willy. Kartımda iki telefon var: Su resmî numaram, su da evimin numarası. Basınıza bir sey gelir de yardıma ihtiyaç duyarsanız beni hemen arıyabilirsiniz. Size güvenmekle hata etmediğimize, inanıyoruz, iyi davranacağınızdan eminiz. Az sonra, Mr. Bowen bizi kliniğe götürdü. Clou-siot bizleri gördüğüne pek sevindi. Sehirde geçirdiğimiz gecenin hiç sözünü etmiyoruz. Sadece dilediğimiz yere gitmekte özgür olduğumuzu söylüyoruz. O kadar sasırıyor ki : — Yanınıza birini katmıyorlar mı? diye soruyor. — Dyi valla, bu rozbifler (ingilizler) matrak adamlar! Doktoru bulmaya giden Bowen, onunla birlikte geri dönüyor. Soruyor Clousiot'ya : «Tahtalarla sarmadan önce kırığı kim yerine oturttu?» — Ben ve o sıra yanımda bulunan biri.

— O kadar iyi yapmıssınız ki, bacağı yeniden kırmanın hiç gereği kalmıyor, kırık incik kemiği kaynamıs bile. Sadece alçıya alıp biraz yürüyebilmeniz için demir koyacağız. Burada mı kalmak istersiniz, yoksa dostlarınızla beraber olmak mı? — Onlarla beraber olmak isterim. — öyleyse yarın sabah klinikten çıkabilirsiniz. Nasıl tesekkür edeceğimizi bilemiyoruz. Mr. Bowen'le doktor çekiliyor, sabah ve öğleden sonranın büyük bir bölümünü arkadaslarımızın yanında geçiriyoruz. Ertesi sabah, pencereleri ardına kadar açık, vantilatörlerin serinlettiği otel odasında bulustuğumuzda çok sevinçliyiz. Sağlıklı yüzümüz ve yeni giysilerimizin sağladığı iyi görünüsten ötürü birbirimizi kutluyoruz. Konusmanın gelip geçmise dayandığını görünce dostlarıma : — Geçmisi mümkün olduğu kadar unutmaya bakalım, diyorum, gözümüzü bugüne ve geleceğe dikelim. Nereye gideceğiz? Kolombiya'ya mı? Panama'ya mı? Kosta Rika'ya mı? Bizi kabul edebilecek ülkeler konusunda Mr. Bowen'le konusmalıyız. Bowen'i yazıhanesinden arıyoruz, yerinde yok. kelebek 129/9

San Fernando'daki evine telefon ediyorum, kızı cevap veriyor. Dostça sözlerin ardından : «Mösyö Henri, diyor, otelin yakınındaki Balıkpazarmdan San Fernando'ya otobüs kalkıyor. Neden öğleden sonralarınızı burada geçirmiyorsunuz? delin, bekliyoruz.» San Fernando yolundayız. Clousiot, üniformayı andıran tütün rengi elbisesiyle çok yakısıklı. Bizi büyük bir yakınlıkla karsılayan eve girmek üçümüzü de duygulandırıyor. Kadınlar da heyecanımızı anlamıs gibi, bir ağızdan : «Yeniden evinize döndünüz sevgili dostlar, diyorlar. Dilediğiniz gibi oturun.» Bize «bay» diye hitap edecekleri yerde, gerektiği zaman adımızı söylüyorlar: «Henri, sekeri verir misin lütfen; Andre (Maturette'in adı Andre), pu-digten biraz daha alır mısınız? Mrs. Bowen ve Miss Bowen, bize yaptığınız bütün iyilikler için Tanrı tuttuğunuzu altın etsin. Bize büyük sevinçler sağlayan yüce ruhlarınız, hayatınızın sonuna dek mutluluktan baska sey bilmesin. Onlarla tartısıyoruz, masanın üzerine bir harita yayılıyor. Bundan sonra yolumuz çok uzun : ilk Kolombiya

limanı Santa Marta bin iki yüz kilometre ötede; Panama iki bin yüz kilometre uzaklıkta. Kosta Rika'ya iki bin bes yüz kilometre var. Mr. Bowen göründü : «Bütün konsolosluklara telefon ettim, iyi haberlerim var, diyor. Dinlenmek için bir kaç gün de Curaçao'ya uğrayabilirsiniz. Kaçaklar konusunda Kolombiya'nın takındığı kesin bir tavır yok. Konsolosa bakılırsa, simdiye kadar deniz yoluyla Kolombiya'ya varan kaçak görülmemis. Panama ve diğer ülkeler için de durum aynı.» Mr. Bowen'in kızı Margaret: — Sizin için çok emin bir yer biliyorum, diyor. Ama çok uzak, en azından üç bin kilometre ötede. — Neresi bu? diye soruyor babası. — ingiliz Honduras'ı. Oranın valisi benim vaftiz babam. Dostlarıma bakıyor ve : «Hedefimiz Dngiliz Honduras'ı», diyorum. Bu ülke, güneyden Honduras Cumhuriyetine, kuzeyden de Meksika'ya komsu bir ingiliz sömürgesi. öğleden sonrayı, Margaret ve annesinin yardı130 mıyla rotamızı çizmekle geçiriyoruz, ilk asama Trinidad - Curaçao : Bin kilometre, ikinci asama Curaçao'-

dan sonra yolumuzun üstündeki adalardan biri. üçün cü asama da ingiliz Honduras'ı. insan denizde nelerle karsılasacağını bilmediğinden, polisin vereceği yiyecekler dısında bir sandık da konserve almayı kararlastırıyoruz. Et, sebze, balık konservesiyle marmelât. Margaret, «Salvattorı» mağazasının bu konserveleri bize memnunlukla armağan edeceğini söylüyor. «Parasız vermezlerse, annemle ben size armağan ederiz», diye de ekliyor. — Hayır. — Susun Henri. — Hayır, böyle sey olamaz, çünkü paramız var, Yiyecekleri kendi paramızla alabilecekken sizin iyiliğinizden faydalanmak kötü bir sey olur. Tekne, Port of Spain'de, deniz kuvvetlerine ait bir kayıkhanede. Yoia çıkmadan önce tekrar uğrayacağımıza söz vererek ayrılıyoruz. Her gece, dinî bir görev yaparcasına, saat on birde çıkıyoruz. Clousiot, en kalabalık parklardan birine oturuyor, ikimizden biri nöbetlese onunla gevezelik ederken, diğeri sehri geziyor. Buraya geleli on gün oldu. Alçının içinde yerlestirilen demir sayesinde, Clousiot, fazla güçlük çekmeden yürüyebiliyor. Tramvayla limana inmeyi de öğrendik, öğleden sonraları ve aksamları hep limana gidiyoruz. Kıyıdaki barların bazılarında dost edindik ve benimsendik. Devriye gezen polislerle

selâm-lasıyoruz, herkes kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi biliyor, kimse de en ufak sey söylemeye yel-tenmîyor. Sık sık gittiğimiz barlarda, yiyip içtiklerimizden, tayfalara oranla daha az para aldıklarını far-kediyoruz. Kızlar için de aynı sey söz konusu. Genellikle tayfaların, subayların ve turistlerin masasına

oturdular mı durmadan içerler, mümkün olduğu kadar çok para harcatmaya çahsırlar. Dansedilen barlarda, daha önceden birkaç kadeh içki ısmarlamayan kimseyle dansetmezler. Ama bize, hepsi baska türlü davranıyor. Uzun uzun yanımızda oturuyorlar, bir içki içmeleri için epey üstelemek gerekiyor. Kabul etseler de önlerine o herkesçe bilinen minicik kadehlerden getirmiyorlar bira ya da okkalı viski soda 131 içiyorlar. Davranısları çok hosumuza gidiyor, durumumuzun bilindiğinin ve yürekten desteklendiğimizin dolaylı yoldan anlatılısı bu. Tekne tepeden tırnağa boyandı, küpestesi on santim yükseltildi. Salma iyice desteklendi, teknede en ufak bir çatlama yok, sapasağlam. Direğin yerine daha yüksek ama eskisinden çok daha hafif yeni bir direk kondu, un torbasından yapılma flok ve trinketanın yerini yepyeni sarı yelkenler aldı. Deniz kuvvetlerinden bir yüzbası, bana rüzgâr gülü de bulunan bir pusula verdi, (buna pergel diyorlar), haritanın yardımıyla bulunduğumuz yeri iyi kötü nasıl çıkarabileceğimi de öğretti. Curaçao'ya varmak için rotam çizildi : Batı ve dörtte bir doğu.

Yüzbası beni, Tapron okul gemisinin komutanı plan bir subayla tanıstırdi. Âdâm, ertesi sabah sekizde" limanın dısında teknemle bir gezintiye çıkmayı kabul edip etmiyeceğimi soruyor, isteğinin nedenini anlamıyorum ama sözlesiyoruz. Ertesi sabah, bulusrna saatinde, Maturette'le birlikte deniz kuvvetlerindeyiz. Yanımıza bir tayfa veriyorlar, neseli rüzgârla limandan çıkıyoruz. Dki saat sonra, limana girip çıkmak için tiramola atarken, bir savas gemisi üzerimize geliyor. Bembeyaz giysili subayları ve mürettebatı güverteye dizilmis. «Hurra» diye bağırarak geçiyor, iki kere bayraklarını çıkarıp indiriyorlar. Bu, anlamını pek kestiremediğim resmî bir selâm olmalı. Geri döndüğümüzde savas gemisi rıhtıma yanasmıs bile. Bizim tekneyi de kenara bağlıyorlar. Yanımızdaki tayfa, isaretle pesinden gitmemizi belirtiyor, savas gemisine çıkıyoruz, komutan bizi merdivenin basın da karsılıyor. Bir düdük sesi gelisimizi bildiriyor, subaylarla tanıstırıldıktan sonra esas durustaki öğrencilerle assubayların önünden geçiyoruz. Subay onlara Dngilizce

bir sey söylüyor, dağılıyorlar. Genç bir subay, komutanın mürettebata, ufacık bir tekneyle bu kadar uzun bir yolculuğu göze aldığımız için bütün denizcilerin bize saygı duyması gerektiğini söylediğini anlatıyor. Bize bunca serefi lâyık gören subaya tesekkür ediyoruz. Sonradan büyük faydasını göreceğimiz üç musamba armağan ediyor. Bunlar, önü fermuarlı, kukuletalı, su geçirmez siyah musambalar. Gitmeden iki gün önce, Mr. Bowen bizi görmeye geliyor ve emniyet müdürünün ricasını iletiyor. Bir hafta önce tutuklanan üç sürgünü de yanımıza almamızı istiyor müdür. Anlattıklarına göre bu üç kisi adaya bırakılmıs, arkadasları ise Venezüella'ya doğru yollarına devam etmisler. Bu is midemi bulandırıyor ama, bize o kadar iyi davranıldı ki bu üç adamı almamazlık edemiyorum. Yalnız cevabımı vermeden önce kendilerini bir kere görmeyi sart kosuyorum. Bir polis arabası gelip beni alıyor. Geldiğimizde bizi sorguya çeken üniformalı subaydan baskası olmayan emniyet müdürüne çıkıyorum. Çavus Willy tercümanlık yapıyor. — Nasılsınız? — Dyiyiz, sağolun. Sizden bir dileğimiz var. — Mümkünse elimizden geleni yaparız.

— Cezaevinde, sürgünden kaçan üç Fransız var. Adada gizlice birkaç hafta kalmıslar, arkadaslarının onları burada bırakıp yollarına devam ettiklerini söylüyorlar. Teknelerinin battığını sanıyorum ama, kullanmayı bilmedikleri iddiasındalar. Kendilerine bir tekne bulmamız için numara yaptıkları belli. Buradan ayrılmaları gerekiyor. Limanımızdan geçecek ilk Fransız gemisinin komutanına onları teslim zorunda kalmak benim için çok üzücü olur. — Müdür Bey, elimden geleni yaparım, yalnız daha önce kendileriyle görüsmeliyim. Tekneye üç yabancıyı almanın ne kadar tehlikeli olduğunu kabul edersiniz. — Anlıyorum. Willy, Fransızların avluya çıkarılmalarını söyler misiniz? Onlarla yalnız konusmak istediğimden, çavustan, uzaklasmasını rica ediyorum. — Sürgün müsünüz? — Hayır, kürek mahkûmuyuz. — Neden sürgün dediniz? — Küçük suç isleyen adamları büyük suç isleyenlere yeğ tuttuklarını sanıyorduk. Yanıldığımızı anladık. Sen kimsin? — Ben de bir kürek mahkûmuyum. 132 133

— Seni tanımıyoruz. — Son kafileyle geldim. Ya siz? — Biz 1929 kafilesindeniz.

— Mesele su: Emniyet Müdürü beni çağırttı ve üç kisi olduğumuz halde sizi de yanımıza almamızı istedi. Kabul etmezsem, denizcilikten anlamadığınız için buradan geçecek ilk Fransız gemisine sizleri teslim etmek zorunda kalacak. Ne dersiniz? — Yalnız bizi ilgilendiren bir takım nedenlerden ötürü, bir daha deniz yolculuğu yapmak istemiyoruz. Sizinle yola çıkar gibi görünürüz, sen bizi adanın ıssız bir yerinde bırakıp yoluna devam edersin. — Bakın bu isi yapamam. — Neden? — Bize gösterdikleri bunca yakınlığın karsılığını alçaklıkla ödeyemem. — Adamın, kürek mahkûmlarının senin gözünde rozbiflerden önce gelmesi gerekmez mi? — Neden? — Sen de kürek mahkûmusun, ondan. — Evet ama, birbirinden o kadar farklı kürek mahkûmları var ki. örneğin sizinle benim aramdaki fark, belki rozbiflerle benim aramdakinden büyük, insanların görüsüne göre değisen bir sey bu. — Yani bizi Fransızların eline bırakacak mısın? — Hayır ama, Curaçao'ya varmadan da bir yere indirmiyeceğim.

— Bakın önce tekneyi bir görün. Belki sizi buraya getiren çok kötüydü. — Peki bir bakalım, dedi diğer ikisi. — Anlastık. Emniyet Müdüründen, teknenin size gösterilmesini isteyeceğim. Çavus Willy ile birlikte limana indik. Tekneyi gördükten sonra, üçüne de biraz güven geldi. Yeni Bir Yolculuk iki gün önce, üç yabancıyla birlikte yola çıktık. Nereden haber aldıklarını bilmiyorum ama hareketimizde, bir düzine bar kızıyla Bowen ailesi ve Salvation Army komutanı bizi uğurladı. Kızlardan birinin beni öptüğünü gören Margaret, gülerek: «Henri amma da çabuk nisanlanmıssın, dedi. Ciddi değil herhalde!» — Hosça kalın hepiniz. Hayır, hayır, elveda! Yalnız su kadarını bilin ki, yüreklerimizde asla silinmi-yecek koca bir yer tutuyorsunuz. öğleden sonra saat dörtte, bir römorkörle çekilerek yola koyulduk. Bize veda etmeye gelen ve beyaz mendiller sallayan kalabalıktan son ana kadar gözlerimizi ayırmayıp parmağımızla biriken yasları silerek limandan çıktık. Bizi römorköre bağlayan ip çözülür çözülmez, pupa yelken, hedefe varmadan önce asmak

zorunda bulunduğumuz milyonlarca dalganın basındakilere doğru atıldık. Teknede iki bıçak var, biri bende, öbürü Maturette'de. Balta ile pala Clousiot'nun yanında. Diğerlerinden hiç birinin silâhı olmadığından eminiz. Yolculuk süresince uyanık kalıp nöbet tutmayı kararlastırdık. Günes batmak üzereyken okul gemisi yanımıza yaklastı ve yarım saat kadar bize refakat etti. Sonra selâmlayıp uzaklastı. — Senin adın ne? — Levlond. — Hangi kafileyle geldin? — 27 yılındakiyle. — Ne kadar ceza yedin? — Yirmi yıl. — Ya sen? — Adım Kargueret. 29 da geldim. Brötanyalıyım. — Brötanyalısın ve denizcilikten anlamıyorsun demek? — Hiç anlamıyorum. — Benim adım Düfils, Angers'Iiyim. Ağırcezada ağzımdan kaçırdığım aptalca bir söz yüzünden müebbet yedim. Yoksa en fazla on yılla paçayı kurtarıyordum. — Ne dedin ki?

— Hikâye su: Karımın basına ütü vurarak öldürmüstüm. Mahkeme sırasında, jüri üyelerinden biri, karımı öldürmek için neden ütü kullandığımı sordu. Nedenini bilmiyorum ama, her yanında sürüyle kırı134 135 sık belirdiği için ütüyü seçtiğim, cevabını verdim. Avukatıma sorarsanız, bu aptalca cümle yüzünden yemisim müebbeti. — Nereden yola çıktınız? — Saint - Laurent'den seksen kilometre ötede, Cascade adı verilen bir orman kampından kaçtık. Rahatımız yerindeydi, elimizi kolumuzu sallayarak gezebiliyorduk, bu yüzden de kaçmak kolay oldu. Bes kisi, rahatça kirisi kırdık. — Bes kisi mi? öteki ikisi nerede?» (Ortalığa rahatsız edici bir sessizlik çöktü. Clousiot: — Ağa dedi burada erkek erkeğeyiz. Kader birliği de ettiğimize göre bilmemiz gerekir. Konus.

— Size her seyi anlatacağım, dedi Brötanyalı, Gerçekten de bes kisi yola çıktık, yanımızdaki iki Cannes'lı balıkçı olduklarını söylemislerdi. Para ödememis, gemide görecekleri isin paradan değerli sayılmak gerektiğini savunuyorlardı. Oysa açık denizde, ikisinin de denizcilikten bir sey anlamadığını gördük. Yirmi kere boğulma tehlikesi atlattık. Kıyı kıyı, önce Hollanda Güyan'ı, sonra Dngiliz Güyan'ı ve sonunda Trinidad sahillerini sıyırarak gidiyorduk. Georgetown ile Trinidad arasında, hepimizin baskanı olabileceğini söyleyeni öldürdüm. Herif ölümü hak etmisti, çünkü bedavadan kaçabilmek için denizcilikten anladığını söyleyerek hepimizi aldatmıstı, öbürü de öldürüleceğini sandı ve kötü havada, teknenin dümenini bırakıp kendiliğinden suya atladı. Boğulmamak için elimizden geleni yaptık. Tekne birkaç kere su doldu, bir kayaya çarpıp parçalandık da mucize sonucu kurtulduk. Anlattıklarımın gerçeğe uygun olduğuna yemin ederim. — Doğru söylüyor, dedi diğerleri de. Anlattığı gibi oldu, herifi öldürmek için üçümüz de fikir birliğine

varmıstık. Ne dersin Kelebek? — Valla benim isim yargıçlık değil. — Ama, diye diretti Brötanyalı, bizim yerimizde olsan ne yaparsın? — Düsünmek gerekir. Haksızlık etmemek için o anı yasamak gerekir; yoksa gerçeğin nerede olduğunu anlıyamayız.» Clousiot: — Ben de olsam gebertirdim, dedi, çünkü bu öyle bir yalan ki, herkesin hayatına mal olabilirdi. — Peki, peki daha fazla konusmayalım bu konuyu. Ben sizin çok korktuğunuzu seziyorum. Korkuyu da üzerinizden bir türlü atamamıssınız, çaresiz kaldığınız için bizimle denize açıldınız değil mi? — Evet dediler bir ağızdan. — Yalnız bu teknenin içinde bulunduğunuz sürece saskınlık ve kargasalık yaratmak yok. Hiç kimse korkusunu dısa vuramaz. Korkan çenesini tutsun. Bu tekne sağlam, sağlam olduğunu da ispatladı. Simdi eskisinden çok daha yüklüyüz ama tekne on santim daha yüksek. Bordanın yüksekliği artan ağırlığı fazlasıyla karsılar. Sigara ve kahve içiyoruz. Yola çıkmadan önce karnımızı iyice doyurduk, ertesi sabaha kadar1 bir sey yememeye kararlıyız. 9 Aralık 1933, Saint - Laurent Hastanesinin zırhlı duvarları ardından kaçıs hazırlıklarının baslamasından bu

yana kırk iki gün geçti. Ortaklığımızın muhasebecisi Clousiot bildiriyor bunu bize. Hareket günündekinden farklı olarak, çok değerli üç sey var elimde: Trinidad'da aldığım su geçirmeyen çelik saat, rüzgâr gülüyle birlikte esnek ve çift kutusuyla sasmaz bir pusla, bir de selüloid günes gözlüğü. Clousiot ile Maturette'in de simdi, basları kasketli. iki kere yunus sürüleri arasına düsmemiz sayılmazsa, ilk üç gün sakin geçti. Ama yunuslar bize gerçekten soğuk terler döktürdüler. Sekiz yunusluk bir grup basladı teknemizle oyuna, önce teknenin kıçından dalıyor, uzunlamasına altından geçip tam önümüze çıkıyorlar. Ara sıra içlerinden birine dokunuyoruz. Ama asıl bizi etkileyen su oyun: Üçgen biçimi alan, biri önde ikisi arkada üç yunus çılgın gibi üstümüze geliyorlar. Tekneye çarpacakları sanılırken dalıyor ve sağımızdan, solumuzdan çıkıveriyorlar. Rüzgârın siddetine ve pupa yelken yol almamıza rağmen bizden hızlı gidiyorlar. Bu oyun saatlar boyu sürüyor, kâbustan farksız. Hesaplarında yapacakları ufak bir yanlıs bizi devirebilir! Üç yeni arkadas ağız açmıyorlar ama allak bullak olan suratları görülmeğe değer. Dördüncü gecenin ortasında, korkunç bir fırtına

136 137 patladı. Gerçekten ürkütücü bir seydi bu. Dsin kötü yanı da dalgaların aynı yönü izlememeleriydi. Kimi çok yüksek, kimi alçak, anlasılır gibi değil. Ara sıra: «Ha gayret aslanım! Bunu da diğerleri gibi altedecek-sin!» ya da «Arkadan gelene dikkat» diye bağıran Clousiot'nun dısında kimse konusmuyor. Az raslanan bir sey, dalgalar kükreyerek ve köpük içinde geliyor üstümüze. Alâ hızlarını hesaplıyor, ne yandan üstümüze yükleneceklerini önceden kestiriyorum. Ve akıl aimaz bir biçimde, olanca gücüyle bir dalga teknenin kıçına bindiriveriyor. Bu dalgalar kaç kere omuzlarımda söndü, tabii suyun çoğu da tekneye doluyor. Bes kisi, elde teneke kutu ve tencereler, durmadah su bosaltıyorlar. Buna rağmen teknenin dörtte birinden fazlasını suyla doldurduğum olmadı, dolayısıyla da batma tehlikesi geçirmedik. Bu panayır eğlentisi asağı yukarı gecenin yarısını kapladı, yedi saata yakın sürdü. Yağmurun yüzünden günesi, ancak sekize doğru görebildik.

Fırtına durulup, yeni günün yepyeni ve ısık saçan günesi görününce, ben dahil hepimiz tarafından sevinç çığlıklarıyla karsılandı. Her seyden önce kahve. Kaynar sütlü kahvenin yanında da demir gibi kaskatı olup kahveye batırılınca tadı değisiveren denizci peksimeti. Fırtınaya karsı bütün gece verdiğim savas beni bitirdi, rüzgâr siddetli, dalgalar da epey yüksek ve karısık; ama dayanamıyor, Maturette'den bir süre yerimi almasını istiyorum. Tek derdim uyku. Yataiı on dakika olmadan, Maturette yandan yakalanıyor dalgalara, teknenin dörtte üçünü su dolduruve-riyor. Kutular, ocak, battaniyeler, her sey suda yüzüyor...

karnıma kadar yükselen suyun içinde bata çıka dümene varıyor, üstümüze doğru gelen bir dalgayı atlatacak zamanı güç buluyorum. Dümeni kırmamla teknenin kıçını dalgaya vermem bir dolu, dalga içeri dolmadığı gibi, bizi en az on metre de ileri itti. Herkes su bosaltıyor. Maturette'in elindeki koca tencere, her keresinde on bes litre atıyor dısarı. Kimsenin esya kurtarmakta gözü yok, hepsinin tek düsüncesi tekneyi iyice ağırlastıran ve dalgalara karsı koymasını önleyen suyu mümkün olduğu kadar kısa sürede bosaltmak, bosaltmak. Yeni aldığımız üç kisi138 nin iyi çalıstığını kabul etmek zorundayım; Brötanyalı elindeki kovayı sulara kaptırınca hiç beklemeden tek basına karar verdi ve tatlı su dolu fıçıyı zorlanmadan tekneden dısarı attı. iki saat sonra teknenin içi kupkuru, ama battaniyeler, primus ocağını, fırını, mangal kömürü çuvallarını, benzin damacanasını ve su fıçısını (bunu istiyerek) yitirdik. öğlene doğru, baska bir pantalon giymek istediğimde küçük bavulumla birlikte üç musambanın ikisinin dalgalara kapılıp gittiğini görüyorum. Nasılsa, teknenin dibinde iki sise rom buluyorum. Tütünümüzün

tümü kayıp ya da ıslak, yapraklar, su geçirmeyen teneke kutularıyia birlikte yok olmus. — Dostlar, diyorum, önce esaslı bir rom çekelim, sonra yedek yiyecek sandığını açalım. Bakalım ne var elimizde. Meyva suyu mu var, bu iyi. içeceğimizi idareli kullanacağız. Bisküvi kutuları görüyorum, birini bosaltın ve fırın haline getirin. Konserve kutularını dibe yerlestirecek ve sandığın îahtalarıyla ates yakacağız. Hepimiz korkmakta haklıydık, ama simdi tehlike geçti. Toparlanmalı ve olaylara karsı koyabilecek duruma gelmeliyiz. Su andan sonra kimse: Susadım, dememeli; kimse: Acıktım, dememeli; kimse: Canım sigara istiyor, dememeli. Tamam mı? — Evet Kelebek, tamam. Herkes üstüne düseni yaptı, Tanrı'ya sükür rüzgâr azaldı da sığır eti konservesinden kendimize bir çorba yapabildik, içine asker peksimetlerini baürdı-ğımız bir sahan dolusu çorbayla midelerimize leziz ve sağlam, ertesi günü beklememize yetecek kadar takviye sağladık. Hepimize yetecek kadar da yesil çay hasladık. Sandıktan bir karton sigara çıktı. Dçinde sekiz sigaralık yirmi dört paket var. Besi de, uyanık

kalabilmek için sigaraları benim içmemde birlestiler. Kimsenin kıskanmaması için de Clousiot, sigaralarımı yakıp vermekten vazgeçti. Sadece ağzımda-kini ateslemekle yetiniyor. Bu anlayıs sayesinde aramızda hiç bir tatsız olay geçmiyor. Yola çıkalı altı günü geçti, ben daha uyuyamadım. Bu aksam su çarsaf gibi, uyuyorum, kalıp gibi bes saat süreyle uyuyorum. Uyandığımda saat gecenin onu. Ortalık yine süt liman. Beni beklemeden ye139 ineklerini yemisler, konserve mısır unundan yaptıkları bir çesit çorba çok lezzetli, birkaç sosisle birlikte atıstırıyorum. Tadı damağımda kalıyor. Çay soğumus ama hiç önemi yok. Sigara içiyor ve rüzgârın çıkmasını bekliyorum. Gökyüzü sıkır sıkır yıldız dolu. Kutup yıldızı tüm parlaklığıyla ısık saçıyor. Çoban Yıldızından baska, canlılıkta onu geçen yok. Büyük ve Küçük Ayı rahatça görülebiliyor. Bir tek bulut yok, yıldızlı gökyüzünde testekerlek bir ay yükselmis. Brötanyalı titriyor. Ceketini yitirmis, sırtında gömlekten baska sey yok. Musambayı ona veriyorum. Yedinci gün baslıyor.

— Çocuklar, Curaçao pek uzak olmamalı. Epey kuzeye kaçtığımı sanıyorum, bundan böyle rotamız dosdoğru batıya yöneliyor. Hollanda Antillerini kaçırmamalıyız. Dçme suyuyla yedekleri dısında bütün yiyeceğimizi yitirdiğimizden, kaçırırsak durumumuz çok kötülesebilir. — Sana güveniyoruz Kelebek, diyor Brötanyalı. — Evet, güveniyoruz sana, diye tekrarlıyor ötekiler bir ağızdan. Nasıl istersen öyle yap. — Sağolun. Söylenmesi gerekli olanı söylediğimi sanıyorum. Rüzgârı bütün gece arıyoruz, ancak sabahın dördüne doğru tatlı bir meltem yeniden yola koyulmamızı sağlıyor. Günes doğduktan sonra siddetini arttıran meltem teknenin rahatça yol almasını sağlıyacak sekilde, tam otuz altı saat sürüyor. Ama dalgalar o kadar küçük ki, teknenin altı suya vurmuyor bile. Curaçao Martılar, önce çığlıklarını duyuyoruz, çünkü hava henüz karanlık, sonra teknenin çevresinde uçusan kusları görüyoruz. Biri direğimize konuyor, kalkıyor ve yeniden konuyor. Bu oyun üç saat, pırıl pırıl bir gü* nesle

birlikte gün doğana dek sürüyor. Ufukta en ufak bir kara belirtisi yok. Bu martılar, bu deniz kusları nereden geliyor acaba? Bütün gün, gözlerimiz bosuna bir kara parçası arıyor. Yakınımızda toprak bulunduğunu gösteren en ufak bir belirti yok. Günes batar batmaz yusyuvarlak bir ay doğuyor, ayın tropikal böl140 gelere has ısığı öylesine parlak ki gözlerimi rahatsız ediyor. Günes gözlüklerim yok artık, dalgalara kapılıp kasketlerle birlikte sürüklendi. Aksamın sekizine doğru, ay ısığıyla aydınlanan ufuk çizgisi görünüveriyor, çok çok uzak ve siyah bir çizgi.

— Bunun kara olduğu muhakkak! diyorum herkesten önce. — Evet, gerçekten öyle. i Herkes, kara olması gereken bir siyah çizgi gördüğünde birlesiyor. Gecenin geri kalan bölümünde, teknenin burnunu, gitgide belirginlesen bu kara çizgiye çevirip ilerliyoruz. Bulutsuz ve siddetli bir rüzgârın yüksek ama uzun ve düzenli dalgaların etkisiyle hızla yaklasıyoruz karaya. Bu siyah yığın sudan pek yüksek değil, kıyının dik, kayalık ya da kumsal olup olmadığını belirten en ufak bir isaret yok. Bu kara parçasının öbür ucunda batmak üzere olan ay, su seviyesinde önce bütün, sonra parçalı bir ısık zincirinin dısında, bir sey görmemizi engelliyecek kadar karartıyor ortalığı. Yaklasıyor, yaklasıyorum, sonra karaya asağı yukarı bir kilometre kala demir atıyorum. Rüzgâr siddetli, tekne olduğu yerde dönüyor, burnunu dalgaya veriyor; dalga da her keresinde bizi iyice sarsıyor. Oldukça hareketli ve dolayısıyla rahatsız bir durum. Yelkenleri indirip iyice sardık. Gün doğana dek bu tatsız ama emin yerde durabilirdik, ne yazık ki demir tarayıverdi.

Tekneyi kıyıya ulastırmak için demirin takılması sart, aksi halde bir sey yapılamaz. Flokla trinketayı çekiyoruz ama, isin garibi, demir pek kolay takılmıyor. Arkadaslar ipi yukarı alıyorlar, ucunda demir yok, kopup dipte kaldığı belli. Bütün çabalarıma rağmen dalgalar bizi kayalara tehlikeli biçimde yaklastırıyor. Yelkenleri fora edip son hızla kıyının yolunu tutmaya karar veriyorum. Bu manevrayı o kadar iyi basarıyorum ki, kendimizi iki kaya arasında buluyoruz, teknemiz paramparça. Kimse, «kaçalım da canımızı kurtaralım» demiyor, ama bir sonraki dalga göründüğünde herkes kıyıya varmak için kendini suya atıyor, itilip kakılıp tartaklanıyor ama canlı olarak kıyıya varıyoruz. Alçıdaki bacağıyla Clousiot hepimizden çok hırpalandı. Yüzü, elleri ve kolu kan içinde, çizik dolu. Bizim de dizlerimizde, ellerimizde 141 ve ayak bileklerimizde sıyrıklar var. Bir kulağım kayaya fazlaca sürtündüğünden durmadan kanıyor. Ne olursa olsun, dalgalardan kendimizi kurtarıp sağ salim karaya ayak bastık ya! Gün doğunca musambayı buluyoruz, sonra dağılmak üzere olan tekneye dönüyorum. Kıçtaki oturacak yere sapladığım pergeli

kurtarabiliyorum. Bulunduğumuz yer ya da çevresinde kimseler yok. Isıklan gördüğümüz yana bakıyoruz, sonradan öğreneceğiz, tehlikeli bir noktayı balıkçılara gösteren bir dizi lâmbaymıs o ısıkların göründüğü yer. Yürüyerek kıyıdan içerilere doğru ilerliyoruz. Görünürde koca koca kaktüslerle eseklerden baska sey yok. Bir kuyunun basına varıyoruz, yorgunluktan adım atacak halimiz yok, iki kisi nöbetlese, kollarıyla bir çesit koltuk meydana getirip Clousiot'yu tasımak zorunda. Kuyunun çevresinde kurumus esek ve keçi lesleri var. Kuyuda da bir damla su yok, eskiden bu kuyuyu çalıstıran yeldeğirmeninin kanatlan bosa dönüyor. Eseklerle keçilerden baska canlı görünmüyor. Açık kapılarıyla bizi içeri çağıran küçük bir eve kadar yürüyoruz. «Hey! Yok mu kimse!» diye haykı-rıyoruz. Gerçekten de yok. Ocağın üstünde, ağzı iple büzülmüs bir kese duruyor, alıp açıyorum. Açarken ip kopuyor, kese florin dolu, Hollanda parası bu. Demek Hollanda topraklarındayiz: Bonaire, Curacao ya da Aruba'da. Tek kurusuna dokunmadan keseyi yerine koyuyor, bulduğumuz suyu büyükçe bir kepçeyle yudumluyoruz. Evde de çevresinde de kimse yok.. Yola çıkıyor ve Clousiot'nun yüzünden ağır ağır

ilerlemeye koyuluyoruz; eski bir Ford araba yolumuzu kesiyor. — Fransız mısınız? — Evet bayım. — Binin arabaya. «Arkaya geçen «üç yeni»nin dizleri üstüne Clousiot'yu yerlestiriyor. Maturette'le birlikte öne, soförün yanına geçiyoruz. — Tekneniz mi battı? — Evet. — Boğulan var mı? — Hayır. — Nereden geliyorsunuz? — Trinidad'dan. — Ondan önce? — Fransız Güyan'ından. — Kürek mahkûmu musunuz, yoksa sürgün mü? — Kürek mahkûmuyuz. — Bu toprak parçasının, Curaçao'ya bitisik su yarımadanın sahibi Doktor Naal'ım ben. Bu yarımadaya Esekler Yarımadası denir. Eseklerle keçiler upuzun dikenli kaktüsleri yiyerek yasarlar burada. Halk, bu dikenlere «Curao'nun kızları» adını takmıstır. Söze ben karısıyorum: — Doğrusu, Curaçao'nun gerçek hanım kızlan için pek de hos bir ad olmasa gerek.

Sisman, iri yarı adam gürültülü bir kahkaha koyveriyor. Soluğu kesilen eski Ford araba, astımlılar gibi hırıldayarak kendiliğinden düruveriyor. Bir esek sürüsünü göstererek: — Arabanın ilerleyecek hali kalmadıysa kendimizi eseklere çektirebiliriz, diyorum. — Arkada kosumu andıran bir seylerim var ama, bütün is iki esek yakalayıp bu kosumları geçirebilmekte. Kolay is değil... «iri yarı adam motor kapağını açıyor ve hemen sarsıntıdan bujilere giden bir telin

koptuğunu görüyoruz. Arabaya binmeden çevresine bakmıyor, kuskulu bir hali var. Yeniden yola koyuluyor ve epeyce sarsıntılı yerlerden geçerek yolumuzu kesen beyaz bir tahtaperdenin karsısına çıktveriyoruz. Küçücük, beyaz bir ev var tahtaperdenin ardında. Açık renkli, temiz giyimli bir zenciyle Hollanda dilinde konusuyor. Zenci, iki lâfın arasında, «Ya master, Ya master», diyor. Zenciyle konusmasını bitiren Doktor Naal bize dönüyor sonra: «Sizinle mesgul olmasını, susadığınızda içecek bir sey vermesini söyledim. Dönüsüme kadar inip burada bekler misiniz lütfen?» Arabadan iniyor, gölgelik bir yere, otların, üstüne uzanıyoruz. Hırıltılı Ford uzaklasıyor. Elli metre uzaklasıyor ki zenci, papiamento dilinde (ingilizce, hollanda dili, ispanyolca ve fransizca karısımı, Hollanda Antillerinde konusulan bir lehçe) patronu Doktor Naal'in polisi aramaya çıktığını söylüyor. Doktor Naal bizden çok korkmus, kaçak birer hırsız olduğu142 143 muzu, dikkat etmesi gerektiğini öğütlemis zenciye. Zavallı bize hos görünmek için ne mümkünse yapıyor.

Oldukça açık ama, sıcakta çok iyi gelen bir kahve kaynatıyor. Bir saattan fazla bekliyoruz, sonunda polis kamyonetlerini andıran bir araba görünüyor. Dçinde Almanlarınkini andıran giysileriyle altı polis var. Ayrıca da üstü açık polis üniforması giymis bir soförün sürdüğü, içlerinde Doktor Naal'in bulunduğu üç kisinin arkasında oturduğu bir otomobil de görünüyor. iniyorlar asağı, en ufak tefek ve sıfır numara traslı kafasıyla papazı andıranı bize: — Curaçao Adası Baskomiseriyim, diyor. Bu sorumluluk, beni sizi tutuklama zorunda bırakıyor. Adaya gelisinizden bu yana suç islediniz mi, isledinizse nedir? Hanginiz islediniz suçu?» — Beyler, biz kaçak kürek mahkûmlarıyız. Trinidad'dan geliyoruz, teknemiz kayalıklarda parçalanalı birkaç saat ancak oldu. Bu küçük topluluğun kaptanı benim ve hiç birimizin en ufak suç islemediğini kesinlikle söyleyebilirim. Komiser, iri yarı Doktor Naal'a dönüyor, hollan-da dilinde konusuyorlar, ikisi tartısırken bisikletli biri yetisiyor. Gerek Doktor Naal ve gerekse polis komiserine hızlı hızlı bir seyler anlatıyor.

— Doktor Naal, neden bu adama bizim hırsız olduğumuzu söylediniz? — Çünkü su gördüğünüz bisikletli, size rastlamamdan önce beni uyardı ve bir kaktüsün ardına gizlenip eve girdiğinizi, sonra da çıktığınızı gördüğünü anlattı. Kendisi, esek sürülerine bakan adamımdır. — Eve girdiğimiz için hırsız mı olduk? Söylediğiniz çok saçma bayım, evden aldığımız sudan baska sey değil. Siz bunu hırsızlık mı sayıyorsunuz? ¦— Ya florin dolu kese? — Evet, keseyi açtığımı kabul ediyorum, hatta açarken ağzını büzen ipi bile kopardım. Ama hangi ülkede bulunduğumuzu anlamak için nere parası olduğuna baktım yalnız, baska hiç bir sey yapmadım. Sonra para ve keseyi aldığım yere, ocağın üstüne bıraktım. Komiser gözlerimin içine bakıyor, sonra birden 144 bisikletliye dönere* sence Konusuyor, onuma. uoKior Naal da bir hareket yapıyor, söz istiyor. Komiser, bir Alman sertliğiyle Doktor Naal'in karısmasını önlüyor. Bisikletliyi soförün yanına bindiriyor, kendisi de iki polisle birlikte arkaya geçiyor ve yola çıkıyorlar. Naal ve beraberindeki adamlarla içeri giryoruz. — Adamımın, kesenin ortadan kaybolduğunu söylediğini sizlere açıklamak zorundayım. Üstünüzü

aratmadan önce, yalan söyleyebileceğini düsünen komiser onu sorguya çekti. Masumsanız bu olaydan ötürü çok özür dilerim ama suç bende değil. Bir çeyrekten kısa süre sonra araba geri dönüyor ve komiser bana: «Gerçeği söylemissiniz, bu herif adi bir yalancı, diyor. Size korkunç bir iftira attığı için cezalandırılacak.» Bu arada bisikletli, polis kamyonetine tıkılıyor, diğer bes kisi onun yanına biniyorlar, ben de arkalarından çıkmaya hazırlanırken komiser koluma yapısıp: «Siz benim arabaya, soförün yanına geçin», diyor. Kamyonetin önünden yola çıkıyor, çabucak onu gözden baybediyoruz. iyi asfaltlanmıs yolda ilerliyor, Hollandadaki benzerlerini andıran evlerle dolu sehre giriyoruz. Her yer tertemiz, insanların çoğu bisikletli. Böyle yüzlerce kisi, iki tekerlek üstünde sehirde gidip geliyor. Polis merkezine dalıyoruz. Bembeyaz giyimli bir sürü polisin masa basında çalıstığı büyük salondan, soğutma tertibatlı bir odaya geçiyoruz, içerisi oldukça serin. Uzun boylu, güçlü kuvvetli, sarısın, kırk yaslarında bir adam koltukta oturuyor. Bizi görünce kalkıp hollanda dilinde konusuyor. Aralarındaki görüsme bittiğinde, komiser fransızca:

— Sizi Curaçao Emniyet Müdürüyle tanıstırayım, diyor. Müdür bey bu adam, tutukladığımız altı kisilik grubun bası. — Peki komiserim. Kazazede olarak Curaçao'-ya hos geldiniz. Adınız nedir? — Henri. — Peki Henri, para meselesi yüzünden herhalde tatsız anlar geçirmis olmalısınız. Yalnız bu olay bir bakıma çok iyi, hiç kuskusuz namuslu bir adam olduğunuzu gösteriyor. Dinlenmeniz için size yataklı bir oda verilmesini sağlıyacağım. Durumunuz ada vakelebek 145/10

lisine anlatılacak ve gereken emri o verecek. Komiserle birlikte sizi savunacağız.» Elini uzatıyor, dısarı çıkıyoruz. Avluda Doktor Naal benden özürler dileyip kurtulmamız için çalısacağına söz veriyor, iki saat sonra, dikdörtgen biçiminde, içinde bir düzine kadar yatak, ortasında uzun bir tahta masayla sıralar bulunan kocaman bir koğusa yerestiriliyoruz. Parmaklıklı pencereden nöbet bekleyen polise Trinidad dolarlarını uzatıyor ve bize, tütün, kâğıt, kibrit almasını söylüyoruz. Parayı almıyor, verdiği cevabı da anlıyamı-yoruz. — Bu abanoz renkli zenci «görev basında kimsenin gözyasına bakılmaz» ilkesini uyguluyor sanırım, diyor Clousiot. Tütünü pek kolay bulamayacağız.» Kapıya vurmak üzere kalktığım sıra kapı açılıyor. Sırtında mahkûmlarmki gibi kursunî bir elbise ve elbisenin göğsünde koca bir numarayla ufak tefek, zenci ameleleri andıran bir adam giriyor, içeri: «Sigara parası», diyor, «Sigara değil, tütün, kibrit ve sigara kâğıdı.» Az sonra istediklerimizle birlikte dumanı tüten bir kâse sıcak çukulata ya da kakaoyla dönüyor. Adamın getirdiği küçük kupalarla içiyoruz.

öğleden sonra beni almaya geliyorlar. Yine Emniyet Müdürünün odasına dönüyorum. — Vali, cezaevi avlusuna bırakılmanıza izin verdi. Arkadaslarınıza, kaçmaya kalkmamalarını söyleyin. Sonuçları hepiniz için kötü olur. Siz, baskanları olarak, her sabah ondan on ikiye, öğlenden sonraları da üçten bese kadar sehre gidebilirsiniz. — Paranız var mı? — Evet, hem ingiliz, hem de fransız frangı. — Çıkıslarınızda, bir sivil polis sizi dilediğiniz yere götürecek. — Bizi ne yapacaksınız? — Birer birer, çesitli ülkelerin bayrağını tasıyan tankerlere bindireceğimizi sanıyorum. Curaçao, Venezüella petrolünü isleyen dünyanın en büyük tasfiyehanelerinden birine sahip olduğundan, her gün, çesitü ülkelere ait yirmi, yirmi bes tanker limana girer çıkar. Sizler için en iyi bu, çünkü basınıza dert açmayacak bir ülkeye varabilirsiiz. — örneğin hangi ülkeye? Panama, Kosta Rika, 146 Guatemala, Nikaragua, Meksika, Kanada, Küba, Birlesik Devletler ve ingiliz yasalarının geçtiği yerler mi?

— Oraları imkânsız, Avrupa da imkânsız. Sakin o-lun, güvenin bize, yepyeni bir hayat yolunda sağlam adımlar atabilmeniz için bırakın da size yardım edelim. — Sağolun. Bütün bunları olduğu gibi arkadaslarıma anlatıyorum. Takımın en uyanığı Ctousiot: — Sen ne düsünyorsun Kelebek? diyor. — Simdilik bir sey bildiğim yok ama, rahat durup, kaçmamamız için palavra sıkıyorlar gibime geliyor. — Korkarım bu düsüncede haklısın», diyor Clousiot da. Brötanyalı çok sevinçli, ütüyle karısını öldüren de, zevkten dört köse: «Ne tekne var, ne serüven, böylesi çok daha emin, diye lâfa giriyor. Büyük bir tankere binip rahat edeceğimiz ülkelerden birine varacak, topraklarına resmen ayak basacağız.» Le-roux da aynı görüste. «Sen ne dersin Maturette?» ,On dokuz yasındaki bu çocuk, bir kaza sonucu müebbet küreğe çarptırılan bu oğlan, bir kadından daha ince yüzlü bu mahkûm tatlı sesiyle: — Dört köse kafalı bu polislerin, bizim için sahte pasaport ve kimlik cüzdanları yapacaklarını mı umuyorsunuz? diye soruyor. Hiç sanmıyorum En iyi sekliyle, gizlice bir tankere binip yola çıkmamıza göz

yumabilirler, o kadar. Bu isi de, basları ağrımadan bizden kurtulmak için yaparlar. Dste benim görüsüm. Polislerin sözüne inanmıyorum. Sehre seyrek iniyorum. Bazan sabahlan bir takım seyler almak için çıkıyorum. Bir haftadır içerdeyiz, en ufak bir değisiklik yok. Sinirlerimiz gerilmeye baslıyor. Bir öğleden sonra, polis refakatinde hücreleri gezen üç papaz dikkatimizi çekiyor. Dçinde, ırza tecavüzden yatan bir zencinin bulunduğu komsu hücrede epey kalıyorlar. Bize de uğrayacaklarını sanarak koğusa dönüyor ve yataklarımıza oturuyoruz. Gerçekten de, yanlarında Doktor Naal, Emniyet Müdürü ve deniz subayı olması gereken beyaz giyimli, omuzu sırmalı biriyle içeri giriyorlar. — Efendimiz, iste Fransızlar, diyor Emniyet Müdürü fransızca olarak. Davranısları herkese örnek olacak nitelikte. 147 — bIZI KUIianm ÇOCUKiarım. 9u masanın uııuııdeki sıralara oturalım, daha rahat konusuruz.» Papazın yanındakiler de dahil, herkes, sıralara oturuyor. Kapının dısında, avluda duran arkalıksız iskemle de getirilip masanın basına konuyor. Böylece papaz herkesi görebileceği bir yere oturuyor. — Fransızların büyük çoğunluğu katoliktir, içinizde katolik olmayan var mı?» Kimse elini kaldırmıyor.

Conciergerie'deki papaz tarafından vaftiz edilmis sayılabileceğimi düsünüyorum, ben de katoliğim herhalde. — Dostlarım, benim atalarım fransız adım da Irenee de Bruyne. Atalarım Kraliçe Catherine de Mediçis tarafından ölesiye izlendikleri için Hollanda'ya sığınan protestan Fransızlardı. Dolayısıyla fransız

kanından geliyorum. Curaçao piskoposuyum. Curaçao sehrinde katolikten çok protestan vardır ama katolikler de inanç sahibi ve devamlı kiliseye giden kisilerdir. Nedir durumunuz? — Teker teker bir tankere bindirilip yola çıkarılmayı bekliyoruz. — Simdiye kadar kaçınız yola çıktı? — Hiç birimiz. — Hımmm! Buna ne dersiniz müdür bey? Lütfen fransızca cevap verin bana, fransızcayı o kadar iyi konusuyorsunuz ki. — Efendimiz, sayın vali bu adamları tankerlere bindirmeyi gerçekten düsünmüstü, ama bugüne kadar bir tek tanker süvarisinin onları almaya yanasmadığını da açıkça söylemeliyim, özellikle pasaportları bulunmadığından gemilerine almak istemiyorlar. — ise buradan baslamak gerek. Vali, her birine bir pasaport veremez mi? — Bilmem. Bana hiç sözünü etmedi. — öbür gün sizler için bir ayin düzenleyeceğim. Yarın öğleden sonra, günah çıkarmaya gelir misiniz? Ulu Tanrı'nın günahlarınızı bağıslaması için, sizleri sahsen dinleyeceğim. Kendilerini mümkünse saat üçte,

katedrale yollarsınız değil mi? — Tabii. — Taksi ya da özel bir arabayla gelmelerini isterim. 148 — Onları kendi elimle size getireceğim efendimiz, diyor Doktor Naal. — Sağol yavrum. Çocuklarım, size söz vermiyorum. Söyleyeceğim bir tek ve gerçek sey var. Su andan sonra, sizlere mümkün olduğu kadar yardım etmeğe çalısacağım.» Naal'ın, ardından da Brötanyalı-nın piskoposun yüzüğünü öptüğünü görünce, dudaklarımızı piskoposluk halkasına değdiriyor ve onu, aviuda duran arabasına kadar geçiriyoruz. Ertesi sabah hepimiz, piskoposa günah çıkartı yoruz. En arkada ben varım. — Evet yavrum, en büyük günahınla basla. — Muhterem peder, bir kere vaftiz edilmedim. Ama Fransa'daki cezaevinde bir papaz, vaftiz edilse de edilmese de Tanrı'nın evlâtları sayılmak gerektiğimizi söyledi. — Çok haklı, Peki, su hücreden çıkalım da bana her seyi anlat. Hayatımı bütün ayrıntılarıyla piskoposa anlatıyorum. Kilisenin bu ileri geleni uzun uzun, sabır ve büyük bir dikkatle, sözümü kesmeden beni dinliyor. Ellerimi avuçlarına alıyor, sık sık gözlerimin içine bakıyor,

arada, itiraf edilmesi güç yerlere geldiğimde, rahat konusmamı: sağlamak için gözlerini yere eğiyor. Altmıs yaslarındaki bu papazın gözleri ve yüzü o kadar saf ki, çocuksu bir sey yansıtıyor. Pürüzsüz ve herhalde sonsuz iyilikle dolu ruhunun aydınlığı yüz çizgilerine yayılıyor, açık gri bakısları yaraya sürülen melhem gibi giriyor içime. Tatlılıkla, büyük bir tatlılıkla, hep ellerimi avuçlarında tutarak benimle o kadar yumusak konusuyor ki, neredeyse mırıldanıyor: «Tanrı, ara sıra, çocuklarının, insan kötülüğüne katlanmalarını ister. Amacı da, kurban olarak seçtiği kisinin bu deneyden daha güçlü ve soylu olarak çıkmasını sağlamaktır. Görüyor musun yavrum, bu acılara göğüs germek zorunda kalmasan asla böylesine yükselemez, Tanrı'nın gerçeğine bu kadar yaklasmazdın. Daha da öte: Dnsanlar, yönetim sekilleri, değisik yollardan iskence yapıp kara çalan yaradılıstan kötü kisiler sana, yapabilecekleri yardımın en büyüğünü yaptılar. Sende, ilkinden çok üstün yeni bir varlık yarattılar. Bugün seref, iyilik, yardımseverlik gibi 149 kavramları benimsemis, bütün engelleri asacak gücü kendinde bulup üstün biri olmaya karar vermissen bunu onlara borçlusun, intikam almak, herkesi sana yaptığı kötülük ölçüsünde cezalandırmak gibi

düsünceler senin gibi bir insanda gelisme ortamı bulamazlar. Haklı olduğunu da bilsen kötülük yapmak için yasamıyacak, insanları kurtarmaya çalısacaksın. Tanrı sana karsı cömert davrandı: «Sen kendine yardım et, ben de senin yardımcın olurum», dedi. Her bakımdan yardımcın olduğu gibi, baska insanları da kurtarıp özgürlüğe kavusturmana fırsat verdi, islediğin bütün bu günahların sanıldığı kadar ağır olduğuna da inanma. Toplumun üst kademelerinde yer alan ve se-ninkilerden çok daha büyük günahlar isleyen nice insan var. Yalnız onlar, insanların adaleti tarafından verilen ceza ile, senin gibi, yücelme imkânı bulamadılar.» — Sağolun Muhterem Peder. Bana çok büyük bir iyilikte bulundunuz, hayat boyu iyiliğinizi unutmayacağım. Hep hatırlayacağım.» Piskoposun ellerini öpüyorum. — Yeniden yola çıkacaksın yavrum, baska tehlikelere göğüs gereceksin. Hareketinden önce seni vaftiz etmek isterim. Ne dersin? — Muhterem Peder, beni simdilik olduğum gibi bırakın. Babam beni dinsiz yetistirdi. Altın gibi bir kalbi

vardır Annem öldüğünde, beni daha çok sevebilmek için bir ananın davranıslarını, sözlerini ve özenini gösterebildi. Vaftiz edilirsem ona ihanet etmis gibi olurum. Belirli bir kimlikle hepten özgürlüğe kavusmama, herkes gibi bir hayat sürme fırsatını elde edene kadar bekleyin. Ancak o zaman babama mektup yazabilir ve kendisini üzmeden, felsefesinden vazgeçip vaftiz edilebilmek için iznini isteyebilirim.

— Seni anlıyorum, yavrum. Tanrı'nın da seninle birlik olduğuna inanıyorum. Seni kutluyor ve Tanrı'-dan seni korumasını diliyorum. — Dste piskoposumuz irenee de Bruyne, vaazında kendini olduğu gibi çizdi diyor Doktor Naal bana: — Evet efendim. Simdi ne yapmayı düsünüyorsunuz? — El konan kaçakçı teknelerinin ilk satısında, 150 alıcılar arasında beni kayırmasını validen rica edeceğim. Görüsünüzü bildirmek ve isinize geleni seçmek için siz de benimle geleceksiniz. Yiyecek ve elbise gibi geri kalan seyleri edinmek kolay. Piskoposun vaazından sonra, sık, sık, aksamlan saat altıya doğru ziyaretçimiz oluyor. Bu insanlar bizi tanımak istiyorlar. Masanın basındaki sıralara oturuyorlar, hepsi de bir sey getiriyor ama, «size sunu getirdim» demeden yatağın üstüne bırakıyor, öğleden sonra ikiye doğru da, yoksullara yarıdımı görev bilmis rahibeler, basrahibeleriyle birlikte geliyorlar, hepsi de çok iyi fransızca konusuyor. Zembilleri, elleriyle pisirdikleri güzel yemeklerle dolu. Basrahibe çok genç, yası kırk bile değil. Bembeyaz bir baslığın altında kalan saçları görünmüyor ama gözleri mavi, kasları sapsarı. Doktor Naal'ın anlattığına göre,

Hollanda'da önemli yeri olan bir aileden geliyormus. Bizi deniz yoluyla göndermekten vazgeçip baska bir çare bulmaları için de ülkesine mektup yazmıs. Birlikte çok güzel dakikalar yasıyoruz, nasıl kaçtığımızı bana sık sık anlattırıyorlar. Ara sıra beraberlerinde getirdiği, çok iyi fransızca bilen rahibelere de aynı seyleri anlatmamı rica ediyor. Bir sey unutur ya da ufak bir ayrıntıyı atlarsam tatlı sesiyle: «Henri, diyor, bu kadar acele etmeyin. «Hokko»nun hikâyesini unuttunuz... Neden bugün karıncaları anlatmadınız? Karıncaların önemi çok büyük, çünkü onların yüzünden Brötanyalının geldiğini anlayamadınız!» Basımızdan geçenleri tekrarlamak beni sıkmıyor, çünkü öylesine tatlı, yasadıklarımıza öylesine karsıt seyler ki, yitip gitmek üzere bulunan çürümüslük yolu, göksel bir ısıkla inanılmaz sekilde aydınlanıyor. Tekneyi gördüm, sekiz metre boyunda, çok güzel bir sey. Salması sağlam, direği yüksek, yelkenleri kocaman. Gerçekten de kaçakçılık için, hızlı gitmek için yapılmıs. Eksiği yok, yalnız her yanı gümrük münurlerıyle kaplı. Açık arttırmada adamın biri altı bin florinden baslıyor, asağı yukarı bin dolar demek bu. Her neyse Doktor Naal adamın kulağına bir sey fısıldayınca tekne, altı bin bir florine bizim üzerimizde kalıyor.

Bes gün sonra hazırız. Tepeden tırnağa boyan151 mıs, düzenli bir biçimde ambarına yerlestirdiğimiz yiyeceklerle tıklım tıklım dolu bu gemi bir kral armağanı, içi yepyeni giysilerle, pabuçlarla dolu altı valiz su geçirmez bir beze sarılıp tekneye konuyor. Rio Hacha Cezaevi Günes doğarken yola çıkıyoruz. Doktorla rahibeler bizi geçirmeye geldiler. Rıhtımdan kolayca ayrılıyoruz, rüzgâr bizi hemen önüne katıyor ve ilerliyoruz. Pırıl pırıl günes doğuyor, dertsiz bir gün bekliyor bizleri, Teknede fazla yelken bulunduğunu ve yeterince oturaklı olmadığını hemen anlıyorum. Temkinli davranmaya karar veriyorum. Hızla yol alıyoruz. Bu tekne, sürat için yapılmıs bir safkan, ama kıskanç ve sinirli. Batıya çeviriyorum burnunu. Trinidad'da bize katılan üç kisiyi, gizlice Kolombiya topraklarına bırakmayı kararlastırdık. Yeni bir deniz yolculuğu göze almak istemiyor, bana güvendiklerini ama havaya güvenemediklerini söylüyorlar. Gerçekten de cezaevinde okuduğumuz gazetelerin hava raporları, iyi havanın devam etmiyeceğini kasırga bile beklendiğini yazıyordu.

Haklı olduklarını kabul ediyorum, Guarjira denen ıssız ve üzerinde kimsenin yasamadığı bir yarımadaya indirilmelerini kararlastırıyoruz. Biz üçümüz, ingiliz Honduras'ına doğru yolumuza devam edeceğiz. Hava nefis, bu günesli günü izleyen yıldızlı gece, ısığı epey güçlü bir yarım - ayın da yardımıyla onları kolayca kıyıya indirmemizi sağlayacak gibi. Doğru Kolombiya kıyılarına yöneliyorum, demir atıyorum; yavas yavas iskandilleyerek arkadaslarımızı indirip indiremeyeceğimize bakıyoruz. Ne yazık ki su çok derin, en azından bir buçuk metre derinliği bulabilmek için kayalara tehlikeli ölçüde yaklasmamız gerekiyor. El sıkısıyoruz, iniyorlar, ayakları dibe basınca bavullarını baslarının üstüne koyup kıyıya doğru ilerliyorlar, ilgiyle; biraz da hüzünle izliyoruz onları. Bu arkadaslar bizimle birlikteyken çok iyiydiler, her türlü güçlüğe göğüs germeyi bildiler. Tekneden ayrılmaları üzücüydü. Kıyıya yaklastıkları sıra rüzgâr kesiliverdi. Felâket Allah vere de haritada isaretli Rio Hac152

ha adlı köyden görülmesek! Polisin bulunduğu ilk liman Rio Hacha. Bizi görmemelerini yürekten diliyoruz. Geçtiğimiz burundaki küçük fenerden ötürü, haritada gösterilen noktadan epey ilerde olduğumuzu sanıyorum. Bekle bekle... Beyaz mendillerini sallayarak veda eden üç arkadasımız gözden kayboldular. Rüzgâr be, Allanın belâsı Bizim için bir soru isareti olan bu Kolombiya toprağından ayrılabilmek için rüzgâr istiyoruz! Gerçekten de, kaçak mahkûmları geri gönderip göndermediklerinden haberimiz yok. Üçümüz de, ingiliz Honduras'ının sağlamlığını Kolombiya'nın bilinmezliğine yeğ tutuyoruz. Ancak öğleden sonra üçte rüzgâr çıkıyor da yolumuza devam edebiliyoruz. Bütün yelkeni çekiyorum, biraz fazla yatıyor ve iki saat tatlı tatlı yol alıyoruz. Birden içi adam dolu bir hücumbotu üstümüze geliyor, bizi durdurmak için havaya ates

ediyorlar. Durmuyor, yoluma devam ediyor, Kolombiya karasularından çıkmaya çalısıyorum, imkânsız. Bizden çok daha hızlı olan hücumbot bir buçuk saat varmadan yelkenlimize yetisiyor. On kisinin tüfeklerini üzerimize doğruitmasıyla teslim olmak zorunda kalıyoruz. Bizi yakalayan bu asker ya da polislerin suratları değisik: Hepsinin sırtında, bir zamanlar beyaz olması gereken bir pantalon, yapıldığından bu yana yıkanmamıs delik desik yün kazakları var. Yalnız komutan iyi giyimli ve temiz. Adamlar kötü giyimli ama tepeden tırnağa silâhlı. Kemerle bellerine kursun dolu bir fiseklik bağlamıslar, bakımlı savas tüfekleri ellerinde, üstelik de hemen ellerinin altında kılıfına sokulmus koca bir kasatura. Komutan dedikleri, kaatil yüzlü bir melez. Belindeki koca tabanca, kursun dolu fisekliğinin yanından sarkıyor. Ispanyolcadan baska sey konusmadıkları için ne dediklerini anlıyamı-yoruz, ama ne bakısları, ne davranısları, ne de ses tonları sevimli, her seyleri düsmanca. Yürüyerek rıhtımdan cezaevine gidiyor, köyün içinden geçiyoruz. Burası gerçekten de Rio Hacha, çevremizde altı haydut kılıklı herif, iki metre ötemizde de silâhlarını üstümüze doğrultarak ilerleyen üç

kisi var. Doğrusu buraya ayak basısımız hiç de sevimli değil. 153 Alçak bir duvarla çevrili cezaevinin avlusuna varıyoruz. Sakallı ve pislik içinde yirmi kadar mahkûm oturuyor ya da geziniyor. Ama onların bakısları da düsmanca. «Vamos, vamos». «Yürüyün», demek istediklerini anlıyoruz. Bunu yapmamız da çok güç; Clo-usiot'nun durumu eskisinden çok daha iyi de olsa hep, içinden demir geçirilmis alçılı ayakla yürüyor, hızlı gidemiyor. Geride kalan komutan, koltuğunun altında puslamızla musambamız; bize yetisiyor. Çukulatamızla peksimetlerimizden yiyor, neyimiz var neyimiz yoksa elimizden alınacağını hemen anlıyoruz. Yanılmıyoruz da. Penceresi koca koca parmaklıklarla örtülü, iğrenç bir yere kapatılıyoruz. Yerde tahtalar, her birinin ucunda da yine tahtadan bir çesit yastık: Bunlar yatak iste. Polisler bizi kapatıp gidince pencereye kosan bir mahkûm, «Fransız, Fransız» diyor. — Fransız, iyi değil, iyi değil. — Nedir iyi olmayan? — Polis — Polis mi?

— Evet, polis iyi değil.» Adam uzaklasıyor. Hava karardı, koğus, düsük voltajlı elektrik lâmbasıyla pek az aydınlanıyor. Kulaklarımızda sivrisinekler vızıldıyor, burnumuzun içine giriyorlar. — Simdi oldu bize olanlar! üç kisiyi kıyıya bırakmayı kabul etmek bize pahalıya oturacak. — Nereden bilirsin. Asıl sebep rüzgârın kesilmesi. — Kıyıya fazla yaklastın, diyor Clousiot. — Kes sesini, kendimizi ya da birbirimizi suçlamanın değil, dayanısmanın sırası. Her zamankinden bağlı olmalıyız birbirimize. — özür dilerim, haklısın Kelebek. Suç kimsenin değil. Bunca mücadeleden sonra kaçısımız böylesine berbat bir yerde son bulursa büyük haksızlık olur! Üstümüzü aramadılar, tüpüm cebimde, hemen yerine yerlestiriyorum. Clousiot da kendininkini koyuyor. Tüpleri atmadığımız iyi oldu. Su geçirmeyen, fazla da yer tutmayan, üzerimizde tasınması kolay birer cüzdan bunlar. Saatim aksamın sekizini gösteriyor. Kahverengi ham seker getiriyorlar bize, her parça yum154

ruk iriliğinde, ayrıca tuzlu suda haslanmıs bir çesit pirinç hamuru «Buenas noches!» «Herhalde iyi geceler, anlamına geliyor», diyor Maturette. Ertesi sabah saat yedide, avluda, tahta kaplar içinde nefis kahve veriyorlar. Sekize doğru da komutan görünüyor. Tekneye gidip esyalarımızı almamız için izin istiyorum. Ya anlamadı, ya da anlamazlıktan geliyor. Baktıkça yüzünü daha çok kaatil yüzüne benzetiyorum. Solunda, deri kılıf içinde konmus bir sise var, çıkarıyor, kapağını açıyor, bir yudum içip tükürdükten sonra bana uzatıyor. Bu ilk dostluk hareketi karsısında siseyi alıyor ve bir yudum içiyorum. Neyse ki pek az almısım, renkli ispirto tadında bir ates bu. Hemen yutup baslıyorum öksürmeye,, bu Kızılderili - Zenci kırması gürültüyle basıyor kahkahayı. Saat onda, beyaz giysili ve kravatlı bir sürü sivil görünüyor. Altı, yedi kisi var, cezaevi yönetmenliği olması gereken bir binaya giriyorlar. Arkadan biz çağrılıyoruz. Beyaz giysili, göğsü kalabalık bir subay resminin

duvarını kapladığı salonda, yarım daire seklinde yerlestirilmis koltuklarda oturuyorlar. Resimdeki adam, Kolombiya Cumhurbaskanı Alfonso Lopez. Adamlardan biri fransızca olarak Clousiot'ya oturmasını söylüyor, biz ayaktayız. Ortadaki zayıf, gaga burunlu ve gözlüklü adam beni sorguya çekmeye baslıyor. Tercüman bir sey çevirmiyor sonra: — Konusan ve sizi sorguya çekecek olan bey Rio Hacha sehri yargıcıdır, diyor. Diğerleri de onun dostları, yani sehrin ileri gelen kisileri. Tercümanlık yapan ben, Haitiliyim ve bu bölgede elektrik çalısmalarını yönetiyorum. Karsınızdakiler pek söylemiyorlar ama, yargıç dahil, çoğunun fransızca bildiğini sanıyorum. Bu giris yüzünden yargıç sabırsızlanıyor, ispanyolca olarak sorguya baslatıyor. Haitili, sırayla soru ve cevapları çeviriyor: — Fransız mısınız?

— Evet. — Nereden geliyorsunuz? — Curaçao'dan. — Daha önce? — Trinidad'dan, 155 — Ondan önce? — Martinique adasından. — Yalan söylüyorsunuz. Curaçao'daki konsolosumuza bir hafta önceden, fransızlardan kaçan altı mahkûmun bizim topraklarımıza çıkmaya çalısacağı ve kıyıların sıkı denetlenmesi bildirilmis. — Peki öyleyse, kaçak mahkûmlarız biz. — Cayenne'den kaçtınız demek. — Evet. — Fransa gibi soylu bir ülke sizi bu kadar uzağa gönderip böylesine ağır bir cezaya çarptırmıssa, çok tehlikeli birer haydut olmanız gerekir. — Belki de. — Hırsız mısınız, kaatil mi? —t Matador yani, aynı sey. Demek matadorsunuz, diğer üç arkadasınız nerede? — Curaçao'da kaldılar. — Yine yalan söylüyorsunuz. Altmıs kilometre beride, Castillette denen yere bıraktınız onları da.

Neyse ki tutuklandılar, birkaç saat sonra burada olacaklar. Tekneyi çaldınız mı? — Hayır, Curaçao piskoposu bize armağan etti. — Peki. Vali sizin hakkınızda bir karar verene kadar burada kalacaksınız, üç suç ortağınızı Kolombiya topraklarına indirmek, daha sonra da denize açılmaya çalısmak suçundan teknenin kaptanını üç ay hapse, diğerlerini de birer ay hapis cezasına mahkûm ediyorum. Çok sert adamlar olan polisler tarafından bedenî cezalara çarptırılmak istemiyorsanız akıllı uslu davranın. Diyeceğiniz bir sey var mı? — Hayır, sadece esyalarımızı ve teknede kalan yiyecekleri geri almak istiyoruz. — Hepinize birer pantalon, birer gömlek, birer ceket, birer çift de pabuç verilecek. Bunun dısında kalan her seye gümrük el koydu, üstelemenizin gereği yok. kanun kanundur.» Avluya çekiliyoruz; oralı sefil mahkûmlar yargıcın çevresinde toplanıyorlar. «Doktor. Doktor», diye bağırısıyorlar. Sisinerek cevap vermek ya da durmak zahmetine bile katlanmadan aralarından geçiyor. Yanındakilerle birlikte cezaevinden çıkıp gözden kayboluyor. Saat birde, silâhlı yedi - sekiz kisinin doldurduğu 156

bir kamyonla uç arKaaasımız geliyor, tııerınae bavulları, basları önde iniyorlar. Birlikte koğusa gidiyoruz. ' — Ne büyük bir halt isledik, sizlerin de basını derde soktuk, diyor Brötanyalı. Bağıslanacak yanımız yok Kelebek. Beni öldürmek istiyorsan öldür, kendimi korumam bile. Biz isan değil, ...yiz. Deniz korkusundan yaptık bu isi. Ama Kolombiya ve Kolombiyalıları tanıdıktan sonra, denizdeki tehlikelerin, bu heriflerin eline düstükten sonra basımıza gelecekler yanında hiç kaldığını anladık... Rüzgâr kesildiği için mi enselendiniz? — Evet dostum. Kimseyi öldürecek değilim, hatayı elbirliğiyle yaptık. Sizi kıyıya bırakmıyacaktım, basımıza da bir sey gelmiyecekti. — Çok iyisin Kelebek. — Hayır, hak yerini bulsun isterim.» Sorguyu onlara da anlatıyorum. «Her neyse, belki vali bizi serbest bırakır.» — öyle. Ne demis herifçioğlu. Ümit fakirin ekmeğidir. Bana göre, bu yarı uygar belde yetkililerinin bizimle ilgili karar almaları imkânsız. Kolombiya'da kalmamıza, Fransa'ya iade edilip edilmiyeceğimize ya da teknemizle yolumuza devam edebilmemize daha yukardakiler karar verecekler. En ufak bir zarar vermediğimiz bu adamlar en ağır karara varırlarsa

haksızlık etmis olurlar; öyle ya, onların topraklarında tek bir suç islemedik. Bir haftadan beri buradayız, iki yüz kilometre ötede, daha büyük bir sehir olan Santa Marta'ya yollanmamız söz konusu, baskaca yenilik yok. Bu haydut ya da korsan suratlı polislerin tutumunda hiç bir değisiklik olmadı. Daha dün, içlerinden birinin elinden sabununu kaptığım için, az kaldı bir kursunda geberip gidecektim. Hep sivrisineklerle dolu bu pis odadayız, neyse ki Brötanyalıyla Maturette her gün yerleri siliyorlar da içerisi eskisinden temiz tutuluyor. Yavas yavas umutsuzluğa kapılıyor, güvenimi yitiriyo-rum. Bu kızılderili ve zenci ya da kızılderili ispanyol kırması Kolombiyalılar tüm güvenimi yitirmeme sebep oluyor. Kolombiyalı bir mahkûm, Santa Marta'da çıkan bir gazetenin eski sayısını veriyor. Birinci say157

fada altımızın, sonra polis müdürünün resmi, herifin kafasında bir fötr sapka, ağzında puro, çevresinde de silâhlı on kadar polis. Yakalanmamızın bir destan havasına büründüğü ve oynadıkları rolün abartıldığı anlasılıyor. Oysa biz haydutların fotoğrafları polislerinkinden daha sevimli. Haydutlar namuslu kisilere benziyor, seflerinden baslıyarak bütün polislerin ne mal oldukları suratlarından belli. Ne yapmalı? Birkaç kelime ispanyolca öğrendim: Kaçmak, fugarse; tutuklu, preso; öldürmek, matar, zincir, cadena, kelepçe, esposas; adam, hombre, kadın, mujer. Rio Hacha'dan Kaçıs Avluda, elleri kelepçeli biri var onunla dost oluyorum. Aynı puroyu içiyoruz; uzun ve ince, çok sert bir puro ama yine de içiyoruz. Venezüella ile Aruba Adası arasında kaçakçılık yaptığını öğreniyorum. Sahil koruma görevlilerinden birkaçını öldürmekle suçlanıyor ve yargılanmayı bekliyor. Bazı günler çok sakin, bazı günler de sinirli ve telâslı. Kendisini görmeye gelenler bir takım yapraklar getiriyorlar, bu yaprakları çiğneyince duruluyor. Bir gün, bu yapraklardan birinin yarısını bana veriyor, hemen anlıyorum ne

olduğunu, Dilim, damağım ve dudaklarım hissizlesiyor. Bu yapraklar koka yaprakları. Kolları kıllı, göğsü kapkara ve kıvır kıvır kıllarla kaplı bu adam esine az rastlanan bir güçte. Çıplak ayaklarının altında öyle bir nasır tabakası olusmus ki, ara sıra ayağına batan cam parçalarıyla çiviler etine değmiyor bile. Tuttuğu gibi çıkarıyor bunları. Bir aksam kaçakçıya: 'Seninle birlik fuga» diyorum. Haitilinin bir gelisinde, fransızca - ispanyolca sözlük istemistim. Anlıyor kaçakçı, isaretle kaçmaya hazır olduğunu belirtiyor. Ama kelepçeler ne olacak? Bunlar, emniyet tertibatı bulunan amerikan kelepçeleri. Anahtarın girebileceği bir delik var, herhalde anahtar yassı. Ucu iyice yassılmıs bir çelik telle Brö-tanyalı bana bir maymuncuk yapıyor. Birkaç denemeden sonra yeni dostumun kelepçelerini dilediği zaman açılabilecek hale geliyorum. Geceleri, tek basına bir «ca!aboza»ya (Hücre) kapatılıyor. Hücrenin 158 parmaklıkları da çok kalın. Bizim koğusun parmaklıkları çok daha ince, rahatça eğilebilir. Demek ki, eğelenmesi

gereken tek parmaklık, Antonio'nun hücre parmaklığı (Kolombiyalının adı Antonio). «Nereden bulmalı bir "sacette" (eğer) «Paiata (para var mı?;» «Cuanto (ne kadar)?» «Yüz pesos». «Dolar?» «On.» Kendisine verdiğim on dolarla iki eğe ediniyor. Avlunun toprağına çizerek, parmaklığı biraz eğeledikten sonra, bize verdikleri pirinç hamuru ve eğelenen yerden dökülen demir tozuyla çentiği kapaması gerektiğini gösteriyorum. Son anda, hücrssine girmeden hemen önce de, kelepçelerini çözüyorum. Bakmaya kalkarlarsa hafiften itmesi kelepçenin kapanmasına yetecek. Parmaklığı kesmesi üç gece sürüyor. Söküp atmak için bir dakikadan az zamanın yeteceğini anlatıyor. Gelip beni koğustan alacak. Sık sık yağmur yağıyor burada, Antonio, «pri-mera noche de lluvia» (ilk yağmurlu gece) gelip beni alacağını söylüyor. Bu gece de sel götürüyor her yanı. Dostlarım yaptığım plânı biliyor, gideceğim yer çok uzak diye hiç biri pesimden gelmek istemiyor. Kolombiya - Venezüella sınırına ulasmak hedefim. Haritada bu topraklara «Guajira» dendiğini gördüm. Ama burası iki ülke arasında ihtilâf konusu, ne Venezüella'ya ait, ne de Kolombiya'ya. Kolombiyalı dostum, «eso es la tierra de los indios» (Kızılderililerin ülkesidir»

diyor. Ne Venezüella polisi var burada, ne Kolombiya polisi. Birkaç kaçakçı geçebiliyor «Guajira» dan. Oldukça da tehlikeli, çünkü «Guajira» kızıl-tterilileri topraklarından uygar kisilerin geçmesini istemiyorlar. Kendi topraklarında gitgide tehlikeli olmaya baslıyorlar. Kıyıda avcılıkla geçinen kızılderili-lere de rastlanıyor, bunlar biraz daha uygar, baska kızılderililer aracılığıyla Castillette köyü ve La Vela adlı kasabayla alıs - veris yapıyorlar, Antonio, oralara gitmek istemiyor hiç. içinde bulundukları kaçakçı gemisi, fırtınadan «Guajira» topraklarına sığınmak zorunda kaldığında, kızılderililerle aralarında savas çıkmıs, birkaç kızılderiliyi öldürmüsler. Ama Antonio beni, «Guajira» topraklarının yakınına kadar götürmeyi üzerine alıyor, yolun geri kalanını asmak da bana düsüyor. Söylemek gereksiz ama, bütün bunları anla159 yabilmek çok güç oluyor. Antonio'nun Kuııanaıgı sözcüklerden pek çoğu sözlükte yok. Evet, seller götürüyor bu gece, pencerenin kenarındayım. Epey önce tahta bölmelerden koca bir kalas söktük. Bunu, penceredeki parmaklıkları bir adam geçecek kadar genisletmekte kullanacağız, iki gece önce yaptığım deneyde, ince demir çubukların kolayca eğildiğini gördük.

— Listo (hazır mısın)? Antonio'nun, parmaklıklara yapıstırdığı yüzü beliriyor. Maturette ve Brötanyalmın yardımıyla, tahtaya bir abanısta parmaklık eğilmekle kalmıyor, yuvasından bile çıkıveriyor, Beni kaldırıp itiyorlar, kaybolmadan önce kıçıma kıçıma saplaklar iniyor. Bu saplaklar, dostlarımın tokalasması. Avludayız. Bardaktan bosanırcasına yağan yağmur, çinko dama çarparken büyük bir gürültü yapıypr. Antonio elimden tutup beni duvara kadar götürüyor. Duvarı asmak çocuk oyuncağı, yüksekliği iki metreden fazla değil. Üstünde cam kırıkları elimi kesiyor, önemi yok, yallah. Bizim namussuz Antonio, üç metre ilerisini görmeye engel olan yağmurda yolunu bulabiliyor. Yağmurdan faydalanıp köyün içinden geçiyor, sonra ormanla kıyı arasındaki yolu tutuyoruz. Geçenin bu saatinde bir ısık. Ormana dalmak zorundayız, neyse ki pek sık değil, az sonra yeniden yola çıkıyoruz. Yağmur altında, gün ısıyana dek yürüyoruz. Yola çıkarken bana bir koka yaprağı verdi, cezaevinde ondan öğrendiğim gibi çiğniyorum. Günes doğduğunda hiç yorgun değilim. Çiğnediğim

yaprağın etkisi hiç kuskusuz! Aydınlığa rağmen kosuyor arkadasım, hepsi aynı uzunlukta, birbiri ardından gelen sıçramalarla ilerliyor, havayı kulaçlar-casına kollarını sallıyor. Bir ses duymus olmalı, beni ağaçların arasına sürüklüyor. Yağmur dinmek bilmedi. Gerçekten de bir traktörün çektiği silindir önümüzden geçiyor. Yolu düzlüyorlar herhalde. Sabahın on buçuğu. Yağmur dindi, günes açtı. Yolda değil de otların üzerinde bir kilometre gittikten sonra ağaçların arasına dalıyoruz. Çok sık bir bitkinin dibine uzanmıs yatıyoruz, çevremizde diken dolu yoğun bir bitki örtüsü. Korkacak seyimiz yok sanı-' yorum ama, Antonio ne sigara içiriyor, ne de alçak 160 sesle Konusturuyor. TciprciMciıucııı v^aıuıyı aıvıyı ıııy durmadan yuttuğunu görünce ben de onun gibi yapıyorum ama daha ağırdan alıyorum. Bana gösterdiği küçük kesede yirmiden fazla yaprak var. Ses çıkarmadan gülümseyince, karanlıkta, inci gibi disleri parıldıyor. Ortalıkta sivrisinekten geçilmediğinden bir puro çiğnedi ve nikotin dolu tükürükle yüzümüzü ve

ellerimizi sıvadık. Artık rahatsız. Aksamın yedisi. Hava karardı ama mehtap var. Elini saatine götürüp dokuzu göstererek: «Liuvia» (yağmur) diyor. Saat dokuzda yağmur yağacağını anlıyor, yeniden yola çıkıyorum. ,Ona yetisebilmek için, kollarımla havayı kulaçlayıp, sıçrayarak yürümeyi öğrendim. Güç değil bu is, üstelik hızlı yürürsek bu kadar çabuk ilerliyemeyiz, oysa kosmuyoruz da. Gece, bir otomobil, bir kamyon ve iki eseğin çektiği arabanın yoldan geçmesi için üç kere ormana dalmamız gerekti. Çiğnediğim yapraklar sayesinde yorgunluk duymuyorum, derken gün doğuyor, yağmur duruyor, aynı seyi yaparak bir kilometre kadar otların üstünden gidip gizlenmek üzere ormana dalıyoruz. Bu yaprakların tek kötü yanı, uykuya engei olmaları. Yola çıktığımızdan beri gözümüzü kırpmadık. Antonio'nun gözbebekleri o kadar büyümüs ki, gözünün rengi seçilemiyor. Benimkiler de öyle olmalı. Gecenin dokuzu. Yağmur yağıyor. Yağmak için bu saati bekliyor sanki. Tropiklerde yağmur belirli bir saatta yağarsa, ay biçim değistirene kadar hep aynı saatta baslayıp, aynı saatta kesileceğini sonradan öğreniyorum. Bu gece, yürümeye basladığımızda sesler duyuyor, ardından ısık görüyoruz. «Castillette»

diyor Antonio. Hiç duraklamadan elimi tutuyor, ağaçların arasına dalıyoruz, iki saat süren zorlu bir yürüyüsten sonra kendimizi yeniden yolda buluyoruz. Yürüyoruz, daha doğrusu bütün gece ve sabahın bir bölümünde sıçrayarak yol alıyoruz. Günes, giysilerimizi üstümüzde kuruttu. Üç gündür sırılsıklamdık, ilk gün yediğimiz bir parça ham sekerin dısında, üç günden beri ağzımıza tek lokma koymadık. Antonio, zarar vere' bilecek kisilere rastlamayacağımızdan emin. Kayıtsızca ilerliyor, saatlardan beri toprağı dinlemedi. Yol kumsal boyu uzandığından Antonio bir sopa kesiyor, kelebek 161/11 simdi nemli kumlar üstünde yürüyoruz. Yolu bıraktık. Antonio duruyor ve elli santim eninde iyice yassılmıs, denizden çıkıp kuru kumlara kadar gelen genis bir iz inceliyoruz, iz boyu gidiyor ve genis bir daire halini aldığında sopasını batırıyor. Çektiğinde sopanın ucuna, yumurta sarısı gibi bir sıvı bulastığını görüyoruz. Ellerimizle kumu kazıyoruz, az sonra yumurtalar beliriyor, sayılarını kestiremiyorum ama üç dört yüz var. Bunlar, deniz kaplumbağası yumurtaları. Kabukları yok, yalnızca ince bir zarla çevrili.

Antonio gömleğini çıkarıyor, içini yumurtayla dolduruyoruz,, belki yüz yumurta var gömleğin içinde. Sonra kumsalı bırakıp yolu geçerek ağaçların arasına dalıyoruz. Meraklı bakıslardan uzakta, yumurtaları yutuyoruz. An-tonio yalnız sarısını yiyor. Keskin disleriyle yumurtayı kaplayan ince zarı yırtıyor, beyazını akıtıyor, sonra bir yumurta kendi içiyor, bir tane de bana içiriyor. Birini yutup diğerini bana uzatarak yığınla yumurta açıyor. Tıka basa doyunca, ceketlerimizi yastık yapıp uzanıyoruz. Antonio: — Manana tu sigues solo dos dias mas. De manana en adelante no hay policias (Yarın tek basına iki gün daha yürüyeceksin. Yarından sonra ortalıkta polis kalmayacak) diyor. Son sınır karakolunu da gece onda geçiyoruz. Köpek havlamaları ve pencereleri aydınlık bir evden anlıyoruz sınır karakolunda olduğumuzu. Antonio, bütün bunları tereyağından ki! çekercesine atlatıyor. Bütün gece, en ufak bir tedbir almadan ilerliyoruz. Yol genis değil ama, üzerinden sık sık insan geçtiği belli. Çünkü bir tek ot yok. Genisliği elli santim kadar, ormanın kıyısından ve kumsalın iki metre kadar üstünden gidiyor. Yolda, yer yer at ve esek izleri görüyoruz. Antonio koca bir ağaç kökünün üstüne çöküp

oturmamı isaret ediyor. Günes ortalığı kasıp kavurmakta. Saatim on biri gösteriyor, günese bakılırsa öğlen olmalı. Yere çaktığımız küçük sopa en ufak bir gölge vermiyor, demek ki, öğlen, saatimi on ikiye getiriyorum. Antonio, koka yapraklarıyla dolu kesesini bosaltıyor: Dçinde yedi tane var. Dördünü bana veriyor, üçünü kendine ayırıyor. Biraz uzaklasıp ormana dalıyoruz, yüz elli Trinidad doları ve altmıs flo162 rinle dönüp paraları ona uzatıyorum. Saskın saskın yüzüme bakıyor, paralara dokunuyor, nasıl bu kadar yeni kaldıklarını ve paralan kuruttuğumu görmediği halde nasıl ıslanmadıklarını merak ediyor. Paralar elinde, bana tesekkür, ediyor, uzun uzun düsündükten sonra altı tane bes florinlik (otuz florin) ayırıyor ve gerisini bana veriyor. Diretmeme rağmen fazlasını almıyor. O an, Antonio'da bir değisiklik oluveriyor. Burada ayrılmamız kararlasmıstı, ama bir gün daha beni götürmek ister gibi. isaretle, bir gün daha gelip

sonra döneceğini anlatıyor. Yumurta sarılarını yutup kuru yosunları ateslemek için yarım saat kadar tasları birbirine sürterek güçlükle purolarımızı yakıyor, yola koyuluyoruz. Üç saattir yürüyoruz, derken bir atlı bize doğru yaklasıyor. Adamın basında kocaman bir hasır sapka, ayağında çizmeler var. Pantalonu yok, deriden mayo gibi bir sey, yesil bir gömlek ve askerlerinkini andıran, rengi atmıs yine yesil bir ceket giyiyor. Silâh olarak çok güzel bir karabinası, belinde de koca bir tabancası var. — «Carabbal Antonio, hijo mio (oğlum),» An-tonio atlıyı çok uzaktan tanımıs, bana bir sey söylememisti. Kimin geldiğini anladığı açıkça belliydi. En azından kırk yaslarında görünen bu iri yarı adam atından iniyor, karsılıklı birbirlerinin omuzuna vuruyorlar. Bu kucaklasmayı sonradan, pek çc^k yerde göreceğim. — Bu kim? — Companera de fuga (firar arkadası), Fransız. — Nereye gidiyorsun? — Kızılderili balıkçıların mümkün olduğu kadar yakınına. — Kızılderililerin topraklarından geçip Venezüella'ya girmek, orada da bir yolunu bulup Aruba ya da Curaçao'ya dönmek istiyor.

— Guajiro kızılderilileri olmak çok kötü, diyor adam. Silâhlı değilsin, torna (al),» Deri kılıfıyla, sapı pırıl pırıl boynuzdan bir kama uzatıyor. Yolun kıyısına oturuyoruz. Pabuçlarımı çıkarıyorum, ayakla-rim kan içinde, Antonio ile arkadası hızlı hızlı konusuyorlar, Guajiro'dan geçme projemden hoslanmadık163 lan belli. Antonio ata binmemi isaretliyor: Pabuçlar omuzumda, yaralarımın kuruması için bir süre çıplak ayakla duracağım. Bütün bunları, yaptığı isaretlerden anlıyorum. Yabancı ata biniyor, Antonio bana elini uzatıyor ve Antonio'nun dostunun arkasında dörtnala gidiyorum. Bütün gün ve gece at üstünde yol alıyoruz. Zaman zaman duruyoruz, bana anasonlu içkiyle dolu bir sise uzatıyor, biraz biraz içiyorum. Gün ısırken yine duruyor. Günes yükselmekte, bana demir gibi sert bir peynirle, iki peksimet, altı koka yaprağı ve yaprakları içine koymak için su geçirmeyen, bele bağlanan özel bir kese armağan ediyor. Antonio'ya yaptığı gibi beni de kucaklayıp omuzu-ma vuruyor, atına atlayıp dört nala uzaklasıyor. Kızılderililer Saat bir oluncaya dek yürüyorum. Ne orman var ufukta, ne de bir ağaç. Yakıcı günesin altında deniz, gümüs gibi parıldıyor. Pabuçlarım sol omuzuma asılı, yalınayak yürüyorum. Uyumaya karar verdiğim sıra,

uzakta bes altı ağaç ya da kumsalın epey berisinde bir kayalık görür gibiyim. Uzaklığı göz kararıyla ölçmeye çalısıyorum: Belki on kilometre var. irice bir yarım yaprak çıkarıp çiğneyerek yeniden yola koyuluyorum. Bir saat sonra da, bes, altı sey seçebiliyorum: Bunlar ot, saman ya da açıkkahverengi ¦yaprak damlı kulübeler. Birinin dumanı tütüyor. Sonra bir takım adamlar seçiyorum. Onlar da beni gördüler. Çığlıkları ve topluluğun denize doğru yaptığı hareketleri seçebiliyorum. Derken kıyıya hızla yaklasan tekneler dikkatimi çekiyor, bu teknelerden on kisiye yakın insan kumsala. Herkes evlerin önüne birikmis ve bana bakıyor. Edep yerlerinin önünde sarkan bez gibi seylerin dısında, erkeklerle kadınların çıplak olduğunu açıkça seçebiliyorum. Ağır ağır onlara doğru yürüyorum. Üçü yaylarına dayanmıs, ellerinde ok tutuyor. Ne bir dostluk, ne de bir düsmanlık belirtisi sezebiliyorum; bir köpek havlıyor, hırsla üstüme saldırıyor. Baldırımın altını ısırıp pantolonumun bir parçasını koparıyor... Yeniden saldırıya geçtiğinde de, nereden çıktığı anlasılmayan küçük bir 164

oku kıçına yiyip (sonradan bu okun uzun bir boruyla atıldığını öğreniyorum) uluyarak kaçıyor ve evlerden birinde kayboluyor sanki. Beni iyice ısırdığından t0pallıyarak yaklasıyorum. Kalabalığın on metre yakınındayım artık. Ne kımıldayan var ne de konusan çocuklar analarının ardında. Bakır rengi, çıplak, adaleli nefis vücutları var. Kadınların göğüsleri dik, sert, uçları büyüktü. Yalnız birinin göğüsleri kocaman ve sarkık. içlerinden birinin durusu öylesine soylu, çizgileri o kadar ince, ırkının tartısılmaz soyluluğu öylesine belirgin ki doğru ona gidiyorum. Ne yayı var, ne de oku. Boyu benimki kadar uzun, kaslarına kadar inen bir tutsm perçemiyle saçları düzgün kesilmis. Arkadan kulak memelerine kadar inen, simsiyah saçları, neredeyse mor. Gözleri çelik grisi. Ne göğsünde, ne kollarında, ne de bacaklarında kıl var. Bakır rengi kalçaları adaleli, düzgün, ince bacakları da öyle. Ayakları çıplak. Onun üç metre ötesinde duruyorum. Birden iki adım atıyor ve gözlerimin içine bakıyor, inceleme iki dakika sürüyor. Bir tek çizgisi bile olmayan bu yüz, çekik gözlü bir bakır heykel gibi. Sonra gülümseyip omuzuma dokunuyor. Bunun üzerine herkes

yanıma sokulup bana dokunuyor, genç bir kızılderili kız elimden tutarak kulübelerden birinin gölgesine sürüklüyor. Orada pantolonumun paçasını sıvıyor. Herkes çevremde halka olup oturmus. .n'^mın biri, yaktığı puroyu uzatıyor, alıp içmeye koyuluyorum. Puroyu nasıl içtiğimi gördüklerinde baslıyorlar gülmeye, çünkü onlar, ister erkek olsun ister kadın, yanık ucunu ağızlarına sokup içiyorlar puroyu. Yaram pek kanamıyor ama, büyükçe bir madenî paranın yarısı kadar parça kopmus. Kadın kılları koparıyor, iyice temizledikten sonra küçük bir kızın getirdiği deniz suyuyla yıkıyor. Kanatmak için, suyla yaranın üstüne

bastırıyor. Bu kadarıyla da yetinmeyip, sivri bir demir parçasıyla büyüttüğü dis izlerini tırmalıyor, herkes bana baktığı için, renk vermemeye çalısıyorum. Baska bir genç kızılderili kız da bana yardım etmek istiyor ama benimki onu sertçe itiyor. Bu harekete herkes gülüyor. Kendisine ait olduğumu belirtmek istediğini anlıyorum, herkes de buna gülü165 yor zaten. Sonra pantolonumun paçalarını dizlerin epey üstünden kesiyor. Getirilen yosunları bir tas üzerinde hazırlayıp yaranın üstüne koyuyor; pantolonumun paçalarından yaptığı bezlerle sarıyor.Eserinden memnun, isaretle kalkmamı istiyor. Kalkıyor, ceketimi çıkarıyorum. Tam o sıra, gömleğimin aralığından, boynumun altına döğmeyle yapılan kelebeği görüyor. Dikkatle bakıp diğer döğme-leri de farkedince, daha iyi görebilmek için gömleğimi eliyle çıkarıyor. Kadın erkek, hepsi göğsümde-ki döğmelerle pek ilgileniyorlar; sağımda, solumda bir kadın kafası, karnımda bir kaplan kafası; omurga kemiğim boyunca çarmıha gerilmis bir denizci, belimde de avcılar, palmiyeler, filler ve kaplanlarla boydan boya bir kaplan avı. Bu döğmeleri farkedince, adamlar

hepsi görüslerini açıklıyor. Bu andan sonra, erkekler tarafından kesinlikle benimsendim. Kadınlar, sefin gülümseyip omuzuma dokunduğu an beni kabullenmislerdi zaten. Kulübelerin en büyüğünden içeri giriyoruz ve orada, iyiden iyiye sasırıyorum. Kulübenin içi, iyice bastırılmıs kızıl toprak. Sekiz kapısı var, yuvarlak, tavanın kirislerine saf yünden, rengârenk, canlı renklerle dolu hamaklar asılı. Ortada yuvarlak ve yassı bir tas: bu koyu renk, cilâlı tasın çevresinde oturmak için baska yassı taslar. Duvarda bir sürü çifte, bir asker kılıcı, çesitli boyutlarla yaylar asılı. Dçinde bir insanın yatabileceği koca bir deniz kaplumbağası kabuğu, birbiri üstüne son derece düzenli olarak dizilen taslardan yapılma sömine (taslar arasında en ufak bir harç izine raslamadım) de dikkatimi çeken seylerden. Masanın üstünde yarım su kabağı, dibinde de iki, üç avuç inci. Bir tahta kap içinde, eksimtrak, çok iyi alkole dönüsmüs meyva suyu, bir muz yaprağı üstünde de, en azından iki kilo gelen koca bir ızgara balık sunuyorlar. Yiyip içmeye davet ediliyor, ağır ağır atıstırmaya koyuluyorum. Yemeğim bittiğinde kadın

elimden tutup kumsala götürüyor, deniz suyuyla ellerimi ve ağzımı yıkıyorum. Sonra geri dönüyoruz. Halka olup oturuyorlar, yanımda, elini dizime koyan genç kızılderili kız. Bir takım hareket ve sözlerle, birbirimizle ilgili bilgiler edinmeye çalısıyoruz. 166 Birden sef ayağa kalkıyor, kulübenin dibine yürüyor, beyaz bir tas parçasıyla, dönüp masanın üstüne bir takım sekiller çiziyor, önce çıplak kızılderililer, köyleri, sonra deniz. Kızılderili köyünün sağında pencereli evier, giyimli erkek ve kadınlar. Erkeklerin elinde bir tüfek ya da sopa var. Solda baska bir köy, erkekleri pis yüzlü, tüfekli ve sapkalı, kadınları giyimli. Ben resimlere uzun uzun bakınca bir sey unuttuğunu farkediyor ve kızılderili köyünden sağdaki kente, bir de soldakine giden iki yol çiziyor. Kendi köylerine göre yerlerini belirtmek için sağda. Venezüella yönünde, yuvarlak ve her yanından çıkan çizgilerle bir günes, Kolombiya yönünde de ufuk. çizgisiyle kesilen baska bir günes yapıyor. Yanılmaya yer yok: Günes bir yanda doğuyor, öbür yanda batıyor. Genç sef gururla eserine bakıyor, ötekiler de sırayla bakıyorlar. Ne demek istediğini iyice anladığımı görünce tebesirini alıyor, köyleri siliyor, yalnız kendi köyü kalıyor ortada.

Çizdiği köylerdeki insanların kötü, yalnız kendi köyünün iyi olduğunu belirtmek istediğini anlıyorum. Bana mı anlatıyorsun bunu dostum? Islak yünle masa siliniyor. Kuruyunca tebesir parçasını elime tutusturuyor. Resimlerle hikâyemi anlatma sırası bende. Benim isim onunkinden karmakarısık. Yanında silâhlı iki kisi bulunan, elleri bağlı bir adam çiziyorum, silâhlılar adama bakıyorlar. Sonra aynı adam kosuyor, iki kisi de silâhlarını doğrultmus ardından geliyorlar. Aynı görüntüyü üç kere" çiziyorum ama sonuncusunda polisler durmus, ben, kızılderililer, köpek ve hepsinin önünde kollarını açarak yanıma yaklasan sefe doğru kosuyorum. Resmim pek kötü olmamalı, erkekler uzun uzun konusuyorlar, reis, resimdeki gibi kollarını açıyor. Anladılar. Aynı gece, Kızılderili kız beni, içinde altı kadın ve dört erkeğin yasadığı kulübesine götürüyor. Dki kisinin enine kolayca yatabileceği, rengârenk yünden nefis bir hamak asıyor. Hamakta daha önce de yatmıstım, uzunlamasına. O baska bir hamağa uzandı ama enine yatıyor. Ben de onun gibi yatınca yanıma geliyor.

Gövdeme, kulaklarıma, gözlerime ve burnu167 ma, ince uzun ama pürtüklü, ufak ama çizgili yara izleriyle dolu parmaklarıyla dokunuyor, inci dolu istiridyeleri çıkarmak için daldıklarından mercan kayalıklarına değip kesiyorlardı ellerini. Ben de yüzünü uzun uzun oksayınca, ince ve nasırsız bulduğuna hayret ettiği elimi avuçlarına alıyor. Bir saat süren hamak sefasından sonra kalkıp sefin büyük kulübesinin yolunu tutuyoruz. Dncelemek üzere 15'lik ve 16'lık Saint Etienne tüfekleri veriyorlar. Altı kutu dolusu kursunları var. Kızılderili kız orta boylu, gözleri sefinkiler gibi çelik grisi, ortadan ayırıp ördüğü saçları kalçalarına kadar iniyor. Göğsüsleri dik, sert ve armut biçiminde. Uçları, bakır rengi, gövdeden daha koyu renk ve çok uzun. öpeceğine ısırıyor adamı, öpüsmeyi bilmiyor. Uygar insanlar gibi öpüsmeyi kısa sürede ona öğrettim. Yürürken yanım sıra gitmek istemiyor, ne yapıp ettiysem kandıramıyorum, hep ardımdan geliyor.

Kulübelerden biri bos ve kötü halde. Diğer kadınların da yardımıyla damına hindistancevizi yaprakları dösüyor, duvarları kırmızı killi toprakla sıvıyor. Kızılderililerde çesit çesit madeni araç var: Bıçak, kama, pala, balta, çapa, bir de demir disli yaba. Ba-, kırdan, alüminyumdan tencereler, çiçek sulamaya yarayan kovalar, demir tahta fıçılar da çıkıyor ortaya. Saf yünden örülmüs püsküller, kan kırmızısı, koyu mavi, simsiyah, kanarya sarısı resimlerle süslü kocaman hamaklar geriliyor. Ev kısa sürede tamamlanıyor ve kız, diğer kızılderililerden aldıklarını (bir esek kosumu,, ates yakmak için sacayak üstüne oturtulmus bir yuvarlak, enine dört kisinin yatabileceği bir hamak, bardaklar, teneke kaplar, tencereler, v.s.) içeri tasıyor. Köye geldiğimden bu yana, on bes gündür birbirimizi oksuyoruz ama sonuna kadar gitmeyi reddetti. Bir sey anlamıyorum; beni tahrik eden kendisi! Tam sırası gelince de istemiyor, incecik beline bağladığı iple önüne astığı bez parçası dısında üstüne bir sey giymiyor, arkası bile açıkta. Biri ortada, diğeri iki yandan, üç kapısı bulunan kulübemize törensiz mören-siz yerlesiyoruz. Yuvarlak evin üç yanındaki kapılar bir

ikizkenar üçgen meydana getiriyor. Her birinin varlık nedeni de ayrı. Ben kuzeydeki kapıdan girip çıkmak zorundayım, o güneydekinden. Ne ben onun kapısını kullanabilirim, ne de o benimkini. Dostlar büyük kapıdan geliyorlar, biz ancak konuklarımızla birlikte büyük kapıdan geçebiliriz. Eve yerlestikten sonra kız benim oluyor. Ayrıntılara girmek istemiyorum ama atesli ve içgüdüsüyle ustalasan, sarmasık gibi gövdeme dolanan bir sevgili. Diğerlerinden gizli olarak saçını tarayıp örüyordum. Saçını taradığımda çok mutlu oluyordu, yüzüne hem büyük bir mutluluk hem de bir yakalanma korkusu geliveriyordu. Çünkü bir erkek karısının saçını taramamalıydı, ne ellerini bir çesit tasla ovmalı, ne de ağzını ya da göğüslerini değisik sekilde öpmeliydi. Lali (Kızılderili kızın adı) ile birlikte eve yerlesiyoruz. Sastığım tek sey, tahta ya da alüminyum tencereleri hiç kullanmaması, bardaktan bir sey içmemesi, Her seyi, elleriyle yaptıkları toprak kap ya da tencerelerde hazırlıyor. Su kovası yıkanmaya yarıyordu. Sıkısan da deniz kıyısına kosuyordu. Dstiridyelerin açılıp içlerinde inci aranmasını izledim. Bu isi yaslı kadınlar yapıyordu. Her inci avcısı kadının

bir çantası vardı, istiridyelerde bulunan inciler söyle paylastırılıyordu. Topluluğu temsil eden sefe bir pay, inci avcısına bir pay, istiridyeleri açana yarım pay, dalıp istiridyeleri çıkarana bir buçuk pay. Kadın ailesiyle yasarsa payını babasına, erkek kardesine, ya da amcasına verirdi. Neden evlenen sevgililerin evine herkesten önce amcanın girdiğini, kadının kolunu alıp erkeğin beline doladığını, bunları yaparken, ikisinin de isaret parmaklarının göbeğe girecek sekilde durmasına dikkat ettikten sonra çıkıp gittiğini bir türlü anlıyamadım. Evet, istiridyelerin açılısında hazır bulundum, ama inci avına çıkmadım. Çünkü teknelerine beni almadılar. Kıyıdan epey uzakta, asağı yukarı bes yüz metre ötede avlanıyorlardı. Bazı günler Lali, kalçaları ve kaburgaları çizik içinde dönüyordu. Çiziklerden kan aktığı da oluyordu. Yosunları yaranın üstüne bastırıp ovalıyordu, isaretle bir sey yapmaya davet edilmeden kılımı kıpırdatamıyordum. Bir baskası ya 168 169 da kendi sürüklemedikçe, sefin evine de girmiyordum. Lali, yalnız olduğumuz sıra neler yaptığımızı anlamak için yasıtlarından iki, üç kızın gelip kapımızın mümkün olduğu kadar yakınında otlara

uzandıklarından süpheleniyordu. Dün köyle, sınır karakolunun iki kilometre ötesindeki ilk Kolombiya kasabası arasında bağlantıyı sağlayan kızılderiliyi gördüm. Bu kasabanın adı La Vela'ydiKızılderilinin iki eseği vardı, bir de Winchester tüfeği. Herkes gibi, o da sırtına avuç içi kadar bezden baska sey giymiyordu. Tek kelime de ispanyolca bilmediğinden alıs - verisi nasıl basardığını merak ettim. Sözlüğün yardımıyla kağıda agujos (iğne), mavi ve kırmızı çini mürekkebi, iplik yazdım. Sef, kendisine döğme yapmamı istiyordu. Bağlantıyı sağlayan kızılderili ufak tefek ve sırım gibiydi. Göğsünde, bir yandan baslayıp öbür omuzunda biten korkunç bir bıçak yarası vardı. Yara kabuk bağlarken parmak kalınlığında bir siskinlik yapmıstı. Dnciler bir puro kutusuna konuyordu. Kutu bölmelere ayrılmıstı. Dnciler, büyüklüklerine göre bu bölmelere yerlestiriliyorlardı. Kızılderili yola çıktığında, sef kendisiyle birlikte gitmeme izin verdi. Beni geri dönmeğe mecbur etmek için de, son derece ilkel bir görüsle, elime bir çifteyle altı da fisek tutusturdu. Kendime ait olmayan bir seyi götürmeyeceğime inandığından da döneceğimden emindi. Esekler yüklenmediğinden birine ben bindim, diğerine de kızılderili. Bütün gün, yolu izledik, ancak sınır karakoluna üç - dört

kilometre kala kızılderili sırtını denize döndü, içerilere doğru yol aldık. Bese doğru da, kıyısında bes kızılderili kulübesinin bulunduğu bir akarsuya vardık. Herkes beni görmeye geldi. Kızılderili konustu, konustu, derken rengi hariç, yüzü, saçları, burnuyla kızılderililere benzeyen biri göründü. Bu adam bembeyazdı, gözleri de kıpkırmızı. Hâkî bir pantolon giyiyordu. O an, bizim köyün kızılderilisinin buradan ileri gitmediğini anladım. Beyaz kızılderili bana: — Buenas dias (günaydın), dedi. Tu eres el matador que se fue con Antonio (sen Antonio ile kaçan kaatil değil misin?) Antonio es compadre mio de sangre (Antonio benim kankardesimdir.) Kankardesi

170 olmak için garip bir de usulleri vardı: Kollarını birbirine bağlıyor, bıçaklarıyla birbirlerinin kolunu çiziyorlardı. Sonra kanlarını birbirlerinin koluna sürüyor ve ellerine bulasan bu kanı yalıyorlardı. — Que quieres (Ne istiyorsun)? — Agujas, tinta china roja y azul (iğne, kırmızı ve mavi çini mürekkebi). Nada mas (Baska sey istemiyorum.) — Tu lo tendras de aqui a in cuartu da luna (istediklerin bir hafta sonra elinde olacak). Benden iyi ispanyolca biliyor, uygar kisilerle iliski kurup ırkının çıkarlarını bütün gücüyle savunmayı bildiği anlasılıyordu. Ayrılırken, bana gümüs Kolombiya paralarından yapılma bir gerdanlık verdi, Lali'ye götürmemi söyledi. — Vuelva a verme (yine gel, beni gör)», dedi beyaz kızılderili. Kendisiyle tekrar görüsmemi sağlama bağlamak için de bir yay verdi. Tek basıma yola çıktım, dönüs yolunun yarısını almıstım ki, on iki, on üç yaslarındaki küçük kızkardeslerinden biriyle gelen Lali'ye rasladım. Lali'nin yası on altı - on sekiz arasında olmalıydı. Deli gibi

üstüme çullanıp göğsümü tırmaladı, yüzümü ellerimle koruyunca acımadan boynumu ısırıverdi. Bütün gücümle onu durdurmakta iyiden iyiye güçlük çekiyordum. Birden duruldu. Kızkardesini eseğe bindirdim. Lali'yle sarmas dolas, eseğin ardından yürümeye koyulduk. Ağır ağır köye dönüyorduk. Yolda bir baykus vurdum. Ne olduğunu anlamadan, karanlıkta parıldayan gözlerini farkedince ates etmistim. Lali baykusu almakta diretti, eseğin semerine astık. Günes doğarken köye vardık. O kadar yorgundum ki, yıkanmak istedim. Lali beni yıkadı, sonra gözümün önünde kızkardesinin bezini çıkardı onu da yıkamaya koyuldu, ardından kendi yıkandı. içeri girdiklerinde oturmus, limon ve su katıp içeceğim suyun kaynamasını bekliyordum, iste o an, nedenini çok sonları anladığım bir sey oldu. Lali kızkardesini bacaklarımın arasına itti. kollarımı tutup beline sarmaya çalıstı. Kızkardesinde bez olmadığını ve Lali'ye getirdiğim gümüs paralardan yapılma gerdanlığı boynuna astığını farkettim. Bu garip durum171

dan nasıl kurtulacağımı bilemiyordum, tatlılıkla küçük kızı bacaklarımın arasından çıkardım, kollarımın arasına alıp hamağa yatırdım. Çok sonraları Lali'nin mutlu olmadığım için gitmeye karar verip bilgi topladığım, belki kızkardesinin beni köyde tutabileceğini sandığını anladım. Gözlerim Lali'nin elleriyle örtülü olarak uyandım. Epey geç kalmıstım, saat on biri bulmustu. Küçük kız evde değildi. Lali iri gözleriyle bana baktı ve dudaklarımın kenarını hafifçe ısırdı. Sevgimi ve beni tutamadığından değil de baska bir nedenle gittiğimi anladığı için mutluydu, bunu gösteriyordu. Evin önünde, genellikle Lali'nin avlandığı tekneyi kullanan kızılderili oturuyordu. Lali'yi beklediğini anladım. Bana güFümsedi, çok sevimli bir hareketle gözlerini kapıyarak Lali'nin uyuduğunu bildiğini gösterdi. Yanına oturdum, anlamadığım seyler söylüyordu. Gençti sporcular gibi genis omuzlu, adeleli bir vücudu vardı. Uzun uzun döğmelerime baktı, inceledi, sonra kendisine de döğme yapmamı istediğini gösterdi. Basımı sailıyarak kabul ettiğimi belirttim; sanki döğme yapabileceğime inanmıyor gibiydi. Lali göründü, gövdesini zeytinyağına bulamıstı. Bunu sev mediğimi biliyordu, ama bulutlu havada suyun çok

soğuk olduğunu anlattı. Yarı ciddi yarı gülerek yaptığı yüz hareketleri o kadar sirindi ki anlamazlıktan gelip defalarca tekrarlattım. Bastan baslamasını istediğimde ağzını büzdü. Açıkça: «Sen mi aptalsın, yoksa ben mi? Neden zeytinyağı süründüğümü bir türlü anlatamıyorum», der gibiydi. Sef, iki kızılderili kadınla birlikte önümüzden geçti. Kadınlar, en azından dört - bes kilo gelen beyaz bir kertenkele tasıyorlardı, sef de oklarıyla vayı-nı. Avdan döndüğü belliydi, beni yemeğe çağırdı. Lali onunla konustu, sef omuzuma dokunup bana denizi gösterdi, istersem Lali ile inci avına çıkabileceğimi anladım. Lali her zamanki yol arkadası ve ben denize yürüdük. Çok hafif, mantarı andıran bir tahtadan yapılma tekne kolayca suya indirildi. Tekneyi omuzlarında tasıyarak suda ilerlediler, epey yürüdük. Yola koyulmamız da oldukça garipti: Kızılderili, elinde koca bir kürekle teknenin kıçına yerlesi172 yordu. Göğsüne kadar suya giren Lali teknenin dengesini sağlıyor, kumsala sürüklenmesini önlüyordu. Ben de binip ortaya oturdum. Lali'nin tekneye atlamasıyla kızııderilinın bir kürek darbesiyle tekneye yol

vermesi bir oldu. Dalgalar silindir gibi geliyor, diz açıldıkça da yükseliyordu. Kıyıdan bes - altı yüz metre açıkta, iki kayığın avlanmakta olduğu bir yere vardık. Lali, bes kırmızı deriden seritle örgülerini basına bağlamıstı, üçünü enine, ikisine de boyuna, tünde iri bir bıçak, çapa yerine kullanılan ve kızıl-derilinin denize attığı on bes kilo ağırlığındaki koca demir çubuğu izledi. Tekne demirliydi ama rahat durmuyor, her dalgada inip çıkıyordu. Üç saati askın bir süre, Lali denizin dibine daldı, çıktı. Dip görünüyordu ama geçen zamana bakılırsa, derinliği on bes ya da on sekiz metreyi buıuyordu. Her inip çıkısında kızılderili istiridye dolu çantasını tekneye bosaltıyor, dinlenmek için bes - on dakika tekneye tutunuyordu. Lali tekneye hiç çıkmadığı halde iki kere yer değistirdik, ikinci yerde çanta, daha iri istiridyelerle dolu olarak çıktı. Kıyıya döndük. La-ii tekneye binmis, dolgalar kısa sürede bizi karaya ulastırıvermisti. Yaslı kadın bekliyordu. Kızılderili ne

birlikte istiridyeleri kumlara tasıdılar. Bütün istiridyeler yere yığılınca, Lali, yaslı kadının açmasına engel oldu, önce kendi basladı. Bacağının ucuyla, bir inci bulana dek, otuz kadar istiridyeyi kısa sürede açtı. En azından iki düzinesini de bu arada yuttuğumu söylemem gereksiz tabiî. Bezelye iriliğindeki inciyi dikkatle, çıkardı. Bu inci orta boydan da büyüktü, öyle de parlıyordu ki, Doğa, inciye pek gösterisli olmamakla birlikte en değisken renkleri vermisti. Lali inciyi parmaklan arasında tuttu. Ağzına attı, bir süre sonra da çıkarıp benim ağzıma soktu. Bir takım çene hareketleriyle, dislerimin arasında çiğneyip yutmamı istediğini belirtti. Reddedisim karsısında yalvarması o kadar tatlıydı ki, istediğini yaptım: Dnciyi dislerimle kırıp kalıntılarını yuttum. Beni kuma yatırıp çocuklar gi-bi ağzımı açtılar ve dislerimin arasında küçük parçalar kalıp kalmadığına baktılar. Kızılderili kadını istiridyelerin basında bırakıp köye doğru yürüdük sonra. 173 Bir aydır buradayım. Her gün kâğıt üzerine tarih ve gün adını kaydediyorum, yanılmam imkânsız. Kırmızı,

mavi ve eflâtun çini mürekkebiyle iğneler çoktan geldi. Sefin kulübesinde üç Solingen ustura buldum. Kızılderililerin sakalı .çıkmadığından ustura kullanmıyorlardı. Usturalardan ancak biri, saç kesmeye yarıyordu. Sef Zato'nun bir koluna döğmeyle, rengârenk tüylerden baslıklı bir kızılderili resmi yaptım. Çok memnun oldu ama, göğsüne büyük bir döğ-me yapmadan kimseye söz vermememi istedi. Bendeki ağzı açık kaplanın aynını istiyordu. Güldüm, bu kadar güzel bir kaplan resmi yapamazdım. Lali bütün kıllarımı yoldu. Tek kıl gördü mü koparıyor ve yerine, kıyıp bir seylerle karıstırdığı yosunları sürüyordu. Kıllar eskisinden geç uzuyordu, sanki. Bu kızılderili. kabilesinin adı Guajiro. Kıyıda, ovanın iç bölgelerinde ve dağların eteklerinde yasıyorlar. Dağlarda. Motilones denen baska kabileler var. Yıllar sonra onlara da isim düsecek. Guajiro'la-rın, daha önce de anlattığım gibi, dolaylı olarak ve alısveris yoluyla uygarlıkla iliskileri oluyor. Kıyıda yasıyanlar, aracılık yapan kızılderiliye, hem incilerini veriyorlar, hem de yakaladıkları deniz kaplumbağalarını. Kaplumbağalar canlı, ağırlıkları yüz elli kiloyu bulduğu oluyor. Ağırlığı dört yüz kiloyu, kabuklarının

uzunluğu iki, eni ise en genis yerinde bir metreyi bulan Orenoque ya da Maroni kaplumbağaları kadar iri değil bunlar. Sırtüstü yatırıldıklarında doğrulamıyorlar. üç hafta süreyle bir sey yiyip içmeden canlı kalanlarını gördüm, iri, yesil kertenkelelerin tadı çok güzel. Etleri beyaz ve yumusak, leziz. Günesin kızdırdığı kumlara gömülerek pisirilen yumurtaları da nefis. Yalnız görünüsleri, insanı biraz tiksindiriyor. Lali her ava çıkısında, payına düsen incileri eve getirip bana veriyordu, iri, orta boy ya da küçük incileri ayırmadan tahta bir kaba dolduruyordum. Yalnız bos bir kibrit kutusunun içine, iki pembe, üç siyah, yedi tane de madenî gri ve enfes inciyi ayırmıstım. Bir de fasulye tanesi büyüklüğünde iri bir barok incim vardı ki, bizim beyaz ya da barbunye fasulyesi tanelerinden pek asağı kalmıyordu. Bu iri barok 174 inci üç ayrı renkteydi, havaya göre bu üç renkten ilki siyah, diğerleri hafif kararmıs, saat çeliği rengi, üçüncüsü de pembemsi parıltılar saçan gümüsiydi. Dncilerle birkaç deniz kaplumbağası sayesinde kızılderili kabilesinin eksiği kalmıyordu. Yalnız hiç bir ise yaramıyan esyaları vardı, buna karsılık da çok ihtiyaç

duyulan seylerden yoksundular, örneğin büyük kabilede tek ayna bulunmazdı. Tras olup yüzümü görebilmek için, herhalde deniz kazası sonucunda batmıs bir gemi kalıntısından kenarı kırk santimetreyi bulan yüzü nikel kaplama bir tahta parçası edinmem gerekti. Dostlarımla birlikte yasadığım sürece izlediğim siyaset oldukça basitti : Sefin otorite ve bilgisini hiçe indirecek seyler yapmıyor, hele; yılanlar, iki keçi bir düzine kadar kuzu ve koyunuyla kıyıdan dört kilometre kadar içerde yasıyan çok yaslı kızılderiiiye hiç ilismiyorum. Yaslı adam, çesitli Buajiro kabilelerinin sihirbazıydı. Bu tutumum, kimsenin bana yan gözle bakmamasını, kıskanmamasını sağlıyordu, iki ayın sonunda beni herkes benimsedi. Sihirbazın yirmi kadar da tavuğu vardı. Bildiğim iki köyde ne keçi, ne tavuk, ne kuzu, ne de koyuna rastlamadığımdan, evcil hayvan beslemenin, sihirbazın imtiyazı olduğu anlasılıyordu. Her sabah, kızılderili kadınları, baslarındaki sepetle sihirbaza taze balık istiridye tasıyorlardı. Sabah sabah yapılan ve atesle çevrili taslar üzerinde kızartılan mısır peksimeti de götürüyorlardı. Ara sıra da yumurta ve eksimikle geri dönüyorlardı. Sihirbaz, benimle görüsmek

istediğinde, üç yumurta ile tahtadan yapılıp iyice cilalanmıs bir bıçak yolluyordu. Lali, yolun yarısına kadar benimle geliyor, koca kaktüslerin gölgesinde bekliyordu, ilk gidisimizde tahta bıçağı elime vermis, kolunu uzatarak doğrultusunda yol almamı söylemisti. ihtiyar kızılderili, kıllı tarafı içe gelen gerilmis inek derilerinden yapılma çadırında, büyük bir pislik içinde yasıyordu. Çadırın ortasındaki üç tasın arasında yanan atesin hiç sönmediği belliydi. Hamakta değil de, yerden bir yatakta yatıyordu. Çadır oldukça genisti, yirmi metre kare kadar olmalıydı. Rüzgârın geldiği yöne konan birkaç dal dısında duvarı da yok175 tu çadırın, iki yılan gördüm ki, kol kadar kalın olan birincisinin uzunluğu üç metre vardı. Basında sarı bir V bulunan bir metre boyundaki ikincisini de görünce : «Bunlar amma da tavuk ve yumurta yiyor-dur», diye düsündüm. Çadırın içinde kuzuları, tavukların, keçilerin, eseğin nasıl yasadığına aklım ermi-yordu. Yaslı kızılderili beni tepeden tırnağa inceledi. Lali'nin iyice kısalttığı pantolonumu çıkarmamı istedi ve

soyununca ta atesin yanındaki bir tasın üstüne anadan doğma oturmamı isaret etti. Bol duman çıkaran ve

nane kokan yas yapraklar attı atese. Dumandan boğulacak gibiydim ama pek öksürmeden, on dakika kadar bekledim. Sonunda sihirbaz pantolonumu yaktı, bana kızılderililerin kullandığı bezlerden iki tane verdi. Bunlardan birincisi koyun derisin-dendi, eldiven gibi esnek olan ikinci de yılan derisinden. Keçi koyun ve yılan derilerinin örülmesiyle meydana gelen bir bileziği de koluma taktı. ,On santim enindeki bu bilezik, yılan derisinden bir parçayla sıkılıyor ya da gevsetiliyordu. Sihirbazın sol bileğinde, sinek dolu büyücek bir yara vardı. Zaman zaman sinekleri koğuyor, sineklerin esaslı bir saldırısına uğrayınca da yarasına kü! serpiyordu. Sihirbaz tarafından benimsenmistim. Ayrılırken, beni çağıttığında yolladığı cilâlı tahta bıçağın daha küçüğünü verdi. Lali'nin sonradan anlattığına göre sihirbazı görmek istersem bu bıçağı yollayacak, kendisi görüsmeyi kabul ederse büyüğünü gönderecekti. Zayıf yüzlü ve boynu kırıs kırıs, yaslı kızılderilinin yanından ayrıldım. Ağzında, üç altta ikisi de üstte olmak üzere bes dis kalmıstı. Bütün kızıl-derililer gibi çekik gözlerinin üstünde öylesine etli gözkapakları vardı ki

kapağında, yerlerinde etten iki yuvarlak olusuyordu. Ne kirpiği ne de kası kalmıstı, kaskatı ve kara saçları omuzlarına dökülüyordu. Bu saçların ucu özenle kesilmisti. Bütün kızılderililer gibi de, kaslarının hemen üstünde püskülleri vardı. Yola çıktım ama açıkta kalan kaba etlerim beni rahatsız ediyordu. Epey garip bir halim vardı. Neyse, mahpusluktan kurtulmustuk ya! Kızılderililerle dalga geçmeye gelmezdi, hem özgürlüğün de bir takım dertleri oluyordu. Lali önümü kapayan bez par176 casına , Har güzel dislerini göstererek kahkahalar attı. Bilezikle yıla" derisinden yapılma öbür bezi de inceledi. Duman deneyinden geçip geçmediğimi anlamak için beni kokladı. Bu arada, kızılderililerin koku alma duyusunun son derece gelismis olduğunu da belirtme- <¦ [iyim. Yeni hayatıma alıstım, yalnız uzun süre böyle yasamamak gerektiğini de anlıyordum. Sonra insan bir daha buradan ayrılmamak isteyebilirdi. Lali durmadan beni gözlüyor, ortak hayata çok daha yakından katılmamı arzuluyordu. örneğin, balığa çıktığımı gördü; çok iyi kürek çektiğimi, küçük ya da büyük kızılderili

kayıklarını ustalıkla kullandığımı biliyor. Bunların farkına vardıktan sonra, inci avına çıkan tekneyi benim kullanmamı istemesi çok olağan. Oysa bu benim isime gelmiyor. Lali, köydeki kızlar içinde en iyi inci avcısı, en çok ve en iri istiridyeleri onun teknesi getiriyor; dolayısıyla da diğerlerinden daha derine dalabildiği ortaya çıkıyor. Bir de teknesini kullanan genç balıkçının, sefin kardesi olduğundan haberim var. Lali ile birlikte ava çıkarsam sefin kardesini küçük düsürebilirim, en iyisi bunu yapmamalıyım. Lali beni düsünceli gördüğünde yeniden kız-kardesini getirmeye gidiyor. Küçük kız, sevinç içinde, kosarak geliyor ve benim kapımdan kulübeye dalıyor. Bu tutumunun önemli bir sonucu olmalı. Örneğin denize bakan büyük kapının önüne birlikte varıyor ve orada ayrılıyorlar. Lali bulübenin çevresini dolanıp kendi kapısından giriyor, kızkardesi Zoraima da benimkinden. Zoraima'nın göğüsleri ancak mandalina büyüklüğünde, saçları da pek uzamamıs, Çene hizasında dümdüz kesilmis, alnındaki kâhkül kaslarını da geçiyor ve neredeyse gözkapaklarına düsüyor. Kızkardesinin her çağrısında birlikte yıkanıyor ve önlerindeki bezi çıkarıp hamağa

asarak yanıma geliyorlar. Küçük, her keresinde, kendisini elde etmediğim için çok üzgün ayrılıyor kulübeden. Geçen gün, birlikte yattığımız sıra, ortada bulunan Lali yerinden kalktı, yeniden yatarken beni Zoraima'nın çıplak gövdesine yapıstırdı. Lali'nin inci avindaki yardımcısı dizinden yarakelebek 177/12 IclllUI, UCIII1 ve uıuurvya ycııı^ uıı jaıajvjı uu. ı-ııu;ı\ler onu sihirbaza tasıdılar, dizi alçılı döndü. Bu yüzden sabah Lali ile ava ben çıktım. Teknenin suya indirilisi yine basarıyla gerçeklestirildi. Onu, her zamankinden daha da ileri götürdüm. Beni sevindiriyordu. Dalmadan önce zeytinyağı sürdü gövdesine. Kapkara olduğunu sezdiğim dipte suyun çok soğuk olması gerektiğini biliyordum. Üç köpekpalığı kanadı yanımızdan geçti, Lali'ye gösterdim, önemsemez göründü. Sabahın saat onu, ortalık günlük güneslik. Torbası sol koluna sarılı, kemerine sıkıca bağladığı bıçağı kınında, baskaları gibi ayaklarıyla tekneyi itmeden dalıyor suya. Akıl almaz bir çabuklukla kapkara suların dibine süzülüyor, ilk dalısı çevreyi kolaçan etmek amacıyla olacak, torbasında pek az istiridyeyle su yüzüne çıktı. Aklıma bir sey geliyor. Teknede serit haline getirilmis deriden bir yumak var. Bu deri

yumağın ucuyla torbasına çift düğüm attım, torbayı Lali'ye verdim ve suyun dibine inerken yumağı salmaya koyuldum. Dibe indikçe deri seriti de beraberinde götürüyordu. Yapmak istediğimi anlamıs olmalı ki, epey sonra torbasız olarak suyun yüzüne çıktı. Bu uzun dalıstan yorgun düsmüstü, dinlenmek için teknenin küpestesine yapısıp torbayı çekmemi isaret etti. Çektim, çektim, birden takıldı. Her halde takıldığı mercan kayalığı yukarı çıkmasını engelliyordu. Daldı, torbayı kurtardı, torba yarı yarıya dolu olarak yukarı geldi. Torbayı teknenin içine bosalttı. O sabah, on bes metre kadar bir derinliğe sekiz dalısta tekneyi asağı yukarı doldurduk. Lali tekneye çıktığında, küpesteyle su arasında iki parmak kalmıstı. Demiri çekmeye davranınca, ağzına kadar istiridye dolu tekne batma tehlikesi geçirdi. Bunun üze-fine ipi çözdük, ucuna

küreklerden birini bağlayıp denize salıverdik. Döndüğümüzde çekecektik demiri. Baskaca bir güçlükle karsılasmadan karaya çıktık. Yaslı kadın bizi bekliyordu, dizinden yaralı kı-zılderili de her zaman istiridyelerin açıldığı kuru kumların üzerindeydi, önce, bu kadar istiridye topladığımıza sevinmis göründü. Lali yaptığımı ona anlatıyor gibi: Torbayı yumağın ucuoa bağlamak onu rahatlatıyor ve daha çok istiridye toplamasını sağlıyor. 178 Kızılderili torbayı nasıl bağladığımı dikkatle inceliyor ve çift düğüme bakıyor. Sonra çözüyor, ilk denemede düğümü aynı sağlamlıkta yapabiliyor. Bunun üzerine de kendinden pek memnun, bana bakıyor. ihtiyar, istiridyeleri açtığında on üç inci buldu. Genellikle bu islemi beklemeyen, payının eve getirilmesini isteyen Lali son istiridye açılana dek kaldı-. En azından üç düzine istiridye yedim bu arada, bes altı tane de Lali yuttu. Yaslı kadın herkesin payını ayırdı, inciler, asağı yukarı aynı büyüklükteydi, yani bir bezelye

kadar, üç inci sefe, üç inci de bana düstü, iki inci kendine; bes inci de Lali'ye verdi. Lali incilerin üçünü bana uzattı, incileri alıp yaralı kızıl-deriliye uzattım. Almak istemedi ama avucunu açtım ve incileri koydum. Bunun üzerine armağanımı kabul etti. Karısı ve kızı, olayı bizden uzakta izliyorlar di. O ana kadar sessiz beklemisken gülmeye koyulup yanımıza geldiler. Kızılderilinin, kulübesine tasınmasına yardım ettim. Aynı sey, iki haftaya yakın bir süre devam etti. Her keresinde, incileri kızılderiliye veriyordum. Dün, payıma düsen altı inciden birini ayırdım. Kulübeye döndüğümüzde Lali'yi bunu yemeğe zorladım. Sevinçten çılgına döndü ve bütün öğleden sonra sarkı söyledi. Zaman zaman beyaz kızılderiliyi görmeye gidiyordum. Adının Zorillc> olduğunu söyledi, ispanyolca küçük tilki anlamına geliyordu bu ad. Sef göğsüne döğmeyle kaplan kafası yapmadığımı söylemisti, nedenini sordu, elimden resim gelmediği belirttim. Sözlüğün yardımıyla, göğsüm kadar enli, dik dörtgen biçiminde bir ayna, saydam kâğıt, ince bir fırça, bir sise

mürekkep, kopya kâğıdı; kopya kâğıdı bulamazsa, kalın uçlu bir kursun kalem getirmesini istedim. Üstüme oturacak giysilerle üç hâkî gömlek almasını ve bunları kulübesinde tutmasını da söyledim. Polisin kızılderiliyi, benimle Antonio konusunda sorguya çektiğini öğrendim bu arada, dağlardan Venezüella'ya geçtiğimi, Antonio'nun da yılan ısırığıyla zehirlenip öldüğünü anlatmıstı polise. Fransızların ise, San-taMarta cezaevinde yattıklarını biliyordu. Zorillo'nun evinde, sefin kulübesindeki gibi kar179 makarısık bir sürü esya vardı. Kızılderililerin bakıldığı rengârenk resimlerle süslü toprak kaplardan bir yığın gerek biçimleri ve gerek renkleriyle sanatkârlık yönünden çok değerli seramikler; saf yünden kimi beyaz, kimi de renkli, uçları püsküllü nefis hamaklar; tabaklanmıs yılan, kertenkele, kurbağa derileri; beyaz ya da renkli sarmasıklardan örülmüs sepetler. «Bütün bu esyalar, diyordu bana, içinde yasadığım kabileden olan fakat yirmi bes günlük yolda, ormanın içinde oturan kızılderililer tarafından yapıldı.» Bana verdiği yirmiden fazla koka yaprağının da aynı yerden geldiğini söyledi. Kafam bozulduğunda bu yapraklardan birini çiğniyordum. Mümkünse yazdıkiarı-mın hepsini getirmesini, ayrıca birkaç

ispanyolca dergi ve gazete almasını rica ederek Zorillo'dan ayrıldım. Sözlük yardımıyla, iki aylık sürede epey ispanyolca öğrenmistim. Ayrılmadan önce Antonio'dan haber almadığını söyledi, yalnız sahil korumayla kaçakçılar arasında yeni bir çatısma olduğunu duymustu. Sahil koruma memurlarından besiyle kaçakçılardan biri ölmüs, ama kaçakçı gemisi yakalanamamıstı. Köyde, meyvaiarla yapılan içkinin dısında alkole ras-lamamıstım. Kulübede bir sise anason rakısını görünce bana vermesini istedim, reddetti, istersem kulübesinde içebilirdim ama köye götüremezdim. Bu bembeyaz yüzlü kızılderili bilge kisiydi vesselam : Zprillo'nun ödünç verdiği eseğe binip yanından ayrıldım, ertesi gün bırakacağım esek kendiliğinden Zorillo'nun kulübesine dönecekti. Yanımda, incecik ve rengârenk kâğıtlarla sarılı koca bir paket seker, altmıs paket de sigara götürüyordum. Lali, kızkardesiyle birlikte beni köyün üç kilometre dısında bekliyordu. Gürültü çıkarmadı ve sarmas dolas yürümeyi kabul etti. Zaman zaman duruyor ve kendisine öğrettiğim gibi, beni dudaklarımdan öpüyordu. Köye vardığımızda sefe uğradım, sekerle sigaraları

verdim. Kapının önünde, yüzümüz denize dönüp toprak testiler içinde serinletilmis meyva sularından da içiyorduk. Lali sağımda, kollarını kalçama sarmıs oturuyordu, kızkardesi de aynı sekilde soluma yerlesmisti. Sekerleri emiyorlardı. Paket önümüzde açık duruyor, kadınlarla çocuklar içinden alıyorlardı. Sef, 180 Zoraima'nın basını bana doğru itti. Lali göğüslerini avuçlayıp bir takım hareketler yaptı, sonra da Zoraima'nın götüslerinin küçük olduğunu, onu bu nedenle istemediğimi anlattı. Omuz silktim, herkes kahkaha attı. Zoraima'nın çok üzüldüğünü gördüm. Avutmak için onu kollarıma aldım, göğüslerini oksadım, sevinçten havalara uçuyordu. Bir kaç sigara içtim, kızılderililer de aynı seyi yapmaya çalıstılar ama sigarayı çabucak atıp, purolarına döndüler ve yanık ucunu ağızlarına sokarak içmeye devam ettiler. Herkesi selâmladıktan sonra Lali'nin kolundan tutup yola çıkmak istedim. Lali ardımdan geliyor, Zoraima

da onu izliyordu. Ateste koca balıklar pisirdik, gerçek bir sölendi bu. Atesin üstüne, en azından iki kilo çeken bir kıskaçsız ıstakoz yerlestirdim. Bembeyaz eti zevkle yedik. Ayna, saydam kâğıtla kopya kâğıdı, istemediğim ama bana faydalı olabilecek bir tüp yapıskan, birkaç kalın uçlu kursun kalem, hokka ve ince fırça geldi. Aynayı, oturduğumda göğsümü yansıtacak bir yükseklikte iple astım. Aynada göğsümdeki kaplan bası bütün ayrıntılarıyla ve aynı büyüklükte belirmisti. Lali ile Zoraima, merak ve ilgi ile bakıyorlardı. Çizgileri mürekkeple ayna üzerine geçiriyordum ama mürekkep akmaya basladı. Bunun üzerine yapıskana basvurdum. Mürekkeple de karıstırınca istediğimi elde ettim. O andan sonra islerim yolunda gitti. Birer saatlik üç çalısma süresinde, aynaya kaplan- kafasını olduğu gibi geçirebilmem mümkün oldu. Lali, sefi aramaya çıktı, Zoraima ise ellerimi tutup göğüslerine götürdü. O kadar mutsuz ve âsık bir görünüsü vardı, gözleri öylesine ask ve arzu doluydu ki ne yaptığımı bilemeden onu oracıkta, yerde kulübenin ortasında elde ediverdim. Biraz inledi ama zevkten gerilen gövdesi bana sarılıyor ve ayrılmak

istemiyordu. Hafifçe kendimi kurtardım ve denizde yıkanmaya kostum. Her yanım toprak olmustu, Zoraima da pesimden geldi, birlikte yıkandık. Ben onun omuzlarını temizledim, o benim kollarımla bacaklarımı, sonra birlikte kulübeye döndük. Lali az önce yattığımız yere oturmustu, içeri girdiğimizde her seyi anladı. Yerinden kalktı, kollarını boynuma dolayıp 181 beni sevgiyle öptü. Kızkardesinin kolundan tutup benim kapımdan çıkardı, sonra döndü ve kendi kapısından çıktı. Dısardan bir takım gürültüler geliyor. Çıkıp bakıyor, Lali Zoraima ve iki kadının, bir demir parçasıyla duvarı delmeye çalıstıklarını görüyorum. Dördüncü bir kapı yapacakları anlasılıyor. Duvarı çatlatmadan delebilmek için ıslatıyorlar. Kısa zamanda kapı hazır. Zoraima kalıntıları dısarı itiyor. Artık bu kapıdan yalnız o girip çıkacak ve bir daha benim kapımı kullanmıyacak. Sef, yanında üç kızılderili ve dizi neredeyse kabuk bağlamıs bulunan kardesiyle geldi. Bir aynadaki resme, bir de kendine baktı. Bu kadar iyi yapılmıs bir kaplan resmiyle kendini görmek onu pek sevindirdi. Ne yapmak istediğimi anlamıyordu bir türlü. Resim kuruduğundan aynayı masanın üstüne koydum, saydam

kâğıdı üstüne yerlestirdim ve kopya çekmeye basladım. Dsim çok kolaydı, çabucak oluyordu. Kalın uçlu kursun kalem, çizgileri rahatlıkla izliyordu. Yarım saati bulmayan bir süre içinde ve herkesin ilgi dolu gözleri önündeki göğsümdeki kadar mükemmel bir resim ortaya koydum. Birbiri ardından, hepsi kâğıdı ellerine alıp baktılar, göğsümdeki kaplanla resimdekini kıyasladılar. Lali'yi masanın, üstüne yatırdım, nemli bir paçavra ile hafifçe ıslattım, karnının üstüne bir kopya kâğıdı koydum, üstüne de kaplan resmini yerlestirdim. Birkaç çizgi çizdim. Lali'nin karnında resmin bir bölümünü gören kızılderililerin hayranlığı doruğuna vardı. Sef o sıra, bütün bu zahmetlere kendisi için katlandığımı farketti. Uygarca eğitimin ikiyüzlülüğünü tasımayan insanlar, doğal bir tepki gösterirler. Anında sevinir ya da kırılır, neseli ya da kayıtsız kalırlar. Bu Guajirolar gibi saf kızılderililerin üstünlüğü insanı sasırtacak ölçüde. Bizi her seyde geçiyorlar, birini benimsediler mi neleri varsa onun oluyor, karsılığında o insandan ilgi görürlerse asırı duyarlı kisiliklerinde derinden duygulanıyorlar. Resmin ana hatlarını, sefin göğsüne usturayla geçirmeye karar verdim. Böylece ilk dönemde, resmin esası göğsüne yapılmıs olacaktı. Sonra, bir

tahta sopanın ucuna çakılmıs üç iğneyi bu çizgilere batıracaktım. Ertesi sabah ise koyuldum. 182 Zato masanın üstünde yatıyor. Saydam kâğıttaki resmi daha kalın bir kâğıda geçirdikten sonra kalın uçlu bir kursun kalemle, önceden sıvayıp kuruttuğum beyaz kil tabakasıyla kaplı göğsüne yapıyorum. Resim olduğu gibi çıkıyor, iyice kurumasını bekliyorum. Sef masanın üstünde kaskatı yatıyor, aynada kendisine gösterdiğim resmi bozmaktan o kadar korkuyor ki ne kımıldıyor ne de basını oynatıyor. Usturayla resmin ana hatları üstünden geçmeye baslıyorum. Kan yer yer akıyor, her keresinde siliyorum. Hsr seyin üzerinden iyice geçilip resmin yerini incecik kırmızı çizgiler alınca bütün göğsü çini mürekkebine buluyorum. Kanla püskürtüldüğünden, mürekkep, ancak iyice batırdığım yerlerde tutuyor ama asağı yukarı bütün resim, olduğu gibi ortaya çıkıveriyor. Sekiz gün sonra. Zato, pembe dili, beyaz disleri, burnu ve kara bıyıklarıyla gözleri yerli yerinde bir kaplan suratına sahip. Ben de eserimden memnunum : Resim benim göğsümdekinden daha güzel, renkler çok canlı. Kabuk döküldüğünde, bazı noktaları iğneyle düzeltiyorum.

Zato o kadar memnun ki Zorillo'dan tam altı tane ayna istiyor. Bunlardan her biri diğer kulübeler, ikisi de kendi kulübesi için. Günler, haftalar, aylar geçiyor. Nisan ayındayız, dört aydır buradayım. Sağlık durumum çok iyi. Güçlüyüm, çıplak yürümeye alısan ayaklarım, hiç yorulmadan koca kertenkeleleri avlıyarak uzun süre yol almama imkân veriyor. Sihirbaza yaptığım ilk ziyaretten sonra Zorillo'dan, bir sise tendürdiyot oksijenli su, pamuk, sargı bezi, kinin ve Stavrosol istediğimi sizlere söylemeyi az kaldı unutuyordum. Hastanede, sihirbazınki kadar büyük yarası olan bir mahkûma raslamıstım. Hastabakıcı Chatal bir Staurospl hapı ezerek yaranın üstüne koyuyordu. Bütün buniarı ve üstüne üstlük, Zorillo'nun kendiliğinden getirdiği mel-hemi aldım. Küçük tahta bıçağı sihirbaza göndermistim, karsılığında büyük bıçak da gelmisti. Yarasının bakım gerektirdiğine inandırılması oldukça güç ve dertli oldu. Ama birkaç ziyaretin sonurvda yara, yarı yarıya küçülmüstü. Sihirbaz tedaviyi tek basına sürdürdü ve günün birinde, hepten iyilestiğini görebil

183 riî mem için bana tahta bıçağını yolladı. Yarasını benim iyilestirdiğimi kimse öğrenemeyecekti. Karılarım beni bırakmıyorlar artık Lali avdayken Zoraima benimle. Zoraima daldığında Lal! bana yoldaslık ediyor. Zato'nun bir oğlu dünyaya geldi. Ağrıları basladığında karısı kumsala kostu, kendisini herkesin bakısından gizleyen koca bir kaya seçti. Zato'nun diğer karılarından biri ona peksimet, içme suyu, koyu renkli, koni seklinde iki kilo kadar küp sekeriyle dolu bir sepet götürdü, öğleden sonra dörde doğru doğurmus olmalıydı ki, günes batarken çocuğunu kollarıyla kaldırıp bağırarak köye doğru yürüyordu. Za-to, karısı daha gelmeden oğlu olduğunu biliyordu. Doğan kız olursa, kadın onu havaya kaldırıp sevinç içinde haykıracak yerde ses çıkarmadan, çocuğu havaya kaldırmadan köye dönecekti, bunu da biliyordum. Lali, yüz hareketleriyle bana anlatmıstı. Kadın ilerliyor, sonra çocuğunu havaya kaldırıp duruyor. Za-to da bağırıp

yerinden kımıldamadan kollarını uzatıyor. Bunun üzerine kadın doğrulup birkaç adım daha atıyor, çocuğu havaya kaldırıp bağırıyor ve yeniden duruyor. Zato, kulübesinin esiğinden hiç kımıldamıyor yine. Sağında solunda kalabalık, hep büyük kapının önünde. Ana duruyor, kulübeye bes altı adım bir sey var, bebeği kaldırıp yine haykırıyor. Bunun üzerine Zato yürüyor, çocuğu koltuk altlarından tutup kaldırıyor, doğuya dönüp üç kere havalandıracak üç nara atıyor. Sonra bebeği sağ koluna oturtuyor, göğsüne yatırıp basını sol koluyla gizleyerek koltuğunun altına sokuyor. Arkasına bakmadan da, kulübenin büyük kapısından içeri giriyor. Herkes onu izliyor, en ardından girende anne. Sefin kulübesinde içki namına ne varsa içiliyor. Bütün hafta, sabah ve aksam, Zato'nun kulübesinin önü sulanıyor. Sonra kadınlarla erkekler ayakları ve yumruklarıyla vurarak toprağı düzlüyorlar. Böylece dümdüz kırmızı kilden büyük bir yuvarlak meydana getiriliyor. Ertesi gün sığır derisinden büyük bir çadır kuruyorlar oraya, eğlenti olacağını anlıyorum. Çadırın içinde, koca toprak kaplar sevdikleri içkiyle doluyor. En azından yirmi kadar koca testi var 184 ortada. Taslar yerlestirildi, çevrelerine de, yığını her geçen gün artan kuru ve yas odun konuyor. Bu

odunun büyük bir bölümünü uzun süre önce deniz getirdi, kuru, beyaz ve cilalanmıs gibi. Kıyıya ne zaman' çekildiği bilinmeyen koca ağaç gövdeleri de var. Tasların üstüne, aynı yükseklikte iki tahta çatal yerlestirdiler: Bu çatallar koca bir sisin tabanı olacak. Sırtüstü çevrilmis dört deniz kaplumbağası, sayıları otuzu askın ve kocaman, tırnakları kaçmalarına irtuân vermiyecek kadar birbirine dolanmıs kertenkeleler, iki koyun, kurban edilip yenmeyi bekliyor. En azından da iki bin kaplumbağa yumurtası yığılı. Bir sabah, on bes kadar atlı geliyor. Hepsi de boyunlarına gerdanlıklar asmıs, baslarında çok genis kenarlı hasır sapkalar, bez parçasının dısında uylukları, bacakları, ayakları ve kaba etleri açıkta, yalnız sırtlarında kolsuz, tersine çevrilmis koyun derisinden bir ceket var. Bellerinde koca kamaları, iki çifteleri görülüyor. Sefin silâhı nefis bir karabina, sırtına kolları deri, siyah ve yepyeni bir ceket geçirmis, belindeki fiseklik mermi doıu. Atlar nefis, ufak tefek ama oldukça sinirli, hepsi de bakla kırı. Atların terkisinde koca bir demet kuru ot tasıyorlar. Çok uzaktan, tüfek atılarak gelisleri haber verildi ama dörtnala yol aldıklarından hızla yanımıza vardılar. Sef biraz daha yaslı olmakla birlikte, garip bir sekilde Zato ve kardesine benziyor.

Safkan atından inip Zato'ya yürüyor, birbirlerinin omuzuna vuruyorlar. Tek basına evden içeri giriyor ardından bir kızılderili ve kollarında bebekle geri dönüyor. Kollarıyla havaya kaldırıp Zato'nun yaptığını yapıyor: Günesin doğduğu yöne tuttuktan sonra koltuğunun altına gizleyip yeniden kulübeye dönüyor. Bunun üzerine bütün atlılar yere iniyorlar, ot demetini hayvanların boynuna asıp az öteye bağlıyorlar, öğlene doğru, dört atın çektiği kocaman bir arabayla gelen kızılderili kadınlar görünüyor. Arabanın sürücüsü Zorillo. Arabada, hepsi genç yirmi kadar kızılderili kadın ve yedi - sekiz oğlan çocuğu var. Zorillo gelmeden önce, basta sef, bütün atlılarla tanıstırıldım. Zato sol ayağının küçük parmağının eğri olup öbür parmağının üstüne çıktığını gösteri185 yor. Aynı özellikler kardesiyle yeni gelen sefte de var. Sonra her birinin koltuk altındaki et benini gösteriyor. Yeni gelenin, kardesi olduğunu anladım. Za-to'nun döğmeleri hayranlıkla seyrediliyor, özellikle kaplan bası. Yeni gelen kadınların hepsinin gövdesi ve yüzü rengârenk resimlerle dolu. Lali bazılarının boyunlarına, mercan kolyeler takıyor. Genellikle orta boylu olan benzerlerinden açıkça ayrılan, uzun boylu

ve nefis bir kızılderili kadın görüyorum. Yandan Dtalyanlara benziyor, kabartmalardaki kadınlar gibi. Saçları mor - siyah, gözleri yemyesil ve upuzun kirpiklerinin altında çok iri, kasları düzgün. Saçları kızılderililer gibi kesilmis, ortadan ayrılıp iki kulağının üstünü gizleyecek sekilde taranmıs. Boynunun tam ortasından kesilmis bu saçlar. Mermeri andıran göğüsleri basladıkları yerde birbirlerine yakın ve uyumlu bir sekilde açılıveriyorlar. Lali beni güzel kızılderiliye tanıtıyor, toprak kaplar ve fırçayı andıran seyler tasıyan baska bir genç kızılderili kızla birlikte bize geliyorlar. Gerçekten de, konukların bizim köydeki kadınları boyaması gerekli. Genç kızın, Lali ve Zoraima'nın üstünde yarattığı saheseri izliyorum. Fırçaları, ucuna bir yün parçası eklenen tahta parçalarından yapılma. Resim çizebilmek için çesitli renklerdeki boyalara batırıyor. Bunun üzerine ben de fırçamı kapıyor ve Lali'nin göbeğinden baslıyarak iki dalı göğüslerinin altına uzayan bir bitki

yapıyorum, sonra pembe çiçekler çizip göğüslerinin ucunu sarıya boyuyorum. Yarı açık bir çiçeği andırıyor yaptığım resim. Diğer üçü, aynı resmi ken-lerine yapmamı da istiyorlar. Zorillo'ya sormam gerek. Yanımıza geliyor, onlar razı geldikten sonra dilediğim resmi yapabileceğimi söylüyor. O gün kulübede neler yapmadım ki: iki saati asan bir süre, bütün konuk kızılderili kadınlarla diğerlerinin göğüslerini boyadım. Zoraima, Lali'den farksız boyatmak istiyor. Bu süre içinde de erkekler iki koyunu ateste kızartıyorlar, iki deniz kaplumbağasının etleri kırmızı ve çok güzel. Tıpkı sığır eti gibi. Çadırda, Zato ile babasının yanında oturuyorum. Erkekler bir yerde yemek yiyorlar, bize hizmet edenlerin dısındaki kadınlar baska bir yerde. Eğlenti, gecenin geç saatlerinde bir çesit dansla son buluyor. Kalabalığı canlandırmak için de, bir kızılderili, cırt-laK ve oldukça yeknesak sesler çıkaran bir flüt çalıyor, koyun derisinden iki dümbeleği gümletiyor. Kızılderili kadınlarla erkeklerin bir çoğu sarhos ama, hiç bir tatsız olay yok. Sihirbaz esek üstünde geldi,, herkes, çok iyi bildiği yaranın yerindeki pembe ize gözlerini dikmis bakıyor. Yaranın kapandığını görmek hepsini

sasırtıyor. Gerçeği Zorillo ve benden baskası bilen yok. Zorillo konuk kabile reisinin Zato'-nun babası olduğunu söylüyor, adı da doğru anlamına gelen Justo, Kendi kabilesiyle Guajiro ırkından olan diğer kabilelerle arasında çıkan ihtilâfları yargılayıp karara bağlayan o. Baska kızılderili ırkından gelen iapus'larla olay çıktığında da, ihtilâfı dostça halletmek ya da savasa kadar götürmek konusunu oturup tartıstıklarını da anlatıyor Zorillo. Bir kızılderili, baska kabileden bir kızılderili tarafından öldürülür-se, savası önlemek için, genellikle tazminat ödenmesi kararlastırılıyor. Bu tazminat, bazı olaylarda iki yüz büyük bas hayvana kadar çıkıyor. Çünkü dağlarda ve eteklerinde yasıyan kabilelerin pek çok sığır ve koyunu var. Ne yazık ki bu hayvanları sap hastalığına karsı hiç asılamıyorlar, salgınlarda dünyanın hayvanı ölüyor. Bir bakıma hastalığın faydası yok değil, diyor Zorillo, hastalık olmasa hayvanlarının sayısı bakamıyacakları kadar çoğalacak. Bu sürüler Venezüella ya da Kolombiya'ya resmen satılamaz, sap hastalığının her iki ülkeye de yayılacağı korkusuyla hep kızılderililerin topraklarında kalması zorunlu. Ama, diyor Zorillo, dağlarda hayvan kaçakçılığı aramadığın kadar.

Konuk sef Justo, Zorillo aracılığıyla, yüze yakın kulübenin bulunduğu kendi köyüne beni davet ediyor. Lali ve Zoraima ile birlikte gelebileceğimi bizlere bir kulübe vereceğini, yanıma bir sey almamam gerektiğini, köyünde ne istersem bulacağımı söylüyor. Yalnız, kendisine de bir kaplan yapabilmem için döğme araçlarımı yanıma almamı istiyor. Bileğindeki siyah deriden bilekliği çıkarıp bana veriyor. Zoril-'o'ya göre bu, çok önemli bir hareket. Benimle dost olduğunun ve istediklerime karsı gelemiyeceğinin be187 iirtisi. At isteyip istemediğimi soruyor, istediğimi ama ne yazık ki burada bakamıyacamı anlatıyorum. Çünkü bizim köyde, ottan eser yok. Lali ile Zoraima'nın, gerektiğinde, yarım günlük yola gidebileceklerini söylüyor, orada hem yüksek hem de iyi ot varmıs. Kısa süre sonra bana yollayacağı atı kabul ediyorum. Zorillo'nun bu uzun ziyaretlerinden yararlanıp kendisine güvendiğimi, Venezüella ya da Kolombiya'ya geçmek istediğimden baskalarına söz etmiyeceği-ne inandığımı söylüyorum. Sınırın yakınındaki ilk dokuz kilometrenin tehlikelerini bana anlatıyor. Kaçakların verdiği bilgiye göre, Venezüella sınırı Kolombiya'nınkinden

daha tehlikeli, öte yandan kendisi de beni Kolombiya'ya hattâ Santa Marta'ya kadar götürebileceğini belirtiyor. Bu yolu daha önce de geçtiğimi, kendisine göre Kolombiya'da tehlikenin çok az olduğunu ekliyor, örnek cümlelerin yer aldığı ispanyolca ders kitapları ve bir sözlük almayı kabul ediyor. Ona kalırsa, ispanyolcayı ağzımda geveleyebilir-sem insanlar beni dinlerken sinirlenecek ve yarım kalan cümlelerimi bir an önce tamamlamaya bakıp dilimin çalısmasına pek aldırıs etmiyecekler. Kararımızı verdik, kitaplarla mümkün olduğu kadar ayrıntılı bir harita getirecek, incilerimi de, gerektiğinde, Kolombiya parası karsılığında satmaya razı. Zorillo, basta sef olmak üzere, bütün kızılderililerin kararımı onaylayacakları inancında. Onların gözünde isteklerim, her seyden önemli çünkü. Gidisime üzülecekler ama yakınlarımla bulusmak istediğimi anlayısla karsılayacaklar, isin en zor yanı Zoraima ve özellikle Lali. ikisi de, ama özellikle Lali, beni bir kursunla vurabilirler, öte yandan Zorillo'nun ağzından bilmediğim bir sey daha öğreniyorum : Zoraima hamile. Haberim olmadığından pek sasırıyorum. Eğlenti bitti, herkes köyüne döndü, deri çadır söküldü, her sey görünürde eskisi gibi. Upuzun kuyruğu yere değen, bakla kırı ve platin rengi yeleli atım geldi. Lali ve Zoraima hiç memnun değil, siharbaz beni çağırıp

atın ölmesi için cam kırığı yedirip yediremi-yeceğini sorduklarını anlatıyor. Sihirbaz onlara, böyle bir ise çalısmamalarını, benim adı sanı bilinmeyen 188 bir kızılderili azizi tarafından korunduğumu ve cam kırıklarının kendi midelerine dolacağını söylemis. Tehlike yok, diyor, yine de çok dikkatli davranmam gerekli. Benim için bir tehlike var mı? diye soruyorum. Hayır cevabını veriyor. Gerçekten gitmeye hazırlandığımı görürlerse ikisinin, ama özellikle Lali'nin yapabileceği beni bir kursunla öldürmek. Geri döneceğimi söyleyerek onları kandırabiimem mümkün olabilir mi? Hayır, diyor sihirbaz, gitmek istediğimi karılarıma göstermemeliyim. Sihirbaz, bana bütün bunları, aynı gün çağırttığı Zorillo aracılığıyla anlatıyor. Durum bütün tedbirlerin alınmasını gerektirecek kadar ciddi, conucuna varıyor Zorillo. Eve dönüyorum. Zorillo da sihirbazın evine

gidip gelirken benimkinden çok değisik bir yol izliyor. Köyde kimse, sihirbazın benimle birlikte Zorillo'yu çağırttığını bilmiyor. Köye geldiğimden bu yana geçen süre, neredeyse altı ay. Bir gün eve dönüyor ve Lali ile Zoraima'yı harita üzerine eğilmis buluyorum. Bu çizgilerin ne gösterdiğini anlamaya çalısıyorlar. Onları asıl kuskulandıran, dört ana noktayı gösteren oklar. Dkisi de saskın, ama bu kâğıdın hayatımızla büyük ilgisi bulunduğunu seziyorlar. Zoraima'nın karnı iyiden iyiye büyüyor. Lali biraz kıskanmaya basladı, gecenin ya da gündüzün herhangi bir saatinde, uygun gördüğü her yerde beni sevismeye zorluyor. Zoraima da sevismek istiyor ama neyse ki, onun isteği yalnız geceleri. Zato'nun babası Justo'yu görmeye gittim. Lali i!e Zoraima da benimle geldiler. Kaplan resmini saklamayı akıl etmistim, bu resimden yararlanarak Justo'nun da göğsüne kaplan kafası yaptım, içine biraz kireç koyduğu suyla göğsünü yıkadığından ilk kabuk çabuk düstü, altı günde eserim ortaya çıktı. Justo o kadar memnun ki, günde birkaç kere aynada kendini seyrediyor. Orada kaldığım süre

içinde Zorillo da geldi. Bana sorduktan sonra, yolculuk tasarılarından Justo'ya da söz etti. Justo'dan, atımı değistirmesini istiyordum. Çünkü Kolombiya'da bakla kırı ata rastlanamaz-dı. Ama Justonun, üç tane de, Kolombiya'da görülen türde doru atı vardı. Hazırlığımı öğrenince birini, at189 lan getirmeye yolladı. En uysal geleni seçtim, eyerletti, üzengiyle madenî bir de gem vurdurdu. Kızılderililerin atları eyersiz olurdu, gemleri de kemiktendi. Beni Kolombiyalı süvariler gibi donatıp dizginleri elime verdi. Sonra önümde, Zorillo'nun eline, her biri yüz pesoluk otuz dokuz altın saydı. Zorillo paraları saklıyacak ve hareket edeceğim gün bana verecekti. Manchester karabinasını da bana armağan etmek istedi ama razı gelmedim, hem Zorillo Kolombiya'ya silâhlı giremeyeceğimi söylüyordu. Bunun üzerine Justo, bana parmak boyunda, yüne sarılı ve deri bir muhafazaya yerlestirilmis iki ok verdi. Bunların, esine pek az rastlanan zehirli oklar olduğunu anlattı. Zorillo bile hayatında zehirli ok görmemisti. Yola çıkacağım güne kadar, okları saklıyacaktı Justo'-nun

bunca cömertliği karsısında ne yapacağımı sasırdım. Zorillo aracılığıyla hayatımı biraz bildiğini, eksiksiz bir adam olduğumdan, bilmediği yanının da çok zengin olması gerektiğini söyledi; hayatında tanıdığı ilk beyaz adam bendim, daha önce beyazları hep düsman saymıstı ama simdi onları sevmeye çalısacak ve benim gibi birini daha tanımanın yollarını arıyacaktı. — Üzerinde yasadığın bu topraklarda herkes dostun, dedi. üzerinde düsmanlarından baskasının yasamadığı topraklara doğru yola çıkmadan iyi düsün. Zato ile birlikte, Lali ve Zoraima'ya bakacaklarını, Zoraima'nın çocuğu erkek olursa kabile içinde ona özel bir yer vereceklerini söyledi. «Gitmeni istemezdim. Kalırsan eğlentide tanıdığın güzel kızılderi-liyi sana veririm. Kızdır ve seni seviyor. Burada benimle oturabilirsin. Büyük bir evin, dilediğin kadar ineğin ve öküzün olur.» Bu essiz adamdan ayrılıp köyüme döndüm. Yol boyu Lali ağzını açmadı. Doru atın terkisine oturmustu, eyer uyluklarını bereliyordu, yine de gık demedi. Zorillo baska bir yoldan köyüne döndü. Gece hava eni

konu soğudu. Justo'nun bana armağan ettiği koyun derisinden yapılma ceketi Lali'ye verdim. Ağzını açıp bir sey söylemeden ceketin sırtına geçirilmesini 190 bek ot;ı\cıı ı\auuı cuıjuıuu cıiııct, en uıaK Uir nareket yapmıyordu. Hayvan ne kadar hızlı giderse gitsin dengeli oturabilmek için bana tutunmuyordu bir türiü. Köye vardığımızda Zato'yu ziyarete gittim, o atı evin önüne bağladı, otunu verdi, ne eyeri ne de gemi söktü. Zato ile bir saat kadar oturup eve döndüm. üzgün olduklarında, kızılderili erkeklerin ve özellikle kadınların yüzü anlamsızlasır, tek bir kas oynamaz, gözleri büyük bir hüzne boğulmustu ama ağlamazlar. Bazen inlerler ama gözlerinden yas gelmez. Yatakta dönerken Zoraima'nın karnına çarptım, canı acıdığından bir çığlık attı. Aynı seyin tekrarlanmasından korkup kalktım ve baska bir hamağa uzandım. Bu hamak yere çok yakın, biraz sonra birinin bana dokunduğunu hissettim. Uyuma numarası yaptım Lali tahta bir kütüğün üstüne oturmus hiç kımıldamadan bana bakıyordu. Az sonra Zoraima'nın da ablasının yanına geldiğini hissettim : Genellikle, portakal

çiçeklerini ezip derisine sürdüğünden, onu kokusundan tanıdım. Bu çiçekleri, zaman zaman köye uğrayan bir köylü kadından, mal karsılığı küçük torbalar içinde alırdı. Uyandığımda, hareketsiz aynı yerde beklesiyorlardı. Günes doğmustu, saat sekiz. Onları kumsala götürdüm ve kuru kumlara uzandım. Lali de oturuyordu. Zoraima da. Zoraima'nın göğüsle-riyle karnını oksadım, tas gibi durdu. Lali'yi yere yatırıp öptüm, dudaklarını kapadı. Balıkçı gelmis, Lali'yi bekliyordu. Ama yüzünü görünce durumu anladı, hemen çekilip gitti. Gerçekten üzülmüstüm, ne yapacağımı bilmiyordum, onları sevdiğimi göstermek için öpüp oksamaktan baska sey gelmiyordu. Bunca acıyla karsılasınca, gittiğimde ne kadar üzüleceklerini düsünüp gerçekten allak bullak oldum. Lali boğu-surcasına sevismek istiyordu. Büyük bir umutsuzlukla kendini bana verdi. Neydi bunun nedeni? Tek neden düsünülebilirdi: Benden hamile kalmak.

Dlk kez, bu sabah Zoraima'ya karsı bir kıskançlık belirtisf sezdim. Zoraima'nın karnını ve göğüslerini oksuyordum, o da kulak memelerimi tatlı tatlı ısırıyordu. Kumsalda, incecik kumlarla kaplı bir girintiye sokulmustuk. Lali geldi, kızkardesinin koluna yapıstı ve elini önce onun sis karnında, sonra da kendi düm191 düz karnında gezdirdi. Kalkan Zoraima : HaKlısın, dercesine yerini ablasına bıraktı. Kadınlar bana her gün yemek yapıyorlar ama ağızlarına bir lokma koydukları yok. üç gündür bir sey yemediler. Ata atladım ve bes aydan bu yana, en büyük hatayı yaptım : Kimseye söylemeden sihirbazı görmeye gittim. Yolda aklım basıma geldi, çadırma gidecek yerde iki yüz metre açığında dolanmaya koyuldum. Beni gördü ve gelmemi isaret etti. Elimden geldiğince, Lali ile Zoraima'nın bir sey yemediğini ona anlattım. Evdeki içme suyuna koymam gereken bir ceviz verdi. Geri döndüm ve büyük toprak küpün içine cevizi attım. Lali ile Zoraima bu sudan kaç kere içtiler ama bir türlü yemeğe el sürmediler. Lali ava da çıkmıyordu. Dört gün süren oruçtan sonra, bugün büyük bir çılgınlık yaptı : Tekneye binmeden,

yüzerek, kıyıdan iki yüz metre kadar uzaklastı ve yiyebilmem için dipten çıkardığı otuz sekiz istiridyeyle döndü. Onların bu sessiz umutsuzluğu beni de üzüyordu. Ağzıma bir sey koyamaz oldum. Altı gündür bu böyle sürüp gidiyor, Lali ateslenmis yatıyordu. Altı gün içinde birkaç limon emmekle yetindi. Zoraima, günde bir kere, öğlenleri yemek yiyordu. Ne yapacağımı bilemez olmustum. Lali'nin yanına oturdum. Silte haline getirebilmek için ikiye katladığım bir hamak üzerine uzanmıs, gözlerini evin tavanına dikmisti. Ona baktım, sivri karınlı Zoraima'ya göz gezdirdim ve nedenini kestiremeden ağlamaya koyuldum. Kendi halime mi ağlıyordum, onlarınkine mi? Anlayabilene askolsun. Ağlıyor, iri iri gözyasları yanaklarımdan asağı akıyordu. Halimi gören Zoraima inlemeye koyuldu, Lali de basını çevirince gözyaslarımı farketti. Birden doğruldu, hafifçe inleyerek bacaklarımın arasına oturdu. Beni öptü, oksadı. Zoraima kolunu omuzuma dolamıstı. Lali konusmaya, aynı zamanda da inlemeye koyuldu. Zoraima ona cevap veriyordu; Lali'ye serzeniste bulunur gibiydi. Lali yumruk büyüklüğünde bir ham seker parçası aldı, suda erittiğini

gösterip iki lokmada yuttu. Zoraima ile birlikte dısarı çıktı, atı çektiklerini duydum. Kapının önüne vardığımda at eyerli ve gemi vurulmus halde, kosumları eyer kayısına bağlanmıs beni bekliyordu. Koyun 192 derisinden ceketi Zoraima'yı düsünerek giydim, Lali Ae eyerin üstüne katlanmıs bir hamak yerlestirdi. Zoraima öne, neredeyse hayvanın boynuna yerlesti, ben ortaya oturdum, Lali de arkama geçti. O kadar sas-Kındım ki, kimseye selâm vermeden, sefle bile konusmadan yola çıktık. Sihirbazın çadırına gittiğimizi sanarak yolu tutmustum tam, Lali yuları baska yöne çekti. Hayır, Lali yulara yapısmıs «Zorillo», diyordu. Zorillo'ya gidiyorduk. Yolda, kemerime sıkı sıkı yapısıp defalarca boynumu öptü. Benimse sol elim kosumlarda, sağımla Zoraima'yı oksuyordum. Zorillo tepeden tırnağa yüklü üç esek ve atla Kolombiya'dan döndüğü sırada biz de köye vardık. Eve girdik, önce Lali, ardından da Zoraima ona bir seyler anlattılar. Zoriilo'nun bana söylediği suydu : Ağlayana dek, Lali, beni kendisine aldırıs bile etmeyen bir beyaz

sanmıstı. Gideceğimi biliyordu ama kendisine soy lemediğim ya da anlatmaya çalısmadığım için yılan kadar sahtekârdım. Büyük hayal kırıklığına uğramıstı, çünkü kendisi gibi bir kızılderili kadının bir adamı mutlu kılabileceğine, mutlu kisinin de gitmeye kalkmıyacağına inanıyordu. Bu kadar büyük bir gürültünün ardından yasıyabileceğini pek sanmıyordu. Zoraima da aynı seyleri söyledi : Üstelik çocuğunun babası gibi yetismesinden korkuyordu. Yani sözünü tutmayan, kendisi için hayatlarını vermeye hazır karılarından anlıyamayacakları kadar güç seyler isteyen biri. Geldiğim gün bacağımı ısıran köpek miydi ki, ondan kaçmaya çalısıyordum? Cevap verdim : — Lali, baban hastalansaydı ne yapardın? — Ona bakmak için, gerekirse dikenlerin üstünde yürüyüp giderdim. — Seni öldürmek için, bir hayvan gibi kovalasa-lar da kendini koruyabilecek duruma gelsen ne yapardın? — Düsmanımı, içinde dönemiyeceği kadar derin bur çukura gömmek için her yerde arardım. — Bütün bunlardan sonra da, iki essiz karın seni beklerse ne yapardın? — Atıma atlar yanlarına dönerdim. — Benim de yapacağım bu.

kelebek 193/13 — Ama döndüğünde yaslı ve çirkin olursam? — Sen yaslanıp çirkinlesmeden çok önce dönerim. — Evet, gözlerinden yaslar akıttın, sahtekârlık edemezsin. Bunun için de dilediğin zaman gidebilirsin ama güpegündüz, herkesin gözü önünde yola çıkmalısın. Hırsızlar gibi kaçmak yok. Geldiğin gibi, öğleden sonra aynı saatte, iyi giyimli olarak gitmelisin. Gece gündüz bize kimin bakması gerektiğini söylemelisin. Zato seftir, ama bize bakacak baska bir adam gerek. Geride bıraktığın evin senin evin olduğunu, Zoraima'nın karnındaki erkekse, oğlundan baska erkeğin bu eve giremiyeceğini söylemelisin. Bu is için de, gideceğin gün Zorillo'nun gelmesi gerekli. Bütün söyleyeceklerini bize ancak o anlatabilir.

Geceyi Zorillo'nun evinde geçirdik. Tatlı, huzur dolu bir geceydi. Mırıltılar, doğanın bu iki kızının ağzından çıkan sesle öylesine büyük bir sevgiyle doluydu ki, allak bullak oldum. Üçümüz yine at üstünde, Zoraima'nın karnının düsünüp fazla hızlanmadan geri döndük. Önümüzdeki ayın sekizinci günü yola çıkmam gerekiyor, çünkü Lali hamile olup olmadığını kesinlikle bana söyleyecek. Geçen ay kan görmemis. Yanılmaktan korkuyor, ama bu ay da kan göremezse karnında gelisen bir çocuk var demektir. Zorillo, yanıma alacağım her seyi getirecek. Bir Guajiro gibi, çırılçıplak konustuktan sonra giyinmem gerekiyor. Hareketimden önceki gece de üçümüz sihirbaza gideceğiz. Evde kapımın kapatılıp kapatılmaması gerektiğini o söyleyecek. Yine Zoraima'nın karnını düsünüp ağır ağır dönüsümüz, bu kez hiç de hüzünlü değil. Köydeki erkelerle kadınların karsısında gülünç düsmektense her seyi bilmek islerine geliyor. Zoraima'nın çocuğu doğduğunda kendine bir balıkçı bulacak ve mümkün olduğu kadar çok sayıda inci çıkarıp bana saklıyacak. Lali de, eskisinden çok daha fazla çalısacak. Guajiro dilinde, bir düzineden fazla

kelime öğrenmediğime simdi çok pismanım. Bir tercüman aracılığıyla söylenemiyecek ne kadar çok seyim var. Köye varıyoruz. Yapılacak ilk is, gidip Za-to'yu görmek ve habersiz gittiğimiz için özür dilemek. Zato da, kardesi kadar soylu. Daha ağzımı aç194 madan elini boynuma koyuyor ve : «Uılu (sus»), di-r Yeni ay, on iki güne kadar çıkacak. Daha sonra da sekiz gün bekleyeceğime göre, yirmi günüm kal-dt demektir. Yeniden haritaya bakıp, bazı köyleri nasıl geçeceğimi düsünürken Justo'nun söyledikleri hatırıma geliyor. Herkesin beni sevdiği bu topraklardan baska nerede mutlu olabilirim? Uygarlığa dönmekle kendi felâketimi hazırlamıs olmuyor muyum? Bütün su soruların cevabını gelecek günler verecek. Son üç hafta, göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Lali hamile olduğundan artık emin, dönüste beni iki, belki de üç çocuk bekliyecek. Neden mi üç? Lali, annesinin iki kere ikiz doğurduğunu söylüyor. Yeniden sihirbaza uğradık. Hayır, benim kapım kapanmı-yacak. Sadece önüne bir dal koymak gerekiyor. Birlikte yattığımız

hamak da, kulübenin tavanına geril-meli. iki kardes hep birlikte yatacak, çünkü artık onlar tek insan. Sonra sihirbaz bizi oturtuyor, atese yesil yapraklar atıyor ve on dakikayı asan bir süre, duman bulutu içinde kalıyoruz. Zorillo'yu beklemek üzere eve dönüyoruz, gerçekten de aksama geliyor. Evimizin önünde yakılan bir atesin basında, bütün geceyi konusarak geçiriyoruz. Her kızılderiliye, Zorillo aracılığıyla, dostça bir sey söylüyorum. O da bana cevap veriyor. Günes doğarken, Lali ve Zoraima ile birlikte içeri çekiliyor, bütün gün sevisiyoruz. Beni içinde daha iyi hissetmek amacıyla Zoraima üstüme çıkıyor, Lali ise yürek gibi çarpan kadınlığından tasan çivili bir sarmasık gibi dolanıyor, öğleden sonra, yola çıkma zamanı geldi. Ben konusuyorum. Zorillo çeviriyor: — Zato, beni benimseyen, istediğim her seyi veren bu kabilenin büyük reisi, sizden aylar boyu ayrılmama izin vermeni diliyorum. — Dostlarından neden ayrılmak istiyorsun? — Çünkü, beni bir hayvan gibi kovalayanlardan intikam almam gerek. Senin sayende, köyüne gizlenip mutlu yasıyabildim, karnımı doyurabildim, soylu dostlar edindim, yüreğime günes düsüren kadınlarım

oldu. Ama bütün bunlar, benim gibi bir adamı, sığınacak bir sığınak bulup mücadeleden kaçan bir hay195 to van haline getirmemeli. Düsmanlarımı yenmeye, bana ihtiyacı olan hasta babama yardım etmeye gidiyorum. Burda ruhumu, karılarım Lalı ve Zoraima'nın içinde beraberliğimizin ürünlerini bırakıyorum. Evim onların ve doğacak çocuklarımındır. Bu gerçeği unutan çıkarsa, senin hatırlatacağını umuyorum Zato. Senin kisisel yakınlığından baska, Usli adındaki adamın gece gündüz ailemi korumasını istiyorum. Hepinizi çok sevdim, hayatım boyunca da seveceğim. Çabuk dönebilmek için de elimden geleni yapacağım. Görevimi yaparken ölürsem bütün düsüncelerim Lali, Zoraima, çocuklarım ve siz, benim aiîem Guar-jiro kızılderilileriyle beraber olacak. Lali ve Zoraima ardımda, kulübeme dönüyorum. Gömleğimi, haki pantolonumu, çorapları ve kısa çizmelerimi giyiyorum. Uzun süre, altı ayımı geçirdiğim bu köyü parça parça görebilmek için basımı çevirip baktım. Gerek diğer kabileler ve gerekse beyazlar tarafından çok korkulu sanılan bu Guajiro kabilesi benim için, soluk

alabileceğim bir liman, insanların kötülüğüne karsı esi bulunmaz bir sığınak olmustu. ,Orada sevgi, barıs, rahatlık ve soyluluk nedir öğrendim. Elveda Guajirolar, elveda Kolombiya ve Venezüella arasında yasayan yerliler. Neyse ki büyük topraklarınız bu iki ülke arasında ihtilâf konusu, sizi çevreleyen iki uygarlıktan kopuk, ilkel yasayısınız ve kendinizi koruma yöntemleri gelecekte çok faydasını göreceğim bir sey öğretti bana. ilkel bir kızılderili olmanın, hukuk fakültesi bitirmis bir devlet memuru olmaya bin kere yeğ tutulacağını. EJveda Lali ile Zoraima, esi bulunmaz, tepkileri doğal, hesap kitap bilmeyen, içtenlikle davranan, yola çıkacağım anda basit bir hareketle evdeki bütün incileri bir bez torbaya doldurup bana veren soylu kadınlar. Döneceğim, orası muhakkak. Ne zaman? Nasıl? Bilmiyorum ama, döneceğime söz veriyorum.

Aksamüstü Zorillo atına atlıyor, Kolombiya'ya doğru yola çıkıyoruz. Basımda bir hasır sapka var. Atımı yularından tutmus, yürüyorum. Kabilenin bütün kızılderilielri, sol kollarıyla yüzlerini örtüp sağ kollarını bana uzatıyorlar. Gitmemi istemediklerini, çok üzül196 düklerini ifade ediyor ve yolumu kesmek için kollarını uzatıyorlar. Lali ile Zoraima, yüz metre kadar benimle geliyorlar. Beni öpeceklerini sandığım sıra birden haykırıyor, arkalarına bakmadan evimize dönüyorlar. 197 BESDNCD DEFTER UYGARLIĞA DÖNÜS SANTA MARTA CEZAEVD KIZILDERDLD Guajiro kabilesinin topraklarından çıkmak kolay, zorluk çekmeden La Vela sınır karakolunu asıyorum. Antonio ile uzun sürede geldiğim yolu, atla iki günde alabiliriz. Ama tek tehlike bu korkulu sınır karakolları değil, bir de kaçtığım köy Rio Hacha'ya kadar olan, yüz yirmi kilometrelik yol var. Yanımda Zorillo ile, ilk ispanyolca konusma denemesini yemek ve içki veren bir meyhanede, Kolombiyalı

bir adamla yaptım. Pek de zorluk çekmedim, Zorillo'nun dediği gibi, lâfları ağızda gevelemek insanın dilinin çaldığını pek farkettirmiyor. Santa Marta'ya doğru yola çıktık. Zorillo beni bu sabah yolun yarısında bırakarak geri dönecek. Vedalastık. Atı da geri götürmesini kararlastırdık. At sahibi olmak bir de evde oturmayı, belirli bir köyün halkından sayılmayı, «Bilmem kimi tamyor musun? Muhtarın adı ne? Bayan A. ne yapıyor? 'Fon-da'yı kim isletiyor", gibi sıkıcı sorulara cevap vermeyi gerektirebilirdi. En iyisi yürüyerek, kamyon ya da otobüsle, Santa Marta'dan sonra da trenle yoluma devam etmekti. Herkes beni, belirli bir yerde çalısmayan isi olmayan bir «forastero (yabancı)» sanmalıydı. Zorillo, üç altın karsılığında bana bin peso verdi. Bir isçi, günde sekiz ilâ on peso kazanalbiliyordu. Demek ki, bu parayla epey uzun bir süre geçinebi-lirdim. Santa Marta'nın yakınına giden bir kamyona 198 bindim, bu sehir Zorillo'nun beni bıraktığı yerden vüz yirmi kilometre kadar ötede önemli bir limandı. Bindiğim kamyon da, pek iyi anlamamıstım ama, keçi ya da keçi yavrusu yükleyecekti.

Altı yedi kilometrede bir meyhaneye raslıyorduk. Soför asağı inip beni davet ediyor; ama, hesabı hep ben ödüyordu m. Her keresinde de, insanın içini yakan bir içkiden bes-altı bardak yuvarlıyor, ber numaradan, bir tanesini içer gibi yapıyordum. Elli kilometre gitmeden, bizim soför ziizurna sarhos oldu. O kadar kendinden geçmisti ki yolu sasırıp çamurlu bir geçide daldı, kamyon çamurlara gömüldü, çıkarmamıza da imkân kalmadı. Kolombiyalı bu isi hiç de dert edinmedi : Yerini bana bırakıp kamyonun kasasına uzandı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Santa Marta'ya varması için, asağı yukarı kırk kilometre daha gitmek gerekliydi. Onun yanında bulunmak, ras-ladığım kisiler tarafından sorguya çekilmemi engelliyordu. Sık sık durmamıza rağmen, yine de yolu, yürüyerek bu kadar çabuk alamazdım. Sabaha karsı uyumaya karar verdim. Günes doğdu, saat yediye geliyordu. Derken, iki atın çektiği bir yük arabası göründü. Kamyon, arabanın geçmesine engel oluyordu. Soför yerinde yattığımdan, beni soför sanıp uyandırdılar. Birden sıçrayarak kalktığı için nerede bulunduğunu kestiremeyen adam numarası yapıp kekelemeye koyuldum.

Bizim soför de uyandı ve arabacıyla konusmaya basladı. Uğrasıp didinmemize rağmen kamyonu çamurdan çıkaramadık. Dingillerine kadar batmıstı. Arabada kara giysili, beyaz baslıklı iki rahibeyle üç küçük kız çocuğu vardı. Epey tartıstıktan sora, çalılığın bir bölümünü temizlemeye karar verdiler. Arabanın bir tekerleği yolda, bir tekerleği temizlediğimiz yerde, yirmi metre kadar süren bu çamurlu bölümü asacak, kamyonu da ardından çekecektik. Herkes elindeki «machete» (sekerkamısı kesmeye yarayan bıçak, uzun yola çıkan her adam bunu tasır) ile çalılıkları kesmeye koyuldu. Ben de arabanın çamura gömülmesini önlemek için kesilen dalları yola dösüyorum. iki saat kadar süren bir çalısma sonucunda geçit hazırlandı, iki rahibe bana tesekkür 199 ederken nereye gittiğimi sordu. «Santa Marta», cevabını verdim. — Doğru yolda değilsiniz, dediler. Bizimle birlikte geri dönün. Sizi Santa Marta'nın sekiz kilometre yakınına kadar götürebiliriz. Tekliflerini reddetmem imkânsızdı, üstelik garip de kaçabilirdi, öte yandan, yardım etmek için kamyoncunun yanında kalmam gerektiğini söyleyebilirdim ama, uzun süre konusursam foyam meydana

çıkacağından korkuyor ve : «Gracias, gracias», demekle yetiniyordum. Simdi arabanın arkasında, üç kız çocuğuyla beraberim; rahibeler, arabacının yanında oturuyorlar. Yola çıkıyor, yanlıslıkla girdiğimiz bes - altı kilometrelik yolu gerçekten çok çabuk alıyoruz. Ana yola vardığımızda hızımız daha da artıyor, öğleye doğru karnımızı doyurmak için bir handa mola veriyoruz. Küçük kızlarla arabacı bir masaya oturuyor, rahibelerle ben de baska bir masaya. Rahibeler genç, yasları

yirmi besle otuz arasında. Tenleri süt beyaz. Biri Dspanyol, öbürü irlandalı. Tatlı bir sesle, irlandalı soruyor: — Buralı değilsiniz galiba? — Hayır, Branquilla'liyim. — Kolombiyalı olamazsınız, saçlarınızın rengi çok açık, deriniz güneste yandığı için koyu. Nereden geliyorsunuz? — Rio Hacha'dan. — Orada ne is yapardınız? — Elektrikçiydim. — Ha! Elektrik sirketinde bir arkadasım var, adı Perez, ispanyoldur. Onu tanıyor musunuz? — Tanımaz mıyım! — Çok memnun oldum. Yemeğin sonuna doğru yerlerinden kalkıp ellerini yıkamaya gidiyorlar, irlandalı tek basına dönüyor. Bir süre yüzüme baktıktan sonra, Fransızca : — Sizi ele vermiyeceğim, ama arkadasım gazetede resminizi gördüğünü söyledi, diyor. Rio Hacha cezaevinden kaçan Fransız değil misiniz? Dnkâr etmek çok daha kötü : — Evet efendim.' Rica ederim beni ele vermeyin. 200 Gazetede anlattıkları gibi kötü bir insan değilim. Tanrı'yı severim, her zaman da saygı duymusumdur.

ispanyol görünüyor, arkadası, «öyleymis», diyor ona. Çabucak, pek anlayamadığım bir cevap veriyor, ikisi de düsünceli, yerlerinden kalkıp yeniden tuvalete gidiyorlar. Bes dakika kadar süren yokluklarında karcirıms veriyorum. Onlar dönmeden gitmeli mi, gitmemeli mi? Beni ele vermeyi düsünüyorlarsa, kaçmak bir seyi değistirmez. Çabucak yakalarlar nasılsa Bu bölgede bir tek sık «selva» (orman, ağaçlık» yok. Sehirlere giden köylüler de, herhalde çok sıkı denetleniyor. Bugüne kadar basıma is çıkarmayan talihimin avuçlarına kendimi bırakmak en iyisi. Gülümseyerek dönüyorlar, irlandalı adımı soruyor. — Enrique. — Peki Enrique, bizimle gelin. Gideceğimiz manastır Santa Marta'nın sekiz kilometre kadar uzağında. Bizimle aynı arabada olduğunuza göre, korkacak bir seyiniz yok. Hiç konusmayın, herkes sizi manastırda çalısan biri sansın. Rahibeler yemek parasını ödediler. Dçinde on iki paket sigara bulunan bir kutu ve bir kavli çakmak satın aidim. Yola çıktık. Yol boyunca rahibeler benimle hiç konusmadılar, bundan ötürü de oniara minnettardım. Arabacı ispanyoicayı kötü konustuğumu pek anlamıyordu. Aksama doğru büyük bir hanın

önünde durduk. Hanın kapısındaki otobüsün üstünde «Rio Hacha - Santa Marta» yazıyordu. Otobüse binmeyi düsündüm, irlandalı rahibeye yaklastım ve niyetimi ona açtım. — Çok tehlikeli, dedi, çünkü Santa Marta'ya varmadan iki polis karakoluna raslıyacaksınız. Polisler yolculardan «cedula (hüviyet)» sorarlar, bizim arabada basınıza böyle bir sey gelmez. Rahibeye candan tesekkür ettim; onlara rasladığımdan bu yana yüreğimi sıkıstıran korku kayboldu. Tersine, bu iki yürekli rahibeye raslamak benim için beklenmedik bir olaydı. Gerçekten de, hava kararırken bir polis karakoluna rasladık. Polisler, Santa Mar-ta'dan Rio Hacha'ya giden bir otobüsü denetliyorlardı. Hasır sapkamla yüzümü örtüp arabanın içine uzan201 .riıs, numaradan kestiriyordum. Sekiz yaslarında un küçük kız basını omuzuma dayamıstı ama o gerçek' ten uyuyordu. Araba geçerken arabacı, tam otobüsle karakol arasında durdu. — Como estan por aqui (Nasılsınız) ? diye sordu ispanyol olan rahibeye. — Muy bien, Hermana (çok iyiyiz). — Me alegro, vamonos mushanos (Memnun oldum, hadi gidelim çocuklar). Ve rahat rahat yola devam

ettik. Saat ona doğru, iyice aydınlatılmıs ikinci bir karakola rasladık. Karakolun önünden her çesidinden iki dizi araba sılanmıstı. Bir dizi sağdan geliyordu, bizimki soldan. Arabalardaki sandıklar açılıyor, po-lisier sandıkların içine bakıyorlardı. Bir kadının, çantasını karıstırarak inmek zorunda kaldığını gördüm. Polis karakoluna götürüldü. Anlasılan hüviyeti yoktu. Böyle bir durumda, yapacak sey kalmıyordu. Arabalar birbiri ardından ilerliyorlardı, iki dizi olduğundan, kimse özel geçis izni alamazdı. Yol geçit vermediğinden, en iyisi beklemeyi kabullenmekti. Hapı yutmustum. Önümüzde, tıklım tıklım dolu bir otobüs vardı. Tepesinde bavullar, koca kova denkler yığılmıstı. Otobüsün ardına da paketlerle dolu koca bir file yerlestirilmisti. Dört polis memuru yolcuları asağı indiriyordu. Otobüsün yalnız ön kapısı vardı. Kadın, erkek, herkes buradan inmek zorundaydı. Kadınların çoğu, kucaklarında bir bebek tasıyordu. Birer birer otobüse bindiler. — Cedula, cedula!

Hepsi çıkıyor, üstüne resimleri yapısık bir karton gösteriyorlardı. Zorillo bana hiç bundan söz etmemisti. Bilsem, bir sahte hüviyet edinmeye bakardım. Bu karakolu da geçersem, kaç para isterlerse istesinler ödeyip bir cedula almaya karar verdim. Santa Marta'dan Atlantik kıyısında önemli bir liman olan iki yüz elli bin nüfuslu Baranquilla'ya gitmenin baska yolu yoktu. Hay Allah, bu otobüsün denetlenmesi de ne kadar uzun sürdü, irlandalı rahibe bana dönüyor: «Merak etmeyin Enrique.» Düsüncesizlik edip bu sözleri ağzından kaçırdığı için ona içerliyorum, arabacı her202 halde duymustur. Sıra bizde, arabamız aydınlığa doğru ilerliyor. Oturmaya karar verdim. Yatarsam, gizlenmek istediğim izlenimi uyandırmaktan korkuyorum. Sırtımı ara.banın yan tahtalarına vermis rahibelerin arkasından bakıyorum Sapkamı kafama iyice geçirmisim ama dikkati çekecek kadar da çok değil, yandan yüzüm seçilebilir. — Como estan todos por aqui (Nasılsınız?) diye tekrarlıyor ispanyol rahibe.

— Muy bien Hermanas, Y como viajan a ta»de (Dyiyiz. Neden bu kadar geç saatte yolculuk ediyorsunuz?) — Por una ugencia, por eso no me detengo, Somos muy apuradas (isimiz vardı. Ne olur bizi geciktirmeyin, acele etmemiz gerekiyor da). — Vayanse con Dios, Hermanas (Tanrı yardımcınız olsun). — Gracias hips. Que Dios les protege (Sağo-1un çocuklarım. Tanrı sizi korusun). — Amen (amin), dedi polisler. Rahatça kimse bir sey sormadan geçiyoruz. Geçirmis olduğumuz dakikaların heyecanı, iyi yürekli rahibelerin midesini bozmus olmalı. Yüz metre ötede arabayı durdurup iniyor ve çalılıkların arasında kayboluyorlar. Dönüp arabaya bindiklerinde yeniden yola çıkıyoruz. Bir sigara tüttürüyorum. ,0 kadar duygulanmısım ki, irlandalı rahibe arabaya binerken, «Sağolun», diyorum. «Bir sey değil, cevabını veriyor. Ama o kadar korktuk ki, midemiz bozuldu.» Gece yarısına doğru manastıra varıyoruz. Yüksek bir duvar, kocaman bir kapı. Arabacı, atlarla arabayı ahıra götürdü, küçük kızlar da içeri girdiler. Avlu kapısının önünde, kapıcı rahibeyle arabadakiler arasında

hararetli bir tartısma basladı, irlandalı, manastırda yatabilmem için Basrahibeyi uyandırıp izin istemenin gerekmediğini söylüyor, iste, tam o sıra karar vermekte gecikiyorum. Bu olaydan yararlanıp çekilmeli ve Santa Martanın yolunu tutmalıydım. Nasılsa sehre sekiz kilometre kaldığını biliyordum. 203 Bu büyük hata, sonradan, sekiz yıl daha yatmama mal oldu. Sonunda Basrahibe uyandırılıyor ve bana, ikinci katta bir oda veriliyor. Pencereden sehrin ısıklarını görebiliyorum. Fener ve sarûl ısıkları da gözlerimin önünde. Limandan büyük bir gemi çıkıyor. Uyuyorum, kapım vurulduğunda günes doğmus. Korkunç bir kâbus gördüm. Lali, gözlerimin önünde karnını yarıyor ve çocuğumuz parçalar halinde dısarı çıkıyordu. Tras olup çabucak yıkanıyor, asağı iniyorum. Merdiven basında duran irlandalı rahibe, dudaklarında bir gülümsemeyle beni karsılıyor: — Günaydın Henri, iyi uyudunuz mu? — Evet efendim. — Gelin, basrahibemiz sizi görmek istiyor onun odasına gidelim.

içeri giriyoruz. Masanın ardında bir kadın oturuyor. Sert yüzlü, elli yaslarında, belki daha da yaslı bir kadın. Siyah, hiç te tatlı bakıslı olmayan gözlerini yüzümde gezdiriyor. — Senor, sabe usted hablar espanol (ispanyolca biliyor musunuz?) — Muy poco (pek az.) — Bueno. Rahibe bize tercümanlık yapacak. — Fransız mısınız, diye soruluyor. — Evet efendim. — Ria Hacha cezaevinden mi kaçtınız? — Evet. — Ne kadar oluyor? — Asağı yukarı yedi ay. • — Bu süre içinde ne yaptınız? — Kızılderililere oturdum. — Ne? Guajiro'larla mı? Olamaz. Vahsiler, simdiye kadar kimseyi topraklarında barındırmadılar. Bir tek misyoner aralarına giremedi. Cevabınızı doğru saymıyorum. Neredeydiniz? Gerçeği söyleyin. — Size kızılderililerle beraberdim, diyorum. Elimde delili de var. — Hani, nerede? — Denizden çıkardıkları inciler. 204

Ceketimin sırtına iğnelenmis torbayı alıp önüne koyuyorum. Torbayı açıyor ve içinden bir avuç inci çıkarıyor. — Kaç tane var torbada? — Bilmem. Asağı yukarı bes altı yüz olmalı. — Bu bir delil sayılmaz. Baska yerden de çalabilirsiniz. — Muhterem efendim, vicdanınızın rahatlaması için, istediğiniz kadar burada kalabilirim. Bu süre içinde siz, böyle bir soygun olup olmadığını anlarsınız. Param var. Benim için yapacağınız masrafları da ödeyebilirim. Aksini söyleyene kadar odamdan bir yere kıpırdamıyacağıma söz veriyorum. Dik dik bakıyor yüzüme. Herhalde : «Ya kaçarsan? diyor kendi kendine. Cezaevinden kaçmıs adamsın, buradan kaçmak çok daha kolay.» — Bütün servetim olan incileri sizlere bırakabilirim. Emin ellerde olduğuna inanıyorum. — Peki, anlastık. Odanıza kapanıp kalmanızın gereği yok. Sabah ve öğleden sonraları, rahibeler kilisedeyken bahçeye çıkabilirsiniz. Mutfakta, çalısanlarla birlikte yemeğinizi yersiniz. Görüsmeden, içim tam rahatlamamıs halde çıkıyorum. Odama gitmek üzereyken irlandalı rahibe beni mutfağa sürüklüyor. Koca bir çanak kahve, taptaze kara ekmek ve tereyağı veriyor, bir sey söylemeden

ayakta kahvaltımı bitirmemi bekliyor. Kuskulu bir görünüsü var. «Benim için yaptıklarınıza çok tesekkür ederim», diyorum. — Daha fazlasını yapmak isterdim dostum ama elimden bir sey gelmez.» Bu sözlerden sonra mutfaktan çıkıp gidiyor. Pencerenin önünde oturmus, sehre, limana, denize bakıyorum. Tarlalar hep ekili. Tehlikede olduğum bir türlü aklımdan çıkmıyor, öyle ki, gece kaçmaya karar veriyorum, incilerin canı cehenneme, Basrahibe ister kendine saklasın, ister manastırına! Bana hiç güven vermiyor, yanılmıs da olamam, çünkü bir Katalan nasıl olur da fransızca bilmez. Hele bir manastırın Basrahibesi, dolayısiyle eğitim görmüs bir kadın olursa. Sonu : Gece tüyeceğim. Öğlenden sonra avluya inip bahçe duvarını nere205 I 11 den asabileceğimi anlayacağım. Bire doğru Kapım vuruluyor. — Lütfen yemeğe inin Hendi. — Sağolun, geliyorum.

Mutfakta masanın basına oturmus, tabağıma, haslanmıs patatesle et koyuyorum ki keDDi açılıyor ve beyaz üniformalı, tüfekli dört polisle eli tabancalı omuzu sırmalı bir subay görünüyor: — No te mueve, o te mato! (Kımıldama, gebertirim). Kelepçeleri bileklerime geçiriyorlar, irlandalı rahibe çığlık atıp bayılıyor. Mutfakta bulunan iki rahibe onu ayağa kaldırıyorlar. — Vamos (gidelim).» diyor komutan. Birlikte odama çıkıyoruz. Çıkınımı arıyor ve elimde kalan yüz pesetoluk otuz altı altını hemen buluyorlar. Buna karsılık, içinde zehirli okların bulunduğu muhafazaya dokunmuyorlar. Bunları kalem sandılar herhalde. Gizlemek gereğini duymadığı bir memnunlukla, komutan altınları cebe indiriyor. Yola çıkıyoruz. Avluda eski bir araba var. Bes polisle ben içine tıkılıyorum, kapkara giysili bir polisin sürdüğü araba son hızla yola koyuluyor. Yıkılmıs haldeyim. Erkek olduğunu unutma ve umudunu hiç bir zaman yitirmemen gerektiğini düsün. Bütün bunlar kafamdan hızla geçiyor. Arabadan indiğimde, bir paçavra değil bir erkek görünüsünde olmaya öylesine

kararlıyım ki, yüzüme bakan subayın ilk sözü: «Bu Fransız epey sağlama benziyor. Elimize düsmek, onu pek üzmemis.» Odaya giriyor, sapkamı çıkarıyorum. Bir sey söylemedikleri halde, çıkınımı bacaklarımın arasına koyup oturuyorum. — Bu saber hablar espanol (ispanyolca biliyor musun?) — Hayır. — Llama el zapatero (Eskiciyi çağırın). Az sonra, mavi önlüklü, elinde bir ayakkabıcı çekici ufak tefek bir adam görünüyor. — Bir yıl önce Rio Hacha'dan kaçan Fransız sen misin? — Hayır. — Yalan söylüyorsun. 206 — Yalan söylemiyorum, tsır yıı once ı-ııo nac-ha'dan kaçan Fransız ben değilim. — Kelepçelerini çözün. Sen de, ceketinle gömleğini çıkar. (Bir köğıt çıkarıyor ve bakıyor. Bütün döğmelerim bu kâğıtta yazılı.) — Sol elinin bas parmağı kopuk, değil mi? öyleyse sensin Rio Hacha'dan kaçan. — Hayır ben değilim. Çünkü ben bir yıl önce değil, yedi ay önce kaçtım. — Aynı sey.

— Senin için aynı olabilir, benim için değil. — Anlıyorum, sen esine her yerde raslanan kaatillerdensin. ister Fransız ol, ister Kolombiyalı, bütün kaatiller (matadores) aynıdır, iflah olmazlar. Ben bu cezaevinin ikinci müdürüyüm. Seni ne yapacaklarını da bilmiyorum. Simdilik seni, eski dostlarının yanına koyacağım. — Hangi dostların? — Kolombiya'ya getirdiğin dostların. Beni, parmaklıkları avluya bakan bir hücreye görüten polislerin pesi sıra yürüyorum. Bes dostum da simdi karsımda. Kucaklasıyoruz. «Senin bir daha ele geçmiyeceğini sanıyorduk dostum», diyor Clousiot. Maturette çocuk gibi ağlıyor, daha da çocuk ya. Diğer üç kisi de çok üzgün. Onları bulmak bana yeniden güç veriyor. — Anlat, diyorlar. — Sonra anlatırım; hele siz anlatın önce. — Biz üç aydır buradayız. — iyi davranıyorlar mı? — Ne çok iyi, ne çok kötü. Baranquilla'ya gönderilmeyi bekliyoruz. Söylenilenlere bakılırsa, orada bizi Fransız yetkililerine teslim edeceklermis. — Namussuz oğlu namussuzlar! Hiç kaçmayı denediniz mi?

— Daha yeni geldin, hemen kaçmayı düsünüyorsun. — Amma da yaptın! Yakalandım diye kaçmaktan vazgeçeceğimi mi sanıyorsun? Sıkı denetim var mı? — Gündüzleri pek değil ama geceleri, bizim için özel muhafız koyuyorlar. 207 ı — Kaç kisi? — Üç kisi. — Bacağın nasıl? — iyi, artık topallamıyorum. — Hep içerde misiniz? — Hayır, sabahları iki, öğleden sonraları da üç saat avluya çıkıp günesleniyoruz. — Kolombiyalı tutuklular nasıl? — Söylenenlere göre, çok tehlikeli herifler varmıs aralarında. Öğleden sonra avluda, Clousiot'yu kenara çekmis konusurken beni çağırıyorlar. Polisin pesinden gidiyor, sabahki odaya giriyorum. Karsımda cezaevi komutanıyla beni daha önce sorguya çeken adam. Seref kösesi çok esmer, neredeyse kapkara bir adam tarafından isgal ediliyor. Renk olarak, kızılderililer-den çok zenciye yakın. Kısa, kıvırcık saçları zenci saçı gibi. Elli yaslarında, kara ve çok kötü bakıslı gözleri var.

Kısacık kesilmis bıyıkları, kalın dudaklı ve kinci bir ağzın üstünü hafifçe örtüyor. Gömleğinin önü açık, kıravatsız. Sol tarafında bir nisanın yesilli beyazlı seriti. Eskici de odada. — Fransız, yedi ayın sonunda ele geçtin. Bu süre içinde ne yaptın? — Guajirolarla birlikteydim. — Benimle dalga geçersen esek sudan gelinceye kadar dayak yersin. — Gerçeği söyledim. — Kimse kızılderililerle birlikte yasayamadı. Yalnız bu yıl, en azından yirmi bes sahil muhafaza görevlisini öldürdüler. — Hayır, sahil muhafaza görevlilerini öldüren kaçakçılar. — Peki, bu dediğin belki doğrudur. Otuz altı altın pesoyu nereden çaldın? — Çalmadım, benimdir. Bir dağlı kabile'nin reisi olan Justo verdi. — Bir kızılderilinin bu kadar parası nasıl olur, sana nasıl verir? — Peki, sef hiç bu kadar paranın çalındığını duydunuz mu? — Doğru, son günlerde böyle bir soygun olma208 turma yapılmasını engellemez. __Yapın sorusturmanızı, bakın nasıl doğru söylediğim anlasılacak.

— Fransız. Rio Hacha cezaevinden kaçmakla büyük bir hata yaptın. Hele birkaç sahil muhafaza görevlisini öldürmek suçundan asılması beklenen An-tonio'yıı kaçırmakla, daha büyük bir suç isledin. Simdi Fransızlar tarafından arandığını, müebbet hapis cezasına çarptırılmıs olduğunu da öğrendik. Tehlikeii bir kaatilsin. Seni diğer Fransızlarla bir araya koyarsam kaçacağını biliyorum. Onun için, Baranquil-la'ya gidene kadar hücrede kalacaksın. Herhangi bir hırsızlık olayı görülmezse altınların geri verilecek. Dısarı çıkıyorum, yerin altına inen bir merdivenin ba.sına sürüklüyorlar beni. Yirmi bes basamak indikten sonra, sağında solunda bir takım kafeslerin bulunduğu kör kandille aydınlatılmıs bir koridora varıyoruz. Bir hücrenin kapısını açıp beni içeri itiyorlar. Koridora açılan kapı kapandığında vıcık vıcık zeminden les gibi bir koku yükseliyor. Her yandan bana sesleniyorlar. Her parmaklıklı inde, bir, iki ya da üç tutuklu var.

— Frances, Frances! Que hecho? Por questa aqui? (Fransız Fransız! Ne yaptın? Neden buradasın?). Bu hücrelerin, ölüm hücresi olduğunu biliyor musun? — Susun da konussun! diye bağırdı biri. — Evet, Fransızım. Rio Hacha cezaevinden kaçtığım için buraya tıkıldım.» Yarım yamalak ispanyol-camı rahatça anlıyorlar. — Sunu iyi öğren Fransız: Bulunduğun hücrenin zemininde bir tahta var. O tahtanın üzerinde uyuyacaksın. Sağda, içi su dolu bir kutu olacak. Çok dikkatli kullan sabahları su verirler bize. Sonra iste-sen de alamazsın. Soldaki kova da aptesane diye kulanılır. Ceketinle üstünü ört de ortalık les kokmasın.. Hepimiz, kovalarımızın üstünü örteriz. Yüzlerini görmek için parmaklığa sokuluyorum. Yalnız suratlarını parmaklıklara yapıstırıp bacaklarını dısarı çıkaran karsımdakileri seçebiliyorum... Birinin görünüsünden, ispanyol - kızılderili kırması olkelebek 209/14 .I üslerin türünden. Diğeri sütlü kahve rengi, yakısıklı ve genç bir zenci. Zenci, deniz suyu yükseldiğinde hücrelerin de suyla dolduğunu söylüyor. Belden yukarı çıkmadığı için korkmamak gerek, üstüne tırmanan

fareleri de yakalamaya çalısmamalı, sadece vurmakla yetinmeliyim. Yakalamaya kalkarsam ısırabilir-ler. Soruyorum zenciye: — Ne kadar zamandır bu hücredesin? — iki aydan beri. — Ya diğerleri? — Üç aydan fazla kalan yok. Üç ayı geçirip de buradan çıkamazsan ölüme mahkûm oldun demektir. — Buranın en eskisi ne kadar zamandır yatıyor? — Sekiz aydan beri, yalnız fazla yasayamaz. Bir aydır doğruluyor ancak, ayağa kalkamıyor. Suların iyice yükseldiği bir gün boğulacak. — Dyi ama senin ülken, yabani insanlar ülkesi öyleyse? •— Sana uygar olduğumuzu söyledik mi? Ama seninki de uygar değil, çünkü müebbete mahkûmsun. Burada, Kolombiya'da, ya yirmi yıl yersin, ya da idam. Müebbet yoktur. — Canım, üç asağı bes yukarı her yerde aynı bu is. — Çok adam öldürdün mü? — Hayır bir kisi. — imkânsız. Bir kisi için adamı müebbete man- ı kûm etmezler. — Yemin ederim ki doğru. — O zaman senin ülkenin de benimki kadar vahsi olduğunu görüyorsun değil mi?

— Ülkelerimiz yüzünden kavga edecek değiliz ya. Haklısın. Polis, her yerde aynı bokun soyu. Senin suçun ne? — Bir adamı, karısını ve oğlunu öldürdüm. — Küçük kardesimi bir disi domuza yedirmislerdi. — Yok canım! Müthis bir sey bu! — Bes yasındaki erkek kardesim her gün oğullarına tas atardı, çocuğun birkaç kere bası yarılmıstı. 210 — Bu, öldürülmesi için bir sebep değil. — öğrendiğimde aynı seyi ben de söyledim. — Nereden öğrendin? — Küçük kardesim üç gündür ortada yoktu, aradım taradım ve ayağındaki sandalların tekini bir gübre yığınının içinde buldum. Bu gübre yığını, sözünü ettiğim domuzun ahırından çıkarılmıstı. Gübreyi karıstırırken kanlı bir beyaz çoraba rastladım. Durumu anladım. Kadın ölmeden itiraf etti. Kursuna dizmeden önce Tanrıya son olarak yakarmalarını bile beklemedim, ilk kursunda babanın bacaklarını kırdım. — iyi etmissin onları öldürmekle. Sana ne ceza verecekler? — En fazla yirmi yıl. — Neden hücredesin?

— ,Onların ailesinden bir polisi dövdüm. Burada, cezaevinde görevliydi. Baska yere naklettiler. Artık yok, ben de rahatım. Koridorun kapısı açıldı. Bir gardiyan, iki sırığa asılı tahta bir fıçıyı tasıyan iki tutukluyla birlikte içeri giriyor. Arkalarında, koridorun ucunda, eli tüfekli iki gardiyanın beklediği hayal meyal görülebiliyor. Hücrelere uğrayıp aptesane olarak kullanılan kovaları dısarı çıkarıyor ve fıçıya bosaltıyorlar. Bir sidik ve bok kokusu yayılıyor ortalığa, boğulacak gibi oluyor insan. Kimsenin konustuğu yok. Sıra bana geldiğinde kovamı alan, yere küçük bir paket düsürüyor. Hemen ayağımın ucuyla paketi hücrenin karanlıkta kalan kösesine itiyorum. (Onlar çıkınca paketi açıyorum, içinden iki paket sigara, bir kavli çakmak ve Fransızca

yazılmıs bir mektup çıkıyor, önce.iki sigara yakıp karsı hücredekilere atıyorum. Sonra komsuma sesleniyorum, kolunu uzatıp aldığı sigaraları diğer tutuklulara geçiriyor. Dağıtım bitince kendimin-kini de yakıp koridordan gelen ısıkta mektubu okumaya çalısıyorum. Ama bir türlü basaramıyorum. Bunun üzerine, paket kâğıdını iyice kıvırıyorum. Uzun süren uğrasmalardan sonra, kavli çakmağım kâğıdı tutusturuyor. Hemen okuyorum mektubu: «Cesaret Kelebek, bize güven. Dikkat et. Yarın sana kâğıt ve kalem yollayacağız, bize mektup yazman için. ölünceye kadar seninle beraberiz.» 211 Bu iki satırlık mektup içimi ısıtıyor. O kadar rahatlatıcı bir sey ki! Yalnız değilim ve dostlarıma güvenebilirim. Kimse konusmuyor, herkes sigarasını tüttürüyor. Sigara dağıtımı, ölüm hücresinde on dokuz kisinin bulunduğunu bana öğretiyor, iste, bir kere daha bozulma, çürüme yolundayım, hem gırtlağıma kadar batmıs halde! Yolda karsıma çıkan Ulu Tanrı'nın iyi yürekli rahibeleri, aslında Seytan'ın rahibeleriymis. Yine de beni ele veren ne irlandalı, ne de Dspanyol. Ah, ne eseklik ettim de inandım onlara. Hayır, onlara

inanmakla hata etmedim. Belki arabacıdır beni ele veren? iki, üç kere Frasızca konusmak ihtiyatsızlığını gösterdiler. Duydu mu acaba? Ne önemi var ki! Bu kez boktasın, hem esaslı bir sekilde boktasın, rahibeler, arabacı, ya da Basrahibe, hangisi olursa olsun. Bu berbat, anlatılanlara göre günde iki kere suyla dolan hücrede .tam sapa oturdum! Hava öylesine boğucu ki, önce gömleğimi, ardından pantolonumu çıkarıyorum. Pabuçlarımı da çıkarıp hepsini parmaklıklara asıyorum. Dki bin bes yüz kilometrelik yolu buraya varmak için tepmisiz! Gerçekten basarılı bir sonuç! Ulu Tanrım, sen ki bana o kadar cömert davrandın, simdi yalnız mı bırakacaksın? Belki kızdın bana, çünkü özgürlüklerin en güzelini, en sağlamını vermistin. Beni olduğum gibi benimseyen bir topluluk çıkarmıstın karsıma. Bir değil, iki essiz kadın vermistin üstelik. Günes vardı, deniz vardı. Tartısılmaz reisi olduğum bir kulübem vardı. Doğayla hasır nesir geçen o ilkel hayat ne kadar tatlı, ne kadar sakindi. Polissiz, yargıç-; sız, çevremde kıskançlarla kötülerin bulunmadığı essiz bir armağandı o hayat! Ve ben, elimdekinin gerçek değerini bilemedim. O masmavi, yesil, bazen de siyah denizi insanı tatlı bir huzura boğan günesin batısı ve

doğusunu, parasız yasanan, insan için gerekli bir seyden yoksun kalmadığım o hayatı teptim, küçümsedim. Hem de neye karsılık teptim? Bana eğilmek gereğini duymadığım toplumlara. Bende ise yarar ne kaldığını anlamak çabasını bile göstermeyen insanlara. Beni iten, her türlü umudun ötesine sürüp 212 atan bir dünyaya. Ne yolla olursa olsun beni yok etmekten baska sey düsünmeyen topluluklara karsılık. Yakalandığımı duyunca, jürideki on kisi, iliklerine kadar çürümüs Polein, aynasızlar ve savcı kahkahalarla gülecekler. Nasılsa haberi Fransa'ya iletecek bir gazeteci çıkar. Ya dostlarım, yakınlarım? Kaçtığımı bildiren jandarmaların ziyaretinden sonra oğulları ya da kardeslerinin cellâdın elinden kurtulmasına sevinen yakınlarım! Simdi, ele geçtiğimi öğrenince bir kere daha azap duyacaklar. Kabilemi küçümsemekle hata ettim. Evet, hepsi beni kabullendiğine göre «kabilem» diyebilirim. Güney Amerika kızılderililerinin nüfusunu arttırmak için kaçmamıstım ama. Ulu Tanrım, uygar bir toplumda

yeniden yasamaya baslamam ve bu toplum için tehlike olmadan ömür sürmem gerektiğini anlamalısın. Seninle, ya da senden yardım görmeden, kaderim bu. Bir toplum ya da bir ülkenin insanları gibi, hatta onlardan üstün olabileceğimi göstermeliydim, göstereceğim de. Sigara içiyorum. Su yükseliyor. Neredeyse ayak bileklerimde. Sesleniyorum: «Arap, su hücrede ne kadar kalıyor?» — Bu biraz da, yükselen suyun siddetine bağlı. Bir, en fazla iki saat. Bir çok tutuklunun «Esta ilegande (Geliyor!)» diye haykırdığını duyuyorum. Yavas yavas yükseliyor su. Melezle zenci parmaklıklara tırmanmıslar. Kolları parmaklıkları kucaklıyor, bacakları koridora sarkıyor. Suda bir hısırtı duyuyorum. Kedi büyüklüğünde bir lâğım faresi çırpınıyor. Parmaklığa çıkmanın yollarını arıyor. Pabuçlarımdan birini alıyor ,bana yaklastığından kafasına indiriyorum.. Tiz çığlıklar atarak koridora kaçıyor. Zenci: «Frances, diyor, ava basladın. Hepsini öldürmeğe kalkarsan ömrün yetmez. Tırman parmaklıklara ve rahat dur.»

Verdiği öğütü dinliyorum ama parmaklıklar bacaklarımı acıtıyor, bu halde fazla dayanabilmem imkânsız. Kovanın üstünü örten ceketi alıp parmaklıklara bağlıyor ve onun üstüne tünüyorum. Yaptığım, 213 bir çesit iskemle, Parmaklıklara oturur gibi dünediğimden biraz daha rahatım. Suların, farelerin, kırkayakların ve minik yengeçlerin hücreyi kaplaması, yeryüzünde insanoğlunun katlanmak zorunda kaldığı seylerin en iğrenci, en alçaltıcı olanı bir saat sonra su çekildiğinde, kalınlığı bir santimi asan bir çamur tabakası bırakıyor geride. Balçığa bulanmamak için babuçlarımı ayağıma

geçiriyorum. Zenci, on santim uzunluğunda bir tahta parçası fırlatıyor ve bununla, üzerinde yatacağım tahtadan baslayarak hücrenin içinde ne kadar çamur birikmisse koridora sürmemi söylüyor. Temizlik bir saatimi alıyor ve baska sey düsündürmüyor. Bu kadarı bile önemli. Suların yeniden yükselmesine daha on bir saat var, o zamana kadar hücremde su olmayacak. Hücreyi yeniden ne zaman su basacağını anlamak için, denizin çekildiği altı saate yeniden yükseldiği bes saati eklemek gerek. Gülünç bir sey geçiyor aklımdan: «Kelebek, isin gücün suların yükselip alçalma-sıyla. istesen de istemesen de, Ayın, senin ve hayatın üzerinde büyük önemi var. Kürekten kaçtığında, yükselen ve alçalan sular sayesinde Maroni'den kolaylıkla denize açılabildin. Suyun yükselip alçalmasını hesaplıyarak Trinidad ve Çuraçao'dan ayrıldın. Suların yüksekliği çabucak uzaklasmanı sağlayacak ölçüde değildi de ondan yakalandın Rio Hacha'da. Simdi de, günde iki kere yükselen bu suyun elinde tutsaksın. Günün birinde yazdıklarım yayınlanırsa, Kolombiya'daki hücrelerde nelere katlandığımı okuyanlardan

bazıları belki bana acırlar. Onlar iyi insanlardır. Diğerleri, beni mahkûm eden on iki jüri üyesiniııemmi oğulları ya da savcının ikiz kardesleri: «Oh olsun herife, diyeceklerdir. Ne vardı Güyan'dan kaçacak, otursaydı oturduğu yerde.» Size bir sey diyeyim mi, iyiler ve jüri üyelerinin emmi oğulları? Hiç umutsuz değilim, hem de hiç, üstelik size su kadarını söyle-' yeyim: Su sıra bulunmam gereken Salut Adalarında' cezamı çekeceğime, engizisyon çağında yapılan Kolombiya'daki bu eski kalenin hücrelerinde çürümem bin kere yeğdir. Hiç olmazsa burada, bir kere daha 214 kaçmayı deneyebilirim, bu çürümüs inde, hiç olmazsa kürek cehenneminden iki bin bes yüz kilometre uzağım. Aynı yolu gerisin geri dönmem için, gerçekten çok sağlam güvenlik tedbirleri almak zorundalar. Bir tek seyi arıyorum: Guajiro kabilemi, Lali ve Zoraima'yı. uygar kisinin rahatından uzak ama polissiz, hapishanesiz, hücresiz doğanın koynundaki özgürlüğümü. Sevgili kızılderililerimin bir düsmanlarına asla

böylesine iskence etmiyeceklerinden eminim, hele benim gibi Kolombiyalılara karsı en ufak suç islemeyen birine. Tahtanın üstüne uzanıyor ötekilerin görmemesi için, hücrenin dibinde iki, üç sigara tüttürüyorum. Tahta parçasını zenciye iade ederken yanık bir sigarayı da birlikte verdim, ötekileri imrendirmemek için aynı seyi o da yapıyor ve sigarasını gizli saklı içiyor. Yabancılara önemsiz gelen bu ayrıntıların, benim gözümde büyük değeri var. Bu tutum, biz toplum süprüntülerinin hiç olmazsa bir görgü kalıntısı, bir ince yan, utangaçlık tasıdığımızı gösteriyor. Burası Conciergerie cezaevi gibi değil, Gözlerimi çiğ ısıktan korumak için yüzüme mendil kapama gereğini duymadan hayal kurabilir, bol bol gezinebilirim. Manastırda kaldığımı polise kim haber verebilir? Bir gün bu isi kimin yaptığını öğrenirsem hesabını pahalı ödiyecektir. Sonra kendi kendime: «Hıyarlığın gereği yok be Kelebek! diyorum. Fransa'da bir sürü adamdan öç alacaksın, basında bunca is varken su sıra üzerinde bulunduğun ülkede kötülük yapmanın gereği yok.

Herhalde, seni ele veren adamı hayatın kendisi cezalandıracak, bir gün bu topraklara dönersen amacın öc almak değil, Lali ve Zoraima'yı onlardan doğan çocuklarını mutlu kılmak olacak. Bir gün dönmen gerekirse, karıların ve çocukların, seni aralarına almak serefini bahseden Guajirolar için yapacaksın bunu. Evet, çürüme, bozulma yolundayım ve ikide bir suyla dolan hücrede yasasam da yine kaçıyorum, yine özgürlük yolundayım. Kimse bu gerçeği inkâr edemez ya.» Kâğıt, kalem ve iki paket de sigara aldım. Buraya geleli üç gün oluyor. Üç gece demeliyim, çün215 kü hücrenin içi hep karanlık. Bir «Pie! Roja» sigarası yakarken tutuklular arasındaki dayanısmaya hayranlık duyuyorum. Bana bu paketi getiren Kolombiyalı, büyük tehlikeleri göze alıyor. Ele geçerse, o hücrelerde yasamak zorunda kalacak. Bu gerçeği bilmemesi imkânsız, çektiğim sınırsız acıları biraz hafifletmek için yardım etmesi yalnız yüreklilik değil, esine az rastlanan bir soyluluk örneği. Yine kâğıdı yakarak okuyorum

gelen pusulayı: «Kelebek! Dayandığını biliyoruz. Aferin. Bizi habersiz bırakma. Bildiğin gibiyiz. Fransızca konusan bir rahibe seni görmeye geldi, bizimle görüsmesine izin vermediler ama Kolombiyalılardan biri, senin ölüm hücresine atıldığını rahibeye söyleyecek fırsatı bulduğunu bildirdi. Rahibe: «Tekrar geleceğim.» demis. Hepsi bu kadar. Dostların seni candan kucaklar.» Cevap vermek güç, yine de birkaç satır karalayabildim: «Yaptıklarınıza çok tesekkür ederim, iyiyim. Dayanabiliyorum. Fransız konsolosuna yazın, kimbilir, belki bir faydası dokunur, içinizden yalnız biri benimle iliskiyi sağlasın ki, yakalanırsa tek kisi yakalansın. Sakın okların ucuna dokunmayın. Yasasın firar!» Santa Marta'dan Kaçıs Ancak yirmi sekiz gün sonra, Santa - Marta'daki Belçika konsolosunun, Klausen adlı birinin aracılığıyla bu iğrenç inden kurtulabildim. Palacios adındaki zenci ben geldikten üç hafta sonra çıkmıstı. Ama daha sonra annesinin ziyaretlerinden birinde, zindanda bir Belçikalı bulunduğunu Belçika konsolosuna haber vermesini

söylemisti. Bir pazar günü BelçikaPkonso-losu, Belçikalı bir tutukluyu görmeye geldiğinde düsünmüstü bunu. Bir gün beni cezaevi komutanının odasına götürdüler. Komutan: +

— Siz Fransızsınız, dedi. Niçin Belçika konsolosundan bir takım taleplerde bulunuyorsunuz? Odada, beyaz elbise giymis, yuvarlak, temiz ve pembe yüzünü çevreleyen sarı saçları iyiden iyiye ağarmıs bir adam, evrak çantası dizinin üstünde, bir koltuğa oturmustu. Hemen durumun farkına vardım: — Fransız olduğumu siz söylüyorsunuz. Evet Fransız polisinin elinden kaçtığımı kabul ediyorum ama Belçikalıyım. — Gördünüz mü! dedi papaz yüzlü ufak tefek adam. — Neden daha önce söylemediniz? — Benim için hiç önemi yoktu, çünkü topraklarınız üzerinde en ufak bir suç islemedim. Kaçmak ise, her tutuklu için olağandır, suç bile sayılmaz. — Bueno, sizi dostlarınızın yanıya koyacağım. Ama Konsolos Bey, sizi uyarıyorum, kaçmaya kalktığında geldiği yere tıkarım. Onu berbere götürün, sonra da suç ortaklarının yanına bırakın. — Sağolun Konsolos Bey, dedim Fransızca olarak, benim için bu zahmete katlandığınız için sağolun. — Ulu Tanrım! O iğrenç zindanlarda kimbilir ne sıkıntı çektiniz! Çabuk gidin. Bu hayvan fikrini değistiriverir sonra. Yine gelip sizi göreceğim. Hosça kalın.

Berber yerinde değildi, beni dostlarımın yanına bıraktılar. Herhalde korkunç bir görünüsüm olmalıydı ki, durmadan: — Amma değismissin, diyorlardı. Mümkün değil. Bu hale gelmen için ne yaptı alçak herifler sana? Konus, bize bir seyler söyle. Kör müsün? Gözlerinde ne var? Durmadan açıp kapıyorsun? — Bu ısığa bir türlü alısamıyorum da ondan. Gün ısığı benim için çok güçlü, karanlığa alıskın gözlerimi yaralıyor.» Yüzümü hücreden yana dönüp oturuyorum: «Simdi çok daha iyi.» — Akıl alır gibi değil, les kokuyorsun! Vücudun bile les kokuyor. Çırılçıplak soyunmustum, giysilerimi kapının önüne yığdılar. Kollarım, sırtım, kalçalarım ve bacaklarım, tahtakurusu ısırığını andıran kırmızı kırmızı lekeler ve sular yükseldiğinde hücreye dolan minik yengeçlerin ısırık izleriyle kaplıydı. Görünüsüm iğrençti, bunu anlamak için aynaya da ihtiyacım yoktu. Karsımdaki bes kürek mahkûmu her seye alıskındı, yine de beni bu halde görünce sasırmıs, konusamı216 217

yorlardı. Clousiot bir polis çağırdı, berber yerinde olmasa bile avluda su aktığını söyledi. Polis, çıkıs saatini beklemesi gerektiğini bildirdi. Avluya çırılçıplak çıktık. Clousiot, sırtıma giyeceğim temiz giysileri tasıyordu. Maturette'in yardımından faydalanıp bulduğum kara sabunla her yanımı ovaladım durdum. Ovaladıkça daha fazla kir çıkıyordu. Kimbilir kaç kere sabunlandıktan sonra kendimi temiz hissedebildim. Bes dakikada kurunup ¦ giyindim. Berber göründü. Saçımı sıfır numara kesmek istiyordu. «Hayır, dedim, biraz kısalt. Sakalımı da tras et. Sana para veririm.» — Ne kadar? — Bir peso. — iyi kesersen ben sana iki peso veririm, dedi Clousiot. Yıkanıp tras olunca saçlarımı da iyice kestirip temiz giysileri sırtıma geçirince yeniden dünyaya geldim sanki. Dostlarım durmadan soruyorlardı: — Su ne kadar yükseliyordu? Ya fareler? Kırkayaklar? Çamur? Yengeçler? Kovada biriken pislik ve dısarı atılan ölüler? Kendiliklerinden mi ölüyorlardı, intihar mı ediyorlardı? Yoksa polis mi öldürüyordu onları?

Soruların ardı arası gelmiyordu, bu kadar uzun konusmak beni susatmıstı. Avluda bir tutuklu kahve satıyordu. Avluda kaldığımız üç saat içinde, içine ham seker atılmıs «papelon» en az on fincan koyu kahve içtim. Bu kahve, bana dünyanın en güzel içkisi gibi geliyordu. Karsımdaki hücrede yatan zenci, burada da beni görmeye geldi. Alçak sesle, annesi ve Belçika Konsolosu arasında geçenleri anlattı. Elini sıktım. Kurtarılmama yardım ettiği için hayatından pek merrtf* nundu. «Yarın tekrar konusuruz, bu günlük bu kadar yeter,» diyerek yanımdan ayrıldı. Dostlarımın yattığı koğus bana saray gibi geliyor.' Clousiot'nun, parasıyla satın aldığı bir hamağı var. Beni, kendi hamağında yatmaya zorluyor. Enine uzanıyorum. Pek sasırıyor, uzunlamasına yatarsa hamaktan faydalanmıyacağını anlatıyorum. Yemek, içmek, uyumak, ispanyol iskambilleriy-le maça kızı ve diğer oyunları oynamak, diH iyice öğrenmek için aramızda, polislerle ve kolombiyalı tutuklularla ispanyolca konusmak günümüzün tümünü ve gecemizin bir bölümünü alıyor. Aksamın dokuzu oldu mu yatağa girmek güç. Sain - Laurent hastanesinden

Santa Marta'ya kadar geçen olaylar ayrıntılarıyla hatırıma geliyor, gözlerimin önünden geçiyor ve mutlu bir son bekliyor. Film burada bitemez, devam etmesi gerek, devam edecek koçum. Bırak kendimi biraz toplayayım, yeni bölümler ekleneceğinden emin olabilirsin, güven, güven bana! (Oklarımla koka yapraklarına kavustum. Yapraklardan biri iyice kurumustu, öbürü biraz yesildi henüz. Yesili çiğniyorum, saskın saskın yüzüme bakıyorlar. Dostlarıma, bu yapraklardan kokain yapıldığını anlatıyorum. — Bizimle dalga mı geçiyorsun?

— Tadına bak. — Evet, gerçekten dili ve dudakları uyusturuyor. — Bu yapraklardan satılıyor mu? — Bilmem. Clousiot, sen nereden para buluyorsun? — Rio Hacha'da bütün paramı pesoya çevirdim. O günden beri de parasız kalmadım, — Benim, diyorum, komutanda otuz altı tane altınım var. Her bir altın yüz peso değerinde, önümüzdeki günlerde bu isi kurcalayacağım. — Hepsinin açlıktan nefesi kokuyor, en iyisi onunla pazarlığa otur. — Bu da bir fikir. Pazar günü Belçika Konsolosu ve Belçikalı tutukluyla konustum. Belçikalı tutuklu, muz yetistiren bir Amerikan sirketini dolandırmıs. Konsolos bizi koruyacağına söz veriyor. Brüksel'li ana - babadan doğduğumu gösteren bir fis doldurttu bana. Ona rahibelerden ve incilerimden de söz etim. Kendisi Protestan, ne rahibeleri tanıyor ne de papazları. Belki piskoposu biliyor. Biraz. Altınları istemememi öğütlü-yor. Çok tehlikeli buluyor bu isi. Baranquilla'ya gönderilmemizden yirmi dört saat önce haberi olacak. «O zaman, benim önümde paranızı isteyebilirsiniz, diyor. Yanlıs anlamadıysam, olayın b:r takım tanıkları da var.» 218

219 — Evet. — Ama su sıra, sakın bir talepte bulunmayın. Sizi yeniden o korkunç zindanlara atabilir, hatta öldürtebilir de. Yüz pesoluk altınlar küçük bir servet sayılır. Bir tanesinin değeri sandığınız gibi bura parasıyla üç yüz peso değil, en azından bes yüz elli peso, Gördüğünüz gibi, bu çok büyük para. ilgiyi çekmenin sırası değil, incilere gelince durum baska. Bırakın biraz düsüneyim. Zenciye, benimle kaçıp kaçmıyacağını soruyorum. Kaçmaya niyetlenen biri bu cezaevinden nasıl tüyebilir? Kaçma sözünü duyunca korkudan rengi açıldı. — Yalvarırım adamım, kaçmayı hiç düsünme. Ele geçersen seni bekleyen, ölümlerin en korkuncudur. Bir kere bunun tadını aldın. Hiç olmazsa Branquilla'ya varmayı bekle. Buradan kaçmak intihar demektir. Ölmek mi istiyorsun? istemiyorsan rahat dur. Koca Kolombiya'da yattığın zindanın bir benzeri yok. Neden kendini burada tehlikeye atasın? — Doğru ama duvar pek yüksek değil, tüymek güç olmamalı. — «Hombre, tacil o no», bana güvenme. Ne seninle kaçarım, ne de kaçmana yardım ederim. Konusmak bile istemem. Fransız, sen aklı basında biri değilsin, Santa Marta'dan kaçmayı düsünen insan delidir,

diyerek yanımdan ayrılıyor. Sabahları ve öğlenden sonraları, önemli suçlardan cezaevine düsmüs Kolombiyalıları inceliyorum. Hepsi de kaatil suratlı adamlar ama yola getirildikleri hissediliyor. Asağıdaki hücrelere gönderilme korkusu onları uyusturmus, dört bes gün önce hücreden biri çıktı. Boyu benden bir bas uzun, adına «El Caiman» diyorlar. Çok tehlikeli biri olarak tanınıyor. Kendisiyle konusuyorum, üç - dört gezintiden sonra da: — Caiman, quieres fugarte conmio (benimle kaçar mısın?) diyorum. Seytan görmüs gibi bakıyor yüzüme: — Yakalanırsak geldiğim yere dönmek için mi kaçayım? Hayır, eksik olma. Oraya dönmemek için öz anamı bile gebertirim. Bu son denemem oldu. Bir daha kimseye, kaçmaktan söz etmiyeceğim. Öğleden sonra Cezaevi Komutanı önümden geçiyor. Duruyor, yüzüme bakıyor ve: — Nasılsın? diye soruyor. — iyiyim ama altınlarım yanımda olsa daha iyi olacağım. — Neden. — Altınlarla kendime bir avukat tutabilirim.

— Gel benimle. Beni odasına götürüyor. Yalnızız. Bir puro uzatıyor —durum fena değil—, yakıyor puromu —git gide iyilesmekte. — Söylediklerimi anlıyacak ve ağır ağır konusarak derdini iyice anlatacak kadar ispanyolca biliyor musun? — Evet. — Peki. Yirmi altı altın satmak istediğini söyledin değil mi? — Tamam, tamam! Bu parayla da kendine bir avukat tutmak istiyorsun ha? Yalnız altınların olduğunu bir sen biliyorsun, bir de ben. — Hayır, beni tutuklayan çavusla bes adamı size vermeden önce altınlarıma el koyan yardımcınız var. Bir de bizim konsolor. — Haa! Bueno. Çok kisinin durumu bilmesi daha iyi, açıkça is görebiliriz demektir. Biliyor musun sana bir yardımım dokundu. Ağzımı açıp geçtiğin ülkelerin polisine, bir soygun olup olmadığını sormadım. — Sormalıydınız.

— Hayır, senin iyiliğin için bu isi yapmamam gerekirdi. — Size tesekkür ederim. — Altınları satmamı ister misin? — Kaça? — Senin söylediğin fiyata: Yâni, üç yüz pesoya. Sana böyle bir hizmette bulunduğum için yüz pesosunü da bana verirsin. Kabul mü? — Hayır. Altınları bana onar onar verirsin. Sana yüz değil, iki yüz peso veririm. Böylece de bana yaptığın iyilik ödenmis olur. — Fransız, çok kurnazsın. Ben herkese güvenen 220 221 söylediğim gibi de çok kurnazsın. — Peki öyleyse, teklifi sen yap. — Yarın alıcıyı buraya getiririm. Altınları görür, bir teklif yapar, yarı yarıya bölüsürüz. Baska türlüsü olmaz. Aksi halde altınları bırakıp Baranquilla'ya gidersin, ben de sorusturmanın-sonuna kadar tutarım. — Hayır, sana en son teklifim su: Adam buraya gelir ve altınlara bakar. Altın basına, üç yüz elli peso-nun üstünde ne verirse senin. — Esta bien (iyi), tu tienes mi palabra (söz veriyorum). Ama bu kadar parayı nereye koyacaksın?

— Para ödeneceğinde konsolosu çağırırsın. Avukatıma ödenmek üzere ona veririm. — Hayır, tanık istemiyorum. — Senin için en ufak bir tehlike yok. Otuz altı tane alti.ni geri aldığımı gösteren bir kâğıt imzalar, veririm eline. Kabul et, bana karsı dürüst davranırsan sana bir teklifim daha olacak. — Nedir o? — Güven bana. En az ilki kadar cazip, hem bu kez parayı yarı yarıya bölüseceğiz. — Cual es (Nedir o is?) Söyle.' — Yarın isi bitir, aksam param konsolosun eline geçince sana öbür isi de anlatırım. Görüsmemiz epey uzun sürüyor. Avluya döndüğümde bizim dostlar çoktan koğusa girmis. — Ne oldu? Konusmamızın tümünü onlara anlatıyorum. Durumumuzu unutup kahkahadan kırılıyoruz. — Komutan tilki gibi bir herif! Ama uyuttun iste. Yutacak mı dersin? Yüz pesonuza iki yüz peso koyarım ki is çantada keklik. Bahse giren yok mu? — Hayır, ben de aynı düsüncedeyim. Bütün gece düsünüyorum. Dlk isi basarıyla sona erdirdik, ikincisi —incileri elde etmek pek hosuna gidecek— de basarıyla bitecek. Kalıyor üçüncüüüüü... Üçüncü is, elimdeki bütün paraya karsılık limandan bir gemi

yürütmeme göz yumması. Bu gemiyi kıçım-daki paramla da satın alabilirim. Bakalım, teklifimin karsısında durabilecek mi? Ne kaybederim? ilk isi gördükten sonra beni cezalandıramaz bile. Görü222 rüz. yayı gormeaen paçaları sıvamayalım da... Baran-quilla'yi bekleyebilirsin. Neden mi? Büyük sehrin cezaevi büyük olur. Dolayısıyla daha iyi korunur, duvarları daha yüksektir. En iyisi dönüp Lali ve Zoraima île yasamaya devam etmek. Tüyer tüymez soluğu Köyde alırım, yıllarca siner beklerim orada, sonra hayvancılık yapan kabileyle birlikte dağa çıkar. Venezuellalılarla bağlantı kurarım. Her ne pahasına olursa olsun kaçmalıyım. Bütün gece, üçüncü isi basarıyla sonuçlandırmak için ne yapmam gerektiğini düsünüyorum. Ertesi sabah ilk isi hemen hallediveriyoruz. Komutanın odasında bekleyen bir beyle görüsmek üzere götürüyorlar beni. Odaya girdiğimde polis dısarıda bekliyor, altmıs yaslarında, açık gri elbiseli ve gri kravatlı bir adamla karsı karsıyayım. Masada da kovboy sapkalarını andıran gri bir fötr sapka duruyor. Dri

gümüsi bir inci, sanki adamın kravat iğnesinde değil de muhafazasında durur gibi. Bu zayıf ve kuru adam incelikten yoksun değil. — Günaydın efendim. — Fransızca biliyor musunuz? — Evet efendim. Lübnan asıllıyım. Yüz pesoluk altınlarınız varmıs, bu isle ben ilgileniyorum, bes yüz versem ne dersiniz? ¦— Hayır, altı yüz elliden asağı olmaz. — Edindiğiniz bilgi doğru değil bayım! Bu altınların bir tanesine, en fazla bes yüz elli peso verirler. — Bakın, hepsini aldığınıza göre altı yüzden olur. — Hayır, bes yüz elliden. Çekise çekise bes yüz seksene anlastık. — Que ha dicho (Ne konustunuz?) — Bes yüz seksende anlastık komutan, isi öğleden sonra bitireceğiz. — Güzel, diyor, benim payım ne olacak?

— Altın basına iki yüz elli peso. Görüyor musunuz, size istediğiniz paranın tam iki buçuk katını veriyorum. Benden yüz peso istemistiniz. Gülümsüyor ve soruyor: «öbür is nedir?» 223 dince ikinci isi de anlatırım. — ikinci bir is olduğu doğru mu? — Sana söz veriyorum. — Bien, ojala (peki, insallah). Saat ikide konsolos ve Lübnanlı hazır. Lübnanlı bana yirmi bin sekiz yüz peso sayıyor. On iki bin altıyüzünü konsolosa, sekiz bin iki yüz pesoyu da komutana veriyorum. Yüzer pesoluk otuz altı tane altınımı geri aldığımı belirten bir de makbuz imzalıyorum komutana. Komutanla yalnız kalıyoruz. Basrahibe ile aramızda geçenleri anlatıyorum ona: — Kaç inci var? — Bes - altı yüz kadar. — Bu Basrahibe hırsızın teki. incileri eliyle sana teslim etmesi, yollaması ya da polise vermesi gerekirdi. Onu yakalatacağım. — Hayır, gidip onu görecek ve Fransızca yazacağım mektubu kendisine vereceksin. Mektubu vermeden

önce de, irlandalı rahibeyi çağırtmasını rica edeceksin. — Anlıyorum: Mektubu irlandalı okuyacak ve Basrahibeye tercüme edecek. (Oldu, ben gidiyorum. — Mektubu bekle. — Ha, unutmustum! Jose, arabayı hazırla, iki de memur al! diye bağırıyor aralık kapıdan. Komutanın masasına yerlesip cezaevinin baslığım tasıyan mektup kâğıtlarından birine sunları, yazıyorum: «Manastır Basrahibesine, irlandalı rahibenin dost ve yardımsever eliyle, «Tanrı beni manastırınıza gönderirce her sıkıntıya düsen hıristiyanm yardımına hak kazandığını düsünüp size, malım olan bit torba inci vermis, böylece Tanrı'nın evi sayılan manastırınızdan gia^ce kaçıp qitmeyecegimi de göstermistim, iğrenç bir yaratık beni polise gammazlamak gereğini duydu, p®lis de çatınız altında beni yakaladı. Beni ele veren o iğrenç ruhun, manastırınızda yasıyan Tanrı'nın kızlarmdan birine ait olmadığını umarım. Kendisini, o çürümüs ruhu bağısladığımı söylesem yalan olur. Tersine, büyük bir inançla Tanrı'dan ve azizlerinden, böyle bir 224 ceğim. Sayın Basrahibe, sızaen ricam, ıçınae ıncııerirnin bulunduğu torbayı Komutan Cesaıro'ya teslim

etmenizdir. Onun da, incileri bana getireceğinden eminim. Bu mektubu, gerektiğinde makbuz da sayabilirsiniz. Saygılarımın kabulünü ve...vs.» Manastır, Santa Marta'dan sekiz kilometre uzaklıktaydı. Araba bir buçuk saat sonra geri döndü. Komutan da hemen beni çağırttı. — Tamam. Say bakalım incilerini. Saydım, aslında eksik olup olmadığını anlıyamazdım. incilerimin sayısını bilmiyor; yalnız herifin elindeki torbada ne kadar bulunduğunu anlamak istiyordum. Bes yüz yetmis iki tane çıktı. — Tamam mı? — Tamam. — No falta (Eksik yok ya?) — Hayır. Simdi anlat olup biteni. — Manastıra vardığımda Basrahibe avludaydı. Yanımdaki iki polisle yolunu kestim ve: «Sayın Basranibe, önemli olduğunu tahmin edebileceğiniz bir is için, irlandalı rahibe ile görüsmem gerekiyor.» dedim. — Sonra? — irlandalı rahibe, mektubu titreyerek Basrahibeye okudu. Basrahibe hiç sesini çıkarmadı. Basını önüne

eğip çekmecesini açtı ve: «iste torba, inciler de içinde. Bu adama karsı günah isleyeni Tanrı bağıslasın. Kendisi için dua ettiğimizi lütfen söyleyin.» iste Hombre! diye bitirdi komutan sözlerini. — incileri ne zaman satıyoruz? — Manana, (yarın) incilerin nereden geldiğini sormuyorum, tehlikeli bir matador (kaatil) olduğundan haberim var. Ama aynı zamanda sözünün eri ve mert bir insan olduğunu anladım. Al su jambonu, ekmeği ve sarap sisesini, bu unutulmaz günü dostlarınla birlikte kutla. — iyi geceler. Dki litrelik bir «chianti» sisesi, en azından üç kilo gelen bir jambon ve dört uzun fransız ekmeğiyle koğusa girdim. Gerçek bir bayram ziyafeti çektik kelebek 225/15 ..v,..^« ı/u/un. un ısıaıııa içiyor, atıstırıyordu.

— Bir avukatın bize faydalı olacağına inanıyor musun? Kahkahalarla güldüm. Zavallılar, avukat numarasına dostlarım bile inanmıstı. — Bilmem. Parayı vermeden önce iyice düsünmek ve sorusturmak gerek. — En iyisi, diyor Clousiot, parayı dâvayı kazanırsa vermek. — Tamam. Dsimiz, bu teklifi kabul edecek bir avukat bulmaya kalıyor. Bir daha bu konuya dönmüyor, biraz da utanıyorum doğrusu. Ertesi sabah bizim Lübnanlı yeniden ortaya çıkıyor. «Ds oldukça karısık diyor, önce incileri boyutlarına, sonra cinslerine, sonra biçimlerine göre ayırmak gerek, yuvarlak mı, yoksa barok mu, anlamak zorunlu!» Kısacası, is yalnız karısık olmakla da kat mıyor, Lübnanlı, en az kendisi kadar inciden anlayan bir ikinci alıcı getireceğini söylüyor. Dört günde isimiz tamam. Dncilere otuz bin peso ödüyor. Son anda, Belçika Konsolosunun karısına armağan etmek üzere, bir pembe inciyle iki siyah inciyi ayırıyorum, iyi bezirgan olduklarını gösteriyor ve yalnız bu incilerin bes bin peso ettiğini söylüyorlar. Yine de geri vermiyorum.

Belçika Konsolosu, armağanlarımı kabul etmek istemiyor önce. On bes bin pesomu saklayacak. Böylece elimde yirmi yedi bin pesom oluyor. Simdi üçüncü isi halletmek gerek. Nasıl yapacağım bunu? Kolombiya'da iyi bir isçi, günde sekiz ilâ on peso alıyor. Demek ki, yirmi yedi bin peso iyi para. Demiri tavındayken döveceğim. Komutanın yirmi üç bin pesosu var. Benim yirmi yedi bin pesomla serveti elli bini bulacak. _ — Komutan, sizden daha iyi durumdakilenni yasatacak gibi bir is kaça kurulabilir? — Dyi bir ticarethaneyi devralmak için pesin kırk bes ile altmıs bin peso arasında bir para ödemek gerekir — Böyle bir ticarethane ne verir? Kazandığınızın üç katını mı? Dört katını mı? 226 — Daha fazlasını. Kazandığımın bes, altı katını sağlar. — Neden ticaret yapmıyorsunuz? — Elimdeki paranın iki katını kazanmam gerekir. — Dinle komutan, sana üçüncü bir teklifim var. — Benimle dalga geçme. — Hayır, emin ol dalga geçmiyorum. Bendeki yirmi yedi bin pesoyu ister misin? Dilediğin zaman

senindir. — Nasıl olacak bu is? — Kaçmama göz yumarsan. — iyi dinle Fransız, bana güvenmediğini biliyorum, önceleri belki hakkın vardı. Ama sayende sefaletten kurtulup kendime bir ev alabilecek, çocuklarımı paralı okula gönderebilecek hale geldiğim için bil ki senin dostunum. Ne paranı çalmak isterim, ne de öldürülmeni. Bana servet versen, buradan kaçmanı sağlayamam. Kaçırsam da kurtulamaz yakalanırsın. — Ya tersini ispatlarsam? — O zaman icabına bakarım, yalnız iyi düsün. — Komutan, balıkçılık yapan bir dostun var mı? — Evet. — Beni denize çıkarabilir ve teknesini satabilir mi? — Teknesi, sence kaç para eder? — iki bin peso. — Yedi bin peso ona, yirmi bin de sana verirsem olur mu? — Fransız, bana on bin peso yeter. Gerisini kendine sakla. — Sen durumu ayarla. — Yalnız mı gideceksin? — Hayır. — Kaç kisi? — üç... — Balıkçı dostumla bir konusayım.

Bu adamın tutumundaki büyük değisiklik beni çok sasırtıyor. Yüzü kaatil yüzü, ama yüreğinin derinliklerinde gizlenen iyi seyler var. Avluda durumu Clousiot ile Maturret'e açıyorum. 227 Dilediğim gibi hareket etmemi, pesimden gelmeye hazır olduklarını söylüyorlar. Hayatlarını ellerime teslim etmeleri bende büyük bir sevinç uyandırıyor. Bu güveni bosa çıkarmıyacak ve çok dikkatli davranacağım, çünkü üzerime büyük bir sorumluluk aidim. Ama öteki dostlara da durumu haber vermek zorundaydım. Bir domino partisini bitirmek üzereyiz. Saat neredeyse aksamın dokuzu. Son kahveyi içebilecek zamanımız ancak var. «Cafetero!» diye seyle-niyorum. Altı tane sıcak kahve getirtiyoruz.

— Sizinle konusmalıyım. Mesele su: Bir kere daha tüyebileceğimi sanıyorum. Ne yazık ki, ancak üç kisi olabiliyoruz. Yanıma, kürekten birlikte kaçtığımız Clousiot ve Maturrette'i almak çok normal. Dçinizden birisinin söyleyeceği varsa açık söylesin, dinleyeceğim. — Hayır, diyor Brötanyalı, yerden göğe kadar haklısın. Bir kere kürekten birlikte kaçtınız. Sonra bu 1 duruma düsmenizin baslıca sorumlusu Kolombiya j kıyılarına çıkmak isteyen bizleriz. Kelebek, bize danıstığın için sana çok tesekkür ederiz. Ama dilediğin gibi hareket etmekte haklısın. Tanrı yardımcınız olsun, çünkü yakalanırsanız mutlak ve oldukça kötü bir ölüm bekliyor sizleri. Clousiot ile Maturette, bir ağızdan: — Biliyoruz, diyorlar. Komutan öğleden sonra beni çağırıyor. Dostu teklifi kabul etmis. Teknede bulunmasını düsündüğüm seyleri öğrenmek istiyor. — Elli litrelik bir fıçı içme suyu, yirmi bes kilo mıs:r unu, altı litre de zeytinyağı. Hepsi bu kadar. — Carajo! diye haykırıyor komutan. Bu kadar az yiyecekle denize açılamazsın. — Açılırım. ^

— Çok yüreklisin Fransız. — Dsler yolunda. Büyük bir soğukkanlılıkla: ter inan, ister inanma, diyor, bu isi önce cocuklarır sonra da senin için yapıyorum. Gösterdiğin yürekli| likten ötürü yardıma hak kazandın.» Doğru söylediğini biliyorum ve komutana tesek-| kür ediyorum. — Sana yardım ettiğim ortaya çıkmamalı. Bunun için ne düsünüyorsun? — Senin hiç bir sorumluluğun bulunmayacak. Gece yardımcın nöbetçi olduğu sıra kaçacağım. — Plânın nedir? — Yarın gece nöbeti tutanlardan birini eksiltmekle ise baslarsın. Üç gün sonra bir kisiyi daha nöbetten alırsın. Tek nöbetçi kalınca da, hücrenin tam karsısına bir kulübe yerlestirirsin, ilk yağmurlu gecede nöbetçi kulübeye sığınır, ben de arka pencereden atlar kaçarım. Duvarı aydınlatan ısığa gelince, kontak yaptırmanın yolunu bulmalısın. Senden istediğim bu kadar. Dki ucuna1 tas bağlanmıs, bir metre uzunluğundaki bakır teli, elektrik direğinden duvarın üstünü aydınlatan lâmbalara giden telin üstüne fırlatmakla da kontak yaptırabilirsin. Balıkçıya gelince, tekne zincirle bağlı olmalı ama kiiidîni ben

gelmeden açık bırakmalı ki fazla uğrasmayayım. Yelkenler çekilmeye hazır olmalı, ayrıca hız almak için teknede üç de kürek bulunmalı. — Tekne motorlu yahu, diyor komutan. — Ha! Böylesi daha iyi. Motörü, ısıtmak istercesine ağır ağır çalıstırsın ve bırakıp kahvede bir içki içmeye gitsin. Bizim geldiğimizi görünce, sırtında siyah musambayla, teknenin basında beklesin. — Para ne olacak? — Yirmi bin pesoyu ikiye böleceğim, elindeki paraların hepsi yarım olacak. Yedi bin pesoyu ise, balıkçıya pesin ödeyeceğim. Yarım paraları sana simdiden vereceğim, geri kalanını cezaevindeki dostlarımdan birinden alacaksın. Kimliğini sana ayrıca bildiririm. — Bana inanmıyor musun? Bu çok kötü. — Hayır, sana inanmıyor değilim. Ama elektriği keserken bir yanlıs yapabilirsin. O zaman da para vermek istemem, çünkü ısıklar sönmezse kaçamam. — Kabul. Her sey hazır. Komutanın aracılığıyla yedi bin pesoyu balıkçıya ulastırdım. Bes gündür bizim koğusun karsısında tek nöbetçi bekliyor. Kulübe de yerine yerlestirildi, beklediğimiz yağmur bir türlü yağmı228

229 yor. komutanın veraıgı egeıerıe parmaKiiKiarı eğeledik, oyukları iyice doldurduk, üstelik yavas yavas fransızca «bok» demeyi öğrenen bir papağanın kafesiyle de gizledik. Ates üstündeyiz. Paraların yarısı komutanda. Her gece yağmur bekliyoruz, yağmıyor. Komutan, yağmurun baslamasından bir saat sonra duvarın dıs yüzündeki ısıkları söndürecek. Bir türlü yağmur damlamıyor, bu mevsimin kurak geçtiği görülmemis sey. Gündüzleri parmaklıkların arasından gözümüze çarpan ufacık bir bulut içimizi umutla dolduruyor, ama arkası bos çıkıyor. Delirmek isten değil. On altı gündür her sey hazır. On altı gündür uyanık, yüreğimiz ağzımızda bekliyoruz. Bir pazar sabahı, komutan gelip avluda beni buluyor ve odasına götürüyor. Verdiğim yarım paraları iade ediyor, üstüne de üç bin peso koyuyor. — Ne var, ne oluyor? — Fransız, dostum, bir tek bu gecen kaldı. Yarın sabah altıda Baranquillo'ya gidiyorsunuz. Balıkçı paranın geri kalan bölümünü harcadığı için ancak üç bin pesosunu sana verebiliyorum. Bu gece Tanrı'nın izniyle

yağmur yağarsa balıkçı seni bekliyecek, tekneye binerken parayı verirsin. Sana güveniyor, korkacak bir sey olmadığını biliyorum. O gece de yağmur yağmıyor. Baranquâ£!a'dan Kaçma Çabaları

Sabahın altısında baslarında bir teğmen bulunan sekiz asker ve iki jandarma bileklerimize kelepçeleri geçiriyor. Askerî bir kamyonla Baranquilla yolunu tutuyoruz. Yüz seksen kilometrelik yolu üç buçuk saatta alıyoruz. Sabahın onu, «80» adında Calle Medel-lin, Baranquilla adresli cezaevindeyiz. Baranq^illa'ya varmamak için o kadar çaba harcadık, yine de oradayız! Burası önemli bir sehir. Atlantik üzerindeki en önemli Kolombiya limanı, yalnız Rio Magdalena nehrinin biraz içinde. Cezaevi de oldukça büyük. Dçinde dört yüze yakın tutuklu ve yüz gardiyan var. Avrupa cezaevleri gibi yapılmıs. Yüksekliği sekiz metreyi asan, çift duvarla çevrili. Basta müdür Don Gregoria olmak üzere cezaevi 230 II yöneticileri tarafından karsılanıyoruz. Cezaevinin dört avlusu var, ikisi bir yanda, ikisi öbür yanda. Ayinlerin düzenlendiği, aynı zamanda da tutuklularla yakınlarının görüsmesini sağlayan uzun bir kilise bu iki bölümü ortadan ayırıyor. En tehlikelilerin bulunduğu avluya koyuyorlar bizi. Evimiz arandığında yirmi

üç bin peso ile oklar bulundu. Okların zehirli olduğunu müdüre bildirmeyi görev sayıyorum ama, bu bizi iyi gözle görmemelerine yol açıyor. — Bu Fransızların zehirli okları bile var! Kendimizi Baranquilla cezaevinde bulmak, bizce, serüvenimizin en tehlikeli bölümü. Gerçekten de bizi, Fransız yetkililerine burada teslim edecekler. Evet, bizim için büyük bir cezaevinden baska bir sey olmayan Baranquilla, serüvenlerimizin hayatî noktası. Her ne pahasına olursa olsun buradan kaçmak gerek. Elimdeki bütün kozları oynayacağım. Koğusumuz avlunun tam ordasında. Doğrusu buna koğus ya da hücre değil, kafes demek daha doğru. Bir kösesinde aptesane ve yalaklar bulunan, kalın demir parmaklıklar üstünde bir beton dam. Sayıları yüze yakın olan diğer tutuklular, yirmiye kırk boyutlarındaki bir avlunun dört duvarına oyulmus hücrelerde yatıp kalkıyor. Bir parmaklıklı kapıyla hücreler avluya açılıyor. Her kapının üstünde de, içeri yağmur girmesini önleyen bir saç sundurma var. Gece gündüz tutukluların ve özellikle gardiyanların gözünün önünde bu kafeste altımızdan baskası yatmıyor. Sabahın altısından aksamın altısına kadar, günlerimizi avluda

geçiriyoruz. Dilediğimiz gibi girip çıkıyoruz koğusa. Konusabiliyor, gezinebiliyor, avluda yemek bile yiyebiliyoruz. Gelisimizden iki gün sonra, müdür, birkaç polis memuru ve yedi - sekiz gazete fotoğrafçısının bulunduğu kiliseye götürülüyoruz. — Güyan'dan mı kaçtınız? — Kaçtığımızı hiç inkâr etmedik ki. — Hangi suçlardan bu kadar ağır cezalara çarptırıldınız? — Sizi ilgilendirmez, önemli olan, Kolombiya topraklarında suç islemeyisimizdir. Ama ulusunuz, bizden yepyeni bir hayat kurma hakkını esirgediği gi231 bi Fransız hükümetine gönüllü jandarmalık, insan avcılığı yapıyor. — Kolombiya, sizi topraklarına kabul etmemesi gerektiği inancında. — Ama sahsen ben ve iki arkadasım, bu ülkede yasamamaya kararlıydık, simdi de kararlıyız. Topraklarınıza ayak basarken değil, açık denizde yakaladılar bizleri. Tersine Kolombiya'dan uzaklasmak için elimizden geleni yapıyorduk. Bir kalolik gazetenin muhabiri: — Biz Kolombiyalılar gibi Fransızların da asağı yukarı tümü kaloliktir, dedi.

— Siz kendinizi katolik diye niteleyebilirsiniz ama davranısınız pek hıristiyanca değil. — Nedir suçumuz? — Bizi kovalayan kisilerle isbirliği yapmak. Daha da öte, onların görevini üzerinize almak, Baspiskopos irenee de Bruyne tarafından büyük bir soylulukla temsil edilen Curaçao katoliklerinin armağanı teknemize, içindekilerle birlikte el koymak ve bizleri soymak. Bizim yeniden hayata dönmemizi istemeyisinizi kabul edemiyoruz. Daha da kötüsü bizi kabul etmek gibi bir kumarı oynayabilecek bir ülkeye kendi olanaklarımızla gitmemize bile izin vermiyorsunuz. Bu kadarını kimse kabul edemez. — Bize, Kolombiyalılara kırgın mısınız? — Kolombiyalılara değil, ama polise ve adliye mekanizmalarına. — Her yanlıs, istendiği an düzeltiieblir. Bırakın bizi, deniz yoluyla baska bir ülkeye gidelim. — Size bunu sağlamaya çalısıyoruz. Avluya döndüğümüzde Maturette: «Anladın mı simdi? diyor. Artık hayale kapılmak bosus^. Kapana kısıldık, çıkmak da kolay is değil.» — Dostlarım, dayanısma halinde olsak daha mı güçleniriz bilmem. Ama herkesin, aklına eseni yapabileceğini söylemeliyim. Bana gelince, bu ünlü «80» den kaçmak zorundayım.

Persembe günü bekleme salonuna çağrıldım, iyi giyimli ve kırk bes yaslarında bir adamla karsılastım. Yüzüne baktım. Louis Dega'ya çok benziyordu. — Kelebek sen misin? — Evet. — Ben Joseph, Louis Dega'nın kardesiyim. Gazeteleri okudum ve seni görmeye geldim. —' Sağol. — Kardesimi gördün mü? Tanıyor musun onu? Hastanede birbirimizden ayrılana kadar, Dega'nın basından geçenleri kardesine bir bir anlatıyorum. O da, kardesinin Salut Adalarmda bulunduğunu söylüyor, haberi Marsilya'dan almıs. Ziyaretler persembe ve pazar günleri kilisede, Baranquilla'da, bir düzine kadar Fransızın yasadığını, kanlarıyla birlikte para kazanmaya geldiklerini belirtiyor. Hepsi de karı satıyor. Sehrin belirli bir bölümünde, yirmiye yakın orospu, Fransız fahiselik müessesesinin usta ve zarif geleneğini sürdürmekte, Kahire'den Lübnan'a, ingiltere'den Avustralya'ya, Buenos Aires'ten, Caracas'tan, Saygon'dan Brazzaville'e dünya kurulalıdan beri var olan bir

mesleği, orospuluğu ve bu mesleğin aracılığını yaparak iyi para kazanma geleneğini devam ettiren kadınlar ve adamlar her yerde aynı. Joseph Dega bana yepyeni bir haber veriyor: Baranquilla'daki pezevenk Fransızların keyfi iyiden iyiye kaçmıs. Bizim bu sehir cezaevine gelisimizin kendi rahatlarını ve günden güne gelisen ticaretlerini bozması ihtimalinden korkuyorlar. Gerçekten de, içimizden bir ya da birkaç kisi tüyerse, kaçacak hiç yardım istemese bile polis onu orospuların evinde arıyabilir. Doyalısıyla da, polis daha baska seyler kesfedebilir. Örneğin sahte kimlik cüzdanları, süresi geçmis ya da hileli çalısma izinleri gibi. Bizim pesimize polisin düsmesi demek, kimlik cüzdanlarıyla ülkede kalma izinlerinin denetlenmesi demek. Gerçek ortaya çıkarsa, bası derde girecek pek çok kadın ve adam var Baranquilla'da. Gereken bilgiyi almıs bulunuyorum. Joseph Dega bütün isteklerimi yapacağını ve her persembe ile pazar günleri ziyaretime geleceğini söylüyor. Sonradan verdiği sözlerin gerçekten doğru olduğunu anlıyacağım

bu mert çocuğa tesekkür ediyorum. Gazetelerden, Fransa'ya iademizin kabul edildiğini de okumus, bildiriyor: — Beyler, size anlatacak çok seyim var. 232 233 — Hayrola? diyor bes dost bir ağızdan. — Önce hayale kapılmanın gereği yok. Fransa'ya geri veriliyoruz, kararlastırılmıs bile. Fransız Güyan'ından bir gemi buradan biz alıp geldiğimiz yere götürecek. Sonra bu sehirde bulunmamız, Baranquilla'ya yerlesip neseli mangır kazanan pezevenk vatandaslarımızın keyfini kaçırıyor. Beni ziyaret eden onlardan değil. Bir seye aldırdığı yok, ama dostları, birimiz kaçarsa baslarına is açılacağından çekiniyorlar. Herkes basıyor kahkahayı, dalga geçtiğimi sanıyorlar. Clousiot: — Bu kadar gırgır yeter. Orospulardan bizi görmeye gelen olursa, bir daha gelmemelerini söyleyeceğiz tamam mı? — Tamam. Daha önce de belirttiğim gibi, bizim avluda yüze yakın Kolombiyalı mahkûm yasıyor. Çoğu da enayi değil. Aralarında gerçekten iyi hırsızlar, önde gelen kalpazanlar, yaratıcı kafalı haydutlar, silâhlı soygun

uzmanları, beyaz zehir kaçakçıları ve Amerika'da pek yaygın olduğu için sıradan meslek sayılan iyi yetistirilmis birkaç da kiralık katil var. Güney Amerika ülkelerinde zenginler, siyaset adamları ve servete kavusmus serüvenciler kendi hesaplarına is gören bu kaatilleri kiralarlar. Derilerin renkleri çesit çesit. Senegallilerin kapkara derisinden Martinik adalarının çay rengine kadar. Bir takım iliskiler kuruyor ve seçtiğim bazı kisilerin kaçma yeteneklerini, isteklerini yokluyorum. Çoğu benim gibi. Uzun bir cezaya çarptırıldıklarından ya da böyie bir cezadan çekindiklerinden, her an kaçmaya hazır yasıyorlar. Dikdörtgen biçimindeki avluyu çeviren dört duvarın üstü geceleri çok iyL aydınlanıyor, her kösede bir nöbetçi kulesi var. Böylece duvarın üstünde, gece gündüz dört nöbetçi duruyor, bir besinci de kilisenin kapısını tutuyor. Kilisenin kapısındaki silâhsız. Verilen yiyecekle herkesin karnı doyuyor, üstelik tutukluların bir çoğu da" dısardan kahve ya da portakal, ananas ve.papaye adı verilen bir çesit kavun getiriyor, avluda meyva suyu satıyorlar. Zaman zaman bu küçük esnaf, büyük bir çabuklukla gerçeklestirilen silâhlı saldırıların 234

kurbanı oluyor. Hiç beklenmedik bir anda, bağırmalarını önlemek için yüzleri bezle sarılıveriyor, böğürlerine ya da boyunlarına dayanan bıçak en ufak bir harekette içeri gömülecek. Gık diyemeden bütün paraları uçup gidiyor. Bez çözülünce ense köklerine indirilen bir yumrukla kendilerinden geçiveriyorlar. Soyulanlardan hiç birinin ağzını açtığı görülmemis. Ara sıra soyulan satıcı sattığı seyi bir kenara bırakıp — bu, bir çesit dükkân kapama oluyor— kendisini soyanı arıyor. Buiur, mutlaka bıçakla birbirine giriyorlar.

iki Kolombiyalı hırsızdan teklif alıyorum. Dikkatle dinliyorum onları. Söylediklerine göre, sehirde görevli hırsız polisler var. Baranquilla'nm bir kesiminde devriye gezerken, suç ortaklarına haber verip rahatça soygun yapabilmelerini sağlıyorlar. Bizim hırsız dostlar bu polislerin hepsini tanıyor. Hafta içinde bu polislerin birinin gelip, kilise kapısında mutlaka nöbet tutacağını söylüyorlar. Yalnız dısardan bir tabanca getirtmem gerekli. Kapıdaki nöbetçi polis basına tabanca kabzasıyla vurulmasını kabul edecek. Kilisenin kapısı da, en fazla altı kisilik bir nöbetçi kulübesine bakıyor. Bizi elde tabanca görünce sasıracaklar, sokağa fırlamamıza engel olamıyacaklar. Ondan sonra da is, oldukça karısık sehir trafiğine karısıp gözden kaybolmaya kalacak. Bu plân pek hosuma gitmiyor. Tabancayı gizlemek zorunlu, bunun için de ancak küçük bir silâh bir 6,35 lik edinebiliriz 6,35 lik tabancayla da nöbetçileri pek korkutabileceğimizi sanmıyorum. Ya biri silâhına davranır da öldürmek zorunda kalırsak? Hayır, diyorum hırsızlara.

Harekete geçme isteği yalnız beni değil, dostlarımı da mesgul ediyor. Aramızda bir fark var. Dyice bezginiestiklerinden bizi almaya geleceklerin hepimizi cezaevinde bulması görüsünü benimsiyorlar, is bu noktaya vardı mı, yenilgiyi kabullenmek pek uzun sürmez. Güyan'a vardığımızda alacağımız cezaların neler olacağını, bize nasıl davranacaklarını bile tartısıyorlar. — Sersemliklerinizi dinleyemem ben! Gelecekten söz ettiğimizde benim bulunmadığım bir köseye çeki235 ün. Sözünü ettiğiniz son, ancak sakat kaldığımızda boyun eğilebilecek bir sondur. Siz sakat mısınız? Aranızda, t.........lan burulan var mı? Varsa haber versin. Size su kadarını söyleyeyim: Buradan kaçmayı kurarken birlikte kaçmayı düsünüyorum ben. Kaçmak için neler yapmak gerektiğini düsünmekten kafam çatlıyacak gibi olduğunda, birlikte kaçmayı düsünüyorum demektir. Altı kisinin birlikte tüymesi de kolay is değil. Açıkça söyiiyeyim, bir sey yapmadan Güyan'a döneceğimiz tarih yaklasırsa kolayını buldum: Zaman kazanmak için bir Kolombiyalı polis öldüreceğim. Bir polis öldürürsem beni Fransa'ya iade etmezler

sanırım. O zaman da önümde dünyanın zamanı kalır. Tek basıma kaçacağım için isim çok daha kolaylasmıs olur. Kolombiyalılar, fena düsünülmemis bir plân hazırlıyorlar. Pazar sabahı ayin yapıldığından kilise, hep tutuklular ve ziyaretçileriyle dolu. önce ayin dinleniyor, vaiz da sona erdiğinde kilisede, ziyaretçisi olan tutuklular kalıyor. Kolombiyalılar için nasıl olabileceğini görüp anlamam için pazar günü kiliseye gitmemi istiyorlar. Bir sonraki pazara girisilecek hareketi düzenlemek bana bırakılıyor, isyanın elebasısı olmamı istiyorlar. Harekete geçecek adamları yeterince tanımadığımdan, bu serefi geri çeviriyorum. Ben ancak dört Fransız hakkında qaranti verebilirim. Brötanyalıyla, karısını ütüyle öldüren adam bize katılmıyorlar. Mesele yok, pazar günü kiliseye gitmezler, olur biter. Pazar günü, kaçmaya hazırlanan dört kisi, ayine katılıyoruz. Kilise dikdörtgen biçimde. Dipte koro yer alıyor, iki yanda avlulara açılan kapılar. Ana kapı nöbetçi kulübesine çıkıyor. Kapı demir tellerle örtülü, ardında da yirmi kadar gardiyan var.

Gardiyanların arkasında da sokağa aç»j(an kapı. Kilise tıklım tıklım dolduğundan, gardiyanlar kapıyı açık bırakıyor ve ayin boyunca yanyana diziliyorlar. Ziyaretçiler arasında iki adamımız olacak, ayrıca silâh da bulunacak. Silâhları kadınlar, bacaklarının arasında sokacaklar içeri. Herkes kiliseye girince de gereken kisilere geçirecekler. Bu silâhlar, 38 lik 45 lik tabancalar, isyanın elebasısı, bir kadından tabanca alacak, kadın hemen çıkıp gidecek. 236 Korodaki çocuklardan biri ikinci kampanayı çalınca birlikte harekete geçeceğiz, Ben koca bir bıçağı müdür Don Gregorio'nun gırtlağına dayayıp: «Le la orden nos depar passar, si no, te mato (Emir ver de bizi bıraksınlar, ycksa seni gebertirim)." diyeceğim. Bir baskası aynı seyi papaza yapacak. Diğer üçü de, kilisenin üç ayrı kösesinden, silâhlarını telli ana kapının önündeki polislere doğrultacak. Kim silâhını atmazsa öldürülecek. Silâhsız olaniar önden çıkacaklar. Müdürle papaz, geride kalanlar tarafından kalkan olarak kullanılacak. Her sey düsündüğümüz

gibi olursa polisler de tüfeklerini yere atacaklar. Tabancalı olanlarımız onları kilisenin içine sokacak. Önce telli kapıyı, sonra da tahta kapıyı arkamızdan kapayıp kaçmamız gerekiyor. Bütün polisler ayinde bulunacaklarından, nöbetçi kulübesi de bos olacak. Dısarda, elli metre ötede, rahat tırmanabilmemiz için arkasına küçük merdiven asılı kamyon bizi bekiiyecek. isyanın elebasısı bindikten sonra kamyon yola çıkacak. Elebası da en son binmek zorunda. Pazar ayinini basından sonuna kadar izleyip teklifi kabul ediyorum. Her sey, Fernando'nun bana anlattığı gibi geçiyor. Joseph Dega, pazar günü ziyaretime ge'miye-cek. Nedenini biliyor. Kamyona binmememiz için bir sahte taksi hazırlayacak, bu taksi bizi önceden hazırlayacağı zulaiı bir yere götürecek. Bütün hafta heyecan içindeyim, harekete geçeceğimiz anı sabırsızlıkla bekliyorum. Fernando, baska yerden bir tabanca edindi. Kolombiya sivil muhafızların kullandığı, gerçekten tehlikeli bir silâh bu, bir 45 lik. Persembe günü, Joseph'in sermayelerinden biri beni görmeye geldi. Çok iyi bir kız, taksinin sarı olacağını, yanılmamıza imkân bulunmadığını söylüyor. — Sağolun.

— «Basarılar.» iki yanağımdan öpüyor, duygulanmıs gibi.

— Girin, girin. Tanrı'nın sesini dinlemek isteyenlerle dolsun bu kilise, diyor papaz. Clousiot hazır. Maturette'in gözleri parlıyor ü-çüncü arkadasımız da pesimi bırakmıyor. Büyük bir soğukkanlılıkla yerime geçiyorum. Müdür Don Gre237 gorio, sisko bir kadının yanındaki iskemleye oturmus. Ben duvara dayanmıs duruyorum. Sağımda Clousiot, solumda diğer ikisi, hepimiz de sokakta dikkati çekmemek için alısılmıs seyler giymisiz. Sol kolumun içinde bıçak açık duruyor, gömleğim bilekten ilikli. Herkes yerde bir sey ararcasına basını önüne eğecek, korodaki çocuklardan biri kampanyasını önce bir, ardından üç kere çaldığında harekete geçeceğiz, ikinci kampana sesi bizim isaretimiz. Herkes o an ne yapacağını biliyor. ilk kampana, ardından ikincisi. Don Gregorio' nun üstüne atılıyorum, bıçağım bumburusuk boynuna dayanıverdi. Papaz bağırıyor: «Misericordia no me mata (Acıyın öldürmeyin beni)» Görmeden, diğer üç kisinin gardiyanlara tüfeklerini atmalarını söylediklerini duyuyorum. Her sey yolunda. Don Gregorio'yıı güzel giysisinin yakasından tutup:

— Sigua y no tengas, no te hare dano (Benimle gel ve korkma, sana kötülük etmiyeceğim),» di-torum. Papazın gırtlağına bir ustura dayalı, benim yakınımda. Fernando: — Vamos Frances, vamos a la salida (Gidelim Fransız, çıkıs kapısına gidelim)», diyor. Zafer ve basarı sevinciyle bizimkileri giris kapısına doğru itiyorum, aynı anda iki tüfek patlıyor. Fernando ve silâhlı mahkûmlardan biri yere yığılıyor. Yine de bir metre daha ilerliyorum ama gardiyanlar, doğrulmus, silâhlarıyla yolumuzu kesiyorlar. Neyse ki aramızda kadınlar var. Gardiyanların ates etmesine engel oluyorlar, iki tüfek, ardından da bir tabanca sesi duyuluyor, üçüncü silâhlı arkadasımız da, rasgele bir el ates ettikten sonra vuruluyor.J3u arada da bir genç kızı yaralıyor, ölü gibi sararan Don Gregorio : — Bıçağı ver, diyor bana. Bıçağı ona veriyorum. Mücadeleyi devam ettirmenin anlamı yok. Otuz saniyede durum tersine dönüyor. Bir hafta kadar sonra, ayaklanmanın, diğer avlulardan birindeki tutuklulardan biri yüzünden basarı238 „___,_ ~a-----a-- -a.-...jwiuın. ımhocmıııı uısınaan ayini dinlerken durumu görüyor ve hemen duvarın tepesindeki nöbetçilere haber veriyor. Nöbetçiler,

kilisenin iki yanında, altı metreden fazla yükseklikteki duvardan atlıyor ve parmaklıkla örülü iki yan kapıyı tutuyorlar. Sıraların üstüne çıkıp silâhlarıyla polisleri tehdit eden iki arkadası ödürüyorlar. Arkasından büyük bir kargasalık. Ben sağa sola emirler yağdıran müdürün yanında duruyorum, içinde biz, dört Fransızın bulunduğu on altı kisilik bir grup prangaya vurulup hücreye atılıyor. Suyla ekmekten baska yiyecek yok. Joseph. Don Gregorio'yıı ziyarete geldi. Müdür çağırtıyor ve Joseph'in isteğini yerine getirmek için, dostlarımla beni avluya bırakacağını söylüyor. Joseph sayesinde, isyandan on gün sonra yine avludayız. Hem yalnız biz Fransızlar değil. Kolombiyalılar da. Hepimiz aynı koğusa yerlesiyoruz. Koğusa girdiğimizde, isyan sırasında ölen Fernando ve iki arkadası için bir kaç dakikalık saygı durusunda bulunmamızı teklif ediyorum. Bir ziyaret sırasında. Joseph, bütün pezevenklerden para toplayıp bes bin peso biriktirdiğini, bu parayla Don Gregorio'nun satın alındığını anlatıyor. Bu hareket, pezevenklerin günümüzde değer kazanmalarına yol açıyor. Simdi ne yapmalı? Nasıl bir yol tutmalı? Kendimi yenik sayıp kılımı kıpırdatmadan geminin gelisini

bekliyemem. Yakıcı günesin ısınlarından uzak; ortak kullandığımız dusun gölgeliğine uzanmıs dikkati çekmeden duvarın üstünde gidip gelen nöbetçileri izliyorum. Gece on dakikada bir sesleniyorlar: «Nöbetçiler, dikkat!» Böylece baslarındaki nöbetçi çavus, uyuyup uyumadıklarını anlıyabiliyor. Biri cevap vermezse, diğeri cevap alana kadar sesleniyor. Dsin püf noktasını buldum sanıyorum. Gerçekten de duvarın dört kösesindeki nöbetçi kulübelerinden iple bağlı bir teneke kutu sakıyor. Nöbetçi kahve istediğinde «cafetero» yu çağırıyor, satıcı da kutusuna bir ya da iki kahve dolduruyor. Nöbetçi ipi yukarı çekiyor. Oysa, sağdaki nöbetçi kulesi avluya doğru çıkıntı yapıyor. Sağla örülmüs bir ipin u.cuna 239 ca bir yere takabileceğimi düsünüyorum. Kısa sürede sokağa bakan duvara tırmanırım. Bütün mesele nöbetçiyi ortadan kaldırmakta. Bu isi nasıl yapmalı? Yerinden kalkıp duvarın üzerinde birkaç adım attığını görüyorum. Sıcaktan rahatsız, uyumamak için sanki kendi kendisiyle mücadele ediyor. Tamam be iste! Nöbetçiyi uyutmak gerek. Önce ipi öreceğim, sağlam bir çengel de bulursam nöbetçiyi uyutup talihimi deneyeceğim, iki günde, bulabildiğim bez gömleklerin özellikle haki olanlarından yedi metre

uzunluğunda sağlam bir halat örülü. Çengel bulmak sandığımdan da kolay oldu. Hücrelerin içine yağmur girmesini önlemek için konan sundurmalardan birinin desteği bu. Joseph Dega, bana, çok kuvvetli bir uyku ilâcı getiriyor. Verdiği bilgiye göre, on damladan fazla damlatmamak gerek. Sisede, asağı yukarı altı çorba kasığı ilâç var. Nöbetçiyi, kahve ısmarlamaya alıstırıyorum. Kutuyu indiriyor, her

keresinde ona üç kahve birden yolluyorum. Bütün Kolombiyalılar alkolü seviyor, uyku ilâcında da anason tadı olduğundan, bir sise de anason rakısı ediniyorum. Nöbetçiye : — Fransız usulü kahve ister misiniz? diyorum. — Nasıl oluyor. — içine anason rakısı konuyor. — Ver bakalım, önce bir deneyelim. Nöbetçilerin bir çoğu, benim anasonlu kahveyi denedi, simdi her kahve ısmarlayısımda: «Fransız usulü olsunu diyorlar. — Nasıl istersen, diyor ve güm boca ediyorum anason rakısını. Kaçma zamanı geldi. Bir cumartesi günü, saat iki. Müthis bir sıcak ortalığı kasıp kavuruyor. Dostlarım, benimle birlikte gelmenin imkânsızlığını biliyorlar ama, Arap adı tasıyan Ali diye bir Kolombiyalı pesimden tırmanmayı teklif ediyor. Kabul ediyorum. Fransızların birinden süphe edilip ardımdan cezalandırılması da böylece önlenmis olacak, öte yandan, kendisine kahve sunacağım sıra nöbetçi beni rahatça görebileceği için iple çengeli üstümde tasıyamam. Bes dakikada kendinden geçeceğini hesaplıyorum.

240 Harekete bes dakika var. Sesleniyorum, nöbetçiye — Dyi misin? — iyiyim. — Bir kahve ister misin? — Fransız usulü olursa daha iyi. — Dur, simdi getiriyorum. «Cafetero»ya gidiyorum : «iki kahve.» Kutunun içine uyku ilâcı sisesini olduğu gibi boca ettim. Bununla da yere serilmezse iyi! Tam altındayım, anasonla rakıyı kutuya doldurduğumu gözleriyle görüyor. — Biraz sert olsun mu? — .Olsun. Sisenin dibini olduğu gibi bosaltıyorum, hemen kutuyu yukarı çekiyor. Bes, on, onbes, yirmi dakika geçiyor. Bizimki hâlâ uyumadı, östeük, oturacağı yerde, tüfek elde birkaç adım gitti, geldi bile. Oysa kahvenin tümünü devirdi. Nöbetin değismesine de bir saat var. Diken üstünde, hareketlerini izliyorum. Uyusturucu ilâç aldığını gösteren en ufak bir belirti yok. Hah! Sendeledi iste. Tüfeği bacaklarının arasında, nöbetçi kulesinin önünde oturuyor. Bası omuzuna düsüyor. Durumdan haberli olan dostlarımla iki üç Kolombiyalı nöbetçiyi, benimki kadar büyük bir heyecanla izliyorlar. — Haydi, diyorum Ali'ye salla ipi.

Tam ipi fırlatmaya hazırlanırken nöbetçi doğruluyor, tüfeğini düsürüyor, geriniyor ve yerinde savarcasına bacaklarını hareket ettiriyor. Kolombiyalı tam zamanında vazgeçti ipi atmaktan. Nöbetçinin değismesine on sekiz dakika var. Baslıyorum Tanrı'yı yardımıma çağırmaya : «Yalvarırım, bir kere daha bana destek ol! Yalvarırım bırakma beni!» Ama ara sıra anlayıssızlık gösteren, hele benim gibi dinsizlere yüz vermeyen hıristiyanların Tanrısına seslenisim bosuna. Nöbetçi tüfeğini yerden almak için eğiliyor, eğiliyor, eğildiği sıra da yıldırımla vurulmus gibi boylu boyunca uzanıyor. Kolombiyalı sallıyor ipi, ama çengel duvara çarpıp geri geliyor. Dkinci kez savuruyor. kelebek 241/16 Tamam çengel duvara takıldı. Sağlam olup olmadığını anlamak için asılıyor. Ben de deniyorum. Bir ayağımı duvara dayayıp tırmanmaya hazırlandığım sıra, Clousiot: — Aman ha! diyor. Nöbetçiler geliyor. Nöbetçilere görünmeden geri çekilecek zamanı ancak buluyorum. Mahkûmlara özgü koruma ve dostluk içgüdüsüyle on-onbes Kolombiyalı hemen çevreme

toplanıyor, aralarına karısıyorum. Ardımızda halatı duvara asılı bırakıp duvar dibinden yürüyoruz. Yeni gelen nübetçilerden biri hem halatı, hem de tüfeğinin üstüne yığılmıs yatan nöbetçiyi görüyor. Dki, üç metre kadar kosup canavar düdüğünün düğmesine basıyor. Bir tutuklunun kaçtığından emin. Sedyeyle, uyuyan nübetçiyi almaya geliyorlar. Duvarın üstündeki geçitte yirmiden fazla polis var. Don Gregorio de yanlarında, halatı yukarı çekiyor. Çengel elinde. Az sonra, elde tüfek, polisler avluyu kusatıyor. Yoklama var. Adı okunan, hücresine girmek zorunda. Sasırtıcı bir olay! Tek noksan yok. Herkesi hücresine kapayıp, üstüne vuruyorlar kilidi. ikinci yoklama ve hücre hücre denetim. Hayır, kimse kaybolmamıs. Saat üçe doğru bizi yeniden avluya çıkarıyorlar. Nöbetçinin horul horul uyuduğunu, uyandırmak için ne yaptılarsa bosa çıktığını öğreniyorum. Kolombiyalı suçortağım benden bitik halde. Dsi basarıyla sonuçlandıracağımıza o kadar emindi ki! Amerikan mallarına veryansın ediyor çünkü nöbetçiye verdiğimiz uyku ilâcı Amerikan malıydı. — Ne yapmalı? — Hombre bastan baslarız.

Bula bula bu cevabı buluyorum. Nöbetçiyi tekrar uyutmak istediğimi sanıyor; Oysa ben, bambaska bir .yol arıyorum. — Fransız usulü kahveyi içecek biri daha çıkar mı sence o kadar hıyar mı bu gardiyanlar? diye soruyor. Acı durumuma rağmen, gülmekten kendimi alamıyorum. —¦ Hiç kuskun olmasın aga. Nöbetçinin uykusu üç gün ve dört gece sürüyor. Tabii uyandığında, kendisini, fransız usulü kah242 veyle benim uyuttuğumu açıklıyor. Don Gregorio beni çağırtıyor, nöbetçiyle yüzlestiriyor. Nöbetçi komutanı kılıcıyla bana vurmak istediğinde odanın kösesine çekilip onu tahrik ediyorum. Herif silâhını kaldırıp saldırıya geçerken Don Gregorio araya giriyor, kılıcı omuzuna yemesiyle yere yığılması bir oluyor. Köprücük kemiği kırılmıs. Avaz avaz bağırdığından subay, ondan baskasıyla ilgilenmez oluyor. Kaldırıyor müdürü yerden. Don Gregorio yardım istiyor. Yan odalardan sivil memurlar kosusuyor. Nöbetçi subayı, iki polis memuru ve uykudan yeni kalkan nöbetçi, müdürün intikamı almak isteyen bir o kadar siville

boğusuyorlar. Bu kargasalıkta çoğu hafif yaralar alıyor. Aradan beresiz sıyrılan yalnız benim, önemli olan artık benim durumum değil de müdürün ve nöbetçi subayın durumu. Hastaneye kaldırılan müdürün yardımcısı, beni avluya yolluyor: — Senin isine sonra bakarız Frances. Ertesi sabahı, omuzu alçıya alınan müdür, nöbetçi subaya karsı yazılı olarak tanıklık etmemi istiyor. Büyük bir zevkle, benden istenen seyi söylüyorum. Uyku ilâcı hikâyesi hepten unutuluyor. Artık ilgilendirmiyor onları, benim için ne büyük talih. Birkaç gün geçtikten sonra, Joseph Dega, ctza-evi dısından harekete geçmeyi teklif ediyor. Nöbei.ji-lerin üstünde gezindiği duvarın iyice aydınlatıldığını, bu nedenle de gece kaçmanın imkânsızlığını ona söylemistim. Bir elektrikçinin yardımıyla, bunun da çaresini buluyor: Cezaevi dısındaki transformatörün kolunu indirince elektrik akımı kesiliverecek. Bana da, sokak yönünde, avluda ve kilisenin kapısında bekleyen nöbetçileri satın almak düsüyor. Bu is sandığımdan çok daha güç. Bir kere, Joseph'in aracılığıyla aileme on bin peso göndereceğime Don Gregorio'-yu inandırmam gerekiyor, karısına bir sey alması için iki bin peso da onun eiine sıkıstırdım mı isin bu yanı tamam. Nöbet saatlerini ve sırasını düzenleyenin

kimliğini anladıktan sonra onu da satın almak zorunlu, üç bin pesoya evet diyor ama diğer iki nöbetçiyle yapacağım pazarlığa bulasmak istemiyor. Onları bulmak ve anlasmak bana ait. Ben satın aldığım nöbetçlerin adlarını bildireceğim, o istediğim nöbet sırasını kendilerine verecek. 243 Bu yeni kaçıs plânı bir ayımı alıyor. Sonunda her sey, en ufak ayrıntısına kadar hazır. Avludaki polisle anlastığımızdan, o yönden derdimiz yok, parmaklıkları bir demir testeresiyle keseceğiz. Elimde üç testere var. Birlikte kaçmayı denediğimiz Kolombiyalıya haber verdim. Parmaklığını birkaç yerinden kesecek. Kaçacağımız gece, günlerden beri deli numarası yapan bir arkadası teneke çalıp avaz avaz sarkı söyleyecek. Kolombiyalı, nöbetçinin, yalnız iki Fransızın kaçısına göz yumacağını biliyor, üçüncü biri kaçmaya kalkarsa üzerine ates edecek. Yine de talihini denemeye kararlı, karanlıkta birbirimize yapısarak tırmanırsak nöbetçinin üç kisi olduğumuzu seçemiyeceğine inanıyor. Benimle kimin geleceğini anlamak için, Clousiot ile Maturette, aralarında kura çektiler. Clousiot kazandı.

Karanlık gece gelip çatıyor. Çavusla iki polis, paralarını, ortadan kesilmis halde alıyorlar. Bu kez, paraları kesmem de gerekmedi, önceden kesilmisti, nasılsa. Paylarına düsen öteki parçaları Barrio Chino'-da, Joseph Dega'nın karısından alacaklar. Isık sönüyor. Parmaklığa yükleniyoruz. On dakikaya varmadan kesiliyor. Koyu renk gömlek ve pantalonlarla hücreden çıkıyoruz. Yolda, Kolombiyalı da bize katılıyor. Siyah bir mayonun dısında çıplak. Zindan kapısının tel örgüsüne tırmanıyor, sundurmaya dolanıp ucunda üç metrelik bir halat bulunan çengeli duvara savuruyorum. Üç dakika içinde, çıt çıkarmadan, nöbetçilerin devriye gezdikleri yerdeyim. Yüzükoyun yere uzanmıs, Clousiot'yu bekliyorum. Ortalık zifiri karanlık. Birden bana doğru uzanan eli görüyor, daha doğrusu belli belirsiz seçerek yakalıyor ve çekiyorum. Müthis bir gürültü kopuyor. Clousiot, duvarla sundurma atasından geçerken pantalonunun kemeri saça takılmıs. Tabii elimi çekiyorum. Ses kesiliyor. Kemerini kurtardığını sanarak yeniden Clousiot'yu çekiyorum, çinko damın gümbürtüsü arasında yukarı alabiliyorum.

Diğer nöbetçi kulelerinden tüfek sesleri geliyor ama bizimkinde çıt yok. Tüfek sesleriyle aklımız basımızdan gidiyor ve yanlıs yere atlıyoruz. Sağda, bes metre asağıda bir yol varken, dokuz metre yükseklik244 ^n altımızdaki yola düsüyoruz. Sonu : Clousiot'nun sağ bacağı yeniden kırılıyor. Ben de yerimden doğrulamıyorum : Dki ayağım da kırık. Sonradan ökçe kemiğimi kırdığımı öğreniyorum. Kolombiyalının dizi çıkıyor. Tüfek sesleriyle nöbetçiler dısarı uğruyorlar. Büyük bir elektrik lâmbasını üstümüze tutup bizi kusatıyorlar, tüfekler atese hazır. Hırsımdan ağlıyorum. Üstelik polisler, yerimden kalkamadığıma da inanmıyorlar. Diz üstü, yüzlerce dipçik altında itiüp kakılarak giriyorum cezaevine. Kolombiyalıyla Clousiot tek ayak üstünde sekiyorlar. Bir dipçik darbesinin basımda açtığı yaradan oluk gibi kan akıyor.

Tüfek sesleri, Allahtan o gece nöbetçi olup odasında uyuyan Don Gregorio'yıı uyandırmıs. Yetisme-se dipçik ve süngü darbeleri altında ölüp gideceğiz. En fazla üstüme çullanan da, iki nöbetçiyi istediğim yere yerlestirmek üzere satın aldığım çavus. Don Gregorio, bu amansız insan avına son veriyor. Bizi ağır yaraladıkları takdirde hepsini mahkemeye vermekle tehdit ediyor. Bu tılsımlı söz, herkesi hareketsiz bırakıyor. Ertesi sabah, Clousiot'nun bacağını hastanede alçıya alıyorlar. Kolombiyalının dizi, çıkıktan anlayan bir tutuklu tarafından yerine oturtulup sarılıyor. Gece ayaklarım o kadar sisti ki kafam kadar büyüdü, kan oturması sonucu önce kırmızı sonra da kapkara kesildi. Doktor sis ayaklarımı tuzlu suya koyuyor, günde üç kere de sülük yapıstırıyorlar. Sülükler emebilecekleri kadar kanı emince kendilerinden bırakıyorlar derimi, sirkeye atıp içlerindeki kan bosaltılıyor. Basımdaki yaraya da altı dikis atmaları gerekti. Haber sıkıntısı çeken bir gazeteci, benimle ilgili bir yazı yayınlıyor. Kilisedeki ayaklanmanın elebasısı olduğumu, nöbetçilerden birini «zehirlediğimi», son olarak da dısardan bazı kisilerle isbirliği yaparak

bütün mahkûmları kaçırmaya kalkıstığımı belirtiyor. Transformatörün kolunu indirip bütün mahallenin ısıklarını kesmek, ancak dısardan birinin ise karısmasıyla mümkündür, diyor. «Fransa'nın bir an önce yetisip, bu bir numaralı gangsterinden bizi kurtaracağını umuyoruz», diyerek de yazısını noktalıyor. 245 josepn, Karısı anrııe ne uenı görmeye geıaı. ya-vuçla üç polis memuru, ayrı ayrı uğrayarak ellerindeki paranın öbür yarısını istemisler. Annie, ne yapmak gerektiğini öğrenmeye gelmis. Sözlerini tuttukları için parayı vermesini söylüyorum. Basarısızlığa uğradıksa suç onların değil. Bir haftadır, içinde yattığım bir madenî el arabasıyla avluda gezdiyorlar beni. Arabanın ayakucuna takılan tahtalar arasında gerili bez parçasına ayaklarımı uzatıp yatıyorum. Fazla acı çekmemek için ancak böyle yatabilmem mümkün. Dev boyutlara varan, sis ve kan oturmasıyla kapkara kesilen ayaklarımı-, yatarken bile bir yere değdirmeye gelmiyor. Böyle yattığımda daha az acı çekiyorum iste. Ayaklarımın sisi, kırıldıktan on bes gün sonra yarı yarıya iniyor, röntgenini alıyorlar, ökçe kemiklerimin kırıldıanlasılıyor.

Hayat boyu düztaban kalacağım. Bugünkü gazete, içinde bir sürü polisle bizi almaya gelecek Fransız gemisinin, ay sonu Baranquil-la'da olacağını yazıyor. Gazeteye göre, bu geminin adı «Mana». Günlerden 12 ekim. On sekiz günümüz var, son kozumuzu da oynamak zorundayız. Ama bu kırık ayakla ne yapabiliriz? Joseph umutsuz. Son ziyaretinde, Barrio Chino'-daki bütün kadınların, özgürlüğe kavusmak için verdiğim bunca mücadeleden sonra, Fransızlara iade edilmek üzere olmama çok üzüldüklerini söylüyor. Durumum Baranquilla'daki Fransız kolonisini çok üzüyor. Bu adamlarla kadınların, beni içten desteklemeleri karsısında epey rahatlıyorum. Bir Kolombiyalı polisi öldürmekten vazgeçtim. Gerçekten de, bana kötülüğü dokunmamıs bir adamı öldüremem. Yardım ettiği bir anası, babası bir karısı ve çocukları olabileceğini düsünüyorum. Ailesiz kötü yürekli bir polis bulmak gerektiğini düsünerek gülümsüyorum, örneğin, ona su soruyu sorabilirim : «Seni öldürürsem, ardından kimse ağlamıyacak ya?» Bu 13 ekim sabahı kafam gerçekten bozuk. Yutunca sarılık olacağım pikrik asit tasının parçasına bakıyorum. Hastaneye kaldırılırsam, Joseph'in satın aldiqi adamlar

belki beni oradan kaçırabilirler. 14 ekim günü, limondan da sarıyım. Don Gregorio, avluda beni görmeye geliyor, gölgelik bir yerdeyim. Ayaklarım 246 havada, el arabamın içinde yatıyorum. Çabucak, dolambaçlı yollara sapmadan, hiç bir sey düsünmeden: — . Beni hastaneye yatırırsanız size on bin peso, diyorum. — Fransız çalısacağım. Yalnız on bin peso için değil; özgürlük uğruna bunca zaman bosuna mücadele etmen insanı gerçekten üzüyor, biraz da ondan. Yalnız, gazetede çıkan yazıdan ötürü seni hastanede tutmazlar korkarlar. Bir saat sonra doktor, beni hastaneye kaldırıyor. Hastanenin zeminine değmiyorum bile. Sedye ile cankurtarandan indirilip yerimden kımıldatılmadan idrarıma bakılıyor, çok dikkatle muayene ediliyor ve iki saat geçmeden cezaevine dönüyorum. Günlerden 19 ekim, persembe. Joseph'in karısı Annie, bir Korsikalının karısıyla birlikte geldi. Bana sigara ve tatlı getirdiler. Bu iki kadın, dostça sözleriyle, içimi ferahlatıyorlar. Güzel sözleri, saf ve çıkar

gözetmeyen dostlukları bu acı günü gerçekten «günesli» bir öğleden sonraya çevirdi. «Çevre» adamlarının dayanısması, «80» de kaldığım sürece bana ne kadar faydalı oldu, anlatamam. Beni kaçırmak için özgürlüğünü ve durumunu tehlikeye atacak kadar ileri giden Joseph Dega'nm borcunu ödemek imkânsız. Yalnız Annie'nin sözü, aklıma bir sey getiriyor. Aramızda konusurken : — Kelebek, diyor, özgürlüğünüze kavusmak için bir insanın yapabileceği her seyi yaptınız. Kader, size karsı pek insafsızca davrandı. Artık «80» i uçurmaktan baska çareniz kalmıyor. — Neden olmasın? Bu eski cezaevini neden uçurmayayım? Üstelik bütün Kolombiyalılara da bir hizmette bulunmus olurum. Cezaevini uçurursam belki daha yeni ve temiz bir bina yaparlar yerine. Bir daha görüsmemek üzere vedalastığım bu sevimli kadınlarla öpüsürken, Annie'ye :

— Joseph'e pazar günü gelip beni görmesini söyleyiverin, diyorum. 22 Ekim pazar günü Joseph beni bekliyor. — Güpegündüz, cezaevi duvarını uçuracağım. Daha önce de sözünü ettiğimiz sahte taksiyle bes bin pesoya anlas. Hergün sabahın sekiziyle aksa• 247 mm sekizi arasında, calle Medellin ardındaki sokakta beklesin. Hiç bir sey olmasa da, eline günde bes yüz peso geçecek. Bizi kaçırabilirse de bes bin peso, iri yarı bir mahkûmun sırtında, dinamitin açacağı delikten geçip taksiye kadar varacağım, isin bundan sonrası soföre bağlı. Aksi halde hapı yuttuk demektir, baska bir umut kapısı kalmıyor. — Bana güven, diyor Joseph. Saat beste, iki kisinin koltuğunda kiliseye gidiyorum. Tek basıma dua etmek istediğimi söylediğimden beni yalnız bırakıyorlar. Don Gregorio'yu çağırtıyorum. Geliyor. — Hombre, buradan ayrılmana sekiz gün kaldı. — Sizi bu is için çağırttım ya. Sizde on bes bin pesom var. Gitmeden önce arkadasıma vermenizi istiyorum, aileme gönderecek. Beni, görevlilerin kötü davranısından her zaman korumak zahmetine

katlandığınız için, lütfen üç bin pesoyu kabul edin. Paralarla bir zamklı seriti bana bugün verirseniz çok sevinirim. Böylece paraları, persembe günü dostumla yollamak üzere hazır ederim. — Oldu. Geri dönüyor ve ortadan kesilmis on iki bin pesoyu bana veriyor, üç binini de kendine ayırıyor. Yeniden el arabama uzanınca, Kolombiyalıyı tenha bir köseye çağırıyorum. Son kaçısımda benimle gelen adam bu. Projemi ona açıyor ve beni sırtlayıp, otuz metre kadar kosturarak taksiye götürmeyi kabul edip etmiyeceğini soruyorum. Yapacağına söz veriyor. Dsin bu yanı sağlam. Joseph istediklerimi yapacakmıs gibi hazırlanıyorum. Pazartesi sabahı erkenden dusa giriyorum Clousiot ile birlikte her gün arabamı süren Maturette, son kaçısımda üç bin peso verdiğim, beni iyice döven çavusu çağırıyor. — Çavus Lopez, sizinle konusmalıyım. — Ne istiyorsunuz? — iki bin pesoya, üç vitesli ve çok güçlü bir matkapla altı çakmak fitili istiyorum. Fitillerin ikisi yarım santim, ikisi bir santim, ikisi de bir buçuk santim kalınlığında olmalı. — Ama üzerimde hiç para yok. — iste size bes yüz peso. 248

f — Yarır nöbet değisirken, saat birde istediklerini alacaksın. Dki bin pesoyu hazırla. Salı günü birde, bütün istediklerimi avludaki bos çöp tenekesinde buluyorum. Bu teneke, nöbet değistikçe bosaltılıyor. Dev yapılı Kolombiyalı dostum Pablo hepsini toparlayıp saklıyor. 26 Ekim persembe günü Joseph görünmüyor. Ziyaret saatinin sonuna doğru beni çağırıyorlar. Joseph'-in adına gelen, yaslı ve burusuk yüzlü bir Fransız. — Su somunun içinde istediğin var, diyor. — Taksi için iki bin peso. Günde bes yüz peso-dan. Tamam mı? — Soför yaslı bir Perulu, her seyi göze alıyor. O yandan kuskun olmasın. Eyvallah. — Eyvallah... Ekmek dikkati çekmesin diye, büyük bir kâğıt torbanın içine sigaralar kibritler, sosisler, bir sucuk, bir paket tereyağ, bir sise de kara zeytinyağı doldurmuslar. Torbamı karıstıran kapıdaki nöbetçiye bir paket sigara, kibrit ve iki sosis veriyorum. — Bir parça da ekmek ver, demez mi? Bu eksikti. — Yooo arkadas, ekmeği de kendin al. Al sana bes peso, çünkü bu ekmek altımıza yetmeyecek nasılsa, bize de alırsın bir zahmet.

Off! Ucuz kurtuldum. Bu herife sosis vermek de nereden aklıma geldi! El arabası, bu bas belâsı polisten hızla uzaklasıyor. Ekmek istemesi beni öylesine dehsete düsürmüs ki hâlâ ter içindeyim. — Senlik yarına. Her sey hazır Pablo. Deliği, avluya doğru çıkıntı yapan nöbetçi kulübesinin altında açmak gerekli. Yukardaki aynasız nasılsa seni göremez. — Göremez ama duyabilir. — ,0 isin de gereğini düsündüm. Sabah onda, avlunun bu bölümü gölge olur. Bakırcılardan biri, bizim birkaç metre ötemizde bakır levhayı duvara dayayıp çekiciyle düzlemeye koyulmalı, iki kisi olursa daha da iyi. Her birine bes yüz peso veririm. Bu isi yapabilecek iki kisi bul. Buluyor gereken adamları. — iki dostum, durup dinlenmeden bakır döve249 çekler. Nöbetçi, bizim gürültümüzü duyamaz. Yalnız senin arabanla, nöbet kulesinin hemen altında durup Fransız dostlarınla tartısman gerekiyor. Böylece beni, karsı kösedeki nöbetçiden biraz gizlemis olursunuz.

Delik, bir saat içinde oyuldu. Bakır levhaya indirilen çekiç darbeleri ve yardımcılardan birinin fitile döktüğü zeytinyağı sayesinde nöbetçi hiç bir seyden kuskulanmıyor. Dinamit, kapsül ve fitil kondu. Dinamit duvardaki kovuğa kille yerlestirildi. Çekiliyoruz, isler yolunda giderse, patlamayla duvarda büyük bir oyuk açılacak. Nöbetçi kulesiyle birlikte asağı inecek ve ben, Pablo'nun sırtında, taksiye varacağım, ötekiler de baslarının çaresine bakacaklar. Mantıklı düsünülürse, Clousiot Ne Maturette avludan benden sonra bile çıksalar, taksiye daha çabuk varabilecekler. Fitili ateslemeden hemen önce, Pablo, durumu Kolombiyalılara bildiriyor: — Kaçmak isterseniz, birkaç saniye sonra duvarda bir oyuk açılacak. — Hemen fırlamak gerek, çünkü polislerin en arkada kalan ve göz önünde bulunanlara ates açacaklar. Fitili atesliyoruz. Müthis bir patlama bütün mahalleyi sarsıyor. Nöbetçi kulesi içindekiyle birlikte asağı iniyor. Duvarda koca koca yarıklar açılıyor, sokağı görebilmek mümkün ama bu deliklerden hiç biri, avludan çıkabilmemize yetecek kadar büyük değil. Dilediğimiz büyüklükte bir gedik açılmadı. Ancak o an

hapı yuttuğumu anlıyorum. Kaderim, Cayen-ne'e dönmekıtıis. Patlamanın ardından akıl almaz bir kargasalık oluyor. Elliden fazla polis avluda. Don Gregorio, bu isin, kimin basının altından çıktığını biliyor. — Bueno Frances, bu son olur umarım. Garnizon komutanı sinirden deliye dönmüs, Elarabasında yatan yaralı bir adamı da dövdüremiyor. Diğerlerinin basını derde sokmamak için, bu isi tek basıma düzenlediğimi bağıra bağıra söylüyorum. Altı gardiyan delik desik duvarın önünde, altısı avluda, altısı da yolda, duvarcılar onarımı bitirene kadar 250 devamlı nöbet tutacaklar. Kuleyle birlikte avluya düsen nöbetçiye, Allahtan bir sey olmamıs. Küreğe Dönüs Üç gün sonra, 30 ekim sabahı saat on birde, beyaz giysiler içinde on iki Fransız mubassır bizi Kolombiyalılardan devralıyor. Yola çıkmadan önce de, resmî bir tören düzenleniyor. Her birimizin kimliğini anlamak gerek. Fislerimizi, fotoğraflarımızı, parmak izlerimizi ve gereken her seyi getirmisler. Kimliklerimiz tesbit ediliyor. Fransız konsolosu, bizi resmen Fransa'ya iade edecek olan Kolombiyalı hâkimin uzattığı zaptı imzalamak üzere yaklasıyor. Orada bulunan herkes, Güyan'dan gelen mubassırların

bize gösterdikleri yakınlık karsısında hayretten hayrete düsüyor. Ne bir düsmanlık var, ne de kötü bir söz. Bizden daha uzun süre kalan diğer üç arkadas aynasızlardan bazılarını tanıyor, kırk yıllık dostlar gibi konusuyor, sakalasıyorlar. Kafilenin basındaki binbası Boural, benim sağlık durumumdan endisede. Ayaklarıma bakıp gemide tedavi göreceğimi söylüyor. Bizi almaya gelen gemide iyi de bir hastabakıcı varmıs. Bu derme çatma geminin ambarında yolculuk, Özellikle boğucu sıcak ve bizi Toulon'daki kürek cehenneminden kalma prangalara ikiser ikiser vurmaları yüzünden epey dertli geçiyor. Yolculuğumuz süresince dikkate değer tek olay, geminin kömür almak üzere Trinidad'a uğramak zorunda kalması. Rıhtıma yanastığımızda, ingiliz deniz kuvvetlerinden bir subay ayağımıza vurulan prangaların sökülmesini istiyor, insanları deniz üstünde giden bir gemiye bağlamak yasaktır, diyor, Bu olaydan faydalanıp, baska bir ingiliz subayını tokatlıyorum. Bu hareketimle, beni tutuklayıp Trinidad'da gemiden indirmelerini sağlamaya çalısıyorum. Ama subay: — islediğiniz bu ağır suçtan ötürü sizi tutuklayıp gemiden indirmiyeceğim, diyor. Güyan'a döndüğünüzde,

çok daha ağır bir ceza çekeceksiniz nasılsa. Bos yere adamı tokatladığımla kalıyorum. Hayır, gerçekten kaderim Güyan'a dönmek. On bir ay sü251 ren kaçısın, devamlı ve çesitli mücadelelerin böylesine pis bir sekilde sona ermesi çok acı. Her neyse, çesitli serüvenlerin büyük gürültüsüne, bütün acı sonuçlarıyla beni bekleyen kürek cehennemine dönmek zorunda kalısıma rağmen yasadığım unutulmaz anlar benliğimden silinecek gibi değil. Az önce ayrıldığımız Trinidad limanı yakınında, esi bulunmaz Bowen ailesi yasıyor. Büyük insan, piskopos irene de Bruyne'ün toprağı Curaçao'nun da yakınından geçiyoruz. Doğal kendiliğindenliği içinde en saf ve büyük askı tattığım Guarjirö kızılderililerin topraklarını da görüyoruz herhalde. Çocuklara özgü o açıklığı, bu bulunmaz çağı ötekilerden ayıran her seyi tüm saflığıyla görme yeteneğini, anlayıs zenginliğini, iyi niyeti, sevgiyi ve temizliği bu kızılderilüer-de buluyorum. Ya Güvercinler Adasındaki cüzzamlılar! Korkunç bir hastalığa yakalanan, yine de yüreklerinde, bize yardım

etmek için gerekli soyluluğu bulan o sefil kürek mahkûmları! içten gelen iyiliğiyle Belçika Konsolosundan, beni tanımadan hayatını benim için tehlikeye atan Joseph Dega'ya kadar. Kaçısım sırasında tanıdığım bütün bu insanları görmek bile kaçmağa değer. Bu olağanüstü insanları tanımakla ruhumu sezginlestir-diğim için, basarısızlıkla sonuçlansa da kaçısım bir zaferdir. Hayır, kaçtığıma hiç pisman değilim. iste Maroni ve çamurlu suları. MANA'nın güvertesindeyiz. Tropiklerin günesi, bu toprakları kasıp kavurmaya baslamıs bile. Sabahın saat dokuzu. Nehrin ağzını görüyorum, hızla çıktığımız yerden ağır ağır

içeri giriyoruz. Dostlarım konusmuyor. Görevliler geri dönüsün sevinci içinde. Yolculuk süresince hava o kadar kötü gitti ki, simdi içlerinden pek çoğu derin bir soluk alıyor. 16 Kasım 1934 iskelede büyük bir kalabalık birikmis. Binlerce kilometre uzağa gitmekten çekinmeyen adamları bekledikleri hissediliyor. Bir pazar günü geldiğimizden, pek eğlencesi olmayan bu topluluk için bizi karsıla252 ' mak aslında büyük eğlence. Aralarında konustuklarını duyuyorum : — Yaralı olan Kelebek. Su da Clousiot. öbürü Maturette...» Kampta, altı yüz kürek mahkûmu, barakalarının önüne sıralanmıs. Her grubun basında bir «mubassır» ilk gözüme çarpan Francois Sierra oluyor. Kimseden saklamadan açıkça gözyası döküyor. Revirin pencerelerinden birine ilismis, bakıyor bana. Acısının gerçek olduğu hissediliyor. Kampın tam ortasında duruyoruz. Cezaevi komutanı elindeki megafonu ağzına götürüyor. — Mahkûmlar, kaçmanın gereksizliğini gözlerinizle görün. Bütün ülkeler sizi tutuklayıp Fransa'ya iade

ediyorlar. En iyisi uslu durup iyi davranarak göze girmek. Bu bes adamı bekleyen nedir, biliyor musunuz? Saint Joseph Adasında çekecekleri ağır hapis cezası, sonra da hayat boyu Salut Adalarına sürgün, iste kaçmakla eide ettikleri sey. Anladığınızı umarım. Mubassırlar, bu adamları hücrelerine götürün. Birkaç dakika sonra, çok sıkı denetlenen özel hücrelere yerlestiriliyoruz. Gelir gelmez sisen ayaklarımın tedavisini istiyorum. Clousiot da bacağındaki alçının canını çok acıttığını söylüyor. Bir deneme daha yapıyoruz... Ya hastaneye yollarlarsa? Francois Sierra, yanında bir mubassırla geliyor. — iste hastabakıcı, diyor aynasız. — Nasılsın Kelebek? — Hastayız, revirde yatmak istiyorum. — Seni oraya aldırmaya çalısırım ama, yaptıklarından sonra gerek sen, gerekse Clousiot için imkânsız bir sey bu. Ayaklarımı oğuyor, melhem sürüyor, Clousiot'-nun bacağındaki alçıya bakıp yanımızdan ayrılıyor. Aynasızlar basımızda durduğundan doğru dürüst konusamadık ama, gözlerinde öylesine büyük bir sevgi okunuyor ki allak bullak oldum. Ertesi gün yeniden ayaklarımı ovalarken :

— Hayır, diyor, yapacak sey yok. Bir koğusa yatırılmanı sağlayayım mı, ister misin? Geceleri ayağına pranga vuruyorlar mı? 253 — Evet!.. — Öyleyse en iyisi, bir koğusa yatırılman. Yine prangaya vurulacaksın ama hiç olmazsa yalnız kalmıyacaksın. Su sıra tek basına kalmak, senin için korkunç bir sey olmalı. — Kabul. Evet, su sıra yalnızlığa katlanabilmek, eskisinden de güç. öyle bir haldeyim ki, düsüncelerimle geçmiste ve günümüzde gezinmek için gözlerimi kapamam bile gerekmiyor. Yürüyemediğim için de, hücre olduğundan daha beter geliyor. Dste! Yeniden «bozulma, çürüme yolu» na girdim. Oysa bundan çabucak kurtulabilirdim, denizin üstünde özgürlüğe, yeniden normal bir insan olmaya, intikama kosuyordum. Polein, aynasızlar ve savcı üçlüsünün borcunu hiç bir zaman unutmamam gerekir. Patlayıcı dolu sandığı, Emniyet Müdürlüğü kapısındaki

polislere vermenin gereği yok. Basımda kasket, bir «Vagon-Li Cook» görevlisi kılığında gelirim. Sandığın üstünde büyük bir etiket: Komiser Benoit, 36 Orfevres Rıhtımı Paris (Seine).» Sandığı elimle toplantı salonuna çıkaracağım, saatli bombayı da iyice hesaplayıp kuracağımdan oradan iyice uzaklastığımda patlayacak. Basarısızlığa uğramam imkânsız. Gereken çözüm yolunu bulmak beni çok rahatlatıyor. Savcının dilini koparacak zamanım nasılsa var. Nasıl koparacağımı henüz kararlastırmadım ama o isi de simdiden hallolmus sayıyorum. O orospu dili, parça parça koparacağım. Simdilik yapacağım ilk sey ayaklarımın iyilesmesini sağlamak. Mümkün olduğu kadar kısa sürede yürümem gerekiyor. Üç ay sonra mahkeme karsısına çıkacağım, üç aydan evvel olmaz. Bir ay içinde yürürüm, bir ay da kaçma hazırlığı sürer, sonra eyvallah beyler. Hedef Dngiliz Honduras'ı. Ama bu kez kimse beni enseleyemez. Dün, dönüsümüzden üç gün sonra beni koğusa yatırdılar. Burada kırk kisi harp divanına çıkmayı bekliyor.

Kimi soygun, kimi yağma, kundakçılık, cinayet, cinayete tesebbüs, kaçma tesebbüsü, kimi de insan eti yemekle suçlanıyor. Koğusta, yirmiser ran-zalık iki dizi var. Her dizide bulunan yirmi mahkûm, uzunluğu on bes metreyi bulan demir çubuğa ayaklarından zincirli. Aksamın altısında koca halkalar çözülüyor, bütün gün oturabilir, dolasabilir, maça kızı oynayabilir, koğusun ortasında uzanan iki metre genisliğindeki geçitte tartısabiliriz. Gündüzleri sıkılacak vaktim olmuyor. Herkes, kaçıs hikâyemi dinlemek için, gruplar halinde yanıma geliyor. Guajiro kabilesini, Lali ve Zoraimayı kendi isteğimle bıraktığımı söyleyince, hepsi «deli» diye bağırıyorlar. Hikâyemi dinleyen bir Parisli:

— Ne arıyordun dostum? diyor. Tramvayları mı? Asansörleri mi? Sinemayı mı? Elektrik sandalyesini isleten yüksek gerilimli akımıyla elektrik ısığını mı? Ya da Pigalle alanındaki havuzda yıkanmak mı istiyordun? Delirmissin sen, diye devam ediyordu Pa-ris'li, birbirinden esaslı iki karı arasında yasıyorsun, sevimli bir çıplaklar topluluğunun içinde ve doğanın göbeğinde çırılçıplaksın. Kayıntı bol, içiyor, avlanıyorsun; deniz var günes var, sıcak kum var, bedavadan sunulan gerçek inciler var, bundan iyisini nereden bulacaksın? Söylesene, nereden bulacaksın? Otomobillerin altında kalmamak için kosarak karsıdan karsıya geçmek, kira, terzi borcu, elektrik ve telefon faturası, canın çektiğinde bir otomobil parası ödemek, açlıktan gebermiyecek kadar para kazanabilmek üzere memur ya da hamal olarak sabahtn aksama dek çalısmak için mi kaçtın oradan? Seni anlamıyorum ağa! Göğün yedi kat üstündesin de, hayatın tüm dertlerinden baska bir de pesinden kosan bütün aynasızları atlatmak zorunda bulunduğun cehenneme dönüyorsun.

Fransız kanı damarlarında daha taze tabiî, her yönünle alçaldığını hissedecek zamanı bulamadın. Ben on yıl kürek cezası çektikten sonra seni anlayamıyorum. Her neyse, aramıza hos geldin. Yeniden kaçmak niyetinde olduğuna göre de bizim yardımlarımıza güvenebilirsin. Doğru değil mi dostlar? Kabul ediyor musunuz? Hepsi de, «kabul» diyor. Onlara tesekkür ediyorum. Bunlar tehlikeli adamlar, açıkça belli, iç içe ya-sayıp kıçımızda para dolu bir tüp tasıdığımızdan 254 255 beklenmedik anda birini öldürmek pek güç olmasa gerek. Gündüz, belirli bir para karsılığı, kilidin anahtarını elinde tutan Arabın, zinciri iyi kapamaması yeter. Gece, cinayeti isleyecek olan zincirden kurtulur, tasarladığı isi bitirdikten sonra da döner ve ayağını demir çubuğa rapteden zincirin ucundaki iri halkayı sıkıca kapar. Arap da, dolaylı yoldan suç ortağı sayılacağı için, çenesini tutmak zorunda kalır. Geri döneli üç hafta oluyor. Bu üç hafta çok çabuk geçti, iki ranza dizisini ayıran geçitte, demir çubuğa tutunarak biraz biraz yürüyebiliyorum, ilk denemeleri yapmaktayım. Geçen haftaki sorgu sırasında, kaçarken bayıltıp silâhlarını aldığımız üç aynasıza rastladım. Geri dönüsümüze çok sevindikleri beili, günün

birinde görevli oldukları kesime düseceğimizi umuyorlar. Çünkü bizim kaçısımızdan sonra, üçünü de ağır cezalara çarptırmıslar: Altı aylık Avrupa izinleri iptal edilmis; maaslarına ek olarak verilen bir yıllık sömürge ödeneği de kesilmis. Bu kadarı, raslasmamızın pek tatlı geçmediğini göstermeye yeter. Sorguda, bizi tehdit ettiklerini de belirtiyor, zapta geçirilmesini istiyoruz. Arabın tutumu üçününkinden daha iyi. Gerçeği söylüyor yalnız, tabiî Maturette'in oynadığı rolü gizliyor. Sorgu hâkimi yüzbası, tekneyi bize kimin bulduğunu öğrenmek için çok çalıstı. Uydurma hikâyeler anlatıp kendi elimizle sal yaptığımızı söyleyerek adamın iyice gözünden de düstük. Mubassırlara saldırdığımız için, bana ve Clou-siot'ya bes yıl, Maturette'e de üç yıl verilmesine çalısacağını söyledi. — Sizin adınız Kelebek olduğuna göre bana güvenebilirsiniz, kanatlarınızı koparacağım. Uzun süre kolay kolay uçamıyacaksınız. Korkarım adam haklı. Mahkemeye çıkmamıza iki ay kaldı. Tüpün içine, ucu zehirli bir - iki ok yerlestirmediğime o kadar

pismanım ki. Zehirli oklarım yanımda olsa, belki hücrelerin bulunduğu yerde bir sey yapabilirim. Simdi, her geçen gün gelisme kaydediyorum. Gitgide daha iyi yürümekteyim. Francois Sierra, sabah aksam ge256 lip kâfuruyla ayaklarımı oğuyor. Bu «ziyaret - masajı» lar hem ayaklarımı rahatlatıyor, hem de moralimi yükseltiyor. Dnsanın hayatta bir dostunun bulunması ne iyi! Uzun süren serüvenimizin, kürek mahkûmları asında bize büyük saygı beslenmesine yol açtığını görüyorum. Bu adamların arasında, rahat rahat yasayabileceğimi hissediyorum. Paramızı çalmak için dizi öldürmeyecekleri belli. Çoğunluğun böyle bir seyi kabul etmiyeceği ve suçluların öldürüleceği anlasılıyor. Hepsi bize saygıdan öte bir çesit hayranlık bile duyuyorlar. Aynasızları bayıltmaya cesaret edisimiz bizi, her seyi yapmaya hazır kisiler olarak gösteriyor. Güvenlik duygusu çok ilginç. Her geçen gün, biraz daha uzun süre yürüyorum. Birlikte yattığım mahkûmlar, Sierra'nın bıraktığı ilâçla yalnız ayaklarımı ovalamakla kalmıyor, uzun süren bir hareketsizliğin uyusturduğu bacak kaslarıma da masaj yapıyorlr. Karıncalara Atılan Bir Arap.

Yattığım koğusta kimseyle konusmayan, iki sessiz adam var. Neredeyse birbirlerine yapısmıs, yalnız aralarında ve çok alçak sesle konusuyorlar, kimse dediklerini duymuyor. Bir gün, Sierra'nın getirdiği Amerikan sigaralarından bir paketi onlardan birine veriyorum. Tesekkür ettikten sonra : — Francois Sierra senin dostun mu? diye soruyor. — Evet, en iyi dostum, diyorum. — Belki bir gün, isler iyice sarpa sardığında, mirasımızı onun aracılığıyla sana göndeririz. — Ne mirası?

— Arkadasımla birlikte giyotine gidersek, para dolu tüpümüzü sana bırakmayı kararlastırdık. Yeniden kaçmana yardımı dokunur. Francois Sierra aracılığıyla göndeririz. — ölüme mahkûm edileceğinizi mi sanıyorsunuz? — Sanmıyoruz, eminiz neredeyse. kelebek 257/17 — ölüme mahkûm edileceğiniz mutlaksa neden koğustasınız? — Kurtulmamız çok uzak ihtimal. — Hücrede yalnız kalırsak intihar etmemizden korkuyorlar. — Mümkün. Nedir suçunuz? — Arabın birini et yiyen karıncalara attık. Ellerinde su götürmez deliller bulunduğu için bunu sana söylüyorum. Suçüstü yakalandık. — Nerede oldu bu is? — Sparouinu koyundan sonraki ölüm kampında, 42. Kilometrede. Arkadası da yanımıza yaklasıyor, bu adam Toulouse'lu. Bir sigara da ona veriyorum, tam karsıma çöküyor. — Kimsenin kisisel görüsünü sormadık, diyor yeni gelen, ama bizim hakkımızdaki düsüncelerini merak ediyorum.

— Arap da olsa, canlı bir adamı karıncalara neden yedirdiğinizi bilmezsem, görüsümü nasıl söyleyebilirim? Her seyi bastan sona öğrenmeliyim ki bir yargıya varabileyim. — Anlatayım, diyor Toulouse'lu. 42. kilometre kampı, Saint - Laurent'dan kırk iki kilometre ötede ve ormanın içindedir. Oradaki kürek mahkûmları, her gün bir metreküp sert odun kesmek zorundadırlar. Her aksam da kesip düzenli bir sekilde yerlestirdiğin odun yığınının yanında durup beklemen gerekir. Yanlarında yardımcı Araplarla birlikte mubassırlar gelir ve görevini yapıp yapmadığına bakarlar. Kabul edilirse, her odun yığını kırmızı, yesil, ya da sarı boya ile isaretlenir. Kabul islemi de gününe göre değisir. Eğer odunun tümü sertse isini görmüs sayılırsın. Daha iyi sonuç alabilmek için mahkûmlar, iki kisilik gruplar halinde çalısırlar. Çoğu kere, günlük bir metreküplük odun toplanmaz bile. Böyle günlerin aksamı da, aç karnına hücreye atarlar, sabah yine bir sey vermeden ise kosarlar. Bir gün önceki eksiğini tamamladıktan baska, üstüne o günün bir metre küp odununu da sağlaman zorunludur. «Biz iki arkadas, köpekler gibi gebermek üzereydik. Gün geçtikçe güçsüzlesiyor, güçsüzlestikçe de

258 isimizi yapamaz oluyorduk. Bir de üstelik, basımıza özel bir muhafız dikmislerdi. Mubassır değildi bu adam, Arap gardiyanlardan biriydi. Bizimle birlikte santiyeye geliyor, rahat bir yer bulup oturuyor, sığır sinirinden kırbacı bacaklarının arasında durmadan küfrediyordu, imrenelim diye de, yemeğini, ağzını sapırdatarak yiyordu. Kısacası, her gün büyük iskence çekiyorduk. Kaçmak için hazırladığımız, içinde üçer bin frank bulunan iki tüpümüz vardı. Günün birinde Arabi satın almaya karar verdik. Durumumuz daha da beterlesti. Neyse ki, ikimizde bir tüp olduğunu sanıyordu. Bulduğu yol da çok basitti : örneğin, elli franga önceki gün kabul edilen yığınlardan odun çalmamıza göz yumuyor, biz de üzerine boya bulasmamıs olanları seçip bir metreküpü tamamlıyorduk. Böylece, elli, yüz derken bizden iki bin frank sızdırdı. «Eksiğimizi tamamladığımızı gördüklerinde, Arabi basımızdan aldılar. Bunca paramızı götürdüğüne göre de, bizi ele vermiyeceğini düsünerek ormanda dolasıp kabulü yapılmıs yığınları arıyor ve Arapla yaptığımız

isi sürdürüyorduk. Bir gün gizlendi, odun çalıp çalmadığımızı anlamak için bizi adım adım izledi. Sonra da çıktı ortaya: «— Ha haa! Sen var hep odun çalmak, ama para yok! Bana vermek yüz elii frang. Yoksa ben seni ihbar etmek. Bize gözdağı verdiğin düsünerek kabul etmedik. Ertesi gün yeniden ortaya çıktı. «— Ya parayı verirsin, ya da bu aksam hücreye gidersin. «Yine reddettik, öğleden sonra, yanında aynasızlarla döndü. Korkunçtu Kelebek yaptıkları! Dkimizi de soyduktan sonra, odun çaldığımız yığınların önüne götürdüler. Pesimizde bu vahsi herifler, Arabın sığır sinirinden kırbacı sırtımızda saklayarak, kendi yıkınlarımızi bozup çaldığımız odunları yerlerine yerlestirmek zorunda bırakıldık. Bu dehset verici kovalama, aç ve susuz tam iki gün sürdü. Sık sık düsüyorduk. Arap tekmeleyerek, kırbacıyla vurarak bizi ayağa kaldırıyordu. Sonunda yere uzandık, parmağımızı oynatacak halimiz kalmamıstı. Bizi yerimizden nasıl kaldırdı biliyor musunuz? Ates sineklerinin için259

de yasadığı, esek arısı yuvalarını andıran bir böcek yuvası buldu. Yuvanın asılı olduğu dalı kesti ve üstümüze düsürdü. Acıdan deliye dönüp yerimizden kalkmakla kalmadık, çılgın gibi de kostuk. Ne kadar acı çektiğimizi anlatabilmemize imkân yok. Esek arısı adamı soktuğunda nasıl acıtır bilirsin. Elli, altmıs yerinden sokulduğunu düsün. Bu ates sineklerinin sokması da esek anlarınınkinden beter. «Bizi on gün, ekmek ve suyla bir hücrede bıraktılar sineklerin soktuğu yerlere de ilâç milâç sürmediler, üstüne sidik sürdüğümüz halde, üç gün boyunca bütün vücudumuz yandı durdu. ,On kadar ates sineğinin

üstüne çullandığı sol gözümü kaybettim. Bizi yeniden kampa attıklarında, öteki mahkûmlar yardım etmeye karar verdi. Her biri, aynı boyda kesismis bir sert odun parçası vermeyi kabul etti. Bu, asağı yukarı bir metreküp ediyor ve bize büyük ölçüde yardımı dokunuyordu. Çünkü ikimizin, ayrıca bir metreküp daha toplaması gerekiyordu. Bizden isteneni yaptık ama, bin güçlükle. Yavas yavas gücümüz-kuvvetimiz yerine geldi. Çok yemek yiyorduk. Derket et yiyen karıncalardan yararlanarak, Araptan öcümüzü almak aklımıza geldi. Sert odun ararken otlar arasında keçi büyüklüğünde bir karacayı yiyen karıncaların kocaman yuvasını bulduk. «Arap pesimizde dolasmaya devam ediyordu. Günün birinde, balta sapını kafasına vurup onu bayılttık. Sonra da bacağından sürüyerek karınca yuvasının yanına getirdik. Çırılçıplak soyduktan sonra yere yatırdık, odun bağlamaya yarayan iplerle de kollarından ve bacaklarından bir ağaca bağladık. «Baltanın ucuyla, aövdesinin çesitli yerlerinde yaralar açtık. Bağırmaması için ağzına ot doldurup bir bezle

sıkıca bağladık ve beklemeye kovulduk. Bir sopayla yuvayı iyice dürtükleyip karıncaların sopanın üstüne dolmasını sağladıktan sonra, bu ¦ karıncaları Arabın üstüne silkeledik. Hemen saldırıya geçtiler. «Çok uzun sürmedi. Yarım saat sonra, gövdesi binlerce karıncayla kaplanmıstı. Sen hiç et yiyen karıncaları gördün mü Kelebek? — Hayır, hiç görmedim. Ben yalnız iri, siyah karıncaları gördüm. 260 — Et yiyenler minicik ve kan rengindedir. Gözle görülmeyecek kadar ufak et parçaları koparır ve yuvalarına tasırlar. Biz ates sineklerinden o kadar acı çektik, düsün binlerce karınca tarafından canlı canlı parçalanan o Arap ne çekti. Can çekismesi tam iki gün ve bir sabah sürdü. Yirmi dört saat sonra iki gözünün yerinde birer çukur kalmıstı. «intikam alırken herife aman vermediğimi kabul ediyorum ama, onun bize yaptıklarını da düsünmek gerek. Ölmeyisimiz bir mucizeydi. Tabiî Arabi arkadasları ve diğer aynasızlar harıl harıl arıyor, kaybolusuna bizim yabancı olamıyacağımızı düsünüyorlardı. «Kalıntılarını gömmek için, bir çalılığın içinde açmaya basladığımız çukuru, her geçen gün biraz daha

büyütüyorduk. Arabın yerini daha bulamamıslardı ki, aynasızlardan biri çukur kazdığımızı fark etti. Yola koyulduğumuzda, ne yaptığımızı anlamak için bizi izliyordu. Onun yüzünden yakayı ele verdik. «Bir sabah, ise çıkar çıkmaz, neredeyse iskeleti çukura doğru sürüklüyorduk ki (karıncaların bizi ısırmaması için sırtımızda tasımaktan vaz geçmistik). Üç Arap gardiyanla iki mubassır karsımıza çıkıverdi-ler. iyice gizlenip sabırla onu gömmemizi beklemislerdi. «Dste bu kadar! Biz Arabi önce öldürüp sonra karıncalara yedirdiğimizi söyledik, iddia makamı, adlî tabibin raporuna dayanarak Arapta hiç bir ölümcül yara bulunmadığı, onu diri diri öldürttüğümüz üzerinde durdu. ' «Bizim avukatlığımızı yapan aynasız (mubassırlar, Güyan'da suç isleyen mahkûmların avukatlığını da yaparlardı), görüsümüz kabul edilirse kellemizin kurtulacağını söyledi. Aksi halde sonumuz giyotindi. Açıkçası pek umudumuz yok. Bu nedenle ben ve arkadasım, haber vermeden seni mirasçı olarak seçtik. — Bütün yüreğimle, mirasınıza konmamayı dilerim. Birer sigara yaktık. «Bir sey söyleyecek misin?» gibilerden bana baktıklarını gördüm. — Bakın ağalar, dedim, hikâyeden önce bana 261

sorduğunuz sorunun cevabını beklediğinizi biliyorum. Yaptığınız isin doğru olup olmadığı hakkında, erkekçe bir yargıya varmamı istiyorsunuz. Kararıma etkisi olmayacak iki sorum daha var: «Koğustakile-rin çoğunluğu bu mesele hakkında ne düsünüyor ve neden hiç kimseyle konusmuyorsunuz?» — Çoğunluk, onu öldürmekte, yerden göğe kadar hakkımız olduğuna inanıyor ama canlı canlı karıncalara yedirmemizi onaylayamıyor. Kimseyle konusmayısımızın nedenine gelince, bir gün, isyan ederek kaçma fırsatı çıktı ama hiç biri bu ise yanasmadı. O yüzden hepsiyle selâmı sabahı kestik. — Görüsümü söyleyeyim dostlar. Siz, Arabın yaptığını kendisine yüz katıyla ödetmekte yerden göğe kadar haklısınız. Ates sineği yuvasını üzerinize düsürmek bağıslanamıyacak bir sey. Giyotine giderseniz, hiç durmadan bir tek seyi düsünün : «Basım kesilecek, yere diz çöküp kellemi bıçağın altına uzatmakla bıçağın boynuma inmesi arasında geçecek süre yarım dakika. Onun can çekismesi altmıs saat sürdü. Yine

ben kazançlıyım.» Koğustakilere gelince, haklı olup olmadığınızı bilmem. Çünkü o gün a-yaklanmanın kaçma sonucu vereceğini düsünürsünüz. Diğerleri bu görüste olmayabilirler, öte yandan, ayaklanma sırasında, önceden düsünmediğiniz halde her an birini öldürebilirsiniz.. Oysa buradakiler içinde, kellesi tehlikede olan Graville kardeslerle sizden baska kimse yok : Dostlar, her özel durum, kaçınılmaz olarak değisik tepkilere yol açar. Konusmamızdan memnun kalan iki zavallı adam çekildi ve benim için bozdukları suskunluklarına gömülü sessizlik içinde yasamaya devam ettiler. Yamyamların Kaçısı «Tahta basağı yediler!» «Tahta bacak yahnisi, biiir!» Ya da iyice inceltilen ve kadın sesine benzetilen bir sesle : «Ahçıbası, iyi pismis, bibersiz bir insan eti yap!» Karanlık peçelerde, bu cümlelerin üçü değilse bir ikisinin bağırarak söylendiği sık. sık görülürdü.

Clousiot ile ben, karanlıkta neden ve kimin için böyle bağırdıklarını bir türlü anlıyamazdık. 262 Bugün, öğleden sonra, esrar perdesi aralandı. Olaya karısanlardan biri kasa uzmanı La Ciotad'lı Marius bana olup bitenleri anlattı. Babası Titin'i tanıdığımı öğrenince, benimle konusmaktan çekinmedi. Serüvenimin bir bölümünü ona anlattıktan sonra, çok olağan bir tepkiyle sordum : «Sen ne yaptın?» — Ben, dedi, çok pis bir ise bulastım. Korkarım, ufak bir firar yüzünden bes yılı yiyeceğiz. «Yamyamların kaçısı» denen olaya ben de karıstım. Hani geceleri bağırdıklarını duyuyorsun ya : «Tahtabacağı yediler...» ya da «Yahni veeer...» falan diye. Graville kardesler için söylüyorlar hep o sözleri. «42. kilometreden altı kisi tüymüstük. Aramızda, otuz, otuz bes yaslarında Lyon'lu iki kardes olan Dede ve Jean Graville, Marsilya'ya yerlesmis bir Na-poliii, La Ciotad'lı olan ben, Angers'li ve tek bacağı tahta olan bir herif, bir de tahtacaklıyla yasayan yirmi üç yaslarında genç bir oğlan vardı. Maroni'den çıktık ama bir türlü rotamızı tutturamadık, bir kaç saat sonra Hollanda Güyanı kıyılarına düstük. Karaya vurduğumuzda

ne yiyeceklerimizi kurtarabildik, ne de baska bir seyi. Neyse ki giysilerimiz sağlamdı, kendimizi ormanın göbeğinde buluverdik. Bulunduğumuz yerin kumsal olmadığını ve denizin balta girmemis ormanın içine doğru ilerlediğini söylemem gerekli. Kökünden kopup devrilen, ya da dalgalar tarafından sökülüp birbirine geçen ağaçlar yüzünden ormanın derinliklerine girmek çok güç, hattâ imkânsızdı. «Gün boyu yürüyüp karaya vardık. Sonra üç gruba ayrıldık : Graville kardesler ben ve Guesepi, tahta bacakla dostu değisik yönlerde yola düstük. Tam on iki gün sonra, yola çıktığımız noktada Graville kardesler ve Guesepi ile bulustum. Her yan bataklıkla kaplıydı, geçit bulamamıstık. Halimizi anlatmanın gereği yok sanırım. On üç gün bir takım ağaç kökleriyle taze filizlerden baska sey ağzımıza koymamıs, açlıktan, yorgunluktan bitik parmağımızı oynatamayacak hale gelmistik. Benimle Guesepi'nin, son gücümüzü toplayıp kıyıya inmemiz ve oradan ilk geçecek Hollanda sahil muhafaza gemisinin görebilmesi için yüksek ağaçlardan birine gömlek asmamız kararlas263 ti. Graville kardeslerse, birkaç saat dinlendikten sonra, diğer iki kisinin izini arayacaklardı.

«Her grup ilerledikçe geçtiği yerdeki dalları kıracağından, birbirimizi bulabilmemiz pek zor değildi. «Aradan birkaç saat geçmisti ki Graville kardesler tahtabacağın ortaya çıktığını gördüler. «— Nerede küçük? «— Yürüyemiyordu, epey uzakta onu bıraktım. «— Yaptığın çok asağılık bir sey. k— Bırakmamı o istedi. «Tam o sıra, Dede, tek ayağında oğlanın pabucunu görmez mi? «— Bir de üstelik, çocuğun pabuçlarını giymek uğruna onu yalınayak bıraktın ha? Seni tebrik ederim! üstelik bizim gibi bitik de değilsin. Bakıyorum keyfin yerinde ha? Karnını doyurduğun anlasılıyor. «— Evet, yaralı bir maymuna rastladım. «— Kısmetin varmıs, diyen Dede elde bıçak yerinden kalktı. Çünkü, Tahtabacağın torbası, ona dolu gibi gelmisti. «— Aç torbanı. Bakalım içinde ne var? «Torba açıldığında bir et parçası göründü. «— Bu da nesi? «— Maymundan bir parça. «— itoğlu it, karnını doyurmak için oğlanı öldürmüssün! «— Hayır Dede, yemin ederim ki değil. Yorgunluğa dayanamayıp öldü. Ben de küçücük bir parçasını yedim.

Bağısla beni. «Sözünü bitirmemisti ki, Dede'nin bıçağı karnını desiverdi. Dede öldürdüğü adamın üstünü ararken deri bir kese, kibrit çöpleri ve üstü eczalı bir kibrit kutusu parçası buldu. «Ayrıldıklarında, Tahtabacağın kibritlerini paylasmamıs olmanın verdiği kızgınlığa açlık da eklenince, atesi yakıp basladılar herifi tıkınmaya. «Guesepi sölenin tam ortasında geldi. Onu da buyur ettiler. Guesepi istemedi. Denizin kıyısında pavurya ile çiğ balık yemisti. Oturdu ve yemeğe katılmadan, Graville kardeslerin etleri atesin üstüne dizmelerini, hattâ ölenin tahta bacağıyla atesi canlandırmalarını izledi. Neyse, Guesepi, Gravile kardeslerin, iki gün süreyle insan eti yediklerini gözleriyle gördü, daha çok nereleri seçtiklerini bile rark etti : Baldırlarından kalçalarından ve kaba etlerinden hoslanmıslardı. «Ben, diye devam etti. Marius, hâlâ deniz kıyısmdaydım; Guesepi'nin geldiğini gördüm. Sapkamızın içine balık ve pavurya doldurduk. Graville kardeslerin atesinde pisirmeye kostuk, ölüyü görmedim, uzağa sürüklemis olmaları gerekiyordu. Ama atesin kıyısında küllerin üstünde duran birkaç et parçasına rastladım.

«üç gün sonra sahil muhafaza bizi bulacak ve SaintLaurent-du-Maroni yetkililerine teslim edecekti.

«Guesepi dilini tutmayı beceremedi. Bu koğustaki herkes, aynasızlar bile olayı duydular. Sana anlatmamın nedeni, herkes tarafından bilinmesidir. Graville kardesler huysuz tipler olduğundan, geceleri ikisiyle de herkes gırgır geçiyor. «Bizi resmen, kaçmakla suçluyorlar ama yamyamlığı da ağırlatıcı sebep olarak ileri sürüyorlar, isin kötü yanı, kendimi korumak için baskalarını suçlamak zorunda olusum; bu da imkânsız. Guesepi dahil, sorgu yargıcının karsısında herkes olayı inkâr ediyor, iki kisinin ormanda kaybolduğunu söylüyorlar, iste durumum Kelebek.» — Sana acıdım dostum, çünkü ancak baskalarını suçlayarak kendini kurtarabilirsin. Bir ay sonra, Guesepi, gece yarısı kalbine giren bir bıçakla öldürülüyordu. Onu kimin öldürdüğünü herkes, kolaylıkla kestirebilirdi tabiî. Dste, beraberindeki oğlanı yedikten sonra arkadaslarının eline düsen ve tahta bacağının atesinde pisirilerek yamyamlar tarafından yenen adamın gerçek hikâyesi. Bu gece, demir çubuğun baska bir kösesinde yattım. Koğustan ayrılan birinin yerindeyim, öteki mahkûmlar

arasında kendine yol açan Clousiot da yanımda. Yattığım yerden, sol ayağım zincirle çubuğa bağlı da olsa, oturarak avluda olup bitenleri görebiliyorum. 264 265 Sıkı bir denetim sağlanmıs, devriyeler eskisinden çok farklı. Hiç durmadan birbirini izliyor, bir bölük mubassır giderken karsıdan diğerleri geliyor. Ayaklarımın üstünde durabiliyorum, ama yağmur yağdığında ağrıyor. Yeniden kaçabilirim ama nasıl? Koğusun penceresi yok, demir teller yerden tavana kadar yükseliyor. Kuzey doğu rüzgârının içeri rahatça girebilmesini sağlayacak sekilde yapılmıs. Bir hafta süreyle gözlüyorum ama kaçmak için en ufak bir yol bulamıyorum, ilk kez, Saint-Joseph adasında beni hücreye kapayacaklarını aklım kesiyor. Saint-Joseph adası korkunç bir yer. ,Oraya «insan yiyen» adı veriliyor. Seksen yıldır Saint-Joseph'e atılan mahkûmlardan biri bile kaçmamıs. Tabiî, yenilgiye uğramayı kabullenmek beni, geleceği düsünmeye zorluyor. Yirmi sekiz yasındayım, savcı yüzbası benim bes yıl hücre cezaima çarptırılmamı istiyor. Daha hafif bir cezayla paçayı kurtarmam imkânsız gibi. Hücreden çıktığımda otuz üç yasında olacağım.

Tüpümde daha çok para var. Bildiğim kadarıyla kaçamayacağımı anlıyorum ama, kaçamasam bile sağlam kalmanın yolunu aramalıyım. Bes yıllık hücre cezası delirmeden dayanılması güç bir ceza. Bu nedenle, cezamın ilk gününden baslıyarak iyi beslenmeyi, belirli ve çok yanlı bir program gereğince kafamı mesgul etmeyi tasarlıyorum. Hayal kurmaktan, özellikle intikam hayallerinden mümkün olduğu kadar kaçınmam gerek. Simdiden, beni bekleyen cezayı büyük bir basarıyla atlatmaya hazırlanıyorum. Evet, hevesleri kursaklarında kalacak. Hücreden güçlü, kafa ve vücutça sapasağlam çıkacağım. Bu hareket plânını hazırlamak, beni bekleyeni iç rahatlığıyla kabullenmek iyi geliyor. Koğusa dolan meltem herkesten önce beni oksayıp ferahlatıyor. Clousiot, konusmak istemediğim anları iyi biliyor. Bu nedenle de ağzını açmıyor. Durmadan sigara içmekle yetiniyor. Birkaç yıldız görünüyor. Soruyorum ona : «Yattığın yerden yıldızları görüyor musun?» — Evet, diyor biraz öne eğilerek. Bakmamak 266 daha iyi, buradan kaçtığımız sıra gördüğümüz yıldızlara pek benziyor da.

— Üzme kendini, yeniden kaçtığımızda milyonlarcasını göreceğiz. — Ne zaman? Bes yıl sonra mı? — Clousiot, geçirdiğimiz bir yıl, basımıza gelen bütün o serüvenler, tanıdığımız iyi insanlar bes yıl hücre cezasına değmez mi? Kaçmamayı ve geldiğinden bu yana hep adalarda kalmayı mı yeğlerdin? Bizi bekleyen ceza çok ağır, pismanlığın bu yüzden mi? Açıkça cevap ver, pisman mısın, değil misin? — Kelebek, unutma ki ben, kızılderililerin yanında yedi ay kalmadım. Seninle birlikte gelseydim senin gibi düsünecektim ama, o süreyi hapiste geçirdim, — özür dilerim, unutmustum, saçmaladım, memnunun-,, çünkü ben de unutulmaz anlar yasadım. — Hayır saçmalamadın, yine de kaçtığımıza memnunum, çünkü ben de unutulmaz anlar yasadım. Yalnız, Saint-Joseph adasında bizi bekleyenleri düsündükçe korkuyor, bes yıllık hücre cezasının sonunu getirebileceğimizi pek sanmıyorum. Bunun üzerine kararımı dostuma açıklıyorum, olumlu bir tepki gösteriyor. Benimle birlikte dostumun da güçlenmesi hosuma gidiyor. Mahkeme karsısına çıkmamıza on bes gün var. Söylentilere bakılacak olursa,

askerî mahkemeye baskanlık edecek binbası çok sert, ama dürüst bir adammıs. Yönetmenliğin palavralarına kulak asacak gibi değilmis. Bu aslında iyi bir haber. Maturette geldiğimizden beri hücrede yattığından kendisiyle konusamadık, ama Clousiot ile ben avukat istemiyoruz, üçümüz adına konusup savunma yapmam kararlastırılıyor. Mahkeme

Bu sabah, sinekkaydı tras edilip saçlarımız sıfır numara kesildi, sırtımıza kırmızı çizgili yeni giysiler, ayaklarımıza pabuçlar geçirildi. Avluda, mahkeme karsısına çıkarılmayı bekliyoruz. Clousiot'nun alçısı on bes gün önce çıkarıldı. Topal kalmadı, rahatça yürüyebiliyor. 267 Askerî mahkeme pazartesi günü çalısmaya basladı. Cumartesi sabahındayız, bes gündür çesitli dâvalara baktıkları anlasılıyor. Karıncalı adamların durusması bütün bir günü aldı. ikisi de ölüme mahkûm edildiklerinden, kendilerini bir daha görmedim. Graville kardesler bes yıla hüküm giyiyor (yamyamlık olayının delili bulunmadığından). Onların durusması da yarım günden fazla sürüyor. Geri kalan suçlular da dört ya da bes yıllık cezalara çarptırılıyor. Genellikle, mahkeme karsısına çıkan on üç sanığa verilen cezalar ağır ama çok çok ağır sayılmaz. Durusma saat yedi buçukta baslıyor. Yanında yaslı bir piyade yüzbasısı ve genç bir teğmenle, süvari binbasısı üniforması giymis yargıç göründüğünde biz mahkeme salonundayız. Mahkeme heyetinin sağında oturan yüzbası, cezaevi yönetmenliğini temsil ediyor. Savcılık görevi onda. — Charriere, Clousiot, Maturette olayı.

Mahkeme heyetinin dört metre kadar uzağındayız. Kırk, kırk bes yaslarında, çöl rüzgârından kararmıs yüzü, kırlasmıs sakaklarıyla binbasıyı inceleyecek zamanı buluyorum. Kara gözlerin üstünde gür kasları var, bu güzel gözler bizimkilerin içine bakıyor. Tam bir asker. Bakısında kötülükten eser yok. Bizi inceliyor, birkaç saniyede tartıyor. Bakıslarımı onunkilerden bir süre kaçırmıyor, sonra isteyerek önüme eğiyorum. Cezaevi yönetmenliğini temsil eden savcı yüzbası, daha bastan asırı gidiyor. Bu yüzden de kaybedecek. Nöbetçilerin bayıltılmasını cinayete tesebbüs olarak gösteriyor. Arabın, yumruklarımızdan ölmemesini «mucize» diye tanımlıyor. Kürek cehennemi varolalı beri, Fransa'ya sürülen lekeyi en uzağa qö-türen mahkûmlar, diyor bizlere. Böylece ikinci bir hata daha isliyor. «Kolombiya'ya kadar sayın baskan, iki bin bes yüz kilometre öteye gitti bu adamlar. Trinidad, Curaçao ve Kolombiya'da bir çok insan, Fransız cezaevlerinin yönetmenliği konusunda kimbilir ne yalanlar dinlediler. «ikisi için sekiz yıl istiyorum! Cinayete tesebbüsten bes yıl, kaçtıkları için de üç yıl. Maturette'e ge268

linçe, kaçmaya tesebbüsten onun da üç yıla çarptırılmasını sizden bekliyorum. Sorusturma sonucu, cinayet tesebbüsüne katılmadığı anlasıldı. Baskan : «Mahkeme heyeti, bu uzun serüveni mümkün olduğu kadar kısaca dinlemeye hazırdır.» Maroni bölümünü atarak, Trinidaa'a kadar yaptığımız deniz yolculuğunu anlatıyor, Bowen ailesi ve bize yaptığı iyiliklerden söz ediyorum. Trinidad polis sefinin sözlerini tekrarlıyorum : «Fransız adaletini yargılamak bize düsmez ama tutukluların Güyan'a gönderilmesini onayiamıyor, bu nedenle de size yardım ediyoruz» Curaçao, Peder irene de Bruyne, florin dolu kese olayı, sonra neden ve nasıl Kolombiya-ya ayak bastığımız. Kısaca kızılderililer arasında yasadığım hayatı özetleyiveriyorum. Baskan, sözümü kesmeden beni dinliyor. Yalnız kızılderilerle yasadığım hayat onu pek ilgilendiriyor, oradaki hayatımla ilgili birkaç sey soruyor. Ardından Kolombiya zindanları, özellikle Santa Marta'daki yeraltı hücrelerine sıra geliyor. — Tesekkür ederiz, hikâyeniz mahkeme heyetini uyardı ve ilgiyle izlendi. On dakikalık bir ara veriyoruz. Sizi savunacak kimse göremiyorum. Neredeler? — Savunacak kimsemiz yok. Arkadaslarım adına savunma yapmama izin vermenizi diliyorum.

— Yönetmelik karsı değil, yapabilirsiniz. — Sağolun. Bir çeyrek sonra oturum yeniden baslıyor. Baskan : Charriere, mahkeme heyeti arkadaslarınızla kendinizi savunmanızı kabul etti. Yi^e de. yönetmenlik temsilcisine saygısızlık ederseniz sözünüzü kesmeye kararlıyız. Kendinizi dilediğiniz gibi savunabilirsiniz ama, kimseye hakaret etmemek sart. Buyurun.» «Sayın heyetinizden, cinayete tesebbüs suçlamasını kabul etmemenizi diliyorum. Dnanılacak yanı olmadığı gibi bunu ispatlayacağım da : Geçen yıl ben yirmi yedi yasındaydım, Clousiot da otuz. Fransa'dan yeni gelmistik, gücümüzün doruğundaydık. Boylarımız bir yetmis dört ve bir yetmis bes. Arabın ve nöbetçilerin basına, söktüğümüz demir karyola ayakla2S3 rıyla vurduk. Dçlerinde ağır yaralanan yok. Demek ki, mümkün olduğu kadar az zarar vermeyi düsünüp bayılmaları için büyük bir dikkatle vurmus ve düsündüğümüz seyi basarmısız, iddia makamı .yatak ayaklarının bezlerle sarılı olduğunu ya bilmiyor, ya da bil-memezlikten geliyor. Meslekten gelme askerlerden kurulu sayın mahkemeniz, kasaturanın yanıyla bir adama vurulsa ne olacağını herkesten iyi

bilir. Bir de, kalın kaıyola ayağıyla vurulduğunu düsünün. Bayılttığımız dört kisiden, hiç birinin hastaneye yatmadığını, sayın heyetinize hatırlatırım. «Müebbet hapis cezasına çarptırıldığımdan, benim kaçmam daha hafif bir cezaya çarptırılmıs kisilerin firarından çok daha ayrı özellikler tasır, çok daha hafif cezayı gerektirir. Bu yasta, hayata bir daha dönmemeyi kabullenmek çok güç istir. Heyetinizin bize anlayıs göstereceğini umuyoruz.»

Baskan yardımcılarıyla fısıldastı, sonra tokma-ğıyia kürsüye vurdu : — Sanıklar, ayağa kalkın! Üçümüz de dimdik, bekliyoruz. Baskan : «Mahkeme heyeti, cinayete tesebbüs suçunu kabul etmedi. Dolayısıyla bu yönden bir ceza verilmesi söz konusu değildir. «Kaçtığınız için de ikinci derecede suçlu görüldünüz. Bu suçtan, mahkeme sizi iki yıl hücre cezasına çarptırıyor.» Salonda, mahkemeyi izleyen aynasızlar neye uğradıklarını anlayamadılar. Arkadaslarımızın bulunduğu binaya döndüğümüzde herkes memnundu, kimse bizi kıskanmıyordu. Daha ağır cezalara çarptırılanlar bile, talihimizden ötürü bizi kutluyorlardı. Francois Sierra beni kucaklamaya geldi. Sevinçten çılgına dönmüstü. 270 ALTINCI DEFTER SALUT ADALAR! ADALARA GELDSDMDZ YARIN, Sault Adalarına gitmek üzere yola çıkıyoruz. Bütün çabalarıma rağmen, iste, bu kez, hayat boyu gömülmenin arifesindeyim. Bir kere, Saint - Joseph'de iki yıl hücre cezası çekeceğim. Kürek

mahkûmlarının bu adaya verdiği «insan Yiyen» adını yalancı çıkaracağımı umuyorum. Partiyi kaybettim ama yenilgiye uğramıs insanların ruh hali yok bende. Bu cezaevi içindeki cezaevinde, yalnız ve yalnız söz verdiğim gibi, mutlak yalnızlığın insanı sürükleyebileceği sapıtmalara, saçmalamalara kolay kolay kapılmayacağım. Bunlardan kurtulmak için elimde ilâcım adalarda yasayan ama hücreye kapatılmayan bir kürek mahkûmu gibi görmeliyim. Çıktığımda otuz yasında olacağım. Adalardan ender kaçıldığını da biliyorum. Ama parmakla sayılsa bile, yine kaçan olmus, ben de kaçacağım, bundan eminim, iki yıl sonra adalardan kaçacağım, bunu yanımda oturan Clousiot'ya tekrarlıyorum. — Kelebek, seni yere sermek pek güç. Günün birinde özgürlüğe kavusacağın konusundaki sarsılmaz inancını kıskanıyorum doğrusu. Bir yıldan beri durmadan kaçmaya çalısıyorsun, bir kere bile umutsuzluğa kapılmadın. Bir tesebbüsün bosa gidiyor er271 tesi gün bir baskasını hazırlamaya baslıyorsun. Burada hiç bir seye kalkısmayısın beni hayrete düsürüyor doğrusu.

—• Dostum, buradan kaçmanın tek yolu mahkûmları ayaklandırmaktır. Elde edilmesi çok güç olan bütün bu adamları yola getirecek zamanım yok. isyanı çıkarmaya kalkısıyordum, sonra bu patlamanın beni yiyeceğinden ürktüm. Koğusta yatan kırk kisinin tümü kırk yıllık kürek mahkûmu. Çürümüs, kokusmus hepsi, bizden farklı tepki gösteriyorlar, örnek: «Yamyamlar», «Arabi karıncalara yedirenler», çorbaya zehin atan ve adam öldürmek için kendisine en ufak kötülüğü dokunmamıs yedi kisiyi birden temizlemekten çekinmeyen mahkûm. — Adadakiler de buradakilerin aynı. — Evet ama ben, adalardan tek basına kaçacağım. Fazla, fazla yanıma bir kisi alacağirn. Güiümsüyorsun Clousiot, neden? — Gülümsüyorum, çünkü kaçmaktan hiç vaz geçmiyorsun. Paris'te üç büyük düsmanının hesabını görme arzusu içini öylesine yakıp kavuran bir ates, seni ayakta tutan öyle bir güç ki, dilediğinin gerçeklesemiyeceğini düsünmüyorsun bile. — iyi geceler Clousiot, yarın görüsürüz. Evet, göreceğiz su ünlü Salut Adalarını. Soracağımız ilk sey

de, bol keseden insan harcadıkları bu adaların adının neden Salut (Kurtulus) olduğu. Ve Clousiot'ya arkamı dönüp yüzümü, karanlık geceden kopup gelen esintiye doğru biraz daha eğiyorum. Ertesi sabah erkenden, adalara doğru yola çıktık. Cayenne-Adalar-Saint-Joseph arasında mekik dokuyan Tanon adlı dört yüz tonluk eski bir gemide yirmi altı kisiyiz. Ayaklarımıza vurulan zincirler ve kelepçelerle, ikiser ikiser birbirimize bağlıyız. Elde tüfek, dört aynasızın gözetlediği sekizer kisilik iki grup geminin ön tarafında. Altı aynasız ve iki kafile yöneticisinin denetlediği on kisi de teknenin kıçında, ilk büyük fırtınada denizin dibini boylayacağa benzeyen geminin güvertesinde herkes. Yolculuk sırasında düsünmeye kararlıyım, kendimi oyalamaya bakıyorum. Sırf canını sıkmak için, 272 yakınımda duran bet suratlı aynasıza sesleniyorum : — Çürümüs tekne, ilk büyük fırtınada batabilir. Ayağımıza vurduğunuz zincirle batan gemiden sağ çıkmamız imkânsız.» Keyifsiz görünen aynasız, tam beklediğim tepkiyi gösteriyor: — Denizde boğulmanız bize vız gelir. Sizi zincire vurma emri aldık, hepsi bu kadar. Sorumluluk emri

verenlere aittir. Biz nasılsa uygulayıcı durumundayız. 9 — Haklısınız sayın bayım, zincire vurulsak da vurulmasak da, tabut denizin ortasında parçalandı mı hepimiz dibi boyladık demektir.

— Biliyor musunuz, uzun süreden beri gemi hep aynı yerler arasında gidip geliyor, diyor enayi. Simdiye kadar da basına bir is gelmedi. — Tabi- ama, gemi «uzun süreden beri» denizlerde gezindiği için, simdi zorunlu olarak basına her an bir is gelmesine hazır bulunmak gerek. Dstediğimi basarmıs, beni çevreleyen bu gene! sessizliği silkeleyebilmisim. Hemen konu, mubassırlar ve mahkûmlar tarafından ele alındı : «Evet, bu gemi çok tehlikeli, bir de üstelik bizi zincire vuruyorlar. Zincire vurulmasak belki bir kurtulus yolu bulabiliriz.» — Canım, hepimizin durumu aynı. üniformamız, çizmelerimiz ve silâhlarımızla biz de hafif değiliz. — Silâhın lâfı mı olur, diyor bir baskası, gemi batarsa silâh nasılsa bırakılabilir. ilginin uyandığını görünce, ortaya ikinci bir sorun atıyorum : «Kurtarma filikaları nerede? En fazla sekiz kisi alabilecek küçük bir tekneden baska sey göremiyorum. Kaptanla tayfaları alır, gerisi boku yedi.» Sesler biraz daha yükseliyor ve tartısma, iyiden iyiye herkesi sarıyor. — Doğru, kurtarma filikası diye bir seyden eser yok. üstelik gemi öyle bir halde ki, su ise yaramaz herifleri

götürüp getirmek için aile babalarının hayatı tehlikeye atılıyor. Bu sorumsuzluk akıl alır gibi değilArka güvertedeki grupta olduğumdan iki kafile kelebek 273/18 yöneticisi de bizimle birlikte yolculuk ediyor. Biri bana bakıp : — Kolombiya'dan dönen Kelebek sen misin? diye soruyor. — Evet. — Denizcilikten anladığın belli, o kadar uzağa gidebilmene sasmamalı.» Sisinerek yapıstırıyorum cevabı : «Evet, çok iyi anlarım.» Ortalıkta soğuk bir hava esiyor. En tehlikeli yer olan Maroni ırmağının ağzından denize açıldığımız için dümeni tutmak gereğini duyan kaptan da, köprüsünden inip yanımıza geliyor üstelik. Dümeni baskasına devretmis. Kapkara, ufak tefek ve sisman, genç yüzlü kaptan, bir ceviz kabuğuyla Kolombiya'ya gidenlerin kimler olduğunu soruyor: Kafile sefi : — Su, su ve su ilerdeki, diyor. — Kaptan hanginiz? diye soruyor beberuhi. — Benim efendim. — Eh dostum, denizci olarak seni candan kutlarım. Sıradan biri değilsin. Al!» Elini ceketinin cebine

sokuyor: «Su mavi tütünle sigara kâğıtlarını benim armağanım olarak kabul et. Sağlığıma içersin.» — Sağolun kaptan. Ama, bu tabutun tepesinde, haftada bir-iki yolculuk yapmayı göze aldığınız için ben de sizi kutlarım. Canlarını sıkmak istediğim adamlar, kaptanın kahkahayı bastığını görünce iyiden iyiye bozuluyorlar. «Haklısın, diyor, bu ceviz kabuğunu çoktan gemi mezarlığına göndermeleri gerekirdi ama, sirket teknenin batmasını ve sigorta pirimine konmayı bekliyor.» Bunun üzerine: ben de son darbeyi indiriveri-yorum : «Neyse ki sizinle mürettebat için bir kurtarma filikası var.» — «Allahtan öyle!» diyor kaptan fazla düsünmeden ve merdivenlerde kayboluyor. Dsteyerek açtığım bu tartısma konusu, dört saat boyunca yolculuğumu doldurdu. Herkesin söyleyecek bir seyi vardı, nasıl olduğunu bilmiyorum ama tartısma burundakilere de sıçradı. Bu gün deniz pek azgın değil, sabah saat on, 274 zev-doğuyu tutuyoruz, dolayısıyla da rüzgâra ve dalgalara karsı ilerliyoruz. Tabiî gemi de, her zamankinden çok sallanıyor. Mahkûmlardan bir çoğu rahatsızlanıyor. Neyse ki bana zincirlenen mahkûmu

deniz tutmuyor, hemen yanında oturanın kusması hiç de tatlı bir sey değil. Bu çocuk, gerçek bir Parisli serseri. 1927 yılında Güyan'a gelmis. Demek ki, yedi yıldır adalarda. Genç sayılır, otuz sekiz yasında. «Bana Titi la Belote derler, çünkü dostum, iskambilde üstüme yoktur. Adalarda kumardan geçinirim, sayısı iki franktan bütün gece blum oynarız. Hele karsındakinin elinde birkaç surat patlarsa, yanında toplanan diğer sayılarla birlikte kaldırırsın dünyayı.» — Demek adalarda çok para var. — Tabiî be Kelebek! Adalardakilerin hepsinde para dolu tüpler yatıyor. Kimi de içindekinin yarısını mubassırlara yedirip dısardan istediğini getiriyor. Çok yeni olduğun belli, dostum. Bir seyden haberin yok. — Hayır, adalarla ilgili en ufak bilgiye sahip değilim. Yalnız oralardan kaçmanın güçlüğünü duydum. — Kaçmak mı? dedi Titi. Sözünü etmek bile gereksiz. Yedi yıldır adadayım, iki kaçma olayı görüldü. Sonuç ne oldu biliyor musun? üç ölü, iki yakalanma. Kimse basaramadı. Kaçmaya kalkısanların sayıca az olusu da bu yüzden. — Neden adalardan merkeze indin? — Ülserim olup olmadığına baktılar.

— Hastaneden kaçmayı denemedin mi? — Ne kaçması be dostum! Sen isin bokunu çıkardın bir kere. üstelik senin tüydüğün koğusa düsmez miyim? Nasıl kolladıklarını düsün düsünebilir-sen. Soluk almak için pencereye yaklassan, hemen geri çekiyorlar. Nedenini sorunca : «Sonra Kelebeğin yaptığını yapmağa kalkarsın da», diyorlardı. — Baksana Titi, kim su kafile baskanının yanında oturan iri yarı herif? Aynasızların adamı mı? — Deli misin? Herkes ona büyük saygı gösterir. Yüklü bir herif ama, itoğlu it görünmeyi çok iyi beceriyor. Ne aynasızlarla dostluğu var, ne de imtiyazlardan faydalandığı, kürek mahkûmluğunun bütün 275 faydalanılır aynasız takımından da hep uzak durur. Papazla doktor bile ondan is çıkaramadı. Gerçek bir efe gibi davranan bu yüklü adam, Kral XV. Louis soyundan geliyor. Evet dostum, kendisi konttur, gerçek bir kont. Adı da Kon Jean de Berac. Buraya geldiğinde, mahkûmların saygısını kazanması epey uzun sürdü. Nedeni de, küreğe gönderilmesine yol açan isin pek pis olusu.

— Nedir suçu? — Öz çocuğunu bir köprüden ırmağa atmıs, çocuk sığ yere düsünce asağı inip kaldırmıs ve götürüp derine koyverecek gücü kendinde bulabilmis. — Yok canım! Öz çocuğunu iki kere öldürmek gibi bir sey. — Muhasebecilik yapan ve kontun dosyasını gören bir dostuma bakılırsa, adamı kendi soylu çevresi zıvanadan çıkarmıs. Anası, satolarında oda hizmetçisi olarak çalısan çocuğun anasını köpek gibi sokağa atmıs. Dostuma bakılırsa, kontun kendini beğenmis, ukalâ bir anası varmıs. Bir hizmetçi parçasıyla iliski kurmasını yerip oğlunu o kadar küçültmüs ki, sonunda çocuğunu Kimsesizler Yuvasına bırakacağını söyleyerek dısarı çıkan kont onu köprüden attığında ne yaptığını bilmez haldeymis. — Ne kadara mahkûm olmus? — Yalnız on yıla. Düsünsene Kelebek, o bjzim gibi bir adam mı? Evinin tek hâkimi olan kontes, aile serefini kurtarmak için bir kontun hizmetçiden doğan çocuğunu öldürmesinin büyük suç olmadığını yargıçlara anlatmıstır herhalde. — Sonuç ne?

— Basit bir halk çocuğu olarak benim vardığım sonuç su: Özgür ve olaysız bir hayat yasarken, bu Kont Jean de Berac, soylu sınıfından baska seye önem vermeyecek, dolayısıyla da bu sınıf dısında hiç bir seyle uğrasma gereğini duymayacak sekilde yetistirilmis tasralı bir asilzadeydi. Soyluların dısında kalanlar belki köle değildiler ama, yine de önemsiz kisilerdi. Annesi olacak o bencillik ve kendini beğenmislik örneği kadın, Kontu öylesine hırpalamıs ve baskı altında tutmustu ki, Jean de Berac kendi 276 soyundan gelen kisilerden farksız biri olmustu, önceleri anlattığım gibi bir insan olan bu adam, kelimenin tam anlamıyla soylu bir kisiliği, ancak kürekte edinebildi. Belki aykırı gelir ama, ancak simdi gerçekten bir Kont Jean de Berac'tır. Bana yabancı olan Salut adaları, bir kaç saat sonra bu yabancılığından sıyrılacak. Oradan kaçmanın güçlüğünü biliyorum. Evet kaçmak güç, ama imkânsız değil. Açık denizden gelen rüzgârı iyice içime çekip düsünüyorum: «Karsıdan gelen bu rüzgâr, kaçıs sırasında insanı arkadan itmeye baslarsa?»

Geliyoruz. Dste adalar! Bir üçgen meydana getiriyorlar. Royale ve Saint-Joseph bu üçgenin tabanı, Seytan da tepesi, iyice alçalan günes, ancak tropiklerde büyük bir parlaklık kazanan ısınlarıyla bu adaları aydınlatıyor. Böylece, üçünü de ayrıntılarıyla görebilmek mümkün oluyor, önce Royale, yüksekliği iki yüz metreyi asan bir tepeciğin çevresinde, dümdüz. Ayrıca tepesi de yamyassı. Tümü, denizin üstüne kondurulup üstü kesilmis bir meksikalı sapkasını andırıyor. Her yanı, çok yüksek ve yemyesil hindistancevizi ağaçlarıyla kaplı. Kırmızı damlı küçücük evler, bu adaya az raslanır bir çekicilik veriyor. Adada ne olduğunu bilmeyen biri, hayat boyu burada yasamayı isteyebilir. Düzlükteki fener, kötü havalarda gemilerin adaya çarpmasını önlemek için denizi aydınlatıyor herhalde. Adaya iyice yaklastığımızda bes tane büyük ve uzun yapı görüyorum. Titi'den, bunlardan ikisinin, içinde dört yüz kürek mahkûmunun yasadığı uzun ve genis koğuslar olduğunu öğreniyorum. Sonra beyaz bir duvarla çevrili, zindan ve hücreleriyle baskı kesimi geliyor. Dördüncü yapı kürek mahkûmlarının hastanesi, besinci de

mubassırların. Adanın her kösesinde, yamaçlara serpistirilmis, içinde mubassırların yasadığı kırmızı kiremit damlı küçük evler. Bizden epey uzakta ama Royale'in burnuna yakın, Saint-Joseph seçiliyor. Orada hindistancevizi ağaçları ve yesillik daha az, denizden de büyük açıklıkla görülen, kocaman, yıkık dökük bir yapı adayı kaplamıs. Hemen anlıyorum, TM ae görüsümü doğruluyor. Kalebentliğe mahkûm edilenler cezalarını burada çekiyorlar. Daha asağıda, 277 normal cezalar çeken kürek mahkûmlarının yasadığı kamp binalarını da gösteriyor. Bu binaiar denize çok daha yakın. Gözetleme kuleleri ve mazgallarıyla hepsi açıkça seçiliyor. Sonra, beyaza boyalı duvarları ve kırmızı damlarıyla pırıl pırıl evcikler. Gemi güneyden Royale adasına yaklastığından, küçük Seytan adasını artık görmez oluyoruz, önceden seçebildiğim kadarıyla, bu ada hindistancevizi ağaçlarıyla kaplı koca bir kara parçası, üstelik üzerinde

önemli bir yapı da yok. Deniz kıyısında sarıya boyalı birkaç ev. Sonradan bu evlerde, siyasî sürgünlerin yasadığını öğreneceğim. Büyük beton bloklardan yapılma kocaman bir dalgakıranla iyice korunan Royale limanına giriyoruz. Bu dalgakıranların yapılması kimbilir kaç kürek mahkûmunun hayatına mal olmustur. Üç düdük sesinden sonra Tanon rıhtımdan iki yüz elli metre kadar ötede demir atıyor. Beton ve iri çakıl taslarından yapılma rıhtım çok uzun ve üç metreyi asan bir yükseklikte. Geride, beyaza boyanmıs binalar, rıhtıma paralel uzanıyor. Beyaz üstüne kara yazıları okuyorum: «Nöbetçi Komutanlığın — «Filika Servisi» — «Fırın» — «Liman Yönetmenliği». Gemiye bakan kürek mahkûmları görülüyor. Giysileri çizgili değil, sırtlarında beyaz bir gömlek var, altında da pantalon. Titi la Belöte, adalarda parası olanların, üstündeki harfler silinen un çuvallarıyla terzide kendilerine elbise diktirdiklerini söylüyor. Bu elbiseler pek alısılmıs gibi değil belki, yine de bir incelik sağlıyor. «Hemen hemen hiç kimsede kürek mahkûmu giysisi yok» diyor. Bir filika Tanon'a yaklasıyor. Dümende bir mubassır, sağda ve solda iki silâhlı mubassır daha; dümen

tutanın yakınında, belden yukarısı çıplak, beyaz pantalonlu altı kürek mahkûmu, ayakta, altı koca küreğe asılıyorlar. Kısa sürede rıhtımla gemi arasındaki yolu aldılar. Arkalarına, cankurtaran filikaları türünde kocaman ve bos bir tekne bağlı. Filikalar gemiye yanasıyor, önce kafile sefleri iniyor ve teknenin kıçında yerlerini alıyorlar, iki silâhlı mubassır da buruna geçiyor. Ayaklar prangasız, ama eller kelepçeli, ikiser ikiser cankutaran filikasına iniyoruz; önce benim gru278 bumdaki on kisi sonra geminin burnundaki sekiz kisi. Kürekçiler küreklere asılıyorlar. Geri kalanlar için bir kere daha gemiye gidip gelecekler. Rıhtıma çıkıyor, «Liman Yönetmenliği» yazılı binanın önüne dizilip beklemeye koyuluyoruz. Hiç birimizin esyası yok. Aynasızlara aldırmayan arkadaslar bes altı metre öteden konusuyorlar, birlikte geldiklerimizden çoğu beni dostça selâmlıyorlar. Saint-Martin'de tanıdığım Cesari ve Eskari adlı iki Korsikalı haydut, filika servisinde kürekçi olarak çalıstıklarını anlatıyorlar. Tam bu sırada, Fransa'da polisin eline düsmeden önce tanıdığım, Marsilya Borsası olayına karısan Chapar görünüyor.

Aynasızların önünde, hiç çekinmeden: «Üzülme Kelebek! diyor. Dostlarına güven, hücrede hiç bir seyin eksik olmayacak. Ne kadar yedin?» — iki yıl. — iyi, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Buraya döner ve hayatımızın pek kötü olmadığını görürsün. — Sağol Chapar. Dega'dan ne haber? — Burada muhasebecilik yapıyor, nasıl oldu da simdiye kadar görünmedi hayret. Seni göremediğine üzülecek. Tam o sıra, Galgani geliyor. Bana yaklasıyor, nöbetçi geçmesine engel olmak istiyor ama yine de nöbetçiyi göğüsleyip yanıma varıyor. Söylediği de: «Kardesimi öpmeme engel olamazsınız ya! Allah, Allah, görülmemis sey be!» oluyor, iki yanağımdan öpüp kucaklarken: «Bana güven», diyor. Sonra da uzaklasıyor. Aramızdan geçen kısa konusma söyle: — Ne yapıyorsun? — Postacıyım, ulastırma islerine bakıyorum. — iyisin ya? — Rahatım yerinde. Adaya son çıkanlar da bize katılıyor. Hepimizin kelepçelerini çözüyor. Titi la Belote, Kont Jean Berac ve iki yabancı, kafileden ayrılıyorlar. Bir mubassır : «Haydi bakalım, diyor, kampa gidiyorsunuz, ileri!»

.Onların esya torbaları yanlarında. Her biri torbasını sırtlıyor, adanın tepelerine çıkan yolda yürümeye baslıyorlar. Ada komutanı, yanında altı mubassırla 279 görünüyor. Yoklama yapılıyor. Eksik yok. Bizi buraya kadar getiren muhafızlarımız çekiliyor artık. i!]1 — Muhasebeci nerede? lıi — «Geliyor sef.» Beyaz elbisesinin ceketi düğ;| Dl meli, yanında bir mubassır, Dega'nın geldiğini görüyorum; ikisinin koltuğunun altında birer koca «Def-ter-i Kebir», ikisi de, yeni gelenleri sıradan çıkarıyor ve numara veriyor: «Siz, hücre mahkûmu bilmem kim, gemide numaranız X, hücrede numaranız Z olacak.» — Cezan ne kadar? X... yıl. Sıra bana geldiğinde, Dega, yanaklarımdan öpüp kucaklıyor, kucaklıyor. Komutan yaklasıyor yanımıza. — Kelebek bu mu? — Evet komutanım, diyor Dega. — Hücrede kendinize iyi bakın, iki yıl çabuk geçer. Hücrede Bir filika hazır. On dokuz mahkûmdan onu ilk filikayla yola çıkıyor. Ben de harekete hazırlanmak üzere çağrıldım. Dega, soğukkanlılıkla: «Hayır, diyor, o en son kafileyle gidecek.»

Geldiğimden bu yana, kürek mahkûmlarının konusması beni çok sasırtıyor. Pek disiplin hissedilmiyor, aynasızlara kulak astıkları da yok gibi. Yanıma gelen Dega ile konusuyorum. Bütün hikâyemi ve kaçısımı biliyor. Saint-Laurent'da, benimle birlikte olan mahkûmlardan bazıları adalara gelmis ve Dega'ya* her seyi anlatmıslar. Halime yakınmıyor, bunu yapmı-yacak kadar ince bir insan. Yalnız, yürekten aelen bir tek cümle çıkıyor ağzından : «Basarmayı hakket-mistin yavrum. Gelecek sefere!» Cesaret, demek gereğini bile duymuyor. Bende cesaretin eksik olmadığını biliyor çünkü. — Burada muhasebe sefiyim, komutanla da aram çok iyi Hücrede kaldığın sürece ağzını pek açma. Sana tütün ve yiyecek göndereceğim. Hiç bir seyin eksikliğini duymayacaksın. — Kelebek, yürü» Sıra bana geldi. — Hepinize eyvallah! Yüreklendirici sözlerinize tesekkürler. Filikaya biniyoruz. Yirmi dakika sonra da SaintJoseph adasına yanasıyoruz. Altı kürekçi ve on hücre

mahkûmuna karsılık, üç silâhlı mubassır bulunduğunu görüyorum. Bu teknenin ele geçirilmesini sağlamak çocuk oyuncağı aslında, Saint-Joseph adasında karsılama komitesi hazır. Dki komutan kendini bize tanıtıyor, ilki ada cezaevinin, ikincisi de hücrelerin bulunduğu binanın komutanı. Çevremiz mubassırlarla sarılı, yürüyerek hücrelerin bulunduğu binaya doğra ilerliyoruz. Yolumuzun üstünde bir tek kürek mahkûmu yok. üzerinde «Hücre Cezası» yazılı demir kapıdan girerken, bu aman vermez binanın ciddiliğini farkediyoruz. Demir kapı ve çevresindeki dört yüksek duvar, üzerinde «Yönetmenlik» yazılı bir küçük yapıyla diğer üç binayı gizliyor, üç binanın ilkinde A, ikincisinde B, üçüncüsünde de C yazılı. Yönetmenlikten içeri sokuyorlar bizi. Soğuk bir oda. Hücre cezasına çarptırılmıs on dokuz kisi, ikiser ikiser sıralanmıs komutanın sözlerini dinliyoruz : — Mahkûmlar, burasının kürek cezası çekenlerin Güyan'da isledikleri suçlardan ötürü getirildikleri bir ceza yeri olduğunu biliyorsunuz. Burada kimse, sizi topluma kazandırma çabası göstermiyecek. Böyle bir çabanın gereksizliğini biliyoruz. Burada yola getirilmenize çalısılacak. Geçerli tek yönetmelik çeneyi

tutmaktır. Ağzınızı açmıyacaksınız. Duvara vurarak haberlesmek tehlikelidir, yakalanırsanız çok ağır cezalara çarptırılırsınız. Ağır bir hastalığa yakalanmadıkça revire gitmeye kalkmayın. Bir hastalık olmadan revire gittiğiniz anlasılırsa cezalandırılırsınız. Bütün söyleyeceklerim bu kadar. Bir de, sigara içmenin yasak olduğunu iyice bilin. Mubassırlar, hepsinin üstünü iyice arayın ve hücrelerine götürün. Charriere, Clousiot ve Maturette aynı binada olmamalı. Bu isle sizi görevlendiriyorum Santori. On dakika sonra A binasında 234 numaralı hücreye kapatılıyorum. Clousiot B de, Maturette ise C de. Bakısarak vedalasıyorum. Buraya girer girmez sağ 280 281 çıkmak istiyorsak, insanlık dısı yönetmeliğe boyun eğmemiz gerektiğini anladık. Uzun yol arkadaslarımın, bütün güçleriyle bana destek olan bu onurlu ve yürekli kisilerin, birlikte kaçtığımız için asla yakınmayan ve yaptığımız isten pismanlık duymayan dostların uzaklasmasını izliyorum. Yüreğim eziliyor, özgürlüğümüzü elde etmek için verdiğimiz on dört aylık omuz omuza mücadeleden sonra, sınırsız bir dostlukla birbirimize bağlıyız artık.

Beni koydukları hücreyi inceliyorum. Fransa gibi yeryüzünde özgürlüğün besiği olarak bilinen, insan Haklarını dünyaya getiren ülkenin, Güyan'da, Atlantik Okyanusu üzerindeki yitik ve avuç içi kadar bir adada, Saint-Joseph cezaevi gibi barbarlık örneği bir baskı tesisi kuracağı asla aklıma gelmezdi. Yanyana yüz elli hücre düsünün, sırt sırta vermisler, kalın duvarlarındaki tek gedik, üzerinde küçük bir gözetleme yeri bulunan demir kapılar. Gözetleme deliğinin üstünde de : ((Komutandan emir alınmadıkça bu kapının açılması yasaktır», yazılı. Solda, tıpkı Beaulieu cezaevindeki gibi tahta yastıklı bir kerevet: kerevet kalkıp iniyor, bir çengelle duvara asılabiii-yor. Bir battaniyesi var. Kösede, arkalıksız iskemle yerine geçen bir beton blok; bir küçük süpürge; bir asker masrapası, bir tahta kasık, kenef deliğini gizleyen ve zincirle bağlı bir madenî kapak. Duvarların yüksekliği üç metre. Tavan, tramvay raylarını andıran koca demir kirislerden meydana gelmis. Bu kirisler öylesine birbirine geçmis ki, aralarından irice bir sey sızamaz. Sonra daha yüksekte asağı yukarı yerden yedi metre yukarda binanın damı. Sırt sırta veren hücremizin üstünde de,

genisliği asağı yukarı bir metre olan, nöbetçilerin devriye gezmesini sağlayacak bir çesit asma kat. Bu asma katın üzerinde iki nöbetçi durmadan gidip geliyor ve ortada karsılasıp geri dönüyorlar. Dlk izlenim müthis. Asma kata kadar binanın içi epey aydınlık ama, hücrenin içindekiler güçlükle seçilebiliyor. Düdük çalıp kerevetlerin takılması için isaret vermelerini bekleyerek hemen yürümeye koyuluyorum. Gürültü yapmamak için gerek nöbetçilerin, gerekse mahkûmların ayaklarında lâstik pabuçlar var. Dlk düsüncem su : «234 numara282 |ı hücrede, Kelebek diye bilinen Charriere iki yıl, yani yedi yüz otuz bes günlük cezasını, delirmeden tamamlamaya çalısacak. Bu cezaevine verilen «insan Yiyen» adını yalanlamak kendisine kalıyor.» Bir, iki, üç, dört, bes, dönüyorum. Bir, iki, üç, dört, bes, yine dönüyorum. Aynasız tepemden geçiyor. Geldiğini farketmedim, birden gördüm. Derken yükseğe, binanın tavanına yerlestirilen ısıklar yanıyor, yerden altı metre yukarda. Asma kat aydınlık ama hücreler karanlıkta. Yürüyorum, rakkas yeniden

harekete geçti. Beni mahkûm eden jüri üyeleri, rahat uyuyun, beni nereye yolladığınızı bir bilseniz içiniz kaikar ve böylesine insanlık dısı bir cezanın uygulanmasına suç ortaklığı etmezdiniz. Hayalimin serseriliklerini önlemek güç olacak. Hattâ imkânsız. En iyisi, hayallerimi hepten yok etmeksense, pek umut kırıcı sayılmayacak konulara yöneltmek. Gerçekten de, kerevetlerin takılacağı bir düdükle belirtiyorlar. Kalın bir ses duyuyorum, söyle diyor: «Yeniler, düdük sesinden sonra kerevetin çengelini takıp istediğiniz an yatabileceğinizi bilin.» «Yatabileceğinizi» sözüne dikkat ediyorum yalnız. Yürümeye devam ediyorum, bu an, insanın uyumasına imkân vermeyecek kadar hayatî bir an. Tepesi açık olan bu kafese alısmalıyım. Bir, iki, üç, dört, bes, saat rakkasının uyumunu gelir gelmez sağlayabildim; basım önde. ellerim arkada birlesmis, adımların uzunluğu birbirine esit, saat rakkasını andırırcasına, uyurgezer gibi durmak dinlenmek bilmeden gidip geliyorum. Bes adım sonra duvarı görmüyorum bile, dönerken sürtünüyorum yalnız, ne sonu, ne de belirli bir bitis süresi olan bu maratonu bıkıp usanmadan sürdürüyorum.

Evet Kelebek, bu «insan Yiyen» gerçekten yabana atılır bir yer değil. Aynasızın gölgesi duvara vurduğunda da, insan bir tuhaf oluyor. Basını kaldırıp aynasıza bakarsan daha kötü. Seni yakalayan avcının tepeden gözetlediği çukura atılmıs bir leopar aibi oluyorsun, izlenim korkunç, alısabümem için aylar çeçmesi gerekecek. Her yıl üç yüz altmıs bes gündür; subatın yirmi 283 dokuz çektiği bir yıla raslamazsak, iki yıl, yedi yüz otuz eder. Birden gülümsüyorum. Yedi yüz otuz günle yedi yüz otuz bir arasında ne fark var? Hayır, aynı sey değil. Fazladan bir gün, fazladan yirmi dört saat demek. Yirmi dört saat da az sey değil. Yirmi dörder saatlik yedi yüz otuz gün çok daha uzun. Kaç saat eder hepsi acaba? Kafamda bunu hesaplayabilir miyim acaba? Nasıl yapmalı, imkânsız gibi geliyor. Yok canım ,neden hesaplanmasın. Evet, yapılabilir bu hesap. Bir bakalım. Yüz gün, iki bin dört yüz saat eder. Yediyle çarptın mı, gayet kolay, on altı bin sekiz yüz saat ediyor ve yirmi dört saatlik otuz gün artıyor ki o da yedi yüz yirmi saat. Toplam, on altı bin sekiz yüz, artı yedi yüz yirmi, yanlıs yapmadıysam on yedi bin

bes yüz yirmi ediyor. Sevgili kelebek Efendi, kaygan duvarlı ve özel olarak yırtıcı hayvanlar için yapılmıs bu kafeste on yedi bin bes yüz yirmi saat öldüreceksin. Kaç dakika geçireceğim acaba. Canım saatler önemli hadi, dakikaların ne önemi var? Büyütmeyelim Saniyeler neden hesaplanmasın sanki? önemli olup olmadığı değil beni ilgilendiren Bu günleri, saatleri, dakikaları tek basına bir seyle doldur-malısın, kendi kendinle. Sağımda, solumda, ardımda kim var acaba? Eğer bu üç hücre doluysa, içindekiler, 234 numaraya kimin geldiğini merak ediyorlar demektir. Ardıma düsen bir seyin çıkardığı boğuk sesi duyuyorum. Bu da nesi? Sakın komsum, tepeden bir seyler atma ustalığın göstermesin? Düsenin ne olduğunu seçmeye çalısıyorum. Uzun ve dar bir sey gözüme çarpıyor. Tam eğilip almaya hazırlandığım sıra, karanlıkta görmekten çok kestirebildiğim bu sey harekete geçiyor ve hızla duvara doğru ilerliyor. Harekete geçtiğinde bir an durakladım. Duvara vardığında tırmanmaya koyuluyor, sonra kayıp yere iniyor. Duvar o kadar kaygan ki, bu sey iyice yapısıp üzerinde ilerliyemiyor üç kere duvara tırmanma çabalarını izliyor, dördüncüsünde yere düser düsmez ayağımla

eziyorum. Lâstik pabucumun altında yumusacık. Ne olabilir bu? Diz çöküp mümkün olduğu kadar yakından bakıyor ve sonunda ne olduğunu anlı-yabiliyorum : Yirmi santim uzunluğunda, iki kalın parm eıııııuc wı>a un yıyaıı uu. uyıcaıııe ımueııı ı\aıkıyor ki, böceği yerden alıp kubura atmıyorum bile. Ayağımın ucuyla kerevetin altına itiyorum yalnız. Yarın gereğini düsünürüz. Nasılsa bol bol çıyan görecek zamanı bulacağım; yüksekten, damdan düsüyorlar. Yatarken, yakalamadan ya da rahatsız olmadan çıplak gövdemin üstünde yürümelerine göz yummayı öğreneceğim. Üstümde yürürken yapacağım bir taktik hatasının, ne büyük acılara mal olacağını da zamanla anlayacağım. Bu iğrenç hayvanın sokması, on iki saat süren müthis bir ates yapıyor, altı saate yakın bir süre de insanın her yanını alev alev yakıyor. Her neyse, bu hayvan düsüncelerime bir değisiklik, yeni bir mesgale getirecek. Bir çıyan hücreme düstüğünde uyanırsam, küçük süpürgeyle onu mümkün olduğu kadar uzun süre rahatsız edip gizlenmesine fırsat vererek eğleneceğim. Sonra da, onu bulup gizlendiği yerden çıkarmaya çalısacağım. Bir, iki, üç, dört, bes, mutlak bir sessizlik. Burada kimse horlamıyor mu? Kimse öksürmüyor mu? Boğucu bir

sıcak olduğu gerçek, üstelik gece böyle. Gündüz nasıldır kimbilir! Çıyanlarla yasamak zorundayım. Santa Marta'daki su altı hücresinde sular yük-seiince bunların binlercesi gelirdi, daha küçüktüler ama aynı türdendiler ya. Santa Marta'da hücreyi günde iki kere su basardı ama bağırır, haykırır, geçici ve iflah olmaz delilerin sarkılarını, haykırıslarını, zırvalarını dinlerdik. Burası gibi değildi Santa Marta. Seçme olanağım olsa, Santa Marta'yı seçerdim. Bu dediğin mantıksız Kelebek. Orada, genel kanı, bir insanın hücre cezasına ancak altı ay dayanabileceğiydi. Oysa burada, bes-altı yıl, hattâ daha fazla yatanlar var. Bu cezaya mahkûm edilmeleri baska sey, cezayı çekmeleri çok daha baska tabiî. Kaçı intihar ediyor. Nasıl intihar edebileceklerini de pek anlıya-mıyorum ya. Aslında mümkün. Kolay olmasa bile, insan kendini asabilir. Pantalonundan bir ip yaparsın. Ucuna süpürgeyi bağlayıp kerevetin üstüne çıkarak ipi, kirislerden

birinin üstünden geçirebilirsin. Bu isi, duvarın hemen dibinde yaparsan, asma katta gezinen bir sey görmeyebilir. Geçer geçmez de kendini bos285 284 Saiianamvenrâlll. neni uuncııc ıvauaı ıiGoauııı nasılsa tamam olur. Asağı inip hücre kapısını açarak seni ipin ucundan almak için nasılsa acele de etmez. Hücre kapısını açmak mı? Üstelik açamaz da. Kapıda yazılı : «Komutanın emri olmadan kapıyı açmak yasaktır.» öyleyse korkma, intihar etmek isteyen, «komutanın emriyle» ipten indirilene dek ölecek zamanı nasılsa olur. Pek hareketli ve ilginç olmayan bütün bu seyleri, hareket ve kavgadan hoslanan okurlar için yazıyorum. Canlan sıkılırsa birkaç sayfa atlayabilirler. Yine de, yeni hücreme girdiğimde edindiğim ilk izlenimleri beynime çullanan ilk düsünceleri, mezara indirildiğim ilk saatlerde gösterdiğim tepkileri elimden geldiğince gerçeğe uygun olarak anlatmam gerektiğini biliyorum. Yürümeye baslayalı epey oldu. Karanlıkta bir mırıltı geliyor kulağıma, nöbet değistiriyorlar. Dlk nöbetçi

uzun boylu, kupkuru biriydi. Simdiki kısa ve sisko, ayaklarını sürüyor. Bir sürtünme iki hücre beriden ve iki hücre öteden duyuluyor. Arkadası gibi çıt çıkarmayan biri değil. Yürümeye devam ediyorum. Epey geç olmalı. Saat kaç acaba? Yarın zamanı ölçme olanağı yeniden elime geçecek. Kapıdaki delik günde dört kere açıldığına göre, asağı yukarı saatin kaç olduğunu kestirebileceğim. Gece, ilk nöbetin saatini ve süresini bilirsem belirli bir ölçüyü göz önünde tutarak yasayabilirim: ilk nöbet, ikinci, üçüncü nöbet, v.s... Bir, iki, üç, dört, bes... Bu bitip tükenmez gezintiye yeniden baslıyor ve yorgunluğun da yardımıyla, geçmisi kurcalamak için havalanfveriyorum. Hücrenin karanlığıyla büyük çeliski gösteren günlük güneslik bir yerde, kabilemin kumsalında oturmusum. Lali'nin avlandığı tekne, kıyıdan iki yüz metre ötede, masmavi, benzerine pek raslanmayan bir deniz üstünde sallanıyor. Ayaklarımla kumu eseliyorum. Zoraima, ateste kızartılmıs, sıcaklığını yitirmemesi için de muz kabuğuna sarılmıs koca bir balık getiriyor bana. Balığı ellerimle yiyorum, o bağdas kurup karsıma oturmus beni seyrediyor. Dri parçaların balıktan kolayca

koptuğunu görmek Zoraima'yı mem286 un ediyor, böylesine lezzetli bir sey yemenin doğuruğu hosnutsuzluğu yüzümden okuyor. Hücrede değilim. Ne hücre cezasından haberim ar, ne Saint-Joseph'den, ne de diğer adalardan, umlarda yuvarlanıyor, kum kadar ince mercanla elerimi oğusturuyorum. Saydam ve tuzlu suda ağzımı alkalıyorum sonra, Avuçlarıma su doldurup yüzü-e çarpıyorum. Boynumu ovalarken saçlarımın iyi-en iyiye uzadığını farkediyorum. Lali döndüğünde nsemdeki saçları kestireceğim. Zoraima'nın bezini çözdüm, kumların üstünde günesin altında, denizden gelen rüzgârın oksamasıyla onu oracıkta elde ettim. Zevklendiğinde yaptığı gibi sevgiyle inliyor. Rüzgâr, bu ask ezgisini belki Lali'nin kulaklarına ulastırıyor. Lali bizi göremeyecek, çiftlestiğimizi seçemeyecek kadar uzakta değil, sevistiğimizi açıkça farkedebile-cek yakınlıkta. Bizi görmüs olmalı ki, tekne kıyıya yaklasıyor. Lali, gülümseyerek karaya ayak basıyor. Yolda örgülerini açmıs, bu essiz güney rüzgârı ve günesiyle kurumaya baslayan nemli saçlarından parmaklarını gezdirmis. Ona doğru yürüyorum. Sağ kolunu belime doluyor, kulübeye doğru gitmemiz için beni itiyor. Yol

boyu, hiç durmadan : «Ya ben, diyor, ya ben?» içeri girer girmez yerde duran katlanmıs hamağın üstüne itiyor beni, onun içinde dünyanın varolduğunu unutuyorum. Zoraima çok zeki, sevismemizin ne kadar süreceğini hesaplayıp giriyor içeri. Geldiğinde, asktan sarhos, hamağın üstünde yatıyoruz. Yanımıza oturduğunda ablasının yanaklarına vuruyor, «açgözlü» anlamına gelebilecek seyler söylediğini sanıyorum. Sonra utana sıkıla, önce benim, sonra da Lali'nin bezlerimizi düzeltiyor. Gecemi Gua-jiro'da geçirdim. Gözümü hiç kırpmadım. Yasadığım bu anları görebilmek için, kerevetin üstüne uzanıp gözlerimi kapamadım bile. Büyülenmis gibi, hiç durmadan yürürken, asağı yukarı altı ay önce yasanmıs o güzel güne kendimi zorlamadan dönüverdim. Isık dönüyor, günesin doğup ısınlarıyla yavas yavas hücreyi aydınlatmaya basladığı ve hücreyi kap-hyan çevremdeki sisi dağıttığı anlasılabiliyor. Bir düdük sesi isitiliyor. Duvara çarpan kerevetlerin gürültüsünü duyuyor, komsumun çengeli duvardaki halka287 ya geçirdiğini one ısıteonıyorum. Komsum öKsürüyor, bir su sıkırtısı geliyor kulağıma. Yoksa burada yıkanmak mümkün mü?

— Mubassır bey, burada nasıl yıkanılır? — Mahkûm, bilmediğiniz için bağıslıyorum sizi. Nöbetçi mubassırla konusan ağır cezaya çarptırılır. Yıkanmak için aptesanenin üstüne çıkarak elinizdeki kapta bulunan suyu bir elle basınıza döker, öbür elle de silinirsiniz. Battaniyenizi açmadınız mı? — Hayır. — içinde bezden bir havlu olmalı. Bir bu eksikti! Nöbetçiyle konusmak da yasak mı? Sebep ne olursa olsun? Ya insan çok acı çekerse? Ya gebermek üzereyse? Bir kalp, bir apandisit, güçlü bir astım krizi gelirse? Ölüm tehlikesinde olanın imdat

diğe bağırması da mı yasak? Bu kadarı fazla! Yok canım, normal. Sonuna kadar dayanamayıp sinirlerin laçka olursa, rezalet çıkarmak çok kolay bir is. Sesleri isitmek, seninle konusulduğunu, «Geber, ama sus» denmesi pahasına konusulduğunu duymak için patırdı etmek basit. Ama aynı seyi, burada yatan iki yüz elliye yakın mahkûmdan her gün en az yirmi kadarı, beyinlerinde biriken gazı bosaltmaya yarıyan bir supap gibi kullanabilir. Bu aslan kafesini yaptırmayı düsünen, bir psi-kiatr olamaz : Bir hekim, serefini bu denli ayaklar altına alamaz. Yönetmeliği kabul ettiren bir doktor değil. Ama bu bütünü meydana getiren adamlar iğrenç iki canavar, ahlâksız ve kurnaz iki psikolog, mahkûmlara karsı büyük nefret duyan iki kisi herhalde. Caen'da, Baulieu merkez cezaevinin, yerin iki kat dibindeki zindanlarında tutuklulara yapılan iskencelerin ve kötü davranısların yankısı sızar, kulaklara gelirdi. Bunun delilini, kelepçelerle basparmaklarımı birlestiren aleti çıkardıklarında, gardiyanların yüzünde

beliren korkuyu okuduğumda elde etmistim. Bu korku, baslarına dert açılacağından çekinen kisilerin duyabileceği korkuydu. Ama burada, yalnız birtakım cezaevi memurlarının girebildiği bu zindanlarda herkes rahat, kimsenin basına dert gelmez. .. 288 ıumjı, ıcımı, lukut KapııaraaKi aeıiKier açılıyor. Benimkine yaklasıp bir göz atıyorum, sonra basımı biraz çıkarıyor, derken iyiden iyiye koridora uzatıp sağımda solumda bir sürü kafa görüyorum. Delikler açılır açılmaz, bütün basların dısarf uğradığını hemen anlıyorum. Sağdaki, anlamsız bakıslarla beni süzüyor. Isıksız, zavallı, bön yüzü soluk ve yağlı, soldaki büyük bir çabuklukla : — Ne kadar yedin? diye soruyor. — Dki yıl. — Ben dört yıl. Biri geçti. Adın ne? — Kelebek. — Benimki Georges, Auvergne'li Jojo. Nerede enselendin? — Paris'te, ya sen? Cevap verecek vakit bulamıyor: Kahveyle ekmek iki hücre ötemize vardı. Basını içeri çekiyor, ben de aynı

seyi yapıyorum. Teneke kupayı uzatıyorum, kahve koyuyor, sonra da somunu veriyorlar. Çabuk davranamadığını için madenî çerçeveli deliği sakırdatarak ekmek yere düsüyor. Bir çeyreği bulmadan, yeniden ortalığa sessizlik çöktü, iki koridor üzerindeki hücrelere büyük bir hızla dağıtıyorlar ekmeği, öğlen, içinde bir et parçası yüzen çorbayı veriyorlar. Aksam da mercimek yemeği. Bu yemek, iki yıl süreyle, yalnız aksamları değisecek ve kara mercimeğin yerini kırmızı mercimek, kuru ya da taze bezelye, kuru fasulye ve pirinç alacak, öğlende verilen çorba hep aynı. On bes günde bir de, herkes basını delikten çıkarıyor. Bir mahkûm elindeki makineyle sakallarımızı kesiyor. Üç gündür buradayım, kafamı bir tek sey kurcalıyor. Royale'deki dostlarım bana sigara ve yiyecek yollayacaklarını söylemislerdi. Simdiye kadar elime bir sey geçmedi, üstelik böyle bir mucizeyi nasıl basaracaklarını düsünüyorum. Dolayısıyla da, bir sey gelmemesi beni pek sasırtmıyor. Sigara içmek çok tehlikeli olmalı, üstelik de büyük lüks. Yemek gerçekten hayatî bir sey, çünkü öğlende verdikleri çorba,

içindeki iki üç parça yesillikle ağırlığı yüz gramı geçmeyen bir et parçasının yüzdüğü kaynar su. Aksam kelebek 289/19 da, içinde birkaç tane fasulye ya da kuru sebzenin dolastığı bir kepçe sıvı. Açık söylemek gerekirse Cezaevi Yönetmeliğinden çok yemeği hazırlayan ve dağıtan mahkûmlardan süpheleniyorum. Aksam sebze yemeğini dağıtma sırası ufak tefek bir Marsilyalıya geldiğinde düsünüyorum bunu. Kepçesi tahta kovanın dibine iniyor ve sıra ondaysa, tabağıma sudan çok sebze doluyor. Diğerlerinde tam tersi, kepçeyi daldırmıyor ve biraz karıstırdıktan sonra üstünden alıyorlar. Böylece de azıcık sebzeyle bol su düsüyor. En tehlikeli sey de yiyecek sıkıntısı, iradeyi yitirmemek için belirli bir güce sahip olmak gerek. Koridoru süpürüyorlar, hücrenin önünü daha uzun uzun süpürüyorlarmıs gibi geliyor bana. Süpürge ısrarla kapının dibinde hısırdıyor. Dikkatle bakıyor ve kapımın altındaki kâğıdın ucunu görebiliyorum. Kapının altından bir sey attıklarını, fakat fazla itemediklerini hemen anlıyorum. Kâğıdı çekip açıyorum. Fosforlu

mürekkeple yazılmıs bir mektup. Aynasızın geçmesini bekleyip hemen okuyorum: «Kelebek, yarından so ıra her gün kenefte bes sigarayla bir hindistancevizi bulacaksın. Hindistancevizinin sana yaramasını istiyorsan, uzun uzun çiğne. Etini tutmaya bak. Sabahları, kenefler bosaltılırken sigaranı iç. Sabah kahvesinden sonra sakın sigara yakma, öğlende yemeğini yer yemez, bir de aksam sebzeden sonra birer sigara tüttürebilirsin. Kâğıda ufak bir kalem de eklidir. Bir seye ihtiyacın olursa, ufak kâğıt parçasına bununla yaz. Koridoru temizleyen süpürgesini kapına sürttüğünde, tırnaklarınla kapıyı tırmala. Aynı seyi yaparsa kâğıdı kapının altından at. Kapını tırmalayarak sana cevap vermedikçe, mektubu yollama. Tüpü çıkarmak zorunda kalmak istemiyorsan, kâğıt parçasını kulağının içine sok, kalem parçasını da duvardaki ufak bir yarığa gizle. Cesaret. Yanaklarından öperiz, ignace ve Louis.»

Mektubu yollayanlar, Galgani ile Dega. Bir sıcaklık yükseliyor gırtlağıma kadar. Bu kadar sadık, içten dostlara sahip olmak içimi ısıtıyor. Gelecekten çok daha ümitli bu mezardan canlı çıkacağıma emin, baslıyorum yeniden sen ve canlı adımlarla yürümeye: Bir, iki, üç, dört, bes... Yürürken de düsünüyorum: Bu iki 290 iyilik yapma arzusu. Bana yardım etmek uğruna, biri muhasebecilik, diğeri de postacılık görevini tehlikeye atıyor. Çok pahalıya mal olduktan baska, benim için yaptıkları gerçekten çok büyük sey. Royale'den bana, «insan Yiyen» zindandaki hücreme varana dek kimbilir kaç kisiyi satın almak zorunda kalıyorlar. Okur, kuru bir hindistancevizinin yağ dolu olduğunu bilmelisin. Beyaz ve sert kabuğu öylesine yağlı ki, altı hindistancevizi rendeleyip etini sıcak suya ba-tırırsan, ertesi sabah suyun yüzünde bir litre yağ buiabilirsin. Verilen yemekte en çok sıkıntısını çektiğimiz bu yağ vitamin dolu aynı zamanda. Her gün bir hindistancevizi yemek, sağlık durumunu sağlama almak demektir. Hiç olmazsa ne insanın gövdesinde kuruma baslar, ne de açlığın yarattığı fizyolojik çöküntüden ölme tehlikesi görülür, iki aydır, hiç aksamadan yiyeceğimle sigaram geliyor. Sigara içerken, kızilderililer kadar dikkatli davranıyor, dumanı

iyice içime çektikten sonra yelpaze gibi açtığım sağ elimi sallıyarak havayı temizlerken dumanı azar azar koyuveriyorum. Dün garip bir sey oldu. iyi mi yaptım kötü mü, pek bilmiyorum. Asma katta dolasan nöbetçi korkuluğa yaslanıp hücreme baktı. Bir sigara yaktı, birkaç nefes çekip sigarasını hücreme attı. Sonra uzaklastı. Sigarayı ayağımın ucuyla iyice ezmek için dönüsünü bekledim. Duraklaması pek kısa sürdü, hareketimi farkedince yürüdü. Bana acıdı mı, yoksa bağlı bulunduğu cezaevi yönetmeliğinden utanç mı duydu? Yoksa bu bir tuzakmıydı? Bilmiyorum ama canım sıkılıyor, insan acı çekerken asırı bir duyarlılığı oluyor. Bu nöbetçi, birkaç saniye için iyi bir insan olmak istediyse, nefret dolu hareketimle onu üzmek istemezdim. Buraya geleli iki aydan fazla oldu. öğretici yanı bulunmayan bir sey varsa, o da bu hücre cezası. Çünkü burada en ufak bir dümen yok. Kisiliğimin ikilesmesine çok alıstım. Yanılmaz bir taktik edindim. Bütün varliğımla yıldızlara yükselmek, güçlük çekmeden çocukluğumun ve serüven dolu. hayatımın çesitli dönemlerini göz önüne getirebilmek, sasırtıcı bir gerçekçilikle hayal kurmak için çok yorulmam gereki291

yy/1 ¦ WUUllUl vsu mui ii iuviwi • jr ui uniwit) uiivinwuv^^ jr ı\_< ı düsünmek zorundayım, iyiden iyiye bitkinlesince de kerevete uzanıyor, basımı battaniyemin yarısına dayıyor, öbür yarısıyla da yüzümü örtüyorum. Böylece, hücremde gitgide azalan hava, battaniyenin arasından sızarak burnuma ve ağzıma güç erisiyor. Akciğerlerimde bir çesit boğulma meydana gelmeli. Çünkü beynim alev alev yanmaya baslıyor. Sıcaktan boğuluyor, havasızlık çekiyor ve birden havalanıveriyorum. Ah ruhumun o gezintileri bende, ne anlatılmaz duygular uyandırmıstı. Özgürlüğüm sırasında yasamadığım kadar büyük ask geceleri geçirdim; bunlar çok daha zevkli, gerçek olanlardan daha rahat hissedilen sevismelerdi. Evet, elde ettiğim bu boslukta gezinme yeteneği on yedi yıl önce ölen annemin yanına oturmama imkân veriyor. Elbiseyle oynuyorum, o bes yasındayken bana küçük bir kız görünüsü veren, iyice uzattığı saçlarımı oksuyor, ipek derili, ince uzun parmaklarını seviyorum. Gezintiye çıktığımız gün gördüğüm büyük çocuklar gibi ırmağa dalmak istiyorum, bu çılgınca isteğime benimle birlikte gülüyor.

Saçının en ufak ayrıntıları, açık renk ve pırıl pırıl gözlerindeki ısıltılı sevgi gözlerimin önünde, tatlı sözleri kulaklarımda: «Benim küçük Ririm, annenin seni çok sevmesini istiyorsan uslu uslu otur. Dlerde sen de, çok yükseklerden ırmağa atlıyacaksın, büyük bir çocuk olduğun zaman. Daha çok küçüksün sevgilim. Büyüyeceğin günler çabuk, hem çok çabuk gelecek.» El ele, ırmak boyunca yürüyerek evimize dönüyoruz. Gerçekten de, çocukluğumu geçirdiğim evdeyim. Orada olduğumu o kadar iyi duyuyorum ki notaları göremesin diye ellerimle annemin gözlerini kapıyorum, yine de piyanosunu çalmaya devam ediyor. Hayal değil bu, gerçekten evimdeydik. (Oturduğu döner iskemlenin arkasına tırmanmıs, iri gözlerini kapamak için ellerimi sıkı sıkı bastırıyordum Sen Dul'u sonuna kadar dinleyebilmem için, çevik parmakları piyano tuslarında uçusmaya devam ediyor. Ne sen, insanlıkla ilgisi bulunmayan savcı, ne namusundan süphe ettiğim siz polisler, ne yalancı tanıklıkla özgürlüğünü değis-tokus eden sefil Polein, ne iddia makamının görüsünü ve olayları yorumlayıs sek292

lini benimseyecek kadar alçalan jüri üyeleri, «insan Yiyen»e lâyık ortaklar olan mubassırlar, kimse, hiç biriniz ne kalın duvarlar ne de Atlantik üzerindeki bu yitik adanın uzaklığı, maddî ve manevî hiç bir sey, yıldızlara doğru yükseldiğimde yolculuğumun pembeyle renklenen mutluluğunu bozabilir. Kendi kendimle basbasa kalacağım zamanı hesaplarken, «saat-zaman»dan söz etmekle yanıldığımı anlıyorum. Bu büyük hata. Öyle anlar var ki, bu anları ııdakika-zaman»la hesaplamak gerek, örneğin, sabahları kahve ile ekmeğin dağıtılmasından bir saat sonra kenefler bosaltılıyor. Kova bos döndüğünde, içinde hindistanceviziyle bes sigara, ara sıra da fosforlu mürekkeple yazılmıs bir kâğıt parçası buluyorum. Her zaman değil, ama sık sık dakikaları sayıyorum. Oldukça basit bir is bu, çünkü adımımı bir saniyeye esitliyor, gövdemi saat rakkası gibi kullanarak her bes adımda dönerken içimden sayıyorum: Biiir. On ikiye vardığımda bir dakika ediyor. Bir yerde hayatım demek olan hindistancevizini yiyip yiyemiyece-ğim,

sigaraları alıp alamıyacağım (bu mezarda günde on kere sigara içmek kaçırılmaz bir zevk, her sigarayı iki kerede bitiriyorum) yolunda kuskulandığım sanılmasın. Hayır, kahve verilirken bir ürküntü giriyor içime, nedenini bilmeden korkuyorum, rahatları pahasına bana cömertçe yardım eden insanlar için korkuyorum. Bu nedenle bekliyor ve hindistancevizi geldiğinde rahatlıyorum ancak. Gözümün önünde, demek ki onların da basına bir is gelmedi. Ağır çok ağır geçiyor saatlar, günler, haftalar, aylar. Buraya gireli neredeyse bir yıl olacak. Mırıltıyla ve kırk saniyeden fazla konusmayalı tam on bir ay, yirmi gün var. Yine de, bir kere, yüksek sesle konusma fırsatı buldum. Üsütmüs, çok üsütmüstüm. Hastalığımın doktora çıkmak için yeterli bir gerekçe olduğunu düsünerek listeye yazıldım. iste doktor. Kapımdaki deliğin açıldığını büyük bir saskınlıkla gördüm. Delikte bir kafa belirdi: — Neniz var? Nedir hastalığınız? Ciğerlerinizde mi bir tıkanma hissediyorsunuz? Dönün, öksürün. Yok canım, bu kadarı insanla matrak geçmek, diyeceksiniz. Oysa gerçeğin ta kendisi, Kapıdaki de293

likten beni muayene eden, kapının bir metre ötesinde sırtımı döndürüp aralıktan kulağını uzatarak dinleyen sömürge doktorunu da gördüm. Sonra: «Kolunuzu çıkarın», dedi. Kolumu çıkarmak üzereydim ki kendime duyduğum saygıyla bunu yapmaktan vazgeçtim, garip doktora: «Tesekkür ederim, rahatsız olmayın, dedim. Hiç gereği yok.» Yaptığı muayeneyi ciddiye almadığımı anlatacak gücü kendimde bulabildim. — Nasıl istersen» demek alçaklığını da gösterdi. Ve çekti gitti. Allahtan gitti, neredeyse sinirden patlamak üzereydim. Bir, iki, üç, dört, bes, dönüs. Bir, iki, üç, dört, bes, dönüs. Yürüyorum, durmak yorulmak bilmeden, hırsla yürüyorum, genellikle gevsek olan bacaklarım bugün gergin. Basıma gelenlerden sonra, sanki bir sey ezmek ister gibiydim. Ayaklarımla neyi ezebilirim ki? Altımda betondan baska sey yok. Hayır, böyle yürümekle pek çok seyi ezebiliyorum. Yönetmenliğe hos görünmek için bu kadar alçalabilen doktorun ödlekliğini eziyorum. Baska bir sınıfın acı ve sıkıntılarına kayıtsız kalan bir sınıf insanın kayıtsızlığını eziyorum. Fransız halkının cehaletini, iki yılda bir Saint-Martin-de-re'den yola çıkan insan yükünün

nereye gittiğini ve nasıl olduğunu düsünmeyecek kadar ilgi ve merak yoksunluğunu eziyorum. Belirli bir cinayet islediği gerekçesiyle bir adam hakkında patırtılı yazılar yazan polis muhabirlerinin birkaç ay sonra aynı adamın varlığını bile unutabilmelerini eziyorum. Günah çıkaranları dinleyen, kürek cehenneminde olup bitenleri bildikleri halde susan katolik papazlarını eziyorum. Suçlayanla kendini savunan arasında bir «hitabet oyunu» halini alan ceza muhakemeleri usulünü eziyorum. «Durdurun kuru giyotininizi, yönetmenliğe bağlı memurların kollektif sadizmine bir son verin» demek için sesini yükseltmiyen 'Dnsan Hakları Kurulusu'nu çiğniyorum. Hiç bir örgüt ya da kurulusun bu yöntem sorumlularını sorguya çekip çürüme yolunda, iki yılda bir, neden mahkûmların yüzde sekseninin yok olduğunu sormayısını çiğniyorum, intihar, düskünlük, devamlı açlık, skorbüt, verem, delilik ve erken bunama teshisleriyle imzalanmıs resmî ölüm 294 raporlarını çiğniyorum. Kimbilir daha neler eziyorum ayaklarımın altında? Ama bütün bu olup bitenlerden

sonra herhalde eskisi gibi yürümüyor, her adımda bir seyler çiğniyorum. Bir, iki, üç, dört, bes... ve saatlar... ağır ağır akıp geçerken, yorgunluk sessiz isyanımı bastırıyor. On gün sonra cezamın tam yarısı biteceK. Gerçekten de kutlanması gerekli bir yıldönümü, çünkü su soğuk algınlığımın dısında sağlık durumum iyi. Ne deliyim, ne de delirmek üzereyim. Baslıyacak ikinci yılın da sonunda, hücreden sağ salim ve dengeli çıkacağımdan yüzde yüz eminim. Alçak sesle sürüp giden konusma beni uyandırıyor: — Çoktan ölmüs, diyen birini duyuyorum, görmediniz mi Durand? — Hayır sef. Asma kattan görülmeyen köseye kendini asmıs. Kaç kere geçtiğim halde hiç bir sey farkedemedim. — önemi yok, ama görmeme gerekçenizin pek mantıklı olmadığını kabul edin. Sol yandaki komsum intihar etti. Anladığım bu. Onu götürüyorlar. Kapı kapanıyor. Yönetmeliğe harfiyen uyulduğu, kapının «komutanın önünde» açılmasıyla belli oluyor. Tanıdım cezaevi komutanının sesini. Son on hafta içinde ölüp giden besinci mahkûm. Yıldönümü geldi çattı. Kovanın içinde bir kutu Nestle süt buluyorum. Dostlarımın bir çılgınlığı bu. Satın

almak için büyük para ödedikleri bir yana, bana ulastırmak için kimbilir ne tehlikeler atlatmıslar. Düsmana karsı elde ettiğim zaferi kutluyorum. Onun için de, bugün baska yerlere uçmamakta kararlıyım. Hücremdeyim. Zindana atıldığımdan bu yana bir yıl geçti, yarın fırsatını bulsam kaçmaya hazır hissediyorum kendimi. Bu olumlu bir nokta, koltuklarım kabarıyor. Koridoru süpüren adam alısılmamıs bir sey yapıyor. Dostlarım sunları yazıyorlar: «Cesaret, bir yılın kaldı. Sağlık durumunun iyi olduğunu biliyoruz. Biz de bildiğin gibiyiz. Yanaklarından öpüyoruz. Louis ve Ignace— Mümkünse, birkaç satır karala ve mektubu getirenle bize yolla.» 295

ı !l Mektuba ekli beyaz kâğıt parçasına yazıyorum: «Bütün yaptıklarınıza tesekkür ederim. Güçlüyüm, sayenizde bir yıl sonra da, aynı gücü muhafaza edebileceğimi umuyorum. Ciousiot ve Maturette hakkında bilginiz var mı?» Gerçekten de koridoru süpüren dönüyor, kapımı tırmalıyor. Kâğıdı alttan sürüyorum, hemen kayboluyor. Bütün gün ve gecenin bir bölümü yeryüzündeydim, kendi kendime söz verdiğfm gibi, yerimi hiç değistirmedim. Bir yıl sonra adalardan birinde daha rahat yasayacağım. Royale'de mi, yoksa Saint-Joseph'de mi acaba? Konusup sigara içerek, çıkar çıkmaz kaçıs plânları hazırlayarak kafayı tütsüleyeceğim. Kalan üç yüz altmıs bes günün ikinci yarısına büyük bir güvenle baslıyorum. Sonraki sekiz ay haklı olduğumu gösteriyor. Ama dokuzuncu aya girdiğimizde isler bozuluveriyor. Bu sabah, kenef kovasının temizlenmesi sırasında, benimKinin içini bosaltıp hindistanceviziyle sigaraları mahkûm suç üstü yakalandı. Olay o kadar ciddiydi ki, birkaç dakika süreyle, çıt çıkarılmaması yolunda verilen emirler unutuldu. Zavallının yediği yumruklar açıkça duyulabiliyordu. ölümcül yara alan bir kisinin çıkardığı hırıltı kulağıma

geldi. Derken kapımdaki delik açıldı, kıpkırmızı bir gardiyan suratı: «Sen de bekle basına gelecekleri!» diye haykırdı. — Emrine amadeyim itoğlu!» Zavallı adama yaptıklarından sinirlerim iyice gerilmisti, düsünmeden verdim bu cevabı. Bütün bunlar saat yedide oldu. Ancak on birde, basında komutan yardımcısının bulunduğu bir kalabalık beni almaya geldi. Yirmi ay önce üstüme kapanan ve bir daha açılmayan kapıyı ilk kez açtılar. Elimde teneke kupam, kendimi korumaya ve mümkün olduğu kadar çok yumruk atmaya hazır, hücrenin dibine çekilmistim. Hem bos bulunup dayak yememek, hem de mümkün olduğu kadar kısa sürede kendimden geçmek istiyordum. Bunların hiç biri olmadı: — Çıkın dısarı! — Bana vurmak niyetindeyseniz kendimi koruyacağımı bilin. Dört yandan saldıracaksanız çıkmı296 yorum dısarı. Bana dokunacak ilk adamı benzetmek için burada bekliyorum. — Charriere, kimse size vurmayacak. — Kim garanti ediyor? — Ben, cezaevi komutan yardımcısı. — Sizin sözünüzün değeri kaldı mı?

— Küfretmenin gereği yok. Serefim üzerine dayak yemiyeceğinize yemin ediyorum. Hadi, çıkın dısarı. Teneke kupayı bırakmıyorum. — isterseniz alın yanınıza, nasılsa kullanma gereğini duymayacaksınız. — Peki, oldu.» Dısarı çıkıyorum, komutan yardımcısı ve çevremdeki altı mubassırla koridoru geçiyoruz. Avluda basım dönüyor, ısığın kamastırdığı gözlerimi açamıyorum. Sonunda, geldiğimiz gün alındığımız alçak binayı görüyorum. Bir düzüne kadar mubassır var içerde, iteklemeden, «Yönetmenlik» yazılı odaya sokuyorlar. Yerde, kan içinde bir adam inliyor. Duvardaki saat on biri gösteriyor. «Dört saattir zavallıya iskence ediyorlar», diye düsünüyorum. Komutan masasının basına oturmus, yardımcısı da yanma çöküyor. — Charriere, ne kadar zamandır yiyecek ve sigara alıyorsunuz? — Kendisi size söylemedi mi? — Ben size soruyorum. — Her seyi unutur oldum, önceki gün yaptıklarımı bile hatırlayamıyorum. — Benimle dalga mı geçiyorsunuz? — Hayır, bunun dosyama geçirilmeyisi beni hayrete düsürüyor. Basıma vurulması sonucu, unutkan oldum. Komutan verdiğim cevaba o kadar sasırıyor ki!

— Sorun bakalım Royale'e, diyor. Dediği doğru mu? Diğerleri telefonla konusurken devam ediyor: — Adınızın Charriere olduğunu hatırlıyorsunuz sanırım? — Evet bunu hatırlıyorum. Ve hızla, karsımdakini afallatmak için, robot gibi sıralıyorum: «Adım Charriere, 1906 da Ardeche'de doğdum. Paris'te müebbete 297 mahkûm oldum.» Gözleri yuvalarından uğruyor, onu iyice sarstığımı hissediyorum. — Size bu sabah kahve ile ekmek verdiler mi? — Evet. — Dün aksam yediğiniz sebze neydi? — Bilmiyorum. — Söylediklerinize bakılırsa hiç bir sey hatırlamaz olmussunuz. — Olup bitenlerden haberim yok. Yüzleri hatırlıyorum, örneğin, bir gün beni siz karsılamıstınız. Ama ne gün karsıladığınızı bilmiyorum. — Daha ne kadar cezanız kaldığını da hatırlamıyor musunuz?

— Müebbet hapisten mi? Yanılmıyorsam, ölene kadar. — Hayır hayır, hücre cezasından. — Ben hücre cezasına mı çarptırıldım? Neden? — Aaaa, bu kadarı fazla! Beni sinirden deliye mi çevireceksin yoksa? Kürekten kaçtığın için iki yıl hücre cezasına çarptırıldığını bilmiyor musun yani? Dste o an, son darbeyi de indiriveriyorum: — Ben mi kaçmısım? Komutan, ciddi bir adamım ve sorumluluğumun bilincindeyim. Gelin de bakın hücreme, kaçmıs mıyım, yoksa kaçmamıs mıyım? Tam o sıra, aynasızlardan biri: — Royale'i bulduk komutanım, diyor. Komutan ahizeyi alıyor; «Bir sey yok mu? Çok garip, bir sey hatırlamadığını söylüyor... Neden mi? Kafasına vurmuslar... Peki, özür dilerim binbasım, bakacağım, iyi günler. Tabii, size haber veririm durumu.» — Maskara herif, göster bakalım kelleni. Ha, epeyce genis bir yara var. Basına vurulduğundan bu yana bir sey hatırlamadığını nasıl hatırlıyorsun. Söylesene, ha? — Ne söyliyeyim, basıma vurulduğunu, adimin Charriere olduğunu ve birkaç seyi daha hatırlıyorum. — Niyetin nedir?

— Bana sorduklarınızı anlamaya çalısıyorum. Ne zamandır bana yiyecek ve sigara gönderildiğini soruyorsunuz, iste cevabım: ilk mi yoksa bininci mi, haberim yok. Bir sey hatırlayamadığım için size ce298 vap veremiyeceğim. Hepsi bu kadar, istediğinizi yapın. — Yapmak istediğim çok basit. Uzun süreden beri bo! bol yemek yedin. Artık biraz zayıflayacaksın. Cezan bitene kadar aksam yemeği yok. Aynı gün, koridorun ikinci kez süpürüldüğü sıra bir mektup daha alıyorum. Ama fosforlu mürekkeple yazılmamıs, okumam mümkün değil. Gece, elimde kalan ve kerevetime çok iyi gizlediğimden a-rama sırasında bulunmayan son sigaramı da yakıyorum. Sigaramı durmadan çekistirerek okuyabiliyorum mektubu: «Yiyecek getiren bir sey söylemedi. Sana kendiliğinden, ikinci kere yiyecek ve sigara bıraktığını itiraf etmekle yetindi. Gerekçe olarak da, Fransa'dan tanıstığınızı gösterdi. Royale'de kimsenin bası derde girmeyecek. Cesaret.» Artık hindistancevizi, sigara ve Royale'deki dostlarımın mektuplarından yoksunum. Üstelik aksam yemeğini de kaldırdılar. Açlık çekmemeye çalısmıstım, sigaralar da günümün ve gecemin bir bölümünü

dolduruyordu. Yalnız kendimi değil, dayaktan bayılttıkları zavallı adamı da düsünüyorum. Ağır bir ceza almıyacağını umarım. Bir, iki, üç, dört, bes, dönüs... Bir, iki, üç, dört, bes. Bu rejime kolaylıkla katlanamıyacaksın, çok az yemek yiyeceğinden taktiğini değistirmen gerekecek belki, örneğin, yorulmamak için mümkün olduğu kadar uzun süre yatacaksın. Ne kadar az kımıldanırsan o kadar az yorulursun. Gündüzleri de oturmalı, bambaska bir yasama biçimine alısmalısın. Dört ay, yüz yirmi gün geçmesi gerekiyor. Bu rejimle ne kadar ^aman sonra kansız kalırım acaba? En azından iki ay sonra. Önümde iki önemli ay var. Aksam altıdan sabah altıya kadar yatmaya kararlıyım. Kahveden kenefin temizlenmesine kadar, en fazla iki saat yürüyeceğim, öğlende de, çorbadan sonra asağı yukarı iki saat. Günde topu topu dört saat yürüyüs. Geri kalan zamanı yatarak ya da oturarak geçireceğim. Yorulmadan hayale dalmak da güç olacak. Yine de hayal kurmayı deniyeceğim. Bugün, uzun bir süre dostlarımı ve büyük acı299 I

lar çeken zavallıyı düsündükten sonra, kendimi bu yeni disipline alıstırmaya çalıstım. Saatlar çok uzun geliyor, saatlar boyu islemeyen bacaklarım karıncalanıyor ama basarıyor gibiyim. On günden beri bu rejim sürüp gidiyor. Artık karnım devamlı aç. Her yanımı kaplayan büyük bitkinliği duyuyorum. Sigaraları biraz arıyorum ama hindistancevizinin yokluğu müthis. Erkenden yatıyor ve hücremden kaçıyorum sanki. Dün aksam Paris'te, Rat Mort'da, dostlarımla sampanya içiyordum. Yanımda Londralı Antonio vardı. Balear adalarında doğup büyüme, ama bir Paris'li gibi Fransızca, bir ingiliz gibi de ingilizce bilir. Ertesi gün Clichy bulvarındaki Marronier de, bes kursunda bir dostunu öldürüyor. Çevrede dostlukların ölesiye düsmanlıklara dönüsmesi pek uzun sürmez. Evet dün Paris'teydim. Saint-ıOuen caddesindeki Pelit Jardinde akordeona uyup dansediyordum, müsterilerin tümü Marsilyalı ya da Korsikalılardı. Dostlarım bu hayalî yolculuktan, büyük bir geçerlikle gözümün önünden geçiyorlar, ne onların varlığından süphedeyim, ne de nice güzel gece geçirdiğim o tatlı yerlerdeki kendi varlığımdan. Fazla yürümeden, çok az bir yiyecekle, kendimi iyice yorarak tasarladığım sonucu elde edebiliyorum.

Geçmisin görüntüleri beni öylesine büyük bir güçle hücremden söküp alıyor ki, içerde geçirdiğim saatların çoğunda özgürüm.

Topu topu bir ayım kaldı. Üç aydan beri bir somun ekmekle içinde haslanmıs et parçası bulunan çorbayı içiyorum. Sürekli açlık öylesine göz karartıcı ki, bu et parçasının, çoğu kere görüldüğü gibi deriden ibaret olup olmadığına bakmıyorum bile. Çok zayıfladım, yirmi ay boyunca her gün aldığım hindistancevizinin, bu korkunç zindanda sağlık ve dengenin korunmasına ne kadar yardım ettiğini simdi anlıyorum. Bu sabah kahvemi içtikten sonra çok sinirliyim. Hiç yapmadığım bir seyi yapıyor ve ekmeğimin yarısını bitiriyorum. Genellikle bu ekmeği dört esit parçaya ayırır, saat altıda, öğlen yemeğinde, aksam altıda ve gece yerim. «Neden yaptın bu isi?» Ken300 oı Ktfnuımı paylıyorum, «sonuna doğru mu çözülürsün hep?» — «Açım güçsüz hissediyorum kendimi,» — «O kadar iddialı olma. Nasıl güçlü olabilirsin? Yediğin azıcık yemekle mi? Asıl önemlisi, zaferin sende kalısı, güçsüzlüğüne rağmen hastalanmayısın. Mantıklı düsünürsen, «insan Yiyen» seninle girdiği savasta «yenik düsmek zorunda.» iki saat yürüdükten sonra, iskemle yerine geçen beton blo-kun üstüne oturdum.

Otuz gün, yani yedi yüz yirmi saat daha, sonra kapı açılacak ve: «Charriere, dısarı, diyecekler, iki yıllık hücre cezanız sona erdi.» Ben ne diyeceğim: «Evet, iki yıllık cehennem azabım bitti.» Sakın ha, komutansa karsındaki, unutkanlık numarasına devam etmelisin. Hem de soğukkanlılıkla. «Ne o? dersin. Cezam bitti mi? Fransa'ya mı dönüyorum? Müebbet hapis cezamı bağısladılar mı?» Sırf suratını görmek ve beni çarptırdığı açlık cezasının haksızlığını anlatmak için. — «Ne oluyor sana böyle?» Haksızlık edip etmemesi önemli değil, yanılmıs olmak bizim komutana vızgeliyor. Böyle bir kafanın yanılmasının ne önemi var? Sana haksız ceza verdiği için üzüleceğini mi sanıyorsun? Bundan sonra bir zindancının sağlıklı bir adam olduğuna inanmamı yasaklıyorum, insan olan böyle bir görevi alamaz. Hayatta her seye alısılır, alçaklık mesleğini sürdürmeye bile. Belki de mezara yakınlastığında, Tanrı korkusu (eğer Tanrı'ya ve dine inanıyorsa tabii) onu ürkek ve pisman kılabilir. Hayır, sanma ki pismanlığı yaptığı alçaklıklardan ötürüdür. Tanrı'nın yargılamasından mahkûm edilenlerden biri olmak onu korkutuyor. Bu nedenle, seni hangi adaya gönderirlerse göndersinler, zindancı türüyle uzlasmaya asla yanasma, iki

taraf da, kesin çizgilerle ayrılmıs bir tahta perdenin iki yanında yer almıstır. Bir yanda alçaklık, ruhsuz, ukalâ dümbeleği otorite, içgüdüsel ve düsünmeden tepki gösteren sadizm; öte yanda ben ve benim sınıfıma giren, çok önemli suçlar isledikleri halde çektikleri acılar sonucu tartısılmaz yetenekler kazanan insanlar. Bu yeteneklerin baslıca-ları, acıma, iyilik, cömertlik, soyluluk ve yüreklilik. 301 içtenlikle söyleyeyim, kutbu mciıır\uiıııuyu uCı zaman zindancı I ıktan yeğdir. Topu topu yirmi gün kaldı. Gerçekten kendimi çok güçsüz hissediyorum. Sabah verilen ekmeğimin bir türlü büyümediğinin farkındayım. Kara somunumu küçüklerden seçecek kadar alçalan insan kim olabilir? Çorbamda, günlerden beri sıcak sudan baska sey yok. Et parçası denen sey de, üstünde deri ya da çok az et bulunan bir kemik. Hastalanmaktan korkuyorum. Saplantı halini alıyor bu korku. O kadar bitkinim ki, uyanıkken düs görmek için en ufak bir güç harcamak zorunda bile değilim. Bu büyük bitkinlik ve gerçekten ciddi sinir bozukluğu beni korkutuyor. Tepki göstermek istiyor, ama, yirmi dört saatları çok güç geçiriyorum. Kapım tırmalanıyor. Hemen kapıyorum mektubu. Fosforlu mürekkeple yazılmıs. Dega ve

Galgani'den geliyor. Okuyorum: «Cevap yaz. Sağlık durumundan endisedeyiz. 19 günün kaldı. Cesaret. Louis ve ignace.» Küçük bir kâğıt parçasıyla minik bir kalem ekli. Cevap veriyorum: «Dayanmaktayım ama çok bitkinim. Sağolun. Kelebek» Süpürge yeniden kapıma sürtünüyor, mektubu alttan yolluyorum. Hindistancevizsiz, sigarasız bu mektup, yine de hepsinden güç verici. O essiz, devamlı dostluk gösterisi ihtiyaç duyduğum sey. Dısar-da nasıl olduğumu biliyorlar, hastalanırsam dostlarım herhalde doktoru ziyaret edecek ve bana adam gibi bakmasını söyleyecekler. Haklılar da: Topu topu on dokuz gün kaldı, ölüm ve delilikle girisilen öldüresiye yarısın sonuna varıyorum. Hastalanmayacağım. Bana çok gerekli olan kalorileri harcamamak için mümkün olduğu kadar az hareket edeceğim. Sabah ve öğleden sonraki iki saatlik yürüyüsleri de kaldırıyorum. Dayanabilmek için baska çarem yok. Böylece, gece on iki saat kımıldamadan yatıyor, gündüz de hiç kımıldamadan beton blokun üstünde oturuyorum. Zaman zaman yerimden kalkıyor, birkaç hareket yapıyor, kollarımı sallıyor ve yine çö-küyorum. On günüm var.

Trinidad'da geziniyorum. Zavallıların tek telli kemanları elemli ezgileriyle sallıyor beni. Derken Korkunç, insanlıkla ilgisi bulunmayan bir çığlık beni gerçeğe döndürüveriyor. Çığlık benimkinin ardında, çok yakındaki bir hücreden geliyor. Söylenenleri duyuyorum: — Itoğlu, insene çukuruma. Tepeden bana bakmak yormadı mı seni? Bu deliğin karanlıkta kalması görüntünün büyük bir bölümünü kaçırmana yol açıyor, farkında değil misin yoksa? — Susun, çok ağır bir cezaya çarptırılacaksınız, diyor aynasız. — Yok canım! Güleyim bari, köpoğlusu! Bu sessizlikten daha ağır ne olabilir? Beni dilediğin kadar cezalandır, ama içinde yasamaya mahkûm ettiğin sessizlikten ağırını bulamazsın. Hayır, hayır, hayır. Artık konusmadan oturmak istemiyorum, dayanamıyorum buna! Üç yıldır sana: Bok, köpoğlu,

demeliydim. Ceza korkusundan, sana olan nefretimi haykırmak için otuz ay beklemek hıyarlığını gösterdim! Sana ve senin gibi çürümüs zindancılara duyduğum nefreti! Az sonra kapı açıldı: — Hayır, öyle değil! Açık olan yanı arkaya gelsin. Böylesi çok daha etkili olur! Ve zavallı mahkûm haykırmaya devam ediyor: — Deli gömleğini dilediğin gibi geçir pis herif istersen tersine geçir, beni boğana kadar sık, dizlerinle abanarak asıl bağlara. Yine de ananın disi bir domuz olduğunu, bu yüzden de senin bir pislik yığını olarak dünyaya geldiğini söylememe engel olamazsın! Zavallının ağzını tıkamıs olmalılar, bir sey duymaz oldum. Kapı kapandı. Olay genç nöbetçiyi etkiledi herhalde, birkaç dakika sonra hücremin önünde duruyor ve: «Herhalde delirdi!» diyor. — Yok canım. Bence söyledikleri, dengeli bir adamın ağzından çıkacak sözlerdi. Aynasız donup kalıyor, uzaklasırken: «Bu sözleri sana tekrarlatacağım gün gelir!» diyebiliyor ancak. Bu olay, beni mert kisilerin adasından, kemanlardan, Hintli kadınların memelerinden, Port of Spain limanından uzaklastırıp hücrenin katı gerçeğine döndürüyor. 302 303

un gun, yani DM yu£ mıı\ üdcu ucıııcı r\cuıaııcıuciyı.£. Kımıldamama taktiği ürünlerini veriyor. Yoksa taktik değil de dostlarımın mektubu mu günlerin tat- • lı geçmesini sağlayan. Kendini kabul ettiren bir kıyaslama yüzünden daha güçlü olduğum inancındayım: Zindandan kurtulusuma iki yüz kırk saat var, güçsüzüm ama beynim sapasağlam, yeniden eskisi gibi olabilmem için biraz toparlanmam gerekiyor. Oysa ardımda, iki metre ötede, duvarla ayrıldığım zavallı bir adam deliliğin ilk dönemine, belki de en kötü kapıdan, siddet kapısından giriyor. Uzun süre yasıyamıyacak; baskaldırması, inceden inceye hazırlanmıs bilimsel öldürme yöntemleriyle tıka basa doyurulmasına fırsat verecek. Yan hücredeki mahkûm yenilgiye uğradığından, kendimi güçlü hissettiğime utanıyorum. Çalısmaya giderken önlerinden geçen yoksul giysili, soğuktan donmus, hiç olmazsa elleri sabahın soğuğunda morarmıs, ilk otobüs ya da metroya yetismek üzeıe kosturan halk yığınlarına baktıkça eskisinden çok ısınan ve kürkünün her zamankinden çok keyfini çıkaran sıkı sıkı giyinmis, pabucu sağlam, eldivenli bencillere dönüp dönmediğimi merak etmeye basladım. Hayatta her sey, çoğu kere kıyaslamalardan meydana gelir. «Benim cezam on yıl, Kelebek müebbete mahkûm.» «Doğru, müebbete

mahkûmum, ama yasım yirmi sekiz. ,Onun cezası on bes yıl, yası elli.» Her neyse, cezamın sonuna varıyorum, altı ay geçmeden sağlık, moral ve güç yönünden kendimi toparlayıp uzun süre lâfı edilecek bir kaçısa hazır hâle geleceğim. Dlki uzun uzun konusuldu, ikinci kaçısım kürek cehenneminin duvarlarından birine yazılacak. Hiç kuskum yok. Altı ay geçmeden yola çıkacağım, eminim bundan. Hücrede geçirdiğim son gece bu. 234 numaralı hücreye gireli on yedi bin bes yüz sekiz saat oluyor. Bir kere kapımı açıp cezalandırılmak üzere komutanın karsısına çıkardılar beni. Günde birkaç saniye tek heceli sözcüklerle konustuğum komsumun dısında, cezamı çektiğim sürece dört kere lâf edildi. Birincisinde, düdük çalar çalmaz kereveti yatacak duruma getirmem söylendi —ilk gün—. Bir keresinde 304 doktor: «Arkanızı dönün, öksürün», dedi. Komutanla aramda geçen konusma daha uzun ve canlı geçti. Geçen gün de, zavallı delinin duygulandırdığı nöbetçiyle bir konusmam oldu. Eğlence yönünden pek zengin

ve çesitli değil! Baska sey düsünmeden, rahat rahat uyuyorum: Yarın bu kapı beni dısarı çıkarmak üzere açılacak. Yarın günesi göreceğim, beni Roya-le'e gönderseler bile deniz havasını içime çekeceğim. Yarın özgür olacağım. Bir kahkaha atıyorum, özgür mü olacaksın? Yarın müebbet kürek cezanı resmen çekmeye baslıyorsun, özgürlük dediğin bu mu? Biliyorum, ama hayat olarak iki yıl çektiklerimle kıyaslanır gibi değil. Clousiot ile Maturette'i nasıl bulacağım bakalım? Saat altıda kahve ile ekmek veriyorlar. «Ama ben, bugün çıkıyorum. Yanılıyorsunuz», demek geliyor içimden. Hemen, «unutkanlığımı» hatırlıyorum. Kimbilir, böylece komutanla dalga geçtiğim anlasılır da, hemen çekmek üzere otuz gün hücre cezası daha bindiriverirler. Ama yasa gereğince, Saint Joseph'deki hücre cezam, bugün, 26 Haziran 1936 günü tamamlanıyor. Dört ay sonra otuz yasıma basıyorum. Saat sekiz. Ekmeğimi yedim. Kampta da karnımı doyururum nasılsa. Kapım açılıyor. Komutan yardımcısıyla iki mubaassır karsımda: — Charriere cezanızı tamamladınız. Bugün 26 Haziran 1936. Bizimle gelin. Çıkıyorum. Avluya vardığımda günes, gözlerimi kamastıracak kadar parlak, Birden güçsüzlüğümü

hissediyorum. Bacaklarım gevsiyor, kara lekeler oynasıyor gözlerimin önünde. Oysa otuzu güneste olmak üzere topu topu elli metre yürüdüm. «Yönetmenlik» binasına vardığımda Maturette ile Clousiot'yu görüyorum. Maturette'nin yanakları çökmüs, gözleri yuvalarına gömülmüs, bir iskelet halini almıs. Clousiot sedyede yatıyor. Yüzü sapsarı, simdiden toprak kokuyor. Dçimden: «Dostların görünüsü hiç de iç açıcı değil, diyorum. Acaba ben de onlar gibi miyim?» Bir aynada kendimi görebilmek için sabırsızlanıyorum. Arkadaslarıma:

— Ne haber? Dyi misiniz? diyorum. Cevap vermiyorlar. Tekrarlıyorum: kelebek 305/20 — Dyi misiniz? — Evet, diyor Maturette hafifçe. Hücre cezasını tamamladığımıza göre konusmaya hak kazandığımızı söylemek geliyor içimden. Clousiot'yıı yanağından öpüyorum. Parlak gözlerle bana bakıp gülümsüyor: — Elveda Kelebek, diyor. — Hadi canım! — iyi biliyorum, artık benim isim bitti. Birkaç gün sonra Royale hastanesinde ölecek. Otuz iki yasındaydı Clousiot. Çalmadığı halde, sırtına yüklenen bir bisiklet hırsızlığından yirmi yıl kürek cezasına çarptırılmıstı. Az sonra komutan göründü. — içeri alın üçünü de. Maturette ve siz Clousiot, hücrede en ufak bir kötü davranısınız görülmedi. Fisinize geçirilecek. Siz Charriere, büyük bir suç islediğinizden, sicilinize «kötü hali görülmüstür» yazılacak. — özür dilerim komutan, ne suçu islemisim? — Gerçekten hatırlamıyor musunuz sigaralarla hindistancevizlerinin bulunmasını?

— Canım, dört aydır ne yiyordunuz? —Ne mi yiyordum? Geldiğimden beri ne yiyor-sam onu. — Aaaaa, bu kadarı fazla! Dün aksam ne yediniz? — Her zamanki gibi, verileni. Ne bileyim, hatırlamıyorum. E&lki fasulye ya da pirinç, belki baska bir sebze. — Aksamları yemek yiyor musunuz? — Canım, sahanımdakini atacak kadar enayi mi sanıyorsunuz beni? — Bu kadarı fazla, vazgeçiyorum. Vazgeçiyorum, fisinize «kötü hali görüldü» kaydını düsmekten. Yeni bir fis hazırlayın Bay A...... Bu kez «iyi hali görüldü» diyeceğiz, nasıl isinize geliyor mu? — Doğrusu da bu. Baska bir sey hak etmedim ki.» Bu cümle üzerine, komutanın odasından çıkıyoruz. Büyük demir kapı, bizi çıkarmak için açılıyor. Bir tek nöbetçinin refaketinde, kampa inen yolda ağır ağır yürüyoruz. Gümüssü parıltılar ve köpüklerle kaplı denize tepeden bakıyoruz. Karsıda Royale yemyesil, kırmızı damlarla kaplı. Nöbetçiden, birkaç dakika oturma izni istiyorum. Kabul ediyor. Birimiz Clousiot'nun sağına çöküyoruz, birimiz soluna. Farkına bile varmadan ellerini avuçlarımıza alıyoruz. Bu iliski garip bir heyecan yaratıyor, hiç konusmadan sarmas dolas oluyoruz. Nöbetçi:

— Hadi çocuklar, diyor, biran önce asağı inmeniz gerek. Yavas, çok yavas iniyoruz kampa. Maturette'le ben önde, elele tutusmus ardımızda cançekisen arkadasımızı tasıyan iki sedyeciyle kampa giriyoruz. Royale'de Hayat Kampın avlusuna varır varmaz, mahkûmların dostça yakınlıkları bizi çevreliyor. Delifisek Pierrot, Jean Sartrou, Colondini, Chissilia ile bulusuyorum. Mubassıra göre, üçümüzün de revire kaldırılması gerekli. Yirmi kadar adam pesimizde, revire varmak üzere avluya geçiyoruz. Birkaç dakika içinde, Matu-rett'le benim önümde bir düzüne kadar sigara ve tütün paketi, sıcacık sütlü kahveler, saf kakaodan yapılma sıcak çukulata birikiyor. Herkes bize birsey-ler vermek istiyor. Clousiot, bir kâfuru iğnesiyle kalbi için bir adrenalin iğnesi yiyor. Zayıf bir zenci: «Hastabakıcı, diyor benim vitaminlerimi ona ver. Benden çok onun ihtiyacı var.» Bize gösterilen bu iyilik ve dayanısma örneği gerçekten duygulandırı-cı. Bordeaux'lu Pierre: — Mangıra ihtiyacın var mı? diye soruyor. Ro-yale'e gitmeden önce, para toplayacak zaman buluruz. — Sağol, param var. Ama Royale'e gideceğimi nereden biliyorsun?

— Muhasebeci söyledi, üçünüz Royale'e, hem de hastaneye gönderiliyorsunuz. Hastabakıcı, Korsikalı bir haydut. Adı Essari. Sonradan kendisiyle dost olacak, hikâyesini anlata•\
dolu bir torba geçirdi. Maturette'in de böyle bir torbası var. Kimin verdiğini bilmiyor bile. Yalnız hastabakıcı Fernandez'le bir mubassır bizi rıhtıma kadar götürüyorlar. Royale hastanesi için, üçümüze de birer fis veriyor Fernandez. Doktora sormadan bizi hastaneye yatıranların, hastabakıcılık yapan kürek mahkûmları Fernandez ve Essari olduğunu anlıyorum, iste filika. Altı kürekçi, teknenin kıçında tüfekli iki mubassır, bir üçüncü de dümende. Kürekçi-lerden biri, Marsilya Borsası olayına karısan Chapar. Kürekler suya gömülüyor, Royale'e doğru yol alırken Chapar: — Nasılsın Kelebek? diye soruyor. Her gün aldın mı hindistancevizini? — Dört aydır alamıyordum, diyorum. — Biliyorum, kaza oldu. Yakalanan arkadas mertçe davrandı. Yalnız beni tanıyordu, ele vermedi. — Ne oldu peki? — öldü. — Yok canım. Neden öldü? — Hastabakıcılardan birine göre, bir tekmede karaciğerini patlatmıslar. Royale iskelesine çıkıyoruz, üç adamın en önemli iskelesi bu. Fırının saati üçü gösteriyor. Bu öğleden sonra

günes gerçekten çok ısıtıyor, gözlerimi de kamastırıyor. Mubassırlardan biri iki sedyeci istiyor, iri yarı, tertemiz beyaz giysiler içinde, bilekleri deri bilezikli iki güçlü mahkûm Clousiot'yu tüy 308 gibi kaldırıyor. Maturette'le birlikte arkalarından yürüyoruz. Bir mubassır, elinde kâğıtlar, ardımızdan geliyor. Dört metreden fazla genislikteki yol çakıl taslarından yapılmıs. Tırmanması oldukça güç. Neyse ki sedyeciler zaman zaman durup bizi bekliyorlar. Her durusta Clousiot'nun basucunda oturuyor, elimi alnında ve basında gezdiriyorum. Her keresinde de bana gülümsüyor, gözlerini açıp: — Kelebek, dostum benim, diyor. Maturette elini avuçlarına alıyor: — Sen misin küçük? diyor Clousiot. Bizi yanında hissetmek onu gerçekten mutlu kılıyor. Kampa varmadan önceki son molada, ise çıkan bir mahkûm kafilesine raslıyoruz. Asağı yukarı hepsi bizimle birlikte buraya gelenler. Yanımızdan geçerken dostça sözler mırıldanıyorlar. Tepeye vardığımızda dört köse, beyaz bir binayla karsılasıyoruz. Gölgede ada yöneticileri oturuyor. «Kuru ceviz» denen binbası Barrot ve öteki cezaevi yöneticilerinin yanına

yaklasıyoruz. Yerinden kalkmak ve herhangi bir törene basvurmak gereğini duymadan: — Hücre cezası zorlu geçmedi ya? diye soruyor. Sedyede yatan kim? — Clousiot. Bakıyor dostumuza, sonra: «Onu hastaneye götürün, diyor. Hastaneden çıktıklarında, kampa yerlestirilmeden önce bana getirilmeleri konusunda da bir not düsüverin.» Hastaneye varır varmaz, aydınlık bir koğusta tertemiz, çarsaf ve yastığı olan yataklara yatırıyorlar bizi. ilk gördüğüm hastabakıcı Chatal, Saint-Lau-rent-du Maroni'de sıkı denetim altında tutulan koğusun hastabakıcısı, ilk isi Clousiot'ya bakmak ve bir mubassır aracılığıyla doktoru çağırtmak. Doktor bese doğru geliyor. Uzun uzun, inceden inceye dostumu muayene ediyor, canı sıkkın bir halde basını salladığını görüyorum. Reçeteyi yazıp bana yaklasıyor. — Kelebek'le aramız pek iyi değil, diyor Cha-tal'e. — Çok sastım, çünkü mert çocuktur doktor. — Belki, ama biraz dikkafalı. 309 — Neden acaba? — Hücrede kendisine yaptığım bir ziyaretten ¦ ötürü.

— Doktor, diyorum, delikten adam muayene etmeye hasta ziyareti mi diyorsunuz? — Yönetmelik, hücre kapısının açılmasını yasaklıyor. — öyle olsun doktor, ama buraya geçici olarak geldiğinizi ve devamlı görevliler arasında bulunmadığınızı umarım. — Bunu baska zaman konusuruz. Sizi ve arkadasınızı kısa sürede ayağa kaldırmaya çalısacağım, öbürüne gelince, korkarım geç kalındı. Chatal, kaçmaya hazırlandığından süphe edilip adalara gönderildiğini, çürük tekneyle beni kaçırmaya kalkan Jesus'ün de bir cüzzamlı tarafından öldürüldüğünü anlatıyor. Cüzzamlının adını bilmiyor, bize cömertçe yardım edenlerden biri olup olmadığını merak ediyorum doğrusu. Salut Adalarındaki mahkûmların hayatı, sanıldığından çok, değisik. Pek çoğu, çesitli nedenlerle, büyük tehlike sayılıyor. Alkol, sigara, kahve, çukula-ta, seker, et, taze sebze, balık, Dstakoz, hindistancevizi, v.s. alısverisi yolunda gittiğinden herkes tıka basa doyuyor. Dolayısiyle sağlam iklimli bir yerde sapasağlam

yasıyorlar. Mahkûmiyetleri süreli olanların kurtulus ümidi var, müebbetler ise çok tehlikeli. Gerek mahkûmlar ve gerekse mubassırlar, günlük dalaverelere bulasmıs. Anlasılır gibi bir karısım değil bu. Mubassır karıları, ev islerini gördürecek genç kürek mahkûmları arıyor ve çoğu kere, bu gençleri yataklarına alıyorlar. Mubassır evlerinde is gören mahkûmlara «emirber» deniyor. Kimi bahçıvan, kimi

ahçı, Kampla mubassır evleri arasında bağlantıyı kuranlar bu tür mahkûmlar. «Emirber» lerin diğer mahkûmlar arasında itibarı sağlam, çünkü bütün dalavere onlar sayesinde yürütülüyor. Yine de temiz sayılmıyorlar. «Çevre» nin adamları, bu tür isler yapacak kadar alçalmıyor. Ne gardiyanlığı benimsiyorlar, ne de mubassırların kantininde görev alıyorlar. Buna karsılık aynasızlarla ilgisi olmayan, lâğımcılık, çöpçülük, manda güdücülüğü, hastabakıcılık, kamp 310 bahçıvanlığı, kasaplık, fırıncılık, kürekçilik, postacılık, fener bekçiliği gibi görevleri elde etmek için büyük paralar ödüyorlar. Bütün bu isleri, en gözü kanlı olanlar yapıyor. Ünü alıp yürümüs biri, istinat duvarlarının, yolların, merdivenlerin yapımında çalısmaz, hindistancevizi ağacı dikmez; yani günesin alnında ve mubassırların denetimi altındaki isleri yapmaz. Sabahın yedisinden öğlene, ikiden altıya kadar çalısılıyor Royale'de. Anlattıklarım, bir arada yasıyan mahkûm ve mubassırların, tutuklu ve gardiyanların yasayıst hakkında bir görüntü veriyor. Burası küçük bir köy, olup bitenler yorumlanıyor ya da yargılanıyor, herkes de yanındakinin yasayısını izliyor, gözlüyor onu.

Dega ile Galgani, pazarı benimle geçirmek üzere hastaneye geldiler. Balıkla sarımsak ezmesi, balık çorbası, patates, peynir yedik kahve ile beyaz sarap içtik. Yemek Chatal'in odasında veriliyordu, Maturette'le benden baska Chatal, Dega, Galgani ve Grandet vardı. Kaçısımı bütün ayrıntılarıyla anlatmamı istediler benden. Dega, artık kaçmak için en ufak bir denemeye girmeme kararında. »Bes yıllık cezasının bağıslanmasını bekliyor. Fransa'da üç yıl, burada da üç yıl yatmıs. Topu topu dört yılı kalıyor. Bu dört yılı yatıp çıkmaya kararlı. Galgani ise, Korsikalı bir senatörün durumuyla ilgilendiğini söylüyor. Derken sıra bana geliyor. Kaçmak için en elverisli isleri soruyorum onlara. Büyük bir gürültü kopuyor. Dega ile Galgani'nin aklına bile gelmemis böyle bir is düsünmek. Chatal ise, genisçe bir bahçede çalısan kisinin kaçmak için bir sal yapabileceğini söylüyor. Grandet, demirci. Çalıstığı yerde boyacısından marangozuna, demircisinden duvarcı ve kaynakçı ustasına kadar yüz yirmi kisi görevli. Atölye, kamp binalarının onarımına bakıyor. Bas muhasebeci olan Dega, bana dilediğim isi bulacak. Seçmek benden. Burada kumarı yürüten Grandet, tüpteki parayı harcamamam için aldığı manoyu yarı yarıya paylasıp kumar isine ortak

olmamızı, kumarbazlardan elime geçen parayla rahat rahat yasıyacağımı söylüyor. Sonradan bu isin gerçekten verimli, ama aynı zamanda da çok tehlikeli olduğunu anlıyacağım. 311 Pazar günü sasırtıcı bir çabuklukla geçiyor. Güzel bir saati olan Dega: «Bes olmus bile, diyor. Dönme vakti geldi.» Giderken, poker oynamam için elime bir bes yüzlük sıkıstırıyor. Koğusta, ara sıra neseli oyunlar dönüyormus. Grandet de, çeliğine elce-ğiziyle su verdiği nefis bir sustalı bıçak armağan ediyor. Gerçekten tehlikeli bir silâh bu. — Gece gündüz silâhlı olmalısın. — Tehlikesi yok mu? — Aramayı yapanların çoğu arap gardiyanlar. Bir adam tehlikeli bilinirse, üzerinde silâh bulsalar bile görmezlikten gelirler. — Kampta görüsürüz, diyor Grandet. Gitmeden önce, Galgani, kösesinde bana yer ayırdığını ve grubuna aldığını söylüyor (aynı gruptan olanlar birlikte yemek yerler, birinin parası hepsinindir). Dega ise kampta değil, yönetmenlik binasında yatıyor. Üç gündür koğustayız, ama gecelerimi Clousi-ot'nun basucunda geçirdiğimden, altmıs kisinin bir arada yasadığı koğus hayatı hakkında pek fikrim olmuyor. Clousiot iyice kötüleyince onu, yine baska bir ağır

hastanın bulunduğu odaya alıyorlar. Chatal morfin üstüne morfin vuruyor. Dostumuzun geceyi çıkaramayacağından korkuyor hep. Üç metre genisliğindeki bir geçidin iki yanına otuzar yatak sıralanmıs, asağı yukarı yatakların tümü dolu. Dki gaz lâmbası içeriyi aydınlatıyor. «Surada poker oynanıyor», diyor Maturette. Kumarbazlara doğru yürüyorum. Dört kisi. — Besinci olabilir miyim, — Tabii, otur. Kav bir yüzlük. Oyuna girmek için üç kavın yani üç tane yüzlüğün olmalı. Al sana üç yüz franklık fis. iki yüz frangımı Maturette'e veriyorum. Dupont adında bir Parisli: — ingiliz usulü oynuyoruz, diyor, jokersiz. Biliyor musun? — Evet. Bu adamlar, akıl almaz bir çabuklukla oynuyorlar. Rölans diye bir sey yok, biraz düsündün mü oyunu yöneten «geciktin» diyor, oyuna girmissen paran 312 yanıyor. Dste bu koğusta yeni bir kürek mahkûmu sınıfı kesfediyorum, bunlar kumarbazlar. Kumardan, kumar için, kumarın göbeğinde yasıyorlar. Kumardan baska sey onları ilgilendirmiyor. Ne olduklarını, çekecekleri cezayı, hayatlarını değistirmek için yapabileceklerini kumar oynarken unutuveriyorlar.

Oynadıkları adam mert olsun olmasın, tek ilgilendikleri kumar.

Bütün gece oynadık. Kahvaltıya doğru bıraktık. Bin üç yüz frank kazandım. Yatağıma doğru yürürken Paulo yanıma yaklastı. Dkili kumara devam etmek için iki yüz franga ihtiyacı vardı, elinde yü7 frank kalmıstı. — Al sana üç yüz, dedim, ortak olalım. — Sağol Kelebek, gerçekten söyledikleri kadar varmıssın. Dost olduk gitti.» Elini uzatıyor, sıkıyorum, sevinç içinde uzaklasıyor. Clousiot bu sabah öldü: önceki gün bir ara kendine geldiğinde Chatal'e, morfin yapmamasını rica etmis. — Yatağıma oturmus, yanımda dostlarım, her seyi duyarak ve görerek ölmek istiyorum. Ağır hastaların alındığı odalara girmek kesinlikle yasak. Ama Chatal sorumluluğu üzerine alıyor, böylece de dostumuz kollarımızda ölüyor. Maturette acıdan bitik. — Güzel serüvenimizi birlikte yasadığımız dostumuz yok artık. Onu köpekbalıklarına attılar. «Onu köpekbalıklarına attılar» sözünü duyduğumda buz kesiyorum. Gerçekten, adalarda mahkûmlar için mezarlık yok. Kürek mahkûmu ölürse, saat altıda, günes batmak üzereyken, Royale ile Sa-int-Joseph arasında köpekbalıklarıyla dolu bir yerden denize atılır.

Dostumun ölümünden sonra hastane, bana dayanılmaz geliyor. Dega'ya öbür gün çıkmak istediğimi bildiriyorum. Bana bir pusula yolluyor. «Söyle Chatal'e, sana on bes gün dinlenme versin. Böylece kampa geldiğinde, dilediğin isi seçecek zamanın olur.» Maturette hastanede biraz daha kalacak. Chatal onu yardımcı olarak yanına almayı düsünüyor. Hastaneden çıkar çıkmaz beni yönetmenlik bi313 nasına, Binbası Barrot'nun karsısına götürüyorlar. — Kelebek, diyor bana, sizi kampa göndermeden önce biraz konusmayı gerekli buldum. Burada değerli bir dostunuz var, bas muhasebecim Louis Dega. Sizinle ilgili olarak Fransa'dan verilen bilgilerin gerçeğe uymadığını, kendinizi bos yere mahkûm edilmis saydığınızdan devamlı isyan halinde bulunmanızın olağan sayılmak gerektiğini söylüyor. Bu noktada kendisiyle aynı görüste olmadığımı belirtmeliyim. Simdi öğrenmek istediğim, su sıra ne yapmayı kurduğunuzdur. — Komutanım, size cevap verebilmek için dosyamda yazılı olanları görebilmem gerekir.

— Bakın, kendi gözünüzle görün.» Bana uzattığı sarı karton fiste, özetle sunları okuyorum: «Kelebek diye bilinen Henri Charriere, 16 Kasım 1906 da Ardeche'in ............ ilçesinde dünyaya geldi. Seine Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, cinayet suçundan müebbet küreğe mahkûm edildi. Her yönüyle tehlikeli, devamlı göz hapsinde tutulmalı, önemli islerde çalıstırılamaz. CAEN MERKEZ CEZAEVD: Doğru yola dönmesi imkânsız. Mahkûmlar arasında isyan çıkarıp elebasılığını yapabilir. Devamlı göz altında tutulmalı. SADT-MARTDN-DE-RE: Disiplinli fakat dostları arasında büyük saygı görüyor. Nereye gönderilirse gönderilsin, kaçmaya çalısacak. SADNT-LAURENT-DU-MAROND: Hastaneden kaçmak için, bir gardiyanla üç mubassırı bayılttı. Kolombiya'dan iade edildi. Yargılanana kadar iyi hali görüldü, iki yıl gibi hafif bir hücre cezasına çarptırıldı. SADNT-JOSEPH: Çıkana kadar iyi hali görüldü. Fisi geri verdiğimde, komutan: — Kelebek, diyor, bu yazılanlara bakan kisi sizin gibi bir mahkûma güvenemez. Benimle bir anlasma yapar mısınız? — Neden yapmıyayım? Anlasmasına bağlı.

— Bütün güçlüklere rağmen, adalardan kaçmak için her seye basvuracak bir insan olduğunuzdan süphem yok. Belki bu isi basaracaksınız da. Oysa benim, adalar yönetiminde bes ayım kaldı. Bir 314 mahkûmun kaçısı, adalar komutanına neye mal olur biliyor musunuz? önce, bir yıllık maasına. Yani bütün sömürge ödeneği kesilir, izni altı ay geciktirilir, üç aya indirilir. Sorusturma sonuçlarına göre, ihmali görülürse rütbesi tenzil edilir. Görüyorsunuz ki bu is çok ciddi, isimi namusluca yürüteceksem, kaçabileceğinizi düsünerek sizi hücreye almaya hakkım yok. Tabii birtakım hayalî suçlar uydurmazsam. Bunu da yapmak istemem. Ben adalardan ayrılana kadar buradan kaçmıyacağınıza söz vermenizi diliyorum. Bes ay sabredeceksiniz. — Binbasım, altı ayı geçmedikçe, siz burada bulunduğunuz süre içinde kaçmıyacağıma söz veriyorum. — Gitmeme bes aydan daha az bir zaman var, bundan eminim. — iyi öyleyse, Dega'ya sorun, sözümün eri olduğumu söyler. — Size inanıyorum. — Buna karsılık, bir isteğim var. — Nedir o?

— Burada geçireceğim bes ay içinde, ancak daha sonra bana verilebilecek islerden birinde görevlendirileyim, hattâ dilersem ada değistirebileyim. — Kabul, yalnız aramızda kalsın.

Dega'ys çağırtıyor, yerimin iyi hali görülenlerin değil, bütün dostlarımın yattığı tehlikeli mahkûmların binası olduğunu söylüyor. Kürek mahkûmlarına verilen torbaya komutan, terzilerden alınan birkaç pantalonla beyaz kazak da koyduruyor. Bembeyaz ve yepyeni pantalon, üç gömlek, bir hasır sapka ile, yanıma kattıkları mubassırın refakatinde kampın yolunu tutuyorum. Yönetmenlik binasından kampa varmak için, bütün düzlüğü asmak gerekiyor. Tüm cezaevini çeviren dört metrelik duvarın dibinden yürürken görevlilerin hastanesi önünden geçiyoruz. Bu büyük dikdörtgeni dolastıktan sonra da ana kapıya varıyoruz «Adalar cezaevi-Ro-yale bölümü». Kocaman kapı tahtadan, ardına kadar açık. Yüksekliği en az altı metre olmalı. Her birinde dörder kisinin bulunduğu iki nöbetçi kulübesi var kapının iki yanında. Omuzu kalabalık biri iskemle315 sine oturmus. Tüfek yok, herkes tabancalı. Bes, altı tane de arap gardiyan görüyorum. Sundurmaya vardığımda bütün gardiyanlar dısarı çıkıyor. Baslarındaki: «iste yeni gelen biri, diyor, hem de önemli bir kisi.» Araplar üstümü aramaya hazırlanıyorlar, engelliyor. Pilisini pırtısını ortaya dökmeyin. Gir

içeri Kelebek, özel binada seni bekleyen pek çok dostun vardır herhalde. Adım Sofrani. Adada iyi günler geçirmeni dilerim.» — Sağol sef. Üç büyük binanın üzerinde yükseldiği uçsuz bucaksız bir avluya giriyorum. Beni bu binalardan birine götüren mubassırın ardında yürüyorum. Bir kapının üstünde «A binası - özel bölüm» yazılı. Ardına kadar açık kapının önündeki mubassır bağırıyor: «Koğus görevlisi!» Yaslı bir kürek mahkûmu görünüyor. «Yeni gelen biri,» diyor ve beni bırakıp gidiyor. içinde yüz yirmi kisinin yasadığı, dikdörtgen biçiminde, kocaman bir koğusa giriyorum. Saint-Laurent'daki barakada olduğu gibi, koğusun iki yanında bir demir çubuk uzanıyor. Yalnız kapı ve geceleri kapatılan tellerin olduğu yerde kesiliyor bu demir çubuk. Duvarla demir çubuğun arasına, hamak sayılamayacağı halde hamak adı verilen bezler gerilmis. Bu hamaklar çok rahat ve sağlık yönünden de iyi. Her birinin tepesine iki tahta çakılmıs, bu tahtalara mahkûm esyasını yerlestirebiliyor. Birine giyeceğini, diğerine de

yiyecekti, sahandı, v.s. Hamaklar arasında üç metre genisliğinde bir geçit var. Buradakiler de küçük topluluklar halinde yasıyorlar. Dki kisilik topluluklar olduğu gibi on kisilikleri de var. içeri girer girmez, dört yandan beyaz giysili kürek mahkûmları kosup geliyorlar: «Kelebek, suraya yerles.» «Hayır, bizim yanımıza gel.» Grandet torbamı alıyor ve: «Benimle birlikte yatacak,» diyor. Onu izliyorum, hamağımı iyice geriyorlar. Bunun üstünde yatacağım. «Al sana dostum, tavuk tüyünden bir de yastık,» diyor Grandet. Bir sürü dostla karsılasıyorum burada. Pek çok Korsikalı, Marsilyalı, birkaç Parisli var. Hepsi de Fransa'dan dostum, ya da Sante, Conciergerie cezaevlerinden, Güyan kafile316 sinden tanıdığım kisiler. Hepsini koğusta görmek beni sasırtıyor, soruyorum: «Yahu siz bu saatta ise çıkmaz mısınız?» Herkes basıyor kahkahayı: «
geçirdiğim birkaç güne rağmen, toplu halde yasamaya alısmam gerek. Hiç aklımın kösesinden geçmeyen bir seyle karsılasıyorum. Bembeyaz gömlekli, pırıl pırıl beyaz bir örtüyle kapalı tepsiyi tasıyan bir adam giriyor içeri ve baslıyor bağırmaya: «Biftek var biftek, var mı biftek isteyen?» Yavas yavas bize yaklasıyor, yanımızda duruyor, beyaz örtüyü kaldırıyor ve Fransa'daki kasaplarda görüldüğü gibi, bir tepsiye dizilmis biftekler çıkıyor ortaya. Grandet'nin her günkü müsterisi olduğu belli, çünkü isteyip istemediğini sormuyor da kaç tane alacağını öğrenmek istiyor. — Bes tane olsun? — Fileto mu, omuzdan mı? — Fileto. Borcum nedir? Hesabı ver, artık bir kisi fazlayız, durum değisti. Biftek satan bir defter çıkarıp hesaplamaya koyuluyor. — Tamamı yüz otuz bes frank. — Al paranı, hesabı sıfırdan baslatalım. Adam gidince Grandet bana dönüyor: «Burada mangırın yoksa açlıktan geberir gidersin. Becerikliysen, her zaman bulursun yolunu.» Burada «yolunu bulmak», herkesin para kazanmak için bir sey yapması anlamına geliyor. Kamp ah-çısı, mahkûmlara verilmesi gereken eti satıyor. Et geldiğinde asağı yukarı yarısını kesip biftek, yahni-lik,

haslamalık ayırıyor. Bu etin bir bölümü, karıları aracılığıyla mubassırlara satılıyor, geri kalanı da parası olan kürek mahkûmlarına. Tabii ahçı, eline geçen paranın bir parçasını da, mutfağı denetlemekle görevli mubassıra veriyor. Malını kapar kapmaz ilk damladığı yer, bizim koğusun bulunduğu A binası. Görüldüğü gibi yolunu bulmak, ahçının et ve 317 yağ satması; fırıncının fantezi ekmek ya da mubassırların yediği francaladan hazırlayıp okutması; kasabın, et deposundan kamptakilere et sürmesi; hastabakıcının para karsılığı iğne yapması; muhasebecinin, belirli bir is yapmak isteyen mahkûmdan haraç alması ya da sizi angaryadan kurtarması; bahçıvanın taze sebze ve meyvayı kamp piyasasına sürmesi; laboratuvarda çalısanların para karsılığı tahlil sonuçlarını değistirip

sahte verem, cüzzam gibi hastalıklar, barsak iltihapları uydurması, v.s. anlamına geliyor. Mubassırların bahçelerinden mal araklamakta uzmanlasanlar yumurta, tavuk, Marsilya sabunu satıyorlar, «emirberler» evin hanımıyla isbirliği yapıyor, istedikleri tereyağı, süt, süt tozu, ton balığı, sardalya, peynir ve tabiî sarapla içkiyi (benim katıldığım toplulukta her zaman bir sise Ricard'la ingiliz ve Amerikan sigarası bulmak mümkündü) getirip neselerini buluyorlar. Avlama izni alanlar da yakaladıkları balık ve Dstakozlardan para kazanıyorlar. Benimkisi islerin hem en iyisi, hem de en tehlikelisi: Kumardan buluyorum yolumu. Kural, yüz yirmi kisilik koğuslarda kumarı en fazla üç, dört kisinin yönetmesidir. Kumarı yönetmeyi gözüne kestiren, bir gece oyun sırasında ortaya çıkar ve: «Ben de kumardan pay almak istiyorum,» der. Kendisine «hayır» cevabı verilir. — Hepiniz hayır mı diyorsunuz? — Hayır diyoruz. — öyleyse ben, A... nın yerini alacağım. Adını söylediği kisi, bunun ne anlama geldiğini bilir. Yerinden kalkar, koğusun ortasına yürür, orada bıçakla döğüsürler. Kazanan oyunun yönetimini eline

alır. Ortaya sürülen parayı kim kazanırsa, her keresinde oyunu yönetene yüzde bes verir. Kumar, aynı zamanda ufak tefek kazançların da kaynağıdır. Yere serilen örtüleri hazırlayanlar, bağdas kurup oturamayan oyunculara arkalıksız iskemle kiralıyanlar, sigara satanlar vardır. Sigaracı örtüye bos puro kutularını yayar, içine fransız, ingiliz, amerikan sigarası, hattâ elle sardıklarını doldurur. Her sigaranın ayrı bir fiyatı vardır, kumarbaz kutudan dilediğini alır, içer, konulan fiyatı da tartısma318 dan öder. Bir de gaz lâmbalarını hazırlayan, tütmemelerine dikkat eden vardır. Bu lâmbalar, delik kapağından fitil çıkan süt kutularından yapılır. Kutuya gaz doldurulur, tütmemesi için de fitili sık sık temizlemek gerekir. Sigara içmeyenler için de, özel olarak yapılan sekerler ve pastalar vardır. Her binada bir ya da iki kahveci çalısır. Kahveci, yaptığı Türk kahvesini bütün gece sıcak tutar. Zaman zaman koğusta gezer, kampta yapılan tencerelerde devamlı olarak sıcak tutulan kahve ya da kakaoyu satar. Bir de ıvır-zıvır satıcılığı vardır. Bu da bir çesit, el sanatlarıyla yolunu bulmaktır. Kimi, balıkçıların aviadığı

kaplumbağaların kabuğu üzerinde çalısır. Bir kaplumbağa kabuğundan on üç plâka çıkar, ağırlığının iki kilo geldiği olur. Zanaatkar bu kabuktan bilezikler, küpeler, gerdanlıklar, ağızlıklar, tarak ve fırça sapları yapar. Sapsarı bağa bir çekmece gördüm ki, gerçekten hârikaydı. Kimi de hindistancevizi kabuğu, öküz ya da manda boynuzu, abanoz ağacını oyup yılan biçimine sokar ve satar. Bir tek çivi kullanmadan abanoz ağacından, geçme isi yapanlar vardır. En ustaları bronz üzerinde çalısır. Bu arada ressamları da unutmamak gerek. Birkaç yeteneğin birlestirilip tek hedefe yöneltildiği de görülür, örneğin, balıkçı bir köpekbalığı yakalar. Dümdüz ve pırıl pırıl disli ağzını açar. Bir marangoz, cilâlı tahtadan küçük boy, ortası resim yapılacak kadar genis bir çapa yapar. Balığın açık ağzına çapa bağlanır, ressam da üzerine denizle çevrili Salut adalarının resmini yapar. En çok rastlanan konu da sudur: Royale adasının burnu, aradaki boğaz ve SaintJoseph adası. Masmavi denizin üstü batan günesin ısınlarıyla pırıl pırıl aydınlanmıstır. Suyun üstünde de bir filika durmaktadır. Filikada belden yukarısı çıplak altı kürek mahkûmu, kürekleri havaya dikmis dururlar.

Teknenin arkasında, elde makineli tüfek, üç mubassır beklemektedir. Burundaki iki kisi ellerindeki tabutu kaldırmıstır, tabuttan denize, un çuvalına sarılı bir mahkûmun ölüsü düsmek üzeredir. Suyun- yüzünde, ağzını açmıs ölüyü bekleyen köpekbalıkları seçilir. Resmin sağ kösesi319 ne: «Royale'de cenaze» yazılmıs ve tarih atılmıstır. Bütün bu çesitli mallar mubassırların evlerine satılır. En güzel parçalar hemen kapısılır ya da ısmarlama yaptırılır. Geri kalanlar, adalardan geçen gemilerdeki yolculara okutulur. Bu is de, filikalarda çalısanlara kazanç sağlar. Bir de avantacılar vardır. Yamrı yumru bir masrapayı alır, üstüne: «Bu masrapayı ünlü Dreyfüs kullanmıstır—Seytan adası» yazar, tarihi de atıp satarlar. Kasık ve sahanlar da aynı sekilde okutulur. Brötanyalı mahkûmlara yapılan bir numara vardır ki hiç sasmaz. Neyin üzerine «Se-zenec» yazılsa bastırır parayı alırlar. Bu devamlı isler adalara çok para girmesini sağlar, mubassırların da ticarete göz yummakta a-vantaları vardır. Kendini para kazanmaya veren adamın idaresi çok daha kolaydır, böylece yeni hayatına farketmeden alısıverir. Oğlancılık resmî bir kisilik kazanmıstır. Komuta na varıncaya dek herkes, A... nın, B ile yasadığını bilir.

Birinin^yeri değistirilse, birlikte yola çıkmadı-larsa, kısa süre sonra öbürünün de yanına varması sağlanır. Bütün bu insanların içinde, kaçmayı düsünenlerin oranı yüzde üçü bile bulmaz. Müebbetlikler a-rasında bile aynıdır. Kaçmanın yolu da, ne yapıp yapıp adalardan karaya, Saint-Laurent'a, Kuru'ya, Cayenne'e gönderilmenin çaresini bulmaya bağlıdır. Böyle bir yer değisikliği süreli mahkûmlar için geçerli değildir. Müebbetlikler de, kürekte cinayet islemedikçe karaya çıkamazlar. Ancak birini öldürür-lerse, yargılanmak üzere Saint-Laurent'a gönderilirler. Gitmek için suçu itiraf etmek gerektiğinden, cinayet suçundan bes yıl

hücre cezasına çarptırılma tehlikesi vardır. Tabii Saint-Laurent'da geçecek kısa süre içinde —en fazla üç ay— mahkûmun kaçıp kaçamayacağı da kesinlikle kestirilemez. Sağlık nedenleriyle adalardan karaya gönderilmek de mümkündür. Veremli olduğu anlasılan, SaintLaurent'ın seksen kilometre ötesinde «Yeni Kamp» diye adlandırılan veremliler kampına gönderilir. Bir de cüzzam ya da dizanteriden ileri gelen 320 müzmin DarsaK ııtınaoı varaır. bu sonuca varman kolaydır ama, tehlikeleri de çok büyüktür. Bir kere, iki yıla yakın bir süre, hastalarla tecrit edilmis bir binada yasamak zorunludur. Tabii öyle yerlere sahte cüzzamlı girip gerçek cüzzamlı çıkmak, demir gibi ciğerlerle yatıp çürük ciğerlerle kalkmak isten bile değildir. Hele dizanteride, salgına tutulmamak imkânsız gibidir. iste, yüz yirmi arkadasımla birlikte A, binasına yerlestim artık. Sizi kısa sürede belirli bir sınıfa sokan insanların yasadığı bu topluluğa alısmak gerek. Bir kere herkes, tehlikeyi göze almadan size saldırılmıyacağını bilmeli. Korku uyandırdınız mı, aynasızlara karsı tutumunuzla da saygı kazanmalı, bazı isleri

kabul etmemeli, gardiyanların otoritesini asla tanımamalı, mubassırlardan biriyle basınızı derde sokmak pahasına emirlere pek boyun eğmemelisi-niz. Bütün gece kumar oynamıssanız, sabah içtimaı-na çıkmazsınız bile. Koğus sorumlusu, sıra size geldiğinde: «Hasta, yatıyor», diye bağırır. Diğer iki binada, mubassırlar, ara sıra gider koğusta yatan «hasta» yi alır, içtima yerine getirirler. Ama gözü kanlıların yasadığı A. binasında böyle sey görülmemistir. Sonuç olarak söylenebilecek sey, kürekte büyüğünden küçüğüne kadar herkesin rahat ve huzur aradığıdır. Yanyana yattığımız dostum Grandet, otuz bes yaslarında bir Marsilyalı. Upuzun boylu ve çok zayıf, ama güçlü. Fransa'dan arkadasız. Marsilya ve Paris'te olduğu gibi Toulon'da da dostluk ederdik. Grandet, ünlü bir kasa hırsızı. Çok iyi bir insan ama çok da tehlikeli olabilir. Bugün, su koca koğusta yapayalnızım. Koğus sorumlusu yerleri süpürüyor ve paspas yapıyor. Sol gözünde tahtadan bir seyle saat onaran bir adam görüyorum. Hamağının üstündeki tahtada en azından yüz saat asılı. Otuz yaslarında olan bu gencin saçları bembeyaz. Yanına yaklasıyorum. Basını bile kaldırmıyor, susuyor. Biraz canım sıkkın,

uzaklasıyor ve avluya çıkıp oturuyorum. Titi la Belote, yepyeni bir iskambil destesiyle çalısıyor. Çevik parmakları, otuz iki kartı, akıl almaz bir çabuklukla karıstırıp duruyor. Sihirbaz ellerini oykelebek 321/21 ıicuıııaya uevam euereK: «ınö nauer aosiumY aiyor Royale'den bir sikâyetin yok ya?» — Yok ama bugün efkârlıyım. Artık çalısmaya baslayacağım, böylece kampın dısında biraz oyalanmıs olurum. Saatçilik yapan biriyle konusmaya çalıstım, herif cevap bile verdi. — Sen ne diyorsun be Kelebek? O herif kimseye metelik vermez. Saatlarından baska sey yoktur gözünde. Geri kalan ne varsa, hava gelir ona! Doğrusu, basına gelenlerden sonra kafayı üsütmekte çok haklı. Daha azıyla oynatacak çok kisi biliyorum. Düsün ki bu genç —yası otuz bile olmadığına göre genç denebilir— geçen yıl, sözde bir aynasız karısının ırzına geçtiği gerekçesiyle idam cezasına çarptırılmıstı. Bastan asağı uydurma tabii. Uzun süredir Brötanyalı bir bas mubassırın karısını beceri-yordu çocuk. Evlerinde «emirber» olarak çalıstığından da, herif nöbete kaldı mı oğlan karıya hesap tutuyordu. Yalnız bir yerde yanıldılar: Karı oğlana çamasır ve ütü yaptırmaz olmustu. Bu isi üzerine aimıstı birden. Karının

tembelliğini bilen boynuzlu koca durumu garipsedi, süphelenmeye basladı. Tabii elinde, boynuzlandığını gösteren bir ipucu da yoktu. Sonunda ikisini de suçüstü yakalayıp öldürmeye karar verdi. En çok da, karının göstereceği tepkiye güveniyordu. Bir gün, nöbete basladıktan iki saat sonra izin aldı, memleketten gelen jambondan ikram edeceği gerekçesiyle yanına da bir mubassır takıp evin yolunu tuttu. Çıt çıkarmadan bahçeye geçti, evin kapısını açar açmaz papağanı, her zamanki gibi basladı bağısmaya: «Dste patron!», «Dste patron!» Aynasızlar yatak odasına dalarken karı oğlanın kollarından sıyrıldı, çocuk da kendini pencereden attı ama boynuzlu ardından ates açtı. Bizim delikanlı omuzuna yediği kursunla devrilirken, karı, göğüslerini ve yanağını tırmalıyor, geceliğini yırtıyordu. Saatçi yerde kaldı, aynasız ikinci bir kursunla isini bitirmeye hazırlanırken arkadası silâhı elinden kaptı. Aslında konuk mubassır Korsikalıydı, sefinin masal uydurduğunu, ırza geçme mirza geçme gibi bir durum da olmadığını hemen anlamıstı. Ama Brötanyalıya birsey diyemezdi; inanmıs numarası yaptı. Saatçi ölüme 322

mahkûm edildi. Buraya kadar önemli bir sey yok dostum. Asıl bundan sonrası ilgi uyandırıyor. «Royale'de, ölüm mahkûmlarının hücrelerinin bulunduğu yerde bir giyotin vardır. Her parçası ayrı bölmede özenle saklanır. Avluda, giyotinin üzerine konduğu bes tane çini iyice yerlestirilmis, aracın dengesini bozmayacak sekilde düzenlenmistir. Her hafta, cellâtla kürek mahkûmu olan iki yardımcısı, giyotini avluya kurar, bir iki tane de muz ağacı keserler. Böylece, giyotinin ates gibi çalısmakta olduğu anlasılır. «Bizim Savoie'lı saatçi, diğer dört mahkûmla birlikte (üç Arap ve bir Sicilyalı) bir ölüm hücresinde yatıyordu. Besi de, kendilerini mahkemede koruyan mubassırların yazdığı af dilekçelerine cevap bekliyorlardı.

«Bir sabah giyotin, her sabahki yerine kuruldu ve birden hücre kapısı açıldı. Cellâtlar saatçinin üstüne çullandılar, bir iple ayaklarını, aynı ipin ucuyla da ellerini bağladılar. Makasla gömleğinin yakasını iyice genislettiler, sonra, ufak adımlarla sabahın alaca karanlığında, giyotine giden yirmi metre kadar yolu yürüttüler. Kelebek, giyotinin önüne vardığında bir dikey tahtayla karsılasırsın. Bu tahtanın üzerindeki kayıslarla adamı bağlarlar. Çocuğu da bağlayıp, bıçağı indirmeden önce basına geçirdikleri tahtayı yerlestirirlerken komutan göründü. Bizim «kuru ceviz» idam cezalarında hazır bulunmak zorundadır. Elinde bir lüks lâmbası vardı, kaldırıp giyotini aydınlattığında itoğlu it aynasızların yanıldığını farketti. O günkü törenle hiç ilgisi bulunmayan saatçinin bası kesilmek üzereydi. •<— Durun! Durun! diye haykırdı Barrot. «öylesine kendinden geçmisti ki, anlatılanlara bakılırsa konusamadı. Lâmbayı yere vurdu; aynasızlarla cellâtları iteleyip kakaladı, kendi eliyle çözdü saatçiyi. Sonunda da: «— Hastabakıcı, onu hücresine götürün! emrini verdi. Onunla mesgul olun, yanında kalın bir süre, rom içirin. Siz de, ayı oğlu ayılar, gidip Rencasseu'-yu getirin. Bugün kafası kesilecek o, baskası değil.

«Ertesi gün Savoie'lının saçları, bugün gördüğün gibi bembeyaz kesildi. Avukatlığını yapan Calvi'323 li bir aynasız, Adalet Bakanlığına yeni bir dilekçe vererek olayı anlattı. Saatçinin ölüm cezası da müebbete çevrildi. O günden beri, isi gücü aynasızların saatini onarmaktır. Merakı budur. Yaptığı saati uzun süre incelemeden sahibine vermez. Bu yüzden tahtasında yığınla saat asılıdır. Simdi zavallının, kafayı üsütmekte haklı olduğunu anlıyorsun herhalde. — Doğru Titi, böyle bir olaydan sonra insanlarla alısverisi kesmekte haksız sayılmasa gerektir. Ona gerçekten acıdım. Her geçen gün, bu yeni hayatın baska bir yanını öğreniyorum. A. binası, gerçekten de tehlikeli adam)arın toplandığı bir yer. Bu tehlike, gerek adamların geçmislerinden ve gerekse günlük hayatlarında gösterdikleri tepkilerden geliyor. Hâlâ çalısmıyor, kırk bes dakika süren ve sonra adada balık avlamamı sağlayan bir lâğımcılık isi pesinde kosuyorum. Bu sabah, hindistancevizi dikiminde çalısacaklar arasında, Jean Castelli'nin de adı okundu. Castel-li, sıradan çıktığı gibi: «Ne o? dedi. Beni ise mi göndereceksiniz?» — Evet, dedi görevli aynasız. Alın su kazmayı da».

Castelli, kılını kıpırdatmadan aynasızın yüzüne baktı: — Bana bak Avuvergne'li, bu garip aracın neye yaradığını anlamak için hemserin olmak gerektiğini görmüyor musun? Ben Marsilya'da yetistim ve Korsika'lıyım. Korsikalılar, kazma ve kürek gibi araçları fırlatır atarlar. Marsilya'da, böyle araçların varlığını bilen yoktur. Kazmanı kendine sakla da beni rahat bırak. Sonradan öğrendiğime göre, durumdan pek haberi olmayan acemi aynasız, kazmayı kaldırdığı gibi Castelli'nin üstüne yürüdü. Yüz yirmi kisi bir ağızdan haykırdı: «Les kargası, dokunursan kendini ölmüs bil!» — Dağılırı! diye haykırdı Grandet.» Aynasızların savunmaya geçtiğini görmezlikten gelip, toplu halde koğusa girdik. B. binasındakiler, ise gitmek üzere önümüzden geçtiler. .Onları C. binasındakiler izledi. Derken bir 324 düzüne kadar aynasız göründü ve az raslanan bir sey yaptılar, demir telle örülü kapıyı kapadılar. Bir saat sonra da, kırk kadar aynasız, elde makineliyle kapının jki yanından çıkıverdi. Komutan yardımcısı, basgardiyan, bas mubassır ve mubassırların tümü toplanmıstı. Sabah altıda, Seytan adasını denetlemeye

giden komutanın dısında, herkes hazırdı. Komutan yardımcısı: — Dacelli, mahkûmları teker teker çağırın! dedi. — Grandet? — Burada. — Çıkın. Grandet, kırk aynasızın arasında dısarı çıktı. Dacelli ona «Dsinize gidin» dedi. — Gidemem, diye cevap verdi Grandet. — Karsı mı geliyorsunuz? — Hayır, karsı gelmiyorum, hastayım. — Ne zamandan beri hastasınız? Sabah doktora gidecekler listesinde adınızı yazdırmamıssınız. — Sabah hasta değildim, simdi rahatsızlandım. Adı okunan ilk altmıs kisi, birbiri ardından aynı seyi söylediler. Bir tanesi, aynasızlara karsı çıkacak kadar ileri gitti. Herhalde Saint-Laurent'a gönderilip askerî mahkemenin karsısına çıkmak istiyordu. «Demek verilen emri yapmıyorsunuz?» diye sorulduğunda su cevabı verdi: — Evet, üç kere sorsanız üç kere de hayır diyorum. — Neden üç kere? — Çünkü midemi bulandırıyorsunuz. Sizin gibi iğrenç heriflerin emriyle çalısmayı kabul etmiyorum.

Hava iyiden iyiye gerginlesmisti, özellikle genç aynasızlar, kürek mahkûmlarının karsısında bu kadar küçülmeye dayanamıyorlardı. Tek istedikleri, mahkûmlarda tehlikeli bir kaynasma görülmesiydi. Namlusunu yere eğdikleri tüfeklerine süngüyü taktıkları gibi harekete geçeceklerdi. — Adı okunanlar çırılçıplak soyunsun! Hücrelere, mars, mars!» Elbiselerin yere düserken çıvardığı hısırtı arasında, bir bıçağın da avlu taslarına çarptığı isitiliyordu. Tam bu sırada doktor göründü. 325 — Tamam, hazır ol! Dste doktor. Doktor, lütfen sunları muayene eder misiniz? Hasta olmayanlar hücreye atılacak. Diğerleri koğuslarında yatacaklar. — Altmıs hasta mı var? — Evet, çalısmak istemeyen bir kisinin dısında hepsi hasta bunların. — En bastaki Grandet, neniz var? diye sordu doktor. — Zindancı görmekten ileri gelen hazımsızlık. Hepimiz uzun cezalara, çoğumuz da müebbete mahkûm kisileriz doktor. Adalardan kaçmak da mümkün değil. Yönetmeliğin uygulanmasında anlayıs ve esneklik gösterilirse bu hataya katlanabiliriz. Oysa bu sabah, bir mubassır, hepimizden saygı gören bir arkadasımızı

kazma sapıyla devirmeye kalktı. Kendini koruması da söz konusu değildi, çünkü arkadasımız kimseyi tehdit etmemisti. Sadece, kazma kullanmak istemediğini söylemisti. Dste salgın hastalığımızın gerçek nedeni bu, Kararı siz verin. Doktor basını önüne eğdi, bir an düsündü, sonra: — Yaz, hastabakıcı, dedi. «Yedikleri yiyecekten zehirlenen mahkûmlara, yirmi gram sodyum sülfat verilecek. Çalısmak istemeyen A... adlı mahkûmu da hastaneye yatırıp müsahadeye alın. Bakalım yetkililere karsı çıkarken aklı basında mıydı?» Doktor bunları yazdırdıktan sonra, arkasına bakmadan yürüdü, gitti. — Herkes içeri! diye bağırdı komutan yardımcısı. Esyalarınızı toplayın, bıçaklarınızı da unutmayın. «O gün herkes koğusta oturdu. Ekmekçi dahil, kimse dısarı çıkamadı, öğlene doğru, yanına iki mahkûm hastabakıcı alan mubassır - hastabakıcı, çorba yerine bir kova müshille göründü. Üç kisi bu müshili içmek zorunda kaldı. Dördüncü mahkûm, gerçeğinden ayırdedilemeyen bir sara nöbeti numarasıyla kovanın üstüne yığıldı Müshil bir yana uçtu, kepçe öbür yana. Böylece olay, koğus görevlisine verilen yerleri temizleme emriyle kapandı.

öğleden sonrayı Jean Castelli ile konusarak geçiriyorum. Bizimle yemek yemeğe geldi. Kürk hırsızlığından mahkûm, Louis Gravon adlı bir Toulon'lu ile 326 kader birliği ediyor. Kaçmaktan söz ettiğimde gözleri parladı. — Geçen yıl, kaçmak üzereyken isi sarpa sardı, dedi. Burada rahat durmayacak biri olduğunu biliyordum. Yalnız, adalardan kaçmaktan söz etmek, kimsenin anlamadığı bir dili konusmak gibidir, öte yandan, henüz adalarda yasayan mahkûmları tanıyamadığını görüyorum. Gördüğün kadarıyla, yüzde doksanı burada, nisbeten rahat. Ne yaparsan yap, kimse seni ele vermez. Adam öldürüyorlar da tanık bulunmuyor; hırsızlık oluyor, aynı hikâye. Kim ne yaparsa yapsın, bütün mahkûmlar onu korumak için birlesiyorlar. Adadakilerin tek korkusu, bir mahkûmun kaçabilmesidir. iste o zaman, nisbî rahatlıkları yok olur: Devamlı aramatarama yapılır, kumar yolu kesilir, müzik âletleri aramalar sırasında kırıldığından bir sey çalmak da im kansızlasın Ne satranç kalır, ne maça kızı, ne kitap, ne de baska sey. Ivır zıvır satısı da hapı yutar. Her

sey, ama her sey yasaklanır. Aramalar, ardı arkası ke-silmeksizin birbirini izler. Seker, zeytinyağı, biftek, tereyağ, hepsi ortadan kalkar. Adalardan kaçan, genellikle Kuru yakınlarında ele geçer. Ama yalnız bir kere adalardan kaçan olmustur. Aynasızlara ceza verilir, onlar da aldıkları cezaların acısını mahkûmlardan çıkarırlar. Anlattıklarını can kulağıyla dinliyor, kulaklarıma inanamıyorum. Dsi bu yönüyle görememistim hiç. — Sonuç, dedi Castelli, kaçmaya kalkacağın gün adımlarını hesaplı at. Biriyle isbirliği yapmadan önce, çok yakın dostun değilse, on kere düsün. Profesyonel soyguncu Jean Castelli, az rastlanan bir iradeye ve zekâya sahip. Siddetten nefret ediyor. Adı da «Antika», örneğin, «palmoliv« le yıkan-mıssam «Allah belânı versin, oğlanlar gibi kokuyorsun be! der. Karı sabunuyla yıkanmıssın.» Ne yazık ki yası elli iki, ama çelikten iradesiyle görünüsü bile insanı mutlu kılıyor. Bana: «Kelebek, diyor, sen benim oğlumsun sanki. Adalarda hayat seni hiç ilgilendirmiyor. Bol bol yiyorsun, çünkü amacın devamlı sağlam olmak. Ama hayat boyu adalara yerlesmek gibi bir niyetin yok. Seni kutlarım. Bütün kürek mahkûmları içinde, bizim gibi yarım düzüne adam ya var, 327

ya yok. Hele kaçmayı kuranlar çok az. Tabiî yığınla adam, karaya çıkmak için dünyanın parasını veriyor ve oradan tüyüyor. Oysa buradan kaçılabileceğine inanan kisi görülmüyor. Yaslı Castelli bana öğütler veriyor: ingilizceyi öğrenmeli, fırsat buldukça bir Ispanyolla ispanyolca konusmalıyım. Yirmi dört derste ispanyolca öğreten bir kitap veriyor bana. Bir de ingilizce - Fransızca sözlük. Kaçma uzmanı sayılan Gardes adlı bir Marsilyalıyla pek dost. Gardes iki kere kaçmıs, ilkinde, Portekiz kürek cehenneminden, ikincisinde Güyan'dan. Adalardan kaçıs konusunda kisisel görüsleri var.

Jean Castelli'nin görüsleri ise daha baska. Toulon'lu Gravon da, bu konuda onlardan ayrılıyor, üçünün görüsü hiç bir noktada uyusmuyor. Bu günden baslıyarak kendi basıma bir fikir edinmeye ve kimseye kaçmaktan söz etmemeye karar veriyorum. Acı fakat gerçek. Tek birlestikleri nokta kumar konusu: Kumarı para kazanmak için ilginç, aynı zamanda da çok tehlikeli buluyorlar. Her an, bileğine güvenen biriyle gırtlak gırtlağa gelebilmek mümkün. Ama bizimkilerin üçü de eylem adamı, yaslarına göre de gerçekten güçlü kisiler: Louis Gravon kırk besinde, Gardee ise elli. Dün gece, görüsümü bütün koğusa kabul ettirme fırsatını buldum. Ufak tefek Toulose'lunun adı «Sardalye», Nimes'linin de «Koyun». Belden yukarı soyunup ortaya çıkan Koyun: «Ya, diyor, bana oyun basına yirmi bes frank haraç verirsin, va da bu isten çekilirsin.» Sardalyenin cevabı su: «Kumar oynamak için baskasına haraç verildiği simdiye kadar görülmemistir. Neden benim üstüme geliyorsun da, Marsilyalılara bulasmıyorsun?» — Sana ne ulan! Ya parayı ver, ya isten çekil, ya da gel kavgaya. — Hayır, ben döğüsmem. — Korktun mu aslanım?

— Evet, senin gibi kaçmayı aklının kösesinden geçirmemis bir kabadayının bıçağıyla yaralanabilir, belki ölürüm. Ben kaçma fırsatı kolluyorum, öldürmek ya da kendimi öldürtmek niyetinde değilim. Hepimiz, durumun ne yönde geliseceğini merak328 la bekliyoruz. Grandet: «Bu küçük yürekli, diyor, gerçekten de kaçabilmek için her seyini verir. Ne yazık Ki araya giremiyoruz.» Bıçağımı açıp altıma koydum. Grandet'in hamağında oturuyorum. — Ödlek! Ya parayı ver, ya isten çekil. Cevabın ne?» Sardalye'ye doğru iki adım atınca ben bağırıyo-rum: — Kapa çeneni Koyun, rahat bırak çocuğu? — Delirdin mi Kelebek? diyor Grandet. Yerimden kıpırdamadan, açık bıçağım sol bacağımın altında, elim sapında: — Hayır, delirmedim, diyorum simdi hepiniz söyleyeceklerimi dinleyin. Koyun, istersen seninle ben dövüseceğim. Ama bunu yapmadan, sana ve koğustakilere söyleyeceklerim var, dinleyin. Buraya geldiğimden beri dikkatimi çekiyor; sayınız yüzden fazla, hepiniz «çevre» nin adamısınız, en güzel, en değerli, en gerçek seyin aranızda saygı görmeyisi, bana utanç veriyor. Evet, firara saygınız yok. Oysa,

firarî olduğunu gösteren, hayatını tehlikeye atarak kaçan her kisi, herkes tarafından ve her seyin üstünde saygı görmelidir. Tersini söyleyen var mı? (Sessizlik) Yasalarınızın en önemlisi eksik: Herkesin kaçana saygı göstermekten baska, yardım etmek ve desteklemek zorunda olması. Kimse buradan tüymek zorunda değil, asağı yukarı hepiniz buradaki hayatınıza alısmıssınız, görüsünüze karsı çıkmıyor ve saygıyla karsılıyorum. Ama yeniden hayata dönecek cesaretiniz yoksa, hiç olmazsa bu cesareti gösteren kisilere saygı duyun. Bu erkek yasasını unutan, ağır sonuçlarına katlansın bundan sonra. Simdi Koyun, döğüsmek istiyorsan hodri meydan. Elde bıçak, koğusun ortasına çıkıyorum. Koyun bıçağını atıyor ve: — Haklısın Kelebek, diyor, bu yüzden de bıçakla döğüsmek istemiyorum. Ama ödlek olmadığımı ispatlamalıyım, bu nedenle yumruk yumruğa döğüselim. Bıçağımı Grandet'e bırakıyorum. Yirmi dakika kadar köpekler gibi boğusuyoruz. Sonunda, kısmetli bir kafa darbesiyle kıl payı kazanıyorum. Birlikte ke329 nefe girmis, yüzümden akan kanları siliyoruz. Koyun: «Dnsan, bu adalarda gerçekten uyusuyor, diyor. On

bes yıldır buradayım, karaya çıkmak için bin frank harcamayı düsünmedim bile. Utanç verici bir durum doğrusu.» Hamağıma döndüğümde Grandet ve Galgani beni paylıyorlar. «Deli misin nesin, herkesi tahrik edip sövüyorsun. Nasıl oldu da, biri elinde bıçakla çıkmadı ortaya, hayret doğrusu.» — Hayır dostlarım, bunun sasırtıcı bir yanı yok. Bizim «çevre» mizin adamı, haklı olana her zaman hak vermistir. — Peki, diyor Galgani. Ama bu yanardağla fazla oynamaya kalkma.» Bütün gece, sürüyle insan benimle konusmaya geliyor. Çaktırmadan yanasıyor, havadan sudan söz ettikden sonra, gitmek üzereyken: «Söylediklerine ben de katılıyorum Kelebek.» diyorlar. Bu olay, herkesin saygısını kazanmama yol açtı. Artık dostlarım, beni kendi «çevre» lerinin adamı sayıyorlar herhalde. Yalnız «çevre» lerince kabul edilenleri inceleyip tartısmadan beninrisemiyeceğimi de biliyorlar. Oyunu ben yönettiğimde daha az kavga çıktığını, bir emir verdim mi hemen boyun eğildiğini görüyorum.

Daha önce de belirttiğim gibi, oyunu yöneten, her kazanılan potun yüzde besini alır. Muhtemel kaatillerden korunmak için sırtını duvara vererek bir sıraya oturur. Dizlerinin üstündeki örtü, açık bıçağını

gizler. Çevresinde, Fransa'nın çesitli bölgelerinden gelme, içlerinde Arapların da bulunduğu otuz, kırk, bazan elii kisilik bir kumarbaz topluluğu birikir. Oyun çok kolaydır: Bankoyu biri tutar, biri de kâğıtları keser. Bankoyu tutan kaybetti mi, banko yanındakine peçer. Oyun elli iki kartla oynanır. Kartları kesen birini seçip kapalı tutar. Banko da bir kart çeker, masanın üstüne açar. Oyun baslar. Ya kâğıdı kesenin ayırdığı karta karsı oynanır, ya da bankoyu tutana. Paralar, küçük vığınlar halinde ortaya kondu mu kartlar teker teker çekilir. Yerdeki iki kartla es değerdeki kart yenik sayılır, örneğin, kâğıdı kesen bir kız gizlemis, banko da besli açmıstır. Banko, besliden önce bir kız çekerse, kesen kaybeder. Tersi olur da besli 330 çekerse kaybeden bankodur. (Oyunu yöneten sürülen paralardan haberi olmalı, paranın kimin cebine girdiğini anlamak için de kimin banko, kimin kâğıdı kesen olduğunu bilmelidir. Bu, kolay is değildir. Her zaman üstünlüklerinden faydalanmak isteyen güçlülere karsı güçsüzleri korumak zorunludur. Süpheli bir yerde oyunu yöneten kararını verdi mi, bu karar çıt çıkarılmadan kabul edilecektir.

Dün gece, Carlino adlı bir italyan öldürüldü. Genç bir oğlanla karı-koca hayatı yasıyordu. Dkisi de bahçıvanlık yapıyorlardı. Carlino hayatının tehlikede olduğunu biliyordu ki uyuduğunda oğlan nöbet bekliyor, oğlan gözlerini kapayınca Carlo nöbete geçiyordu. Yattıkları hamağın altına bos konserve kutuları koymuslardı. Böylece, sürünerek hamağın altına girecek olanların çıkaracakları gürültüyü duyabileceklerdi. Yine de Varlino alttan bıçaklandı. Çığlığını, teneke kutulara kaatilin çıkardığı patırdı izledi. Grandet, çevresinde otuz kadar kumarbazla, oyun yönetiyordu. Ben kumarbazların yakınında gevezelik ediyordum. Çığlık ve kutuların çıkardığı ses oyunu durdurdu. Herkes yerinden kalkıp olup biteni birbirine sordu. Carlino'nun genç arkadası bir sey bilmiyor, oysa Carlino artık soluk almıyordu. Koğus görevlisi, mubassır çağırmayı teklif etti. Hayır, dendi. Yarın, içtimada söyleriz, öldüğüne göre, onun için yapacak seyimiz kalmıyor. Sözü alan Grandet: — Kimse bir sey duymadı, sen de küçük, dedi Carlino'nun dostuna dönüp. Yarın sabah uyandığında, ölü olduğunu farkedersin. Söyleyin ardından, hop, oyun yeniden basladı. Kumarbazlar da bir sey olmamıs gibi bağırmaya koyuldular:

«Banko! Hayır öbürü!.» Gardiyanların, ölü bulunca ne tepki aösterecek-lerini merakla bekliyordum. Bes buçukta ilk kampana çalar. Altıda ikinci kampana ve kahveye sıra gelir. Altı buçukta üçüncü kampana duyulur ve herkes avluya fırlar. Ama bugün, törende, bir değisiklik oldu. Koğus görevlisi, kahveciyle birlikte içeri giren aynasıza: — Sef, dedi, birini öldürdüler. — Kim? 331 — Carlino. — Peki. ' On dakika sonra altı tane aynasız göründü. — Nerede ölü? — Surada.» Hamağı delip Carlino'nun sırtına saplanan kamayı farkettiler, çıkardılar. — Sedyeci, ölüyü götür.» iki kisi, Carlino'nun ölüsünü sedyeye atıp dısarı çıkardı. Günes doğuyordu, üçüncü kampana da duyuldu. Bas mubassır, elinde kanlı kamayla: — Herkes avluya çıkıp sıraya girsin, dedi. Bugün hastalık mastalık kabul edilmiyor.» Herkes çıktı. Sabah içtimaında komutanlar ve bas gardiyanlar hep hazır bulunurdu. Yoklama yapıldı. Sıra Carlino'ya geldiğinde, koğus sorumlusu cevap verdi: «Bu gece öldürüldü, morga kalktı.»

— Peki,» dedi yoklamayı yapan aynasız. Herkesin hazır olduğu anlasılınca, kamp komutanı bıçağı havaya kaldırıp sordu: — Bu bıçağı tanıyan var mı?» Kimse cevap vermedi. «Kaatili gören oldu mu?» Yine çıt çıkmadı. «Her zamanki gibi, kimse bir sey bilmiyor anlasılan. Hepiniz ellerinizi uzatarak önümden geçin, sonra da isinize gidin.» — Kapayın dosyasını, dedi denetimi bitirince. Bıçağı saklayın. Carlino'yu öldürmekte kullanıldığını belirten bir fisi de kenarına bağlayın. Bütün i^lem bu kadardı. Koğusa döndüm, bütün gece gözümü kırpmadığım için hemen uyudum. Dalmak üzereyken, kürek mahkûmunun pek bir sey sayılmadığını düsündüm. Alçakça öldürülse bile, kimin öldürdüğünü arastırmak zahmetine katlanan çıkmıyordu. Yönetmenliğin gözünde, kürek mahkûmu bir hiçti. Köpekten bile değersiz bir yaratık. Pazartesi günü lâğımcılığa baslama kararını verdim. Saat dört buçukta, bir mahkûmla birlikte, kalkıyorum. Yönetmelik, bok dolu kovaların denize bosaltılması gerektiğini belirtiyor. Ama manda sürücüsüne para verdik mi. daracık, beton döseli bir kanalın denize kadar indiği bir yerde bizi bekliyor. Yirmi dakikayı bile

bulmayan bir süre içinde bütün pislikleri bu kanala boca ediyoruz, kanalı temizlemek için de koca bir fıçıyla getirdiğimiz üç bin litre deniz suyunu döküyoruz ardından. Fıçının yukarı çıkarılması için manda sürücüsüne günde yirmi frank veriliyor, adam çok sevimli bir Martinique zencisi. Sert bir fırçayla

pisliğin asağı dökülmesine yardım ediyor, ilk is günüm olduğundan, iki sırığın ucuna taktığım bok kovalarını tasımaktan bileklerim koptu. Ama kısa sürede alısacağım. Yeni arkadasım bana pek yakın, oysa Galgani onun tehlikeli bir adam olduğunu söylemisti. Söylentilere bakılırsa, yalnız adalarda yedi cinayet islemisti. O da, bok satarak yolunu buluyordu. Gerçekten de, bahçıvanların gübre hazırlamak gibi bir zorun-lukları vardı. Bu is için bir çukur kazıyor, içine kuru yapraklarla ot dösüyor, bizim manda sürücüsü Martinique'li de gizlice, iki kova boku getirip çukura bosaltıyordu. Tabiî bu is tek basına yapılamadığından, ben de ona yardım ediyordum. Ama yapılan seyin büyük suç olduğunun farkındaydım, sebzelere hastalık bulasırsa; dizanteri, gerek mahkûmlar, gerekse görevliler arasında yaygınlasıverirdi. Bir gün, iyice dost olduğumuzda, onu bu isten vaz geçirmeye karar verdim. Tabiî, ticaretini bırakmakla uğrayacağı kaybı ödeyecektim kendisine. Sığır boynuzundan oymalı isler yapmak da geliyordu elinden. Balıkçılık konusunda bana öğretecek seyi olmadığını söyledi. Ama

rıhtımda görevli Chapal ya da bir baskasından yardım görebilirdim. Artık lâğımcıydım. Dsimi bitirince bir qüzel yıkanıyor, sortumu geçirip canımın çektiği yerde balık avına çıkıyordum. Tek zorunluluğum, öğlende kampa dönmek. Chapar sayesinde ne olta sıkıntısı çekiyorum, ne de iğne. Demir telin ucuna barbunyaları, tekirleri solungaçlarından sıralayıp yukarı doğru yürüdüm mü, mubassır karıları tarafından, evlere çağrılmadığım gün yok gibi. Hepsi de adımı biliyor: «Kelebek, bana iki kilo barbunya satsana.» — Hasta mısın? — Hayır. — Hasta çocuğunuz var mı? — Yok. — öyleyse balığımı size satmam. 332 •333 Bol balık tutuyor, kamptaki dostlarıma dağıtıyorum. Ekmek, sebze ya da meyva ile değis-tokus ediyorum. Bizim grupta, günde en az bir öğün balık yeniyor. Bir düzüne kadar iri Dstakoz, yedi-sekiz kilo da tekirle Binbası Barrot'nun evi önünden geçiyordum bir gün. Oldukça sisman bir kadın: «Epey balık tutmussunuz

Kelebek, dedi. Oysa deniz kötü, kimsenin bir sey yakaladığı yok. En azından on bes gündür ağzıma balık koymadım. Yazık ki balıklarınızı satmıyorsunuz. Mubassır karılarına satmadığınızı kocamdan duydum. — Doğrudur hanımefendi, ama sizin durumunuz değisik. Çünkü sismansınız, belki et yememeniz gerekiyor. — Doğru, zayıflamak için yalnız sebze ve haslanmıs balık salık verdiler. Ama burada ne mümkün. — Buyurun, su Dstakozlarla tekirleri alın.» Böylece ona, asağı yukarı iki kilo balık verdim. O günden sonra, balıktan yüklü dönersem, yetecek kadarını da Binbası Barrot'nun karısına bırakıyordum. Adalarda her seyin satıldığını bilen bu kadın, bana «Tesekkür ederim» den baska sey demedi. Haklıydı da, para teklif etse alınabileceğimi biliyordu. A-ma sık sık eve davet etti. Kendi eliyle likör ya da beyaz sarap sundu. Korsika'dan «figatelli" geldiğinde bana da ikram etti. Bayan Barrot, geçmisimle ilgili tek soru sormadı bana. Güyan konusunda ağzından çıkardığı tek sey de su oldu: «Evet, adalardan kaçılamaz ama burada olmak ve sağlam iklimde yasamak karada, hayvan gibi çürümekten yeğdir.»

Bu araların adının nereden geldiğini de bana o anlattı: Cayenne'se çıkan sarı humma salgını sırasında, bir manastırdaki rahip ve rahibeler bu adalara sığınarak canlarını kurtarmıslardı. Adalara Salut (Kurtulus) adı, bu yüzden verilmisti. Balıkçılık sayesinde dilediğim yere gidiyorum, üç aydır lâğımcıyım, adayı herkesten Dyi biliyorum. Balık karsılığı sebze ya da meyva alma bahanesiyle bahçeleri dolasıyorum. Mubassırların mezarlığının hemen dibindeki bahçeye bakan, bizim gruptan Mat-thieu Carbonieri. Tek basına çalısıyor, ilerde bahçesinde bir sal yapıp gömebileceğimizi düsünüyorum. 334 Dki ay sonra bizim komutan yolcu. O zaman dilediğimi yapabileceğim. Dsimi iyice ayarladım: Mesleğim lâğımcılık, pislikleri bosaltmaya çıkıyorum sözde ama, para karsılığı bu isimi Martinique'ii manda sürücüsü görüyor. Narric ve Quenier adlı müebbet hapse mahkûm iki bacanakla dostluk kuruyorum. Bunların adı, «Arabalı Bacanaklar», öldürdükleri tahsildarı beton yığını içinde gizlemekle suçlanmıslar. Tanıklar, bir çocuk arabası içinde bir beton blok tasırlarken, sonra da götürüp

bunu Seine ya da Marne nehrine atarlarken görmüs bacanakları. Sorusturma, tahsildarı ödemeleri gereken taksidi almak üzere evlerine uğradığı, o günden sonra da ortalarda görünmediğini ortaya koymus. Hayatları boyunca inkâr ettiler. Güvan'da bile suçsuz olduklarını söylüyorlardı. Ama ölünün gövdesi ortaya çıkmadıysa da, bası bir mendile sarılı olarak bulundu. Onların evinde de, aynı iplikle aynı sekilde dokunduğu uzmanlarca tesbit edilen mendiler vardı. Gerek avukatları ve gerekse kendileri, aynı kumastan binlerce metrenin mendil haline getirildiğini ispatladılar. Bu mendillerden herkeste vardı. Sonunda iki bacanak müebbete çarptırıldı, iki kızkar-des olan karılarından biri de yirmi yıl yedi.

Onlarla iliski kurmayı basardım. Duvarcılık yaptıklarından, atölyeye girip çıkabiliyorlardı. Belki de, sal yapmama yarayacak tahtaları parça parça dısarı çıkarabilirlerdi. Dün doktora rasladım. En azından yirmi kilo çeken, «meru» adlı bir balık vardı elimde. Birlikte tepeye doğru yürüdük. Yarı yolda alçak bir duvarın üstüne oturduk. Bu balığın basından nefis çorba yapıldığını söyledi. Basıyla birlikte iri bir parçayı oracıkta kesip verdim. Doktor bu hareketime pek sastı ve: — Kinci değilsiniz Kelebek, dedi. — Doktor, bunu kendim için yapmıyorum. Size çok sey borçluyum, çünkü dostum Clousiot'yu kurtarmak için çırpındınız.» Biraz konustuk, sonra: — Kaçmak Dsterdin değil mi? diye sordu. Sen kürek mahkûmu değilsin. Baska birîymissin gibi geliyor insana. 335 — Haklısınız doktor, ben buranın adamı değilim. Geçici olarak dostlarımı ziyarete geldim. Gülmeğe basladı. Bunun üzerine: «Doktor, dedim, bir insanın doğru yola döneceğine inanıyor musunuz? — Yürekten inanıyorum hem de. — öyleyse neden, benim doğru yola dönmeme yardım etmeyesiniz? — Nasıl olur bu?

— Vereme yakalandığım gerekçesiyle beni tecrit ettirirsiniz. Bunun üzerine doktor, daha önce de isittiğim bir seyi doğruladı. — Mümkün değil, böyle bir seyi yapmanı da hiç salık vermem. Çok tehlikelidir. Yönetmenlik, ancak hastaların yattığı pavyonda bir yıl kaldıktan sonra birinin tecrit edilmesini kabul ediyor. — Neden? — Utanç verici bir tutum ama, eğer numara yapıyorsa diğer hastalarla hasır nesir olduğunda, hastalığı kapması için bu yol tutuluyor. Dolayısıyla isteğini yerine getirmem imkânsız. O günden sonra, doktorla yakın dost olduk. Bu yakınlık, dostum Carbonieri'yi öldürmeye kalktığı güne dek sürdü. Matthieu Carbonieri, benim isteğim üzerine mubassırların mutfağına ahçı - kumanyacı olarak çalısmaya razı olmustu. Sarap, zeytinyağ ve sirke fıçılarından üçünü araklamanın yollarını arayacak, bunları birbirine bağlayarak denize açılmaya çalısacaktık. Tabiî bu is, Barrot gittikten sonra vapılacaktı. Büyük güçlükler bizi bekliyordu, çünkü aynı peçede hem fıçıları yürütmek, kimseye duyurup görülmeden denize indirmek ve tellerle birbirine bağlamak zorundaydık. Ancak fırtınalı, rüzgârlı ve yağmurlu bir

gecede bu isi basarabilmek mümkündü. Deniz dalgalı olacağından, yağmur ve rüzaârda bu salı denize indirmek isin en güç yanı olacaktı. Evet, Carbonieri kumanyacı olarak mutfağa kapağı atmıstı. Ahçıbası, ertesi güne hazırlamak üzere, ona üç tavsan verdi. Ertesi gün de pazardı. Carbonieri tavsanların derisini iyice yüzdükten sonra birini iskelede görevli kardesine, diğer ikisini de bize yolladı. 336 Sonra üç iri kedi oldurup nerıs Dır yannı yapiı. Aksi gibi ertesi gün doktor da yemeğe davetliydi. Tavsanın tadına baktıktan sonra: «Bay Filidori, dedi, ahçınızın eline sağlık, kediler nefis olmus. — Benimle alay etmeyin doktor, yediğiniz tavsandır. — Hayır, dedi doktor inatla. Bu kedidir. Sıyırdığım kaburgaları görmüyor musun? Bu kaburgalar yassı, oysa, tavsanınkiler yuvarlaktır. Yanılmama imkân yok! Su anda kedi eti yiyoruz. — Allah belâsını versin, Cristacho! dedi, Korsikalı. Midemde kedi var ha!» Doğru mutfağa kostu, tabancasını çekip, ulan, dedi, istediğin kadar benim gibi Napolyoncu ol. Bize kedi yedirdiğin için seni geberteceğim. Bakısları çok kötüydü. Carbonieri isin nasıl ortaya çıktığını kestirmeden:

— Bana verdiklerinin adı kediyse, diyeceğim yok, dedi. — Benim sana verdiklerim tavsandı. — Ben de tavsan yemeği yaptım. Bakın, derile-riyle basları hâlâ surada. Aynasız, derilerle tavsan kafalarını görünce sasırdı. — öyleyse doktor ne dediğini bilmiyor. Carbonieri derin bir soluk aldı: — Bunu size söyliyen doktor mu? Dalga geçmis öyleyse. Böyle sakaların hiç hos kaçmadığını kendisine söyleyin.» Rahatlayan ve Carbonieri'ye inanan Filidori yemek odasına döndü ve doktora: «Konusun, dilediğiniz kadar konusun doktor efendi, dedi. Sarap basınıza vurmus. Kaburgalar ister yassı olsun, ister yuvarlak, ben tavsan yediğimden eminim. Simdi derileriyle kellelerini gördüm.» Matthieu ucuz kurtulmustu. Yine de, birkaç gün sonra alıcılıktan istifasını vermeyi qerekli gördü. Harekete geçebileceğim gün yaklasıyor. Birkaç hafta sonra Barrot yolcu. Dün karısını görmeğe gittim. Bu arada taze sebze ve haslama balık yiyerek epey zayıfladığını belirtmeliyim. Bu iyi yürekli kadın, bana bir sise kına-kına likörü ikram etmek için içeri davet etti. iOdadaki denkler dolduruluyordu. Yol hakelebek 337/22

zırlığına baslamıslardı bile. Komutanın karısı: — Kelebek, dedi, son aylarda bana gösterdiğiniz dostluğa nasıl tesekkür edeceğimi bilemiyorum. Bazı günler, bol balık yakalayamadığınız halde, elinizde olanı bana verdiğinizi biliyorum. Bu yüzden size çok tesekkür ederim. Sayenizde kendimi çok daha iyi hissediyorum, on dört kilo verdim. Size minnetimi ifade etmek için ne yapabilirim? — Söyleyeyim efendim, ama bu çok güç is. Bana iyi bir pusula bulun. Ufak, fakat isime yarayabilecek bir pusula. — Bu isteğiniz hem çok önemsiz, hem de yerine getirilmesi güç bir sey. Hele üç hafta içinde gerçeklestirilmesi, güçlüğünü daha da arttırıyor. Bu soylu kadın, hareketinden sekiz gün önce bana iyi bir pusula bulamadığına bozulup sahil muhafaza botuna atlayarak Cayenne'e gitti. Dört gün sonra, nefis, antimanyetik bir pusulayla döndü. Binbası Barrot ile karısı, bu sabah yola çıktılar. Dün komutanlığı kendisiyle aynı türbede olan aslen Tunuslu, Ürouillet adlı bir mubassıra devretti. Yeni komutanla ilgili ilk haber sevindiriciydi: Dega'yı> yine bas muhasebeci olarak alıkoyuyordu. Basta ben olmak üzere, herkes için bu haberin büyük önemi vardı.

Avluda toplanan mahkûmlara verdiği söylevde, yeni komutan, oldukça enerjik ama zekî bir adam olduğunu gösterdi. Bu arada da sunları söyledi: — Bu günden sonra, Salut adalarının yönetimi bana geçiyor. Benden önceki komutanın benimsediği yöntemler olumlu sonuç verdiğinden, düzenin değistirilmesini gerektiren bir sey görmüyorum. Eğer davranısınızla beni değistirmek zorunda bırakmazsanız yasayısınız eskisi gibi devam edecektir. Bes aylık bekleme süresi akıl almaz bir çabuklukla geçmisti ama, komutanla karısının gidisini haklı bir sevinçle karsıladım. Adalarda asağı yukarı bütün kürek mahkûmlarının faydalandığı bu sahte özgürlük, kumar, balık avı, konusma, yeni dostluklar, kavgalar, ölümüne çatısmalar insanı büyük ölçüde oyalayan seylerdi, kimsenin de canı sıkılmıyordu. Yine de, bu havaya pek kendimi kaptırmadım. Her yeni dost edinisimde, kendi kendime sorduğum soru suydu: «Benimle kaçmaya razı gelecek mi acaba? Gitmek istemese de, baskasının kaçısına acaba yardım edebilir mi?» Kaçmak, yalnız kaçmak için yasıyordum. Yalnız ya da yanımda birisiyle, ama ne pahasına olursa olsun kaçmak. Jean Cartelli'nin öğütlerine uyarak kimseye sözünü etmediğim bu saplantı bir türlü yakamı

bırakmıyordu. Yılmadan idealimi gerçeklestirecek, kaçacaktım. i^l 338 339 YEDDNCD DEFTER SALUT ADALARI MEZARLIKDA BDR OLAY BES ay içinde, adanın girdisini çıktısını öğrendim. Simdilik vardığım sonuç, mezarlığın yanında dostum Carbonieri'nin çalıstığı bahçenin —artık Car-bonieri orada değil— bir sal hazırlamak için en uygun yer olduğuydu. Bunun için de, Carbonieri'den, yanına yardımcı almadan yeniden bahçeye dönmesini rica ettim. Kabul etti. Dega sayesinde de eski isine dönebildi. Bu sabah, bir demir telin ucuna astığım salkım salkım barbunyalarla yeni komutanın evi önünden geçerken, «emirber» olarak çalısan genç mahkûmun evin hanımına sunları söylediğini duydum: «Dste bayan, Binbası Barrot'un karısına her gün balık getiren adam.» Cezayirlileri andıran, yanık tenli, esmer ve genç kadın: «Demek Kelebek o?» dedi. Sonra da pencereden bana seslendi: — Bayan Barrot bana, sizin getirdiğiniz nefis ıstakozlardan yedirmisti. Buyurun içeri. Fransa'dan gelen

bir parça keçi peyniriyle beyaz sarap içersini; sanırım. — Hayır, tesekkür ederim bayan. — Neden? Bayan Barrot'nun evine pekâlâ girP yordunuz, niçin benim evime gelmiyorsunuz? 340 — Çünkü onun Kocası, evine girip çiKmama izin vermisti. — Kelebek, benim kocam kampa komuta eder, evin komutanı ise benim. Hiç korkmadan girin. Yemek odasındaki masanın basına beni oturttu, önüme de bir tabak jambonla keçi peyniri koydu. Hiç çekinmeden karsıma geçti, önce sarap, ardından kahve sonra da nefis Jamaika romu sundu. — Kelebek, dedi, hareket hazırlığı içinde olmasına rağmen, Bayan Barrot bana, sizden söz etme fırsatını buldu. Adada sizden balık alabilen tek kadın olduğunu biliyorum. Aynı imtiyazı bana tanıyacağınızı umarım. — Ama kendisi hastaydı efendim, gördüğüm kadarıyla sizin bir seyiniz yok, sapasağlamsınız. — Yalan söylemeyi hiç beceremem Kelebek. Gerçekten çok iyiyim, ancak bir liman sehrinde doğup büyüdüm. Balığa da bayılırım. Oran'lıyım. Beni rahatsız eden tek sey, balığınızı satmayısınızdır. isin

tek can sıkıcı yanı bu.» Her neyse, bundan böyle ona da balık getirmem kararlastırıldı.

Komutanın karısına üç kilo barbunyayla altı ıs-akoz vermis bir sigara tüttürüyordum ki komutan çeri girdi. Beni görünce: «Juliette, dedi, emirberin dısında hiç bir mahkûmun evime giremeyeceğini söylemistim.» Yerimden kalktım, karısı: «Oturun, dedi. Bu mahkûm, Bayan Barrot'nun gitmeden önce bana salık verdiği adamdır. Buraya ondan baskası giremez. öte yandan, istediğim zaman bana balık da getirecek.» — Peki, dedi komutan. «Adınız ne sizin?» Cevap vermek için doğrulacak oldum, Juliette elini omuzuma koydu ve zorla yerime oturttu: «Burası benim evim, dedi, sonra. Kendisi bu evde komutan değil, benim kocam Bay Prouillet'dir.» — Sağolun efendim. Adım Kelebek. — Ha! Sizden ve üç yıl önce Saint-Laurent-duMaroni Hastanesinden kaçısınızdan bahsedildiğini duydum. Kaçarken bayılttığınız mubassırlardan biri le, benim ve sizi koruyan karımın yeğeniydi.» 341 PP üeidıgınden beri ayaKta duran Komutan: «Her yıl adalarda islenen cinayetlerin sayısı akıl alır gibi değil, dedi. Karada çok daha az cinayet isleniyor. Sizce bu fark nereden geliyor? — Buradan kimse kaçamıyor komutanım, dolayısıyla da herkes sinirli oluyor. Yıllar boyu alt alta, üst üste

yasıyorlar. Bir takım büyük nefretlerin ve çözülmeyecek dostlukların olusması akla yakın, öte yandan, cinayet isleyenlerin yüzde besi bile ele geçmiyor. Bu da katillere bir dokunulmazlık sağlıyor. — Verdiğiniz bilgi çok mantıklı. Ne kadardır balığa çıkıyorsunuz, balığa çıkmanızı sağlayan is nedir? — Lâğımcıyım efendim. Sabah saat altıda isim biter, bol bol da balık tutacak zamanım kalır. — Günün bütün geri kalan bölümünde avlanır mısınız? dedi Juliette. — Hayır efendim, öğlende kampta olmam gerekli, öğlenden sonra da üçte çıkıp altıda dönmek zorundayım. Can sıkıcı bir sey med ve cezir yüzünden bazan çabalarımın bosa gittiği de oluyor. Kocasına dönen Juliet: — Ona özel bir izin verirsin değil mi sevgilim? diye sordu. Böylece de, sabahın altısından aksamın altısına kadar dilediği gibi avlanabilir. — Peki, dedi komutan. Akıllıca hareket ettiğim için kendi kendimi kutlayarak evden çıktım, çünkü kazandığım bu üç saatlik sürenin benim gözümde büyük değeri vardı. On ikiyle üç arası uyku saatiydi, asağı yukarı bütün mubassırlar uykuya yatıyor ve denetim iyiden iyiye gevsiyordu.

Juliette gerek bana, gerekse yakaladığım balıklara tam anlamıyla el koydu. Balığımı aldırmak için, «emirber» ini bulunduğum yere gönderdiği bile oluyor. Çocuk sık sık benim yanıma çjelip: «Komutanın karısı bütün balıkları istiyor, diyor. Bu gece konukları var, balık çorbası vapacakmıs...» Her neyse, bütün balıklarıma el koyduktan baska su ya da bu balığı yakalamamı, suya airip ıstakoz avlamamı bile istiyor. Bana çok yakınlık gösteriyor ve soruyor: «Kelebek, sular birde mi alçalıyor?» «Evet efendim.» «Gelin D öyleyse yemeği evde yiyin. Böylece kampa dönmek zorunda kalmazsınız.» Bu arada öğlen yemeğini de sık sık onlarda yiyorum, hem mutfakta değil, yemek odasında. Karsıma oturup tabakları getirip götürüyor, bardağıma sarap koyuyor. Bayan Barrot gibi değil. Çaktırmadan geçmisimle ilgili sorular sormaya kalkıyor. En çok ilgilendiği konuyu, Montmartre'deki hayatımı her zaman es geçip, daha çok ilk gençliğimle çocukluğumu anlatıyorum. Bu arada komutan odasında uyuyor. Bir sabah, çok erken saatte altmıs kadar böcek yakalayınca saat onda komutanın evine uğruyorum.

Sırtında beyaz bir sabahlıkla komutanın karısı aynanın önünde, ardındaki genç kadın saçlarını yapıyor. Günaydın diyor ve bir düzüne kadar küçük ıstakozu uzatıyorum. — Hayır, diyor, hepsini ver. Kaç tane var? — Altmıs. — Peki, suraya bırak lütfen. Dostlarına kaç tane götürmek istiyorsun? — Sekiz tane. — Sekizini al öyleyse, gerisini çocuğa ver de dolaba koysun. Ne diyeceğimi sasırdım. Benimle hiç senli benli konusmamıstı, hele yabancı bir kadının yanında. Herhalde saçını yapan kadın, bunu sağda solda yayacaktı, iyiden iyiye sıkılıp gitmeye hazırlanıyordum ki: «Dur canım, dedi, otur da bir likör iç. Yorulmus-sundur.» Bu otoriter kadın beni saskınlıktan saskınlığa düsürüyordu, oturdum. Likörümü yudumlarken sigaramı da tüttürüyor, komutanın karısının saçlarını ta-rıyan kadına bakıyordum. Ara sıra o da yan gözle beni süzüyordu. Elinde ayna tutan komutanın karısı, kadının bana baktığını gördü ve: «Flörtüm yakısıklı değil mi Simone? dedi. Hepiniz beni kıskanıyorsunuz zaten.» Basladılar gülmeye. Nereye gizleneceğimi bilemez

olmustum. Aptal gibi lâfa karısıp: «Neyse ki, flörtüm dediğiniz kisi pek zararsız, dedim, çünkü simdiki halivle kimseye yan bakacak durumda değil.» — Ban? karsı bir sey duymadığını söyleyemezsin ya, dedi Cezayirli kadın. Kimse senin gibi bir as342

343 lanı evcillestiremedi, ben sana dilediğimi yaptırıyorum. Bunun bir nedeni olmalı, değil mi Simone?» — Nedenini bilmem, dedi Simone, bildiğim tek sey komutanın karısı dısında kimseye yüz vermediğjnizdir Kelebek. Bas mubassırın karısı anlattı, geçen hafta elinizde on bes kilo balık varmıs. Kasapta et kalmadığı için sizden iki balık istemis, onu bile vermemissiniz. — Aaaaa! Bunu bana söylememistin Simone! — Geçen gün Bayan Kargueretye söylediğini de duymadın, diye devam etti Simone. Kelebek'in elinde ıskatozlar ve iri bir morina balığıyla geçtiğini görmüs: «Su balığı, ya da hiç olmazsa yarısını bana satın, demis. Biz Brötanyalılar, bu balığı çok iyi pisiririz, bilirsin.» Kelebek su cevabı vermis: «Bu balığın değerini bilen yalnız Brötanyalılar değildir Bayan, Ardeche'liler dahil, Romalılardan bu yana çok kisi, morina balığının seçkin bir yiyecek olduğunu bilir.» Ve kadına bir sey satmadan yoluna devam etmis. Kahkahadan kırılıyorlardı.

Hırsla kampa döndüm, aksam da hikâyeyi bizim çocuklara anlattım. — Durum çok ciddi, dedi Carbonieri. Bu kadın basını belâya sokuyor. Mümkün olduğu kadar seyrek ve yalnız komutan evdeyken uğra.» Herkes aynı görüste. Verilen öğüdü dinlemekte kararlıyım. Valence'li bir marangozla tanıstım. Hemseri sa-yılırız neredeyse. Bir orman korucusunu öldürmüs. Her zaman gırtlağına kadar borç içinde, ifiâh olmaz bir kumarbaz: Gündüzleri deli gibi çalısıp is görüyor, gece bütün parasını kumarda veriyor. Çoğu kere de, borcunu ödemek için sağa sola bir takım seyler yapmak zorunda kalıyor. Tabiî sömürülüyor da, gül ağacından bir küçük sandığın fiyatı üç yüz frank olduğu halde, yüz elli-iki yüz franga yapmak zorunda bırakJDıyor. Onu islemeye karar verdim. Bir gün, lavaboda: «Bu gece seninle konusmak istiyorum, dedim. Kenefte bulusalım. Sana isaret ederim.» Gece, rahat rahat konusabileceğimiz kenefte yalnızız. - —Bourset, biliyorsun, hemseri sayılırız, diyorum. — Yok canım, nasıl olur? — Valence'li değil misin? — Evet. — Ben de Ardeche'liyim, demek hemseriyiz.

— Hemseriysek hemseriyiz, ne olmus? — Ne mi olmus? Borçlandığında sömürülmeni, yaptığın seyin yarı fiyatına kapatılmasını istemiyorum. Bana getir, değeri neyse onu öderim. Bu kadar. — Sağol. Hiç durmadan yardımına kosuyorum. Borçlandıklarıyla devamlı münakasada. Dyi dostlarımdan Korsikalı haydut Vicioli'ye borçlanana dek isini iyi kötü yürütüyor. Bourset, yedi yüz franklık borcunu ödemesi için Vicioli'nin kendisini sıkıstırdığını bana haber veriyor. Su sıra yaptığı, bitmek üzere olan bir çalısma masası var. Gizlice çalıstığı için ne zaman bitireceğini kesinlikle söyliyemiyor. Gerçekten de, fazla tahta harcadığı gerekçesiyle, büyükçe esyanın yapımına adada izin vermiyorlar. Kendisine yardım etmeye çalısacağımı söylüyorum. Vicioli'yle de anlasıp u-fak bir oyun düzenliyorum. Bourset'ye baskı yapacak, hattâ gözdağı verecek. Ben do yetisip marangozu kurtaracağım. Düsündüğüm gerçeklesiyor. Sözde halettiğim bu dertten sonra Bourset'pin en büyük dayanağı benim, bana çok büyük

güveni var. Kürek mahkûmu olarak Gü-yan'a geldiğinden bu yana, ilk kez rahat bir soluk alabiliyor. Artık meseleyi ona açmaya kararlıyım. Bir aksam: «Senden istediğimi yaparsan iki bin frank veririm, diyorum. Yapacağın da iki kisilik bir sal, ayrı ayrı parçalar halinde olacak.» — Bak Kelebek, kimse için bu tehlikeyi göze almam. Ama senin için, yakalanırsam iki yıl hücre cezası çekmeye bile razıyım. Yalnız bu isin bir sakıncası var: Atölyeden büyük tahta parçalar: çıkaramam. — Merak etme, içerde adamım var. — Kim? — Arabalı bacanaklar, Naric'le, Quenier. Ne düsünüyorsun bu konuda? 344 345 — once salın bir plânını yapmalı, sonra parçaları teker teker hazırlamalı. Parçaların yerine iyice oturması için salın geçme olarak yapılması gerek, isin en güç yanı, suda yüzen tahta bulmak. Çünkü adalardaki tahtalar genellikle sert, suda yüzmüyor. — Bana ne zaman cevap verirsin? — Üç gün sonra. — Benimle gelmek ister misin? — Hayır. — Neden? — Köpekbalıklarından, bir de boğulmaktan korkarım.

— Sonuna kadar bana yardım edeceğine söz veriyor musun? — Çocuklarımın bası üzerine yemin ederim. Dsin tek sakıncası, çok uzun sürmesi. — Dyi dinle. Enselenirsen ne yapacağını söyleyecek, savunmanı simdiden hazırlayacağım. Salın plânını bir defter kâğıdına geçireceğim, üstüne de: «Bourset, sağ kalmak istiyorsan plânını yukarda gördüğün salı yapacaksın», diye yazacağım. Yaptığın her parçayı sana göstereceğim bir yere bırakacaksın. Oradan alınıp götürülecek. Kimin ve nasıl alacağını düsünme. (Son sözlerimde biraz rahatladı). Böylece, yakalanırsan iskence görmene engel oluyor ve en fazla altı ayla paçayı kurtarmanı sağlıyorum. — Ya sen yakalanırsan? — Bir sey değismiyecek. Sana tehdit mektubu gönderdiğimi kabul edeceğim. Tabiî, verdiğim yazıDı emirleri iyi saklıyacaksın. Oldu mu? — Oldu. — Korkmuyorsun ya? — Hayır, hiç korkmuvorum. üstelik sana yardım etmek hosuma gidiyor. Daha kimseye bir sey çıtlatmadım, önce Bour-set'nin cevabını bekliyorum. Upuzun ve bitip tükenmek bilmeyen bir haftanın sonunda onunla kütüphanede konusabiliyorum, içerde ikimizden baska kimse yok.

Bir pazar sabahı, avluda oyun gırla gidiyor. Seksen kadar oyuncu, bir o kadar da meraklı var. 346 Hemen içime su serpiyor— isin en güç yanı, yeteri kadar kuru ve hafif tahta bulmaktı. Bunun da çaresini buldum. Tahtadan bir omurga yapıp bunu kuru hindistancevizi kabuklarıyla dolduracağım. Tabiî hindistancevizlerinin dıs yüzündeki tabakayı da çıkarmıyacağım. Bu tabaka çok hafiftir, üstelik su geçirmez. Sal hazır olduğunda, içine yeteri kadar hindistancevizi bulmak sana düsebilir. Yarın ilk parçayı yapmaya baslıyorum. Asağı yukarı üç günümü alacak. Persembeden sonra da, bacanaklardan biri, hava açar açmaz bu parçayı götürebilir. Bir önceki parça atölyeden çıkmadan sonrakine baslamayacağım. Dste yaptığım plân, bir kâğıda geçir, söz verdiğin mektubu da yaz. Arabalı bacanaklara bu isin sözünü ettin mi? — Hayır, senin cevabını bekliyordum? — Evet, cevabını aldın iste. — Sağol Bourset, sana nasıl tesekkür edeceğimi bilemiyorum. Simdilik bes yüz frank veriyorum.» Parayı gören Bourset yüzüme dik dik bakıp: — Paranı kendine sakla, dedi. Karaya ayak bastığında, yoluna devam etmek için yine paraya ihtiyacın

olacak. Bugünden sonra, sen yola çıkana dek kumar oynamıyacağım. Yapacağım ufak tefek islerle nasılsa biftek ve sigara paramı çıkarırım. — Neden almıyorsun bu parayı? — Çünkü bu isi on bin franga bile yapmam. Aldığımız bütün tedbirlere rağmen çok tehlikeli. Ancak bedava yapılabilir. Bana yardım ettin, yalnız sen el uzattın. Mutluyum ama, özgürlüğüne kavusman için sana yardım ederken korkuyorum. Plânı bir defter kâğıdına geçirirken bunca saflık ve soyluluk karsısında utanç duyuyorum. ,Ona gösterdiğim yakınlığın hesaplı olduğunu, bir çıkar gözettiğimi düsünmemisti bile. Kendi gözümde kendimi biraz yükseltebilmek için, her ne pahasına olursa olsun kaçmam gerektiğini tekrarlıyorum. Güç ve pek hos sayılmayacak durumları da gerektirse, kaçmam zorunlu. Gece Naric'le konustuk, o daha sonra bacanağına durumu açacak. Hiç düsünmeden: — Atölyeden parçaların çıkarılmasında bana güvenebilirsin, diyor. Yalnız acele etme, ancak adada 347

onarım isi çıktığında, bir sürü araç-gereçle birlikte kaçırabiliriz. Neyse, en ufak fırsatı bile kaçırmıyacağımıza söz veriyorum. Bu da oldu. is Matthieu Carbonieri ile konusmaya kalıyor. Çünkü onunla birlikte kaçmak istiyorum. Yüzde yüz kabul ediyor. — Matthieu. salı yapacak adamı buldum, parçaları atölyeden çıkaracak olanı da buldum. Bahçende salı gömecek bir yer bulmak sana kalıyor. — Yooo, sebze bahçesine salı gömmek tehlikeli. Gece sebze çalmaya gelen aynasızlar var. Salı gömdüğümüz yere basar da, ayakları toprağa batarsa sonra ne yaparız? istinat duvarındaki büyük taslardan birini çıkarıp küçük bir mağara meydana getireceğim. Böylece bir parça geldiğinde, tası kaldırıp mağaranın içine gizleyebileceğim. — Parçaları doğru bahçeye getirmeleri iyi mi olur? — Hayır, çok tehlikeli. Arabalı bacanakların bahçemde ne isleri olabilir? En iyisi, her keresinde bahçeme yakın, ama değisik bir yere bırakmaları. — Kabul. Dsler yolunda gibi. Simdi sıra hindistancevizlerin-de. Dikkati çekmeden, yeterince hindistancevizi kabuğu toplamanın yolunu anyacağım.

Dste, hayata yeniden doğduğumu simdi hissediyorum. Meseleyi Galgani ile Grandet'ye açacağım bir de. Susmaya hakkım yok, suçortağı sanılabilirler. Artık yapmam gereken, onlardan ayrılıp tek basıma yasamaya baslamaktır. Kaçmaya hazırlandığımı ve kendilerinden ayrılmam gerektiğini söylediğimde kesinlikle reddediyor ve sövüyorlar bana: «Mümkün olduğu kadar çabuk yola çık. Biz, nasılsa bir yolunu bulur paçayı sıyırırız. Sakın yanımızdan ayrılmayı düsünme. Simdiye kadar neler geldi basımıza.» Bir aydan fazla oluyor, kaçma hazırlığı basladı, ikisi büyük olmak üzere yedi parça geldi bile. Matthieu'nun tahtaları gizlediği istinat duvarına da bir göz attım. Tasın yerinden oynatıldığı anlasılmıyor, çünkü Matthieu, çevresini yosunla sıvamak ihtiyatlılığını gösteriyor. Kovuk çok iyi, yalnız parçaların hep348 T sini alacağından süpheliyim. Neyse, simdilik daha yer var. Kaçıs hazırlığı içinde olmak, moralimi iyice yükseltiyor. Her zamankinden çok yemek yiyorum, balık avı sayesinde de gücüm kuvvetim yerinde. Üstelik her sabah, kayalıklarda, iki saattan fazla beden eğitimi

hareketleri yapıyorum. Balık avı kollarımı islettiğinden, daha çok bacaklarımı çalıstırıyorum. Bacaklarımı güçlendirmenin de yolunu buldum: Balık tuttuğumuz yerin daha uzağına gidiyorum, dalgalar baldırlarıma çarpıyor. Dalgaların çarpması sonucu dengemi yitirmemek için, kaslarımı geriyorum Sonuç çok iyi. Komutanın karısı Juliette, bana her zamanki gibi iyi davranıyor. Ama kocası bulunmadığı sıralar eve girmediğimi farketti. Bunu açıkça söyJedi, saçlarını tarattığı gün saka ettiğini belirtmeden de edemedi. Saçlarını yapan genç kadın, avdan dönerken yolumu gözlüyor, tatlı sözlerle nasıl olduğumu soruyor. Demek ki isler yolunda. Bouraet, fırsat buldukça bir parça çıkarıyor ortaya, ise baslayalı iki buçuk ay oldu. Parçaları gizlediğimiz yer ağzına kadar dolu. Yalnız en uzun iki parça eksik: Biri iki metrelik diğe-riyse bir buçuk. Bu parçalar kovuğa girecek gibi değil. Mezarlığa bakarken yeni bir mezar dikkatimi çekiyor. Bu mezar, mubassırlardan birinin, geçen hafta ölen genç karısının mezarı, üstünde solgun bir çiçek demeti duruyor. Mezarlık bekçisi, Baba dediğimiz, yarı kör ve eski bir kürek mahkûmu. Bütün gün mezarlığın bir kösesindeki hindistancevizi ağacının gölgesinde

oturuyor. Oturduğu yerden de ne kadının mezarını görebilir, ne mezara yaklasanı. Bu mezardan faydalanıp salın parçalarını birlestirmeyi, marangozun yaptığı ufak sandığa da mümkün olduğu kadar çok hindistancevizi doldurmayı düsünüyorum. Sandığımızdan daha az olacak hindistancevizleri, otuz -otuz bes kadar. Ben sağa sola elli tane dağıttım. Yalnız Juliette'in avlusunda bir düzüne var. «Emirber», yağ çıkarmak için hindistancevizlerini avluya bıraktığımı sanıyor. Ölen kadının kocasının adadan ayrıldığını da 349 öğrenince, mezardaki toprağın bir bölümünü bosaltıp tabuta kadar inmeye karar veriyorum. Matthieu Carbonieri duvara tünemis erketelik yapıyor. Basında, uçları düğümlü bir beyaz mendil var. Elinin altında da, yine dört ucu düğümlü bir kırmızı mendil. Tehlike görülmedikçe beyazı çıkarmıyor. Biri görünürse, kim olursa olsun, hemen kırmızıyı kafasına geçiriyor. Bu tehlikeli is, öğleden sonramı ve gecemi alıyor. Tabuta kadar inmenin gereği kalmadı, salın eninde olması için deliği bir metre yirmi santimden fazla genislettim. Saatler bitmek bilmiyordu, kırmızı mendil

de kaç kere göründü. Neyse, bu sabah isim tamamlandı. Delik, hindistancevizi yapraklarıyla örtüldü. Üstüne de toprak serptim. Pek görünmüyor. Sinirlerim iyiden iyiye laçka. Kaçıs hazırlıkları üç aya yakın bir süredir devam etmekte. Birbirine bağlı ve numaralı olarak, bütün tahta parçalarını gizlediğimiz kovuktan çıkardık. Mezara, tabutun üstüne yerlestirdik. Toprak hepsini gizliyordu. Duvardaki kovuğa da üç çuval un, yelken için iki metre ip, bir sise dolusu kibrit çöpü, bir düzüne kadar da süt kutusu koyduk, hepsi bu kadar. Bourset'nin heyecanı git gide artmakta. Sanki benim yerime o yola çıkacak. Naric, basta bana evet demediğine pisman. Evet dese, iki kisi yerine üç kisi alabilecek bir sal yaptırırdık. Yağmur mevsiminin içindeyiz. Her gün yağmur yağıyor, böylece mezara inmem kolaylasıyor. Parçaların birbirine geçmesi isini neredeyse tamamladım, sal hazır gibi. Hindistancevizlerini de, Carbonieri'nin çalıstığı bahçenin iyice yakınına tasıdım. Salın tek eksiği kenarındaki tahtalar. Her zaman açık duran manda ahırından dilediğimiz zaman, tehlikesizce alabiliriz. Dostlarım isin tamamlanıp tamamlanmadığını

hiç sormuyorlar. Sadece, zaman zaman: «Ne âlemdesin?» diyorlar. —«Dsler yolunda.» —«Biraz uzun sürmedi mi?» —«Tehlikesizce, bundan çabuk çalısıla-maz.» Bütün konusmamız burada bitiyor. Bahçesindeki hindistancevizlerini tasırken Juliette beni gördü ve çok korkuttu. — Ne o Kelebek, hindistancevizi yağını yapmaya karar verdin mi? Neden bahçede yapmıyorsun bu isi? Açmak için bir sey bulunur, sana ayrıca büyük bir kazan da verebilirim. — Kampta yapmak daha iyi. — Garip sey, kampta rahat çalısamazsın ki.» Bir süre düsündükten sonra da söyle devam ediyor: — Açık söyleyeyim mi? Hindistancevizinden yağ çıkacağını sanmıyorum.» Buz kesiyorum birden. «Bir kere bende istediğin kadar yağ var, neden ayrıca yağ çıkarasın? Bu hindistancevizlerini baska iste

kullanacaksın değil mi? Her yanımdan iri iri ter damlaları akıyor, bastan beri kaçma sözünü etmesini bekliyordum. Soluğum kesik. — Hanımefendi, diyorum, bu bir sırdır. Ama o kadar ilgilendiniz, o kadar meraklandınız ki size yapmak istediğim sürprizin değeri kalmadı. Bu iri hindistancevizleri seçisimin nedeni, içlerini bosalttıktan sonra, tahtalarıyla güzel bir sey yapıp size armağan etmekti. Dste gerçek bu.» Kazandım galiba, çünkü: — Kelebek, benim için zahmete girme, diyor. Hele iyi bir sey yapmak için para harcamanı hiç istemiyorum. Çok tesekkür ederim ama rica ediyorum, bir sey yapma. — Peki, düsünürüz.» Offf, ucuz atlattık. Hiç yapmadığım bir seyi yapıyor ve bir kadeh içki istiyorum. Neyse ki saskınlığımın farkında değil. Tanrı yardıma devam ediyor. Her gün yağmur yağıyor, özellikle de öğleden sonra ve geceleri. Suyun yavas yavas toprağa sızıp gizlediklerimizi ortaya çıkarmasından korkuyorum. Mattieu durmadan mezarın üstüne toprak atıyor ama, sular olanı sürükleyip götürüyor. Mezarın içini su basmıs olmalı. Matthieu'nün yardımıyla tabutu meydana

çıkarıyoruz, üstü suyla kaplı. Durum çok ciddi. Yakında epey önce ölen iki çocuğun mezarı var. Bir gün, bu mezarı örten tası kaldırıyor, içine giriyor ve bir demir buçukla çimento duvarını, salın bulunduğu yönde delmeğe koyuluyorum, su fıskırıyor, öbür mezardan bosalan su, çocukların mezarına doluyor. Sular diz boyunu bulduğunda dısarı çıkıyorum. Tası yerine yerlestiriyor, Naric'in verdiği beyaz macunu da çevresine dösüyoruz. Çalısmamız, salın bulunduğu 350 351 mezardaki suyjj yarı yarıya azalttı. Aksam Caıbonieri: — Bu isin derdi bir türlü bitmeyecek galiba diyor. — Sonuna geldik be Matthieu. — Asağı yukarı, hayırlı bir sonuca varmasını dileyelim.» Gerçekten, diken üstündeyiz. Sabah rıhtıma indim, Chapar'dan, benim için iki kilo balık almasını rica ettim, öğlende uğrayıp götüreceğim balıkları. Carbonieri'nin bahçesine çıkıyorum. Yaklastığımda üç beyaz miğfer gözüme çarpıyor. Bahçede neden üç aynasız var? Kazı mı yapmaya kalktılar yoksa? Görülmüs sey değil. Üç aynasızı birden Carbonieri'nin yanında hiç görmedim. Bir saatten fazla bekliyor, dayanamıyorum. Olup biteni

anlamak için ortaya çıkmaya karar veriyorum. Bahçeye giden yolda yürüyorum, aynasızlar da benim gelisimi izliyorlar. Aramızdaki uzaklık yirmi metre kadar var, iyiden iyiye kuskudayım. Derken Matthieu beyaz mendilini kafasına geçiriyor. Rahat bir soluk alıyorum, yanlarına gelinceye kadar kendimi tooarlayabılinm. — Günaydın beyler. Günaydın Matthieu. Bana vereceğini söylediğin kavunu almaya geldim. — özür dilerim Kelebek, sabah fasulyelerim için sırık bulmaya gittiğimde çalmıslar. Ama üç, dört gün sonra olgunlasacaklar var, simdiden sarardılar. Beyler, siz karılarınız için biraz salata, domates ve turp istemez miydiniz? — Bahçen çok bakımlı Carbonieri, aferin diyor biri. Domates, salata ve turpları alıp gidiyorlar. Ben de iki kıvırcık salata alıp, onlardan az önce yola koyuluyorum. Yolum mezarlıktan geçiyor. Yağmur toprağı sürüklemis, mezar yarı yarıya açıkta. On adımdan, tahtaların üstüne örttüğümüz hasırlar ve yapraklar seçilebiliyor. Bir sey anlamazlarsa, Tanrı bize gerçekten yardım ediyor demektir. Rürgâr her gece deli gibi esiyor, kızgın kükremelerle adanın tepesini silip sü-pürüyor,

çoğu kere yağmur da yardımına kosuyor. Bu havanın devam etmesini diliyorum. Yola çıkmak için en uygun hava, ama mezarı gizlemek için pek değil. 352 iki metre boyundaki en DuyuK parça aa mezarlığa tasındı, salın diğer parçalarına eklendi. Kendi elimle taktım: Güçlük çektirmeden, rahatça oturdu yerine. Bourset, büyük önemi olan fakat tasınması da aynı ölçüde güçlük çıkaran parçanın bana ulasıp ulasmadığını anlamak için kosarak kampa geldi. Dslerin yolunda gittiğini öğrenmek onu çok sevindiriyor. Parçanın elime varacağından süphelenmis durmus. Soruyorum: — Bir seyden mi kuskulandın? Birinin farkettiği-ni mi sanıyorsun, sakın ağzından kaçırmıs olmaya-sın? Cevap ver. — Hayır, hayır. — Yine de kuskulu bir halin var. Konus. — Bebert Celier adlı birinin meraklı bakısları içime kusku düsürdü. Sanki Naric'in, tahtayı tezgâhın altından alıp kireç fıçısına koyduğunu, sonra da çıkardığını görmüs gibi geldi. Bakısları Naric'i atölye kapısına kadar izledi, iki bacanak, bir binayı badanalamaya gidiyorlardı. Tedirginliğimin nedeni bu.» Grandet'ye soruyorum: — Bebert Celier bizim binada, muhbirliği var mıdır?

— Bu herif devlet memurluğundan atılma. Afri-kada askerlik yapmıs, Fas ve Cezayir'de girip çıkmadığı cezaevi kalmamıs, emre itaatsizlikten hep bası belâya girmis, iyi bıçak kullanan genç oğlanlara meraklı ve

kumarbaz. Sivil hayat nedir bilmez. Sonuç: ise yaramaz, çok tehlikeli biri. Kürek onun hayatıdır. Süphen varsa harekete geç, bu gece onu öldür, niyeti olsa bile seni ihbar edecek zaman bulamaz. — Ama muhbir olduğunu gösteren hiç bir belirti yok. — Doğru, diyor Galgani, ama mert olduğunu gösteren bir belirti de yok. Bu tür mahkûmların firardan hoslanmadığını bilmelisin. Rahat ve düzenli hayatlarının bozulmasından çekinirler. Baska hiç bir seyde adam gammazlamazlar da, bu ise gelince ne halt edecekleri önceden pek kestirilemez. Matthieu Carbonieri'ye danısıyorum. Bu gece Bebert Celier'nin öldürülmesini o da istiyor. Hattâ kelebek 353/23 bu isi eliyle yapmak niyetinde. Vazgeçirmek gafletine düsüyorum. Süphe üzerine birini öldürmek ya da öldürtmek his hosuma gitmiyor. Ya Bourset'nin anlattıkları hayal ürünüyse? Korku, bir çok seylerin yanlıs görülmesine yol açabilir. Naric'i sorguya çekiyorum: — Dostum, Bebert Celier'den hiç süphen var mı? — Benim mi? Hayır. Fıçıyı omuzumda çıkardım, Arap gardiyanın içindekini görmesini istemiyordum.

Anlastığımız gibi, sırtımda fıçıyla herifin önüne dikilip, bacanağımı bekleyecektim. Arap çıkmakta acele etmediğimi görünce içine güven gelecek, fıçıyı aramaya kalkısmıyacaktı. Yalnız bacanağım, Bebert Celier'in bizi dikkatle izlediğini farketmis, bana anlattı. — Senin görüsün nedir? — Çıkardığımız parçanın önemi büyük, ilk bakısta bir sal için yapıldığı anlasılıyor. Bu yüzden bacanağım çok sinirliydi, yanılmıs olabilir. Bence söyledikleri hayal. — Benim görüsüm de seninkine uyuyor. Artık bu konuya dönmiyelim. Son parçayı çıkarmadan önce Bebert CĞlier'nin bulunduğu yeri dikkatle kollayın. Kendini aynasızlarla bir tutun, ona göre tedbir alın. Bütün geceyi kumar oynamakla geçirdim. Yedi bin frank kazandım. Oyuna kendimi vermiyor, düzensiz oynuyor, daha fazla kazanıyordum. Dört buçukta, isimi görmek bahanesiyle dısarı çıktım. Dsi Martinique'li manda sürücüsüne bıraktım. Yağmur durmustu, karanlıkta mezarlığa kadar yürüdüm. Kürek bulamadığım için ayaklarımla iyi kötü mezarın üstünü toprakla örttüm. Saat yedide balığa indiğimde nefis bir günes çıkmıstı. Royale'in güneyindeki buruna, salı denize indirmeye niyetlendiğim yere yürüdüm. Deniz iyice

dalgalıydı, yükselmisti. Adadan ayrılmanın güç olacağını seziyordum, bir dalga salı kayalara çarptırıp parçalayabilirdi. Oltamı attım ve kısa sürede bir sürü kaya barbunyası yakaladım. Bes kilo kadar balık tutmustum. Balıkları deniz suyuyla temizleyip oltayı çektim. Delice kumar oynamakla geçen geceden sonra yorgun ve kuskuluydum. Gölgeye çöküp üç 354 ayı askın bir süredir içinde yasadığım gerilimin yakında sona ereceğini düsünerek kendimi toplamaya çalıstım. Bebert Celier'yi öldürmeye hakkım olmadığına da karar verdim. Sonra Matthieu'ye uğradım. Bahçe duvarından mezar rahatça görülebiliyordu. Mezarlığın içinden geçen yol toprakla kaplanmıstı, öğlen olduğunda Carbonieri'nin mezarlığa girip toprağı süpürmesini kararlastırdık. Juliette'e uğradım ve elimdeki balığın yarısını bıraktım. — Kelebek, dedi, seninle ilgili kötü düsler gördüm. Kan içindeydin ve zincire vurulmustun. Delilik etme, basına bir sey gelirse çok üzülürüm. Düs beni o kadar etkiledi ki ne yüzümü yıkayabildim, ne de saçlarımı

tarayabildim. Dürbünle seni arıyor, bir türlü bulamıyordum... Nerede tuttun bu balıkları? — Adanın öbür yüzünde. — Neden balık avlamak için dürbünle seni göremiyeceğim yerlere gidiyorsun? Ya bir dalgaya kapılır da sürüklenirsen? Kimse seni göremez, köpek balıklarının elinden kurtaramaz. — Yok canım, isi bu kadar büyütmeyin! — Ne büyütmesi? Adanın öbür yüzünde avlanmanı sayak ediyorum, diretirsen avlanma iznini iptal ettiririm. — Hanımefendi bosuna meraklanıyorsunuz. Yine de sizi memnun etmek için yanınızda çalısan çocuğa nerede avlandığımı söyleyeceğim bundan böyle. — Peki. Yorgun gibisin? — Evet efendim, kampa çıkıp yatacağım. — Git ama, saat dörtte kahve içmeye bekliyorum. Gelirsin değil mi? — Gelirim efendim. Aksamüstü görüsmek üzere, hosça kalın. Bir bu Juliette'in düsü eksikti! Yığınla gerçek derdim yokmus gibi, üstüne hayalî olanlar da ekleniyor. Bourset, gözetlendiğini söyledi. On bes gündür, bir buçuk parçalık son parçayı bekliyorum. Naric'le Quenier hiç bir seyden kuskulanmadıklarını tekrarlıyorlar ama, Bourset, son parçayı yapmamakta on

DJ 355 bes gündür diretiyor, iyice yerine oturması ve milimetresine varıncaya dek hesaplanması gereken bes girintisi olmasa, Carbonieri parçayı bahçede yapacaktı. Ama salın bes çıkıntısı, bu parçadaki gitinrilere

oturuyor. Naric'le Quenier kiliseyi onardıklarından, atölyeden bir sürü tahta çıkarıp sokuyorlar. Daha da iyisi, ara sıra da bir mandanın çektiği küçük arabadan yararlanıyorlar. Fırsatı kaçırmamak gerek. Bourset, bizim üstelememiz yüzünden, istemiye-rek yapıyor parçayı. Bir gün atölyeden ayrıldığında, parçaya dokunulduğunu ve yerinden oynatıldığını söylüyor. Parçanın pek az isi kaldı. Bitince tezgâhın altına koymasını kararlastırıyoruz. Dokunulup dokunulmadığını anlamak için, üstüne bir saç teli bırakacak. Parçayı bitiriyor ve bir aynasızın dısında, atölyede kimsenin kalmadığına emin olup en son çıkıyor. Parça tezgâhın altında. Öğlende kampa dönüyor ve atölyede çalısan seksen kisinin gelmesini bekliyorum. Naric'le Quenier geldi, Bourset ortada yok. Bir Alman yanıma yaklasıyor, elindeki kapalı mektubu avucuma kıstırıyor. Mektubun açılmadığı belli. Okuyorum: «Saç teli yerinde değil, parçaya dokunulduğu anlasılıyor, üzerinde çalıstığım gül ağacından çekmeceyi bitirmek için, aynasızdan, bu öğlen atölyede kalmama izin vermesini rica ettim, izni verdi. Parçayı alacak ve Naric'in araçlarının yerine bırakacağım. Bacanaklara

haber ver. Saat üçte, tahtayla birlikte mutlaka dısarı çıkmaları gerekiyor. Belki bizi gözetleyen herifi atlatabiliriz.» Naric ve Quenier kabul ediyorlar. Atölyede çalısanların hepsinden önce içeri girecekler. Herkes gelmeden iki kj^inin kapı önünde biraz dalasması gerekiyor. Bu isi Carbonieri'nin iki hemserisi, Montmartre'-da yasıyan iki Korsikalı Massani ve Santini'den rica ediyoruz. Nedenini sormadan evet diyorlar. Naric'le, Quenier kavgadan yararlanacak, acele isleri varmıs gibi, kavgacılara aldırmadan tahta parçasıyla birlikte dısarı fırlayacaklar. Bir kurtulus çaresi daha olduğunu hepimiz kabul ediyoruz. Parçayı gizleyebilirsek biriki ay yerimden kıpırdamamam gerek. Çünkü bir ya da birkaç kisinin sal yapıldığından haberli olduğu 356 meydanda. Salı kimin yaptırdığını ve nereye gizlediğini bulabilirlerse bulsunlar bakalım. Saat iki otuz oklu, herkes atölyeye gitmeye hazırlanıyor. Ds bası ziliyle ise baslama arasında yarım saatlik bir süre var. Yola çıkıyorlar. Bebert Celier, dörder kisilik yirmi sıranın ortasında. Naric'le, Quenier ise en önde, Massani ve Santini on ikinci, Bebert Celier ise onuncu sırada. Böylesi bence

daha iyi, çünkü Naric tahtayı, kalasları ve bizim parçayı yüklendiğinde herkes içeri girmemis olacak. Bebert ancak o sıra atölye kapısına varacak, belki atölyeye erisemiyecek bile. Kavga çıktığında, iki arkadas deli gibi bağırıp çağıracağından, Bebert dahil herkes, merakla basını çevirip bakacak. Saat dört, isler yolunda gitti. Parça, kilisedeki bir sürü tahtanın altında, Kiliseden henüz çıkaramadılar, ama, simdilik yeri emin. Juliette'i görmeye gidiyorum, evde yok. Geri döndüğümde, yönetmenlik binasının bulunduğu alandan geçiyorum. Gölgede, hücreye atılmayı bekleyen Massani Ne Jean Santini gözüme ilisiyor. Baslarına geleceği önceden biliyorduk. Yanlarından geçerken soruyorum: «Ne kadar?» — Sekiz gün, diye cevap veriyor Santini. Korsikalı bir aynasız: «iki hemserinin kavga ettiğini görmek çok acı», diyor. Kampa dönüyorum. Bourset, sevinç içinde dönüyor. «Kansere yakalandığımı söylemislerdi, sonra doktor yanıldığını, hiç bir seyim olmadığını bildirdi.» Carbonieri ile dostlarım da memnun, isi çok iyi yönettiğim için beni kutluyorlar. Naric ile Quenier de sevinçli, isimiz tıkırında. Kumarbazlar beni oyuna davet ettikleri

halde bütün gece uyuyorum. Gerekçe olarak da, basımın ağrısını öne sürüyorum. Aslında tek derdim uykusuzluk. Ayrıca basarının esiğine vardığım için de çok mutluyum. Dsin en güç yanı bitti. Bu sabah, parça geçici olarak Carbonieri tarafından duvardaki kovuğa yerlestirildi. Gerçekten de mezarlık bekçisi, bizim mezarın yakınındaki yolu sü-pürüyor. Su sıra, mezara yaklasmak doğru değil. Her sabah, gün doğarken kosup mezarın üstüne toprak yığıyorum. Bir süpürgeyle de yolu temizleyip, yine ay357 nı hızla isime dönüyor, süpürgeyle küreği kenef kovalarını koyduğum yere bırakıyorum. Kaçıs hazırlıklarına baslayalı tam dört ay oluyor, salın son parçasını teslim alalı da dokuz gün. Artık gündüz yağmur yağmıyor, bazen gece bile tek damla yok. Dsin son bölümünü tamamlamak için bütün duyularım tetikte: önce, Matthieu'nün bahçesinden son parçayı çıkaracak ve iyice yerine oturmasına dikkat ederek takacağım. Bu is ancak gündüz gözüyle yapılabilir. Sonra sıra, yola çıkmaya geliyor. Hemen hareket etmek tehlikeli, salı dısarı çıkarıp hindis-tancevizleriyle yiyecekleri içine yerlestirmek de gerekli.

Dün Jean Castelli'ye son durumu anlattım. Hedefime ulasabildiğim için pek memnun. «Yeni ayın ilk günleri», diyor. — Biliyorum, dolayısiyle gece yarısı beni rahatsız etmez. Suların çekilmesi gece onda baslıyor, salın suya indirilmesi için en elverisli zaman sabahın ikisi. Carbonieri ile elimizi çabuk tutmaya karar verdik. Yarın sabah dokuzda son parça da yerine yerlestirilecek. Gece yola çıkıyoruz. Ertesi sabah, hareketlerimiz saniyesi saniyesine ayarlı. Bahçeden mezarlığa geçiyor, elde kürek duvardan atlıyorum. Mezarın üstündeki toprağı kaldırırken Matthieu de kovuğu kapayan tası çekiyor ve son parçayı getiriyor. Birlikte hasır ve yaprakları kenara çekiyoruz. Sal yerli yerinde, sapasağlam duruyor. Çizerine toprak yapısmıs ama durumu iyi. Mezardan çıkarıyorum, çünkü parçayı takabilmek için genis yer

gerekiyor. Bes tane girintiyi de çıkıntılara oturtuyor, iyice geçirmek için tasla vuruyoruz, isimizi biritip salı yerine yerlestirmek üzereyken, elinde tüfekle bir aynasız görünüyor. — Kıpırdamayın, vakarım! Salı yere bırakıp eller-imizi kaldırıyoruz. Aynasızı tanıdım, atölyedeki mubassırların sefi. — Yakalandınız, direnmek gibi bir enayilik yapmaya kalkısmayın, içimden sizi gebertmek geliyor, suçunuzu kabul edin de, hiç olmazsa pamuk ipliğine bağlı canınızı kurtarın. Ellerinizi indirmeden yürü358 yün bakalım. Yönetmenliğe doğru, mars mars! Mezarlık kapısından çıkarken bir Arap gardiyana raslıyoruz, Aynasız: — Yardımına tesekkür ederim Muhammet, diyor. Yarın sabah uğra, verdiğim sözü yerine getireyim. — Sağolun, diyor Arap, gelirim. Bebert Celier'-den de para alacağım değil mi? — Ben karısmam, onunla konus, diyor aynasız. Bunun üzerine: «Demek bizi ele veren Bebert Celier ha sef?» diye soruyorum. — Benden duymus olmayın. — Farketmez, öğrendik ya. — Muhammet, ara sunların üstünü, diyor. Arap, belimdeki bıçağı alıyor, Matthieu'nünki de

bu arada gidiyor. — Muhammet, diyorum, çok kurnazsın. Nasıl gördün bizi? — Her gün bir ağacın tepesine çıkıp salı nereye gizlediğinizi anlamaya çalısıyordum. — Bunu yapmanı sana kim söyledi? — önce Bebert Celier, sonra da mubassır Bru-et. — Fazla gevezelik ettiniz, yaylanın, diyor aynasız. Artık ellerinizi indirip daha çabuk yürüyebilirsiniz. Yönetmenliğe giden dört yüz metre hayatımın en uzun yolu geliyor bana. Yıkılmıs haldeyim. Bunca uğrasın sonunda salak gibi enselendik. Tanrım, bana karsı ne kadar insafsızsın! Komutanlığa varmamız büyük bir olay halini alıyor. Yaklastıkça baska mubassırlara da rasladık, bizim tüfeklinin pesine takıldılar. Binanın önüne vardığımızda, arkamız sıra yedi-sekiz aynasız yürüyor. Bizden önce kosan Arabın anlattıklarından durumu öğrenen komutan, Dega ve bes tane sef mubassırla kapının esiğinde bekliyor. — Ne oldu Bruet? diye soruyor. — Bu iki adamı, yaptıkları salı gizlemek isterken suçüstü yakaladım, diyor mubassır. — Diyeceğiniz bir sey var mı Kelebek? — Yok, sorguda anlatacağım. — Atın hücreye. Kapalı penceresi, yönetmenlik binasının kapısına

359 bakan bir hücreye konuyorum. Hücrenin içi karanlık, ama sokakta konusulanları isitiyorum. Olaylar hızla gelisiyor. Saat, üçte dısarı çıkarılıyoruz, kelepçeler bileklerimize geçiriliyor. Salonda mahkemeye benzer bir sey kurulmus: Komutan, yardımcısı, bas mubassır orada. Bir aynasız mübasirlik yapıyor, kösedeki küçük masanın basında oturan Dega'nın da görevi de herhalde kâtiplik. — Charriere ve Carbonieri, Bay Bruet'nin sizin için hazırladığı raporu dinleyin: «Ben, bas mubassır, Salut adaları atölye sefi Auguste Bruet, kürek mahkûmu Charriere ve Carbonieri'yi hırsızlık ve devlete ait malları zimmetlerine geçirmekle suçluyorum. Marangoz Bourset, ikisinin suçortağıdır. Suç ortakları arasında Naric ile Quenier'nin de bulunduğunu sanıyorum. Charriere ile Carbonieri'yi sallarını gizledikleri Bayan Privat'nın mezarına tecavüz ederlerken suçüstü yakaladım. — Bir diyeceğiniz var mı? diyor komutan. — Bir kere Carbonieri'nin bu isle hiç ilgisi yok. Sal, tek kisiyi tasımak üzere hazırlandı, hesapları buna göre yapıldı. Bu tek kisi de bendim. Yalnız mezarın üstünü örten toprağın ve hasırın kaldırılmasında yardımı

dokundu ki, bu isi tek basıma yapamazdım. Dolayısıyla Carbonieri'nin ne hırsızlıkla, ne devlet malını zimmetine geçirmekle, ne de kaçısıma suçor-taklığı etmekle iigisi var. üstelik kaçıs olayı da söz konusu değil. Bourset, ölüm tehdidiyle benim hesabıma çalısmak zorunda kalan bir zavallı. Naric ile Quenieri'yi ise hiç tanımıyorum, diyebilirim. Bu isle bir ilgileri olmadığını söylüyorum. Aynasızlardan biri atılıyor: — Muhbir böyle demiyor ama. — Bebert Celier denen adam, sizin hesabınıza casusluk ederken bu olaydan yararlanıp düsman olsuğu kisilere de iftira edebilir. Yeryüzünde, casusluk eden bir insana hiç güvenilebilir mi? — Kısaca, diyor komutan, hırsızlık, devlet malını zimmetinize geçirme, mezara tecavüz ve kaçmaya tesebbüsle suçlanıyorsunuz. Zaptı .imzalar mısınız? — Carbonieri, Bourset, Naric ve Quenier ile ilgili ifadem eklenmedikçe imzalamam. — Kabul ediyorum, ifadeyi hazırlayın.

Söylediklerim eklenince imzalıyorum. Son anda uğradığım basarısızlıktan bu yana, içimde kopan fırtınayı sözlerle belirtecek halde değilim. Hücremin içinde çılgın gibiyim, pek az yemek yiyor, yürümüyor, durmadan sigara içiyorum. Hiç durmadan, birbiri ardından içiyorum hem sigaraları. Neyse ki Dega, bol bol tütün gönderiyor Her sabah, hücrelerin bulunduğu yerin avlusunda bir saat dolasıp günesleniyoruz. Bu sabah komutan, benimle konusmaya geldi. Dsin en garip yanı da, kaçtığım takdirde bası herkesten çok derde girecek olan bu adam bana pek kızmıyor bile. Gülümsiyerek, karısının iliklerine kadar çürüme-mis birinin kaçmaya çalısmasını normal bulduğunu söylüyor. Büyük bir ustalıkla, Carbonieri'nin suçortaklığını itiraf ettirmek istiyor. Carbonieri'nin bana, hasırları çekmekte yardım etmesinin olağan sayılacağını söylüyor ve bu konuda onu asağı .yukarı ikna edebiliyorum. Bourset, yazdığım tehdit mektubunu ve plânı göstermis. Komutanın, onun yönünden bir süphesi yok. Devlet malını zimmetine geçirmek suçundan ne ceza verilebileceğini soruyorum, on sekiz aydan fazla

istetenemiyeceğini söylüyor. Her neyse, içine düstüğüm uçurumu yavas yavas tırmanmaya baslıyorum. Chatal'den bir pusula geldi. Bebert Celier'nin, az görülür bir hastalık, karaciğer iltihabından hastanede bir bos odaya alındığını bildiriyor. Herhalde onu kurtarmak için, yönetmenlikle doktor anlasmıs olmalı. Ne hücremi arıyorlar, ne de benim üstümü. Bundan yararlanıp dısardan bir bıçak getirtiyorum. Naric'le Quenier'ye de haber yollayıp, atölye sefi Bebert Celier, marangoz ve benim yüzlestirilmemi-zi istemelerini söylüyorum. Komutandan ricaları kendileriyle ilgili kararı bu yüzlestirmeden sonra vermek olmalı. Bu gün gezintide, Naric, komutanın teklifi benimsediğini fısıldıyor. Yüzlestirme yarın sabah onda yapılacak. Oturuma, sef mubassırlardan biri de katılacak. Bebert Celier'yi öldürmekte kararlı oldu360 361 ğumdan, bütün gece kendimi bundan vazgeçirmeye çalısıyorum. Bir türlü basaramıyorum. Hayır, bir adamın bizi gammazladığı için hastanede sağlama alınması, sonra da karaya gönderilip, birinin kaçmasına engel olması karsılığında firar etmesi büyük haksızlık. Evet ama, taammüt görüleceğinden idama mahkûm

edilebilirsin. Vızgelir. O kadar büyük bir umutsuzluk içindeyim ki, bu sonuca kolayca varıyorum. Umut, sevinç, yakalanma korkusu, ustaca hazırlık içinde geçen dört aydan sonra, hedefe varmak üzereyken bir gammaz yüzünden pisi pisine enselenmek akıl alır gibi değil. Ne olursa olsun, yarın Celier'yi öldürmeye çalısacağım!. idama mahkûm edilmemenin tek yolu, onun da bıçağını çıkarması. Bu is için, kimseye çaktırmadan, sustalımı açtığımı Belier'ye göstermeliyim. Tabii o da, hemen kendininkine davranacak. Bu isi, yüzlestirmeden az önce ya da hemen sonra yapmam zorunlu. Yüzlestirme sonrasında onu öldüre-mem, aynasızlardan biri üzerime ates edebilir. Mubassırların iflah olmaz ihmalciliklerine güveniyorum. Bütün gece kendimle mücadele halindeyim. Vazgeçemiyorum bir türlü. Gerçekten de, hayatta bağıslanamıyacak seyler var. Evet, adaleti kendi elimle yerine getirmeye hakkım yok ama bu görüs, baska bir toplumsal sınıfın insanları için geçerli. Bu kadar iğrenç bir yaratığı acımadan cezalandırmayı düsünmezlik edemem, Bebert Celier denen kısla kaçkınına en ufak kötülüğüm dokunmadı, beni tanımaz

bile. Hiç bir düsmanlığı olmadan, kimbi-lir kaç yıllık hücre cezasına çarptırılmama sebep o-lacak. Hayır, hayır! ,0 iğrenç davranısından faydalanmasına fırsat veremem. Dmkânsız. Hapı yuttuğumu hissediyorum. Yuttumsa yuttum, o benden beter olsun da razıyım. Ama ya ölüm cezasına çarptmr-larsa? Bu kadar asağılık biri için ölmek aptalca o-lur. Sonunda, kendi kendime bir söz veriyorum: Bıçağını çıkarmazsa öldürmiyeceğim Bebert Celier'yi. Bütün gece uyuyamadım. Bir paket tütün içtim. Saat altıda kahveyi getirdiklerinde iki sigaram 362 var. Sinirlerim öylesine gergin ki, yasak olduğu hal de, aynasızın önünde kahveciye: — Bana birkaç sigara ya da biraz tütün verebilir misin? diyorum. Tabiî sefin izniyle, dayanacak halim kalmadı Bay Antartaglia. — Olur, sigaran varsa ver suna. Ben sigara içmem. Sana gerçekten acıdım Kelebek. Bir korsika-h olarak insanları severim, gammazlardan, alçakça davranıslardan da nefret ederim. Saat ona çeyrek var, avluda, salona girmeyi bekliyorum. Naric, Quenier, Bourset ve Carbonieri de avluda. Basımızdaki aynasız Antartaglia. Carbonieri ile Korsika dilinde konusuyor. Basına kötü bir is geldiğini, üç

yıla çarptırılabileceğini söylediği belii. Tam o sıra kapı açılıyor, ağaçtan bizi gözetleyen, atölye kapısında duran Arapla Bebert Celier içeri giriyor. Beni görünce bir adım geriliyor ama baslarındaki aynasız: — Yürüyün, sağa geçin, diyor. Antartaglia, aralarında konusmalarına izin verme.» Birbirimizden iki metre kadar uzaktayız. Antartaglia. — Aranızda konusmak yasak! diyor. Carbonieri. iki grubu da göz altında tutan hemserisiyle gevezeliğe devam ediyor. Aynasız pabucunun bağını düzeltmek için eğiliyor. Mattieu'ye, biraz daha önce çıkması için isaret ediyorum. Hemen anlıyor. Bebert Celier'ye doğru bakıp tükürüyor. Aynasız doğrulduğunda Carbonieri hiç durmadan konusup dikkatini çekiyor, öyle ki, aynasız farketme-den bir adım

atıyorum yana. Kolumun içinde duran bıçağı avucuma indiriyorum. Bu hareketi yalnız Celier görebilir. Açık bıçağını pantalon cebinde gizlediği belli, akıl almaz bir çabuklukla saldırıp sağ kolumun kasını yarıyor. Ben solağım, kolumu uzattığım gibi bıçağımı sapına kadar kalbine gömüyorum. «Aaaa» diye haykırıyor ve külçe gibi yığılıyor yere. Antartaglia, elde tabanca: — Çekil oğlum, diyor bana, kenara çekil. Yerde yatarken vurma ona, çünkü üstüne ates etmek zorunda kahrım. Bunu yapmayı da hiç istemiyorum. Carbonieri. Celier'nin yanına yaklasıyor, ayağının ucuyla kafasını dürtüklüyor. Korsika diliyle bir 363 seyler söylüyor, «ölmüs», dediğini anlıyorum. Gardiyan: — Bıçağını ver oğlum, diyor. Uzatıyorum bıçağı, tabancasını kılıfına yerlestiriyor. Demir kapıya yönetip yumrukluyor. Kapıyı açan aynasıza: .. .. — Sedyecileri yolla da buradaki oluyu alsınlar, diyor. — Kim öldü? — Bebert Celier. — Yok canım? Ben de Kelebek öldü sanmıs-

Yeniden hücrelerimize göturuluyoruz. Yüzlestirme geri kalıyor. Koridora girmeden Carbonieri bana: — Zavallı dostum, diyor, bu kez boku yedin. — Evet ama ben yasıyorum, o geberdi gitti. Aynasız tek basına geliyor, kapıyı hafifçe aralayıp, hâlâ olayın etkisinden kurtulamadığını gösteren bir sesle: — «Kapıya vur da yaralı olduğunu söyle, diyor. Önce o saldırdı, gördüm.» Yavasça kapıyor kaBu Korsikalı aynasızlar müthis herifler. Ya çok kötü oluyorlar, ya da çok iyi. Kapıya vurup bağırı-yorum: «Yaralandım, beni hastaneye götürün de yaramı sarsınlar!» Aynasız, yanında bas mubassırla geliyor. — Nen var? Neden bu kadar patırdı ediyorsun?. — Yaralıyım sef. — Yaralı mısın? Sana saldırdığında yaralanmadığını sanmıstım. — Sağ kolumun kası kesildi. — Açın, diyor öbür aynasız. Kapı açılıyor, dısarı çıkıyorum. Gerçekten de sağ kolumun kası kesilmis. — Kelepçe takın ve onu hastaneye götürün. Ne sebeple olursa olsun, orada bırakmayın. Yarası sarıldıktan sonra yine buraya getirin.

Dısarı çıktığımızda, komutanın çevresinde ondan fazla aynasız var. Atölye sefi: 364 — Kaatil! diyor bana. Cevap verme fırsatını bulamadan komutan atılıyor: — Susun Bruet. önce Celier ona saldırdı. — Hayır, diyor Bruet. — Olaya ben tanığım, diyen Anatartaglia ortaya çıkıyor. Bruet, bir Korsikalının asla yalan söylemediğini de öğrenin. Hastanede, Chatal doktoru çağırıyor. Doktor kolumu uyusturmadan yaramı dikiyor, hiç konusmadan sarıyor, inlemeden bakıyorum yaptığı ise. Sonunda: — Seni bayıltmadım, ya da kolunu uyusturmadım, diyor. Çünkü elimde uyusturucu kalmadı.» Sonra ekliyor: «Bu yaptığın hiç de iyi bir sey değil.» — Canım, diyorum, karaciğer iltihabı onu nasılsa uzun süre yasatmıyacaktı.» Beklenmedik cevabım karsısında doktorun ağzı açık kalıyor. Sorgu devam ediyor. Bourset'nin hiç bir sorumluluğu bulunmadığı kabul edildi, ölüm tehdidiyle hareket ettiği görüsünü benimsiyor, ben de bu yönde isliyorum. Naric ile Quenieri için de yeterli delil yok. Kala kala Carbonieri ile ikimiz kalıyoruz. Devlet malını zimmetine geçirmek ve hırsızlık da Carbonieri ile

birlikte değil. Yalnız kaçmama yardım ettiği görüsünü benimsiyorlar. Altı aydan fazla ceza vermezler. Benim durumuma gelince, isler iyiden iyiye karısık. Gerçekten de, tanıklar lehinde olduğu halde, savcılık görevi yapan aynasız mesru müdafaayı kabul etmiyor. Dosyayı gören Dega, savcının bütün yüklenmelerine rağmen beni ölüm cezasına çarptıramıyacaklarını söylüyor. Çünkü kolum da yara var. iddia makamı kellemi uçurtmak için bir tek seye dayanıyor: O da bıçağı önce benim çıkardığımı söyleyen iki Arabın ifadesi. Sorgu bitti. Askerî Mahkemeye çıkmak üzere SaintLaurent'a gönderilmeyi bekliyorum. Sigara içmekten baska sey yaptığım yok, yürümüyorum bile. öğleden sonra bir saat daha avluya çıkmama izin verildi.

Atölye sefiyle savcının dısında, ne komutan ne de diğer aynasızlar düsmanca davranıyor bana. Tatlılıkla konusuyor, dilediğim kadar tütünün verilmesine göz yumuyorlar... 365 Günlerden salı, cumaya yola çıkmak gerekli. Çarsamba sabahı onda avludayım, iki saatten fazla bir süredir de bekliyorum. Derken komutan çağırıyor ve: «Gel benimle», diyor. Yanımıza kimseyi ai-madan, birlikte çıkıyoruz. Nereye gittiğimizi soruyorum, evine giden yolda ilerliyor. Yürürken: — Karım, gitmeden önce seni görmek istedi, diyor. Yanıma srtâhlı birini katıp onu korkutmak istemedim. Bir sey yapmıyacağını umarım. — Yapmam komutanım. Evine varıyoruz: «Juliette, verdiğim sözü tuttum ve istediğin kisiyi getirdim, öğlenden önce geri götürmek zorunda olduğumu biliyorsun. Kendisiyle bir saat kadar konusabilirsin.» Komutan, bu sözleri söyledikten sonra çekiliyor. Juliette yanıma yaklasıp elini omuzuma koyuyor, gözleri gözlerimde, Pırıl pırıl kara gözlerinde yaslar var, neyse ki kendini tutup ağlamıyor.

— Sen delisin dostum. Kaçmak istediğini bana söyleseydin isini kolaylastırırdım sanıyorum. Kocamdan, elinden geldiğince sana yardım etmesini rica ettim. Ne yazık ki bu isin, artık kendisiyle ilgisi bulunmadığını söyledi. Bir kere, ne durumda olduğunu anlamak için seni buraya getirttim. Cesaretinden ötürü kutlarım, sandığımdan da iyiymissin. Bir de, aylarca bana getirdiğin balıkların parasını ödemek istiyorum, iste bin frank, sana verebileceğim para ne yazık ki bu kadar. Daha fazlasını veremediğim için de üzgünüm. — Dinleyin hanımefendi, paraya ihtiyacım yok. Sizden rica ediyorum, anlayıs gösterin. Kabul edemem bu parayı, dostluğumuz kirlenmis olur. Yalvarırım üstelemeyin. — Nasıl istersen, diyor. Hafif bir likör içer misin?. Bu essiz kadın, bir saatten fazla, tatlı sözleriyle beni avutuyor. Cinayet suçundan temize çıkacağımı, diğerlerinden de on sekiz ay ilâ iki yıl arasında bir ceza alacağımı söylüyor. Ayrılırken de elimi uzun uzun sıkıyor: «Güle güle, diyor, talihin açık olsun.» Sonra hıçkırarak ağDamaya baslıyor. Komutan beni yine hücreme getiriyor. Yolda:

— Komutanım, diyorum, yeryüzünün en soylu kadınına sahipsiniz. — Biliyorum Kelebek, burada yasamak için yaratılmamıs. Ona göre değil, çok korkunç bir yer. Ama elden ne gelir? Allahtan emekliliğime dört yıl kaldı. — Kaçsaydım basınıza büyük isler açacaktım komutanım, buna rağmen bana elinizden geldiği kadar yardım ettiğiniz için size tesekkür etmek istiyorum. — «Doğru, epey basımı ağrıtabilirdin. Yine de sana bir sey söyleyeyim mi: Kaçmayı hak etmistin doğrusu.» Hücreye giden koridorun kapısında da ekliyor: — Elveda Kelebek, Tanrı yardımcın olsun. Doğrusu bu yardıma çok ihtiyacın var. — Elveda komutanım. Evet, gerçekten de Tanrı'nın yardımına ihtiyacım var. Çünkü, dört sırmalı bir jandarma komutanının baskanlık ettiği askerî mahkeme kimsenin gözünün yasına bakmıyor. Hırsızlık, devlet malını zimmete geçirme, mezara tecavüz ve kaçma tesebbüsünden üç yıl yiyorum, üstüne de Celier'yi öldürmekten bes yıl. Toplam: Sekiz yıl hücre cezası. Yaralanmamıs olsam kellemin gideceği muhakkak.

Bana bu kadar insafsızca davranan mahkeme, iki kisinin kaatili Dandoski adlı bir Polonyalıya büyük anlayıs gösteriyor. Açıkça taammüt olduğu halde, ona da bes yıl veriyor. Dandoski fırıncıydı, bütün isi de mayayı hazırlamak. Sabahın üçüyle dördü arasında çalısıyordu. Fırın rıhtıma baktığından geri kalan bos saatlerini balık avlamakla geçiriyordu. Sakin bir adamdı, fransız-cayı iyi bilmediğinden kimseyle dostluğu da yoktu. Müebbet hapse mahkûm edildiği için bütün sevgisini, sabahtan aksama kadar birlikte yasadığı yesil gözlü, nefis bir karakediye vermisti. Bu adamla kedi arasında büyük bir ask vardı. Birlikte uyuyor, isinde yalnız bırakmamak için kedi, sadık bir köpek gibi pesinden geliyordu. Balığa da sahibiyle birlikte çıkıyor, hava iyice ısınıp gölgelik yer kalmazsa fırına dönüyor ve 366 367 Dandoski'nin hamağına uzanıyordu, öğlende kampana çalınca Dandoski'yi karsılıyor, burnunun ucunda salladığı küçük balığın çevresinde hoplayıp zıplıyor, son anda da yakalayıp yutuyordu.

Fırıncılar, fırının hemen yanındaki bir koğusta yatıp kalkıyorlardı. Bir gün, Corrazzi ile Angelo adındaki iki kürek mahkûmu, Dadoski'yi tavsan yemeğe davet ettiler. Corazzi haftada en az bir kere tavsan yahnisi yapardı. Dandoski oturdu, onlarla birlikte yemek yedi, arkadaslarına bir sise de kırmızı sarap ikram etti. Aksam olduğunda kedisi dönmedi. Poionya-lı hayvanı bosuna aradı. Aradan bir hafta geçtiği halde kedi görünmemisti. Yoldasını yitirmenin acısıyla, Dandoski bir seyden zevk almaz oldu. Tek sevdiği ve sevgisine karsılık gördüğü yaratığın esrarlı bir sekilde kaybolması onu gerçekten üzmüstü. Büyük acısını öğrenen

mubassırlardan birinin karısı, ona büyük bir kedi armağan etti. Dandoski kediyi kovdu, kadına da büyük bir kızgınlıkla, baska bir kediyi sevmesine imkân olmadığını söyledi. Sevgili arabının anısına ihanet olurdu bu. Günün birinde Corrazzi, ekmek dağıtan bir fırıncı çırağını dövdü. Dövdüğü çocuk fırıncılarla yatmıyor, kampta kalıyordu, iyice kinlenen çırak, Dandoski'yi aradı, buldu ve: — Corrazzi ile Angelo seni tavsan yemeğe davet etmislerdi ya, dedi. Yediğin tavsan değil, sevgili kedindi. Çırağın gırtlağına sarılan Dandoski: — Delil isterim! diye haykırdı. —¦ Filikaların ardındaki hint kirazının biraz ötesine, Corrazzi'nin, hayvanın derisini gömdüğünü gördüm. Dandoski, deli gibi, söylenen yere kostu. Gerçekten de deriyi buldu, iyice çürümüs deriyle kafayı topraktan çıkardı. Deniz suyunda yıkadı, kuruması için günese bıraktı. Sonra temiz bezlere sararak, karıncaların yemesine engel olmak için, kuru toprakta kazdığı derin bir çukura gömdü. Gece, Corrazzi ile Angelo, fırıncıların koğusundaki kalın bir sıranın üstüne oturmus iskambil oynuyorlardı. Dandoski, kırk yaslarında, orta boylu, tık-

368 naz, genis omuzlu ve güçlü bir adamdı. Sert tahtadan demir kadar ağır bir kalın sopa hazırladı. Hiç ses çıkarmadan arkadan yaklasıp sopayı, iki arkadasın kafasına indirdi. Kedi kaatillerinin kafatası nar gibi açıldı, beyinleri yere aktı. Hırsından deliye dönen Dandoski onları öldürmekle de yetinmedi, yere akan insan beyinlerini avuçlayıp duvarlara çarptı. Koğus kan ve beyin parçaları içinde kaldı. Mahkeme heyetine baskanlık eden jandarma binbasısı bana anlayıs göstermedi ama, neyse ki Dandoski bu anlayısı gördü ve iki adam öldürdüğü halde bes yılla kurtuldu. Dkinci Kere Hücredeyim Polonyalıya bağlı olarak dönüyorum adalara. Sa-intLaurent zindanlarında fazla sürünmedik! Bir pazartesi geldik, persembe günü mahkemenin karsısına çıktık, cuma sabahı vapura bindirilip dönüs yolunu tuttuk. On ikisi hücre cezasına çarptırılan on altı kisiyiz. Dalgalı bir denizde yolculuk ediyoruz, koca dalgalar sık sık güverteye doluyor. Umutsuzluk içindeyim, geminin batmasını arzuladığım anlar var. Yüzümde saklayan

nemli rüzgârla içime kapanmıs, kimseyle konusmuyorum. Kendimi de korumuyorum, tam tersine. Sapkamın rüzgârla uçmasına aldırmadım, nasılsa sekiz yıl ona ihtiyacım olmayacak. Rüzgâra karsı durmus yüzümü kırbaçlayan havayı boğu-lurcasına içime çekiyorum. Bir ara geminin batmasını arzulamıstım, simdi: «Bebert Celier'yi köpekbalıkları yedi, diyorum. Sen otuz yasındasın ve sekiz yıllık bir cezan var.» Ama, «Dnsan yiyen» in duvarları arasında sekiz yıl yasanabilir mi? Geçirdiğim deney, bunun imkânsız olduğunu gösteriyor. Dört bes yıl dayanma gücünün sınırı. Ceüer'yi öldürmesem üç yılla yetinecektim. Çünkü adam öldürmem firar tesebbüsüyle birlestirilince durumum ağırlasıverdi. O pis herifi öldürmemeliydim. insan olarak kendime karsı olan sorumluluğum, adaleti elimle gerçeklestirmek değil yasamak, kaçmak için yasamaktı. Böyle bir hataya nasıl düstüm? Üstelik az kelebek 369/24 kalsın herif beni öldürüyordu. Bu da cabası. Yasamak, yasamak, yasamak, tek dinim tek inancım bu olmalıydı.

Kafileye refakat eden mubassırlar arasında, daha önceki hücre cezasını çektiğim sıra tanıstığım biri var. Adını bilmiyorum ama, ona soru sormak için delice bir istek duyuyorum. — Sef, sizden bir ricam var.» Sasıran mubassır yaklasıyor ve : — Ne istiyorsun? diye soruyor. — Hücrede sekiz yıl yasıyabiien kimse gördünüz mü? Düsündükten sonra : «Hayır, diyor, bes yılı tamamlıyanları gördüm. Hattâ birini hatırlıyorum, altı yıl sonra oldukça iyi ve aklı basında çıktı. Kurtulduğu sıra orada görevliydim de.» — Sağolun. — Bir sey değil, diyor aynasız. Yanılmıyorsam sen sekiz yıl yatacaksın değil mi? — Evet sef. — Yattığın sürece kötü hareketin görülmezse kurtulabilirsin.» Bu cümlenin büyük önemi var. Evet, hiç cezalandırılmazsam sağ çıkabilirim. Ceza, yiyeceğin belirli bölümünün bir süre kaldırılması olduğundan, kendimi toparlayabilmem imkansızlasır. Birkaç sert ceza sonuna kadar dayanmamı engeller, cezamın sonu gelmeden geberir, giderim. Sonuç : Ne hindistancevizi gelmeli, ne de sigara. Mektup bile almamalıyım.

Yolculuğun geri kalan bölümünde hep bu kararım üzerinde düsünüyorum, içerisi ve dısarıyla en ufak bir bağlantım olmamalı. Aklıma bir sey geliyor. Tehlikesizce yardım almanın yolu, dısarıdakilerin çorba dağıtanları satın alması. Para karsılı, öğlen yemeğinde en iyi et parçalarının tabağıma aktarmasının sağlanması. Bu is kolay, çünkü biri sahana çorba koyuyor, arkasından gelen de tepsisinden bir et parçası alıp çorbanın içine atıyor. Çorbayı verenin de kepçeyle, tencerenin dibini iyice karıstırması ve mümkün olduğu kadar çok sebze koyması gerek. Bir çıkar yol bulmak yüreğime su serpiyor. Bu is ayarlanırsa, gerçekten karnım iyice doyabilir. Geriye ka

370 lıyor, çıldırmamak için en iyi konuları bulup hayal alemine dalmak ve mümkün olduğu kadar havalara yükselmek. Adalara varıyoruz. Saat öğleden sonranın üçü. Rıhtıma çıkar çıkmaz, kocasının yanında duran Juliette'in sarı elbisesini seçiyorum. Komutan hemen yaklasıyor ve sıraya girme zamanını bulmadan soruyor : — Kaç yıl? — Sekiz. Karısına dönüp tekrarlıyor. Juliette'in çok üzüldüğü belli, bir tasın üzerine kendini bırakıveriyor. Dki büklüm. Kocası kolunu tutuyor, kalkıyor Juliette, iri gözleriyle uzun uzun bana bakıyor, kocasıyla birlikte uzaklasıyorlar. — Kelebek, diyor Dega, kaç yıl? — Sekiz.» Ağzını açmıyor, yüzüme bile bakamıyor. Galgani yaklasıyor, konusma fırsatı vermiyorum ona : — Bana bir sey yollama, mektup da yazma. Bu kadar uzun bir cezaya çarptırıldığıma göre, hücrede basımı derde sokmak istemem. — Anlıyorum. Alçak sesle, çabucak ekliyorum : «Öğlen ve aksam yemeklerinde, tabağıma mümkün olduğu kadar bol

yemek koymalarını sağla. Bu isi basarabilirsen belki bir gün görüsürüz. Elveda.» Kendiliğimden, bizi Saint-Joseph'e götürecek ilk filikaya yürüyorum. Herkes, mezara indirilen bir tabutmusum gibi bakıyor bana. Kimse konusmuyor. Kısacık yolculuk süresinde, Galgani'ye söylediklerimi Shapar'a tekrarlıyorum. — Mümkün, diyor. Cesaret Kelebek.» Ardından soruyor: Matthieu Carbonieri ne oldu?» — Onu unuttuğum için bağısla beni. Mahkeme reisi, karara varmadan sorusturmanın biraz daha genisletilmesini istedi, iyi midir yoksa kötü mü? — iyidir sanırım. Cezaevine yönelen on iki kisilik dizinin basındayım. Hızla tırmanıyorum tepeye. En garibi, hücremde yalnız kalmak için acele ediyorum. Adımlarımı o kadar sıklastırıyorum ki aynasız : 371 — Ağır ol Belebek, diyor. Kısa süre önce ayrıldığın yere dönmek ister gibisin.» Geliyoruz cezaevinin kapısına. — Soyunun! Size cezaevi komutanını tanıtıyorum. — Geri döndüğüne üzüldüm Kelebek», diyor komutan. Sonra alısılmıs sözler tekrarlanıyor. Komutanın her

zamanki konusması : «A binası, 127 numaralı hücre. Kelebek, en iyi hücre seninki. Koridor kapısının tam karsısındasın, bol ısık alıyorsun, havasız kalman imkânsız. Uslu duracağını umarım. Sekiz yıl çok uzun bir süre ama, kimbilir, iyi halin görülürse belki bir - iki yılı bağıslanır. Yürekli adamsın, bunu senin için istiyorum.» iste, 127 numaralı hücredeyim. Gerçekten de, koridora açılan telli kapının tam karsısı. Saat aitıya geliyor ama ortalık eni konu aydınlık, ilk hücremde-ki pis koku da yok burada. Birden güvenim geri geliyor: «Bostum Kelebek, iste seni sekiz yıl hayatta tutacak dört duvar. Ayları ve saatleri saymaktan vazgeç, hiç gereği yok. Akla yakın bir tedbir almak istiyorsan, altı aydan altı aya hesap tutmalısın. On altı kere altı ayın sonunda yeniden kurtuluyorsun. Her sey bir yana, yine de durumum eskisinden iyi. Hücrede ölsen bile, gece değilse gündüz ısık görebileceksin Bunun önemi büyük. Karanlıkta/gebermek hos olmasa gerek. Hastalansan, doktor burada seni görebilir. Kaçıp yeniden hayata kavusmak ya da Celier'yi öldürerek öç

almak hiç de pismanlık duyulacak seyler değil. Buradayken onun kaçtığını öğrensen ne kadar üzülürdün kimbilir. Zaman her seyi gösterecek dostum. Belki bir af çıkar, savas patlar, bu kaleyi yıkacak bir yer sarsıntısı olur ya da tayfun patlak verir. Neden olmasın? Düsün ki namuslu bir adam, Fransa'ya dönüyor ve Fransızları galeyana getiriyor, onlar da Cezaevleri Yönetmeliğini değistiriyor ve insanları giyotinsiz idam etme yöntemlerini kaldırıyorlar. Belki bu iskenceye dayanamayan bir doktor, Gü-yan'da olup bitenleri bir gazeteciye, bir papaza anlatır, kimbilir? Ama Celier, köpekbalıklarının midesi372 ne ineli çok oluyor. Ben yasıyorum, kendime saygım varsa bu mezardan canlı kurtulmalıyım. Bir, iki, üç, dört, bes, dönüs; bir, iki, üç, dört, bes, yine dönüs. Yeniden yürümeye baslıyor ve bir anda, basımı, kollarımı nasıl tutmak, rakkasın sasmadan islemesi için adımlarımı ne kadar uzatmak gerektiğini hatırlayıveriyorum. Bol yiyecek verilip verilmiyeceğini anlayana kadar, sabahları iki, öğleden sonraları da iki saat yürümeye kararlıyım. Dlk günlerin sini-riy'e, bosuna gücümüzü kuvvetimizi çarçur etmiyelim. Evet, isin tam sonunda basarısızlığa uğramak çok acı. Aslında kaçıs hazırlıklarını tamamlamıstık. Bu

dayanıksız sal üzerinde yüz elli kilometreden fazla bir yolu basarıyla almamız gerekiyordu. Karaya ayak bastıktan sonra da firarın üçüncü bölümü baslıyacaktı. Eğer salı basarıyla suya indirebilseydik, üç un torbasından yapılan yelken salı, saatte on kilometreyi asan bir hızla sürükleyebilecekti. On bes saatten az, belki on iki saatlik bir süre içinde karaya varabilecektik. Tabii bütün gün yağmur yağarsa. Çünkü, ancak

yağmurlu bir günde yelken açmaya cesaret edebilirdik. Hücreye atıldığımın ertesi günü yağmurun basladığını hatırlıyorum. Pek emin değilim ya. Yaptığım hataları da bulmaya çalısıyorum. Bula bula iki tane buluyorum. Marangoz, çok sağlam, mükemmel bir sal yapmaya çalıstı, hindistancevizlerini yerlestirmek için de sandığa benzer bir sey yaptı. Böylece bir yerine, iki sallık is gördü. Tabii parça sayısı iyice arttı ve çevredekilere dikkat edilemedi. ikinci hatam çok daha büyük : Celier'den süphelendiğimiz günün gecesi, onu öldürmem gerekiyordu. Bunu yapsaydım simdi, kimbilir neredeydim! Toprağa ayak bastığım sıra, ya da salı denize indirirken vakalansam sekiz yerine üç yıl yiyecektim, içimde de bir sey yapmıs olmanın gönül rahatlığı bulunacaktı. Talihim yaver gitseydi simdi karada mı olacaktım acaba, yoksa adalarda mı? Nereden bilinebilir. Belki Trinidad'da, Bowen'le karsılıklı oturmus konusuyordum. Ya da Curaçao'ya varmıs, Piskopos Irenee de Bruyne'ün koruyucu kanadı altına girmistim. Oradan, su ya da bu ülkenin bizi kabul edeceğini anlamadan

373 tas çatlasa yola çıkmazdım. Bunu da basaramazsam tek basıma küçük bir tekneye atlar ve Guajira'ya kabileme dönerdim. Geç saatte daldım ve rahat bir uyku çektim. Bu ilk gece pek bezdirici olmadı. Yasamak, yasamak, yasamak. Kendimi umutsuzluğa kaptıracağım anlar, üç kere bu umut dolu sözü tekrarlamalıyım «Çıkmadık candan umut kesilmez.» Bir hafta geçti. Dünden beri, verilen yiyecekteki değisikliğin farkındayım, öğlende koca bir parça haslanmıs et, aksam koca bir kepçe dolusu mercimek. Çocuk gibi. «Mercimekte demir vardır, sağlığa iyi gelir», diyorum. Böyle devam ederse, günde on, on iki saat yürüyebilecek ve iyice yorgun düsüp yıldızlara yolculuk edebileceğim. Hayır, hayal dünyasında gezinmiyorum, yeryüzündeyim, ayaklarım sıkı sıkı basıyor, adalarda tanıdığım kürek mahkûmlarını düsünüyorum. Her birinin mahkûm edilmeden, ya da mahkûmiyeti sırasında basından geçen bir hikâyesi var. Adalarda dilden dile dolasan efsaneleri de düsünüyorum. Yeniden adaya

dönersem, bunlardan birinin gerçek olup olmadığını anlamaya çalısacağım. Daha önce de belirttiğim gibi, kürek mahkûmları toprağa gömülmez, Saint-Joseph ile Royale arasında köpekbahklarını kaynastığı bir yerde denize atılır, ölüyü un çuvalına koyarlar, ayaklarına da ağır bir tas bağlarlar. Filikanın burnuna, dikdörtgen biçiminde bir sandık yerlestirilir. Ölüler hep bu sandığa konur. Sözünü ettiğim yere varıldığında altı kürekçi, küreklerini havaya kaldırır. Biri sandığı denize doğru eğer, bir baskası altındaki kapağı açar ve ölü suya düser, ölünün ayağına tası bağlayan ipi köpekbalıklarının hemen kestiğinden kuskum yok. Çünkü bir ölü, asla suya gömülecek zamanı bulamıyor. Çabucak suyun yüzüne çıkıyor, köpekbalıkları da bu seçkin parçayı paylasmaya koyuluyorlar. Görenlerin anlattıklarına bakılırsa, köpekbalıklarının adam yemesi müthis bir sey. Sayıca çok olduklarından kefene sarılı ölüyü suyun dısında tutuyor, un torbasını deserek koca koca parçalar koparıp götürüyorlar. Gerçekten de köpekbalıklarının saldırısı anlattı374 ûim SBMlue uıuyuı, yan ut. j, benim için hep karanlıkta. Mahkûmların hepsi, biri öldüğünde çalan kilise çanının köpekbahklarını oraya

topladığı inancındalar. Saat altıya doğru Royale iskelesinin ucuna kadar giderseniz, ölülerin atıldığı yerde bir tek köpekbalığına Taslamadığımız olur. Küçük kilisenin çanı çalmaya baslar baslamaz, ölünün atılacağı yer yiyecek bekleyen köpekbalıklariyle, qöz açsp kapayıncaya dek doluverir. Günün birinde, Royale çevresinde yasıyan köpekbalıklarına yem olamayacağımı umarım. Buradan kaçarken ellerine düsmeye razıyım, hiç olmazsa özgürlük pesinde ölmüs olurum. Ama hücrede hastalanıp öldükten sonra köpekbalıklarına atılmak, basıma gelmesini hiç istemediğim sey. Dostlarımın kurduğu düzen sayesinde karnımı tıka basa doldurduğumdan sağlık durumum çok iyi. Sabah yedi saat, öğleden sonra da altı saat durmamacasına yürüyorum. Bunun için de aksam yediğim fasulye, mercimek, bezelye ya da pirinç dolu sahanların ömrü uzun olmuyor. Yemeği, hep kendimi zorlamadan yiyorum. Yürümek iyi geliyor, bana sağladığı yorgunluk sağlık belirtisi, yürürken ikinci bir kisilik kazanmayı basarıyorum. örneğin dün, bütü günümü. Ardeche yakınında küçük bir kasaba olan Fav-ras'ın yesil

çayırlarında geçirdim. Annemin ölümünden sonra, Favras'ta öğretmenlik yapan teyzemin yanında yılın birkaç haftasını gerirdim hep. Evet dün, kestane ağaçları arasında gezinip mantar topluyor, ardından kuzuları güden dostum küçük çobanın köpeğine emirler yağdırıyordum. Köpek sürüden ayrılan bir kuzuyu hemen yakalıyor ya da hızlı giden bir keçi yavrusunu cezalandırıyor, aldığı emirleri eksiksiz yerine getiriyordu. Daha da öte pınarın buz gibi suyunu ağzımda hissediyor, burnuma yükselen minicik kabarcıklar yüzümü gıdıklıyordu. On bes yıl önce yasanmıs anların böylesine gerçeğe yakın sekilde hissedilmesi, bütün canlılığıyla yeniden yasanması ancak bir hücrede, her türlü gürültüden uzak, mutlak bir sessizlik içinde mümkündür. Outine Teyzenin sarı elbisesini bile hatırlıyorum. Kestane ağaçları arasında esen rüzgârın mırıltısını, 375

kestanelerin kuru toprağa düserken çıkardığı tok, yaprak örtüsüne düserken de çıkardığı yumusak sesi duyuyorum. Yüksek katırtırnaklarının arasından fırlayan yaban domuzu beni o kadar korkuttu ki, kosarak kaçmaya basladım. Bu saskınlık içinde de, topladığım kestanelerin çoğunu yitirdim. Evet, hücremde yürürken bütün günümü teyzem ve küçük dostum, yetimler evinde yetisen çoban Julien'le geçirdim. Yeniden yasanan bu tatlı, apaçık anıların içinde yuvarlanmama, yararlı ruhumun ihtiyaç duyduğu bu anılardan yararlanmama kimse engel olamaz. Toplumun gözünde, «insan yiyen»'in sayısız hücrelerinden birindeyim. Aslında o toplumdan koca bir gün çaldım ve o günü Favras'nın yesil çayırlarında, kestane ağaçları arasında geçirdim, pinardan maden suyu bile içtim. Dste ilk altı ay bitti. Altı aydan altı aya hesap tutacağıma söz vermistim. Sözümü tuttum demektir. Yalnız bu sabah, on altıyı onbese indirdim... Topu topu on bes kere altı ayım kaldı.

Bilançoyu çıkaralım. Bu altı ayda hiç bir kisisel olay yok. Hep aynı, bol yiyecek sayesinde sağlık durumum çok iyi. Çevremde sürüyle intihar edenler, zırdeliler var, neyse ki çabucak götürüyorlar onları. Saatler ve günler boyu birinin haykırmasını, yakınmasını ve inlemesini dinlemek feci sey. Kulaklar için kötü, fakat çok rahat ettirici bir sey buldum. Bir parça sabun kesip korkunç çığlıkları duymamak için kulağıma tıkıyorum. Ne yazık ki sabun bir, iki gün içinde akıyor ve kulağımı acıtıyor. Güyan'a geldiğimden bu yana, ilk kez, aynasızlardan bir sey isteyecek kadar alçaldım. Gerçekten de yemek dağıtan mubassır Montelimar'lı, hemserim sayılır. Kendisini Royal'de tanımıstım, hücreden alınana kadar haykırıslarıyla yeri göğü inleten delileri duymamak için bana bir parça balmumu getirmesini rica ettim. Ertesi sabah, ceviz büyüklüğünde bir topak balmumu getirdi. O zavallıların sesini duymamak ne kadar rahatlatıcı bir sey. Koca koca çıyanlara karsı da hazırlıklıyım. Altı ayda beni ancak bir kere ısırabildiler. Uyanıp birinin çıplak gövdemde gezindiğini hissediyor, yine de iyi dayanıyorum, insanın alısmadığı sey yok, bütün mesele kendine hakim olabilmekte, çünkü böceğin

ayaklarının deride gezinmesi çok pis sey. Asağı inmesini beklemek, sonra da arayıp bularak öldürmek en iyisi. Beton sıramın üstünde, hep, o gün verilen iki, üç parça ekmek duruyor. Ekmek kokusu böceği çekiyor, sıraya tırmanmak zorunda. «Ben de onu hemen ezi-veriyorum. Durmadan beynimi kurcalayan, saplantı halindeki bir düsünceyi kafamdan atmam gerekli. Kaçma isinde oynadığı zararlı rol anlasılır anlasılmaz, neden öldürmedim su Celier'yi? Durmadan, kendi kendimle tartısıyorum : Ne zaman adam öldürmek gerekir? Vardığım sonuç su oluyor: Hedefe ulasmak için kullanılacak her türlü araç doğrudur. Benim hedefim adadan kaçmaktı sağlam bir sal hazırlamak ve oldukça iyi bir yere gizlemek sansını elde etmistim. Artık yola çıkmak gün meseleseydi. Bir mucize sonucu, yerine varan son parçanın yapımından önce Câlier tehlikesini öğrendiğime göre hiç düsünmeden onu temizlemeliydim. Ya yanılmıs, ya görünüs beni aldatmıssa? O zaman da bir suçsuzu öldürmüs olacaktım. Ne korkunç sey! Ama senin gibi bir müebbet kürek mahkûmunun, daha da kötüsü, müebbete mahkûm edilip sekiz yıl da hücre cezasına çarptırılan birinin vicdan azabını sözkonusu etmesi mantık dısı. Kenara itilmis bir dıskı, toplumun bir pisliğisin, ne sandın kendini? Seni mahkûm eden on jüri üyesi

gerçekten bir kere, seni bu kadar ağır bir cezaya çarptırmakla iyi edip etmediklerini vicdanlarına sordular mı acaba? Dilini neyle koparacağına bir türlü karar vermediğin savcı, sözlerinde fazla ileri gittiğini hiç düsündü mü? Avukatlarım bile beni hatırlamıyor-dur herhalde. 1932 yılında, ağırcezada görülen «Su zavallı Kelebek'in isi» nden genel olarak söz ediyorlardır herhalde: «Aziz meslekdaslarım, o gün pek iyi değildim, üstelik Bassavcı Pradel harikaydı. Bu isi, gösterisli bir sekilde, iddia makamının lehinde sonuçlandırdı. Gerçekten güçlü bir rakipti Pradel.» Baskandan sonra ailem de aynı görüste olmalı. Yalnız baslarına açtığım belâlardan ötürü yakınlarım herhalde bana epey kırgındır. Bir kisi, babam, zaval376 377 lı babam oğlunun sırtına yuKieaıgı ağır yuKien oturü söylenmiyor, ağzım açıp gık demiyordur. Bundan eminim. Bu ağır yükü, oğlunu suçlamadan, en ufak bir serzeniste bulunmadan sürüklüyordur hem. Bir öğretmen olarak yasalara saygı duyduğu, yasaların anlasılmasını ve benimsenmesini öğrettiği halde. Yürekten haykırdığına da eminim : «Alçak herifler, yavrumu öldürdünüz, daha da beteri, yirmi bes

yasındaki oğlumu ağır bir ölüme mahkûm ettiniz!» Yavrusunun nerede olduğunu, ona neler yapıldığını bir bilse, anarsist kesilebilir. Bu gece, «insan yiyen», adını her zamankinden çok hak etti. iki kisinin kendini astığını, birinin de ağzına ve burnuna paçavra doldurarak boğulduğunu öğrendim. 127 numaralı hücre, gardiyanların nöbet değistirdiği yerin yakınında, her keresinde de konusmalarının bir bölümünü duyabiliyorum, örneğin bu sabah, geceki olayları duymamı engelleyecek kadar alçak sesle konusmadılar. Altı ay daha geçti. Hesabı tutuyor ve tahtaya güzel bir «14» yazıyorum. Altı ayda bir faydalandığım bir çivim var. Evet bir kere daha bilanço çıkarıyorum. Sağlık durumum iyi, moralim de yerinde.

Yıldızlara yaptığım yolculuklar sayesinde, büyük umutsuzluk nöbetleri geçirdiğim pek az. Bu umutsuzluk nöbetlerinin üstesinden çabucak geliyor ve hemen, kötü düsünceleri kovan gerçek ya da uydurma bir yolculuk kuruveriyorum. Celier'nin ölümü, bu siddetli nöbet anlarının üstesinden gelmeme büyük ölçüde yardımcı oluyor. Kendi kendime : Yasıyorum, yasıyorum, diyorum. Hayattayım, yasamalıyım, yasamalıyım ki bir gün özgür olabileyim. Benim kaçmama engel olan Celier öldü, günün birinde benim gibi özgürlüğüne asla kavusamıyacak. Oysa ben, kurtulacağımdan eminim. Otuzsekizinde hücreden çıksam pek yaslı sayılmam, bir daha kaçtığımda da kurtulacağımı biliyorum. Bir, iki, üç, dört, bes, dönüs; bir, iki, üç, dört, bes, ikinci bir dönüs. Birkaç gündür bacaklarım kapkara, dis etlerimden kan geliyor. Hasta listesine yazılayım mı? Bas parmağımla bacağımın altına doğru basıyorum, izi kalıyor. Her yanım su dolu sanki. Bir 378 haftadan beri ancak, on-on iki saat yürüyebiliyorum. Altı saatlik iki yürüyüs beni çok yoruyor. Dislerimi yıkamaya kalkıp sert havluyu sabunlayarak sürsem çok canım acıyor, dis etlerim müthis yanıyor. Dün bir

disim kendiliğinden düstü, üsteki ön dislerimden biri. Bu yeni altı ay, gerçek bir ihtilâlle sonuçlanıyor. Dün baslarımızı dısarı çıkardık, koridordan geçen doktor hepimizin dudaklarını kaldırdı ve dislerimize baktı. Bu sabah, hücreye girdikten lam on sekiz ay sonra, kapı açıldı. — Dısarı çıkın, duvara dayanın ve bekleyin dendi. Kapının yanında duran ilk mahkûm bendim, ardımdan asağı yukarı yetmis kisi göründü. «Sola dön, mars!» Binanın öbür ucuna yürüyüp avluya çıkan dizinin sonunda buldum kendimi. Saat dokuz. Kısa kollu bir haki gömlek giyen genç doktor, açık havada, küçük bir tahta masanın basına oturmustu. Yanında iki mahkûm hastabakıcı, bir mubassır hastabakıcı duruyordu. Dördü de bana yabancı kisilerdi. Elde tüfek, on aynasız da bizleri kol-luyordu. Komutanla bas mubassır ise ayakta durmus, ses etmeden bakıyorlardı. — Herkes soyunsun! diye bağırdı bas mubassır. Elbiselerinizi koltuğunuzun altına alın. En bastaki. Adın ne? — C... — Ağzını aç, bacaklarını da. Su içteki disi çekin, önce iyotlu alkol, ardından metilen mavisi, günde iki kere

de, yemeklerden önce kasıkotu surubu. Sıra, en son bana geliyor. — Adın? — Charriere. — Gördüğüm, sağlamca gövdeli tek mahkûmsun. Yeni mi geldin? — Hayır. — Ne kadardır buradasın, — Bugün on sekiz ay oluyor. — Neden diğerleri gibi zayıf değilsin? — Bilmem. — Ben söyliyeyim. Onlardan daha çok yemek 379 yiyor, ya da o isi çok az yapıyorsun. Ağzını, bacaklarını aç. Biri sabah, biri aksam, günde iki limon verilecek. Limonları em, posasıyia dis etlerini ovala, skorbite yakalanmıssın. Dis etlerim iyotlu alkolle ovuluyor, ardından metilen mavisi sürülüyor, elime bir limon tutusturuluyor. «Geri dön!» Yine sıranın sonunda hücremin yolunu tutuyorum. Hastaları aviuya çıkarmak, güneslendirmek, doktora göstermek gerçek bir ihtilâl. Simdiye kadar hücre cezası alanlar böyle sey görmemistir. Ne oluyor? Sakın doktor, o ünlü yönetmeliğin suç ortaklığını reddetmesin? Sonradan dost olacağım bu doktorun adı Germain Guibert. Hindiçin'de öldü. Karısı, yıllar

sonra Venezüella'nın Maracaibo sehrine gönderdiği mektupla bildirdi öldüğünü. On günde bir, hastalar günese çıkarılacak. Reçete hep aynı : Dyotlu alkol, metilen mavisi, iki limon. Durumum ne düzeliyor, ne kötüye gidiyor, iki kere kasıkotu surubu istedim, doktor vermedi. Gitgide sinirleniyorum, çünkü eskisi gibi de yürüyemez oldum. Bacaklarımın altı da hep sis ve kapkara. Bir gün sıramı beklerken, altına sığınıp günesten korunmaya çalıstığım ağacın, cılız limon vermeyen bir limon ağacı olduğunu gördüm. Bir yaprak koparıp çiğnedim, sonra hiç düsünmeden, dallarından birinin ucunu kopardım. Dalın ucunda bir kaç tane de yaprak vardı. Doktor çağırdığında, dalı arkama götürüp : — Doktor, dedim, suç limonlarınızın mı bilmem, ama bakın arkamda ne çıktı?» Sonra dönüp küçük dalı ve yaprakları kendisine gösterdim. Aynasızlar önce bir kahkaha koyverdiler, sonra bas mubassır: — Doktora saygısızlık ettiğiniz için cezalandırılacaksınız, dedi. — Hiç bile, diye atıldı doktor. Sikâyetçi olmadığımdan bu adama ceza veremezsiniz. Limon istemiyor musun artık? Söylemek istediğin bu mu?

— Evet doktor, limondan bezdim, iyilestirmiyor da. Bir de kasıkotu surubunu denemek istiyorum. — Sana surup vermedim, çünkü elimde çok az 380 var. Ağır hastalara saklıyorum. Limonlarla birlikte günde bir kasık da surup içersin bundan böyle. — Doktor, yosun yiyen kızılderilirler gördüm. Aynı yosunlar Royale'de var. Saint-Joseph'de de olmalı. — Bana iyi bir fikir verdin. Gerçekten, denizin kıyısında gördüğüm bir yosundan hepinize her gün dağıttıracağım. Kızılderililer yosunu pisirip mi yiyorlardı, yoksa çiğ mi? — Çiğ— Peki, tesekkür ederim. Komutanım, bu adam cezalandırılmayacak değil mi? Size güveniyorum. — Olur yüzbasım. Bir mucize oldu. Sekiz günde iki saat günese çıkmak, doktor sırasını beklemek, değisik yüzler görmek birkaç kelime konusmak; kim, böyle akıl almaz bir seyin olacağını düsünebilirdi? Hepimiz için büyük bir değisiklik : ölüler doğrulup günesin altında yürüyorlar; canlı canlı gömülenler nihayet birkaç sey söyleyebiliyorlar. Bu yenilik, her birimize hayat üfleyen bir sise oksijen. Sakır, sukur, sonu gelmez bir sakırtı, bir persembe sabahı saat dokuzda bütün hücre kapılarını açıyor.

Herkesin kapısının esiğinde durarak : «Mahkûmlar, diye bağırıyor biri, vali sizleri görmeye geldi.» Yanında doktor olması gereken bes subayla, uzun boylu, yakısıklı, kır saçlı bir adam ağır ağır hücrelerin önünden geçiyor. Ağır cezalara çarptırılanların ve bu cezalara çarptırılma nedenlerinin kendisine anlatıldığını duyuyorum. Bana gelmeden, uzun süre ayakta bekliyecek gücü bulamayıp oturan bir mahkûmu kaldırıyorlar. Yamyam Graville kardeslerden biri bu. Bir subay : — Aman, diyor, bu adam canlı cenaze! Vali cevap veriyor: — Hepsinin durumu berbat. Sıra bana geliyor. Komutan : — En ağır ceza bunun, diyor. — Adınız ne? diye soruyor vali. — Charriere. — Cezanız? 381 — Hırsızlık, devlet malını zimmete geçirmek, v.s. ile cinayetten sekiz yıl. — Ne kadarını yattın? Sorusuna karsılık veriyorum: — Davranısı nasıl? diye soruyor vali. — iyi, diyor komutan. — Sağlık durumu? — Söyle böyle, diyor doktor. — Bir diyeceğiniz var mı?

— Bu rejimin insanlık dısı ve Fransız ulusu gibi bir ulusa yakısmıyacak kadar beter olduğunu belirtmek istiyorum. — Nedenlerini söyler misiniz? — Konusmak yok, gezinmek yok, yakın zamana kadar doktora çıkmak da yoktu. — Dyi dayanın, valiliğim süresince belki sizler için bir af çıkarabilmeyi basarırım— Sağolun. O günden sonra, Martinique ve Cayenne'den gelen vali ile bas doktorun emriyle her gün bir saat yürüyüs yapılacak, denize girilecek. Köpekbalıklarından korunmak için de, iri kayalarla çevrili bir havuz yapılacak. Her sabah dokuzda, yüzer kisilik gruplar halinde çırılçıplak yüzmeye gidiyoruz. Çırılçıplak denize inebilmemiz için, o saatlerde mubassır kanlarıyla çocuklar eve kapanıyorlar. Bir aydan beri bu böyle devam ediyor. Herkesin yüzü değisti. Güneste geçirilen bir saat, tuzlu suda yüzmek, konusabilmek, gerek ruh ve gerekse bedenen hasta olan bu hücreye kapatılmıs sürüyü tepeden tırnağa değistirdi. Bir gün, denizden cezaevine dönerken sıranın en arkalarındaydım. Umutsuz bir kadın sesiyle iki patlama geliyor kulağıma.

— imdat! Yavrum boğuluyor! diye haykırıyor kadın. Sesler iskeleden geliyor, iskelede denize kadar inen beton bir yol, ucuna tekneler yanasıyor. — Köpekbalıkları! diye bağırıldığını da duyuyorum. iki silâh sesi daha isitiliyor. Herkes, imdat ses382 leriyie patlamaların geldiği yere dönmüs bakıyor. Düsünmeden bir gardiyanı itiyor ve çırılçıplak iskeleye kosuyorum. Oraya vardığımda, deliler gibi haykıran iki kadın, üç mubassır ve bir Arap gardiyan gözüme ilisiyor. — Atlayın suya! diye haykırıyor kadın. Uzak değil. Yüzme bilmiyorum, bilsem atlardım, ödlek alayı! — Köpekbalıkları! diyor bir aynasız ve yine ates ediyor.

Mavi - beyaz elbisesiyle küçük bir kız suda çırpınıyor, hafif akıntıya kapılmıs sürükleniyor. Ölülere mezar olan akıntıların birlestiği yere gidiyor ama henüz epey uzağında. Aynasızlar durmadan ates ediyorlar, bir çok köpekbalığı vurmus olmalılar ki küçüğün yanında bir kaynasmadır gidiyor. — Ates etmeyin! diye bağırıyorum. Ve düsünmeden atıyorum kendimi suya. Akıntının yardımıyla çabucak kızın yanına yaklasıyorum. Sırtındaki elbise sayesinde henüz suyun üstüne köpekbalıklarını uzaklastırmak içinde ayaklarını bütün gücüyle suya vuruyor. tOtuz, kırk metre kala, Royale'dan yola çıkan ve olayı uzaktan gören bir filika hızla geliyor. Benden önce yetisip kızı yukarı çekiyorlar. Hırsımdan köpekbalıklarını bile unutup baslıyorum ağlamaya, derken beni de yukarı alıyorlar. Hayatımı bosuna tehlikeye attım. Daha doğrusu, bosuna tehlikeye attığımı sanıyordum. Çünkü, bir ay sonra, yaptığıma karsılık olarak, Doktor Germain Guibert, sağlık nedenleriyle hücre cezamın kaldırılmasını sağlıyor. 383

SEKDZDNCD DEFTER ROYAL'E DÖNÜS MANDALAR BÖYLECE, bir mucize sonucu, norma! cezamı çekmek üzere Royal'e dönüyorum. Sekiz yıl hücre cezasıyla oradan ayrıldım, kızı kurtarmak için kendimi denize attığımdan on dokuz ay sonra dönüyorum. Dostlarımla bulustum yine : Eskisi gibi muhasebecilik yapan Dega, postacı GaJgani, bizim olayın durusması sonucu beraat eden Carbonieri, Grandet, marangoz Bourset, arabalı bacanaklar Narice ve Quenier, hastabakacılık yapan Chatal ve ilk firar yoldasım, Royale'de hastabakıcı yardımcılığı görevine de devam eden Maturette. Korsikalı haydut sürüsü de yerli yerinde : Es-sari, Vicoli, Cesri, Razori, Fosco, Maucuer, Marsilya Borsası olayına karısan Chapar. 1927 - 1935 yıllarının bütün yıldızları burada. Dufrene'in katili Marsino, geçen hafta düskünlükten öldü. O gün, köpekbalıkları, gerçekten seçkin bir yemek yediler. Kendilerine, Paris'in basta gelen bir mücevher uzmanı sunuldu.

Komedyen diye anılan ve bir soförle birlikte yakın hem çok yakın (!) arkadasını öldüren Barrat, Limogeslu'lu milyoner bir tenis sampiyonu. Barrat, Ro-yale hastanesinde laboratuvar sefi ve eczacı. Sakacı bir doktor: «Soylu olduğun ölçüde veremli sayılabilirsin» diyor. Kısacası, Royale'e dönüsüm büyük gürültü kopa384 rıyor. Mzııııar Dinasına gıraıgımae Dır cumartesi sabahı. Herkes orada, hepsi de beni kutluyor ve dostluklarını gösteriyorlar. Yanlıslık sonucu kellesinin tehlikeye girdiği o sabahtan sonra pek konusmayan saatçi bile yerinden kalkıp geliyor, elimi sıkıyor. — Eeee dostlar, iyisiniz ya? — iyiyiz Kelebek, hosgeldin. — Yerin hazır, diyor Grandet. Gittiğin günden beri bos duruyor. — Sağolun hepiniz. Yeni bir sey var mı? — iyi bir haber aldım. — Nedir o? — Bu gece, uslular koğusunun karsısındaki odada, seni ağacın tepesinde gözetleyip ele veren Arap ölü bulundu. Herhalde onu sağ bulmanı istemeyen ve angaryadan kurtarmayı düsünen bir dostun öldürmüstür. — Herhalde tesekkür etmek için bilmek isterdim onu öldüreni.

— Belki bir gün, kendisi söyler. Bu sabahki iç-timada, kalbine saplanan bıçakla bulundu Arabın ölüsü. Ne kimse bir sey duymus, ne de bir sey gören var. — Kumar isi ne âlemde? — iyidir, yerin seni bekliyor. — Sağol, demek yeniden müebbetliğimizi çekmeye baslıyoruz. Bakalım bu is nasıl ve ne zaman bitecek. — Kelebek, sekiz yıl yediğini duyunca hepimiz donduk kaldık. Artık adada, her seyi göze alarak sana yardım etmekten kaçınacak birinin bulunabileceğini sanmıyorum. — Komutan sizi çağırıyor, diyor içeri giren Arap gardiyan. Onunla birlikte çıkıyorum. Nöbet yerinde birkaç aynasız, dostça sözlerle beni karsılıyorlar. Arabın ardından yürüyor ve komutan Prouillet'nin yanına giri-riyorum. — iyi misin Kelebek? — Dyiyim komutanım. — Cezanın bağıslanmasına çok sevindim, mes385/25 lekdasımın kızını kurtarmak için gösterdiğin gözüpeklikten ötürü de seni kutlarım. — Sağolun.

— Balık avlama izniyle lâğımcılık görevine dönene kadar seni, sığırtmaç yapıyorum. — Bu isi bana vermek basınızı derde sokmazsa kabul. — Orası beni ilgilendirir. Atölye sefi artık burada değil, ben de, üç hafta sonra Fransa'ya dönüyorum. Tamam mı, yarın çalısmaya baslıyorsun. — Size nasıl tesekkür edeceğimi bilemiyorum komutanım. — Bir ay sonra yeniden kaçmaya kalkmak üzere değil mi? diyor Prouillet gülerek. Koğusta hep aynı adamların gitmeden önceki hayatlarını sürdürdüklerini görüyorum. Kumarbazlar kumar için yasıyor, kumardan baska, sey düsünmüyor. Genç oğlanları kendilerine bağlıyanlar yiyor, içiyor, oğlanlarıyla yatıp kalkıyorlar, iki erkek arasındaki asj< ve ihtirasın gece ve gündüz bütün düsünceleri kapladığı birer aile bunlarınki. Kıskançlık olayları, «kadın» la «erkeğin» hiç durmadan birbirini kolladığı, biri bıkıp yeni asklara kosunca kaçınılmaz cinayetlere yol açan sınırsız ihtiraslar. Güzel Charlie'nin (Barrat) uğruna, Simpson adlı bir zenci, geçen hafta Sidero diye birini öldürmüs. Bu adam, Simson'un Charlie uğruna öldürdüğü üçüncü kisi.

Kampa geleli birkaç saat oluyor ama, simdiden iki kisi benimle görüsüyor. — Bak Kelebek, Maturette senin oğlanın mı, öğrenmek istiyorum. — Neden sordun? — Beni ilgilendiren bir takım sebeplerden. — Söyleyeceklerimi iyi dinle. Maturette, benimle birlikte iki bin bes yüz kilometrelik uzun bir yolculuk yaptı ve yolculuk süresince de erkekçe davrandı. Sana söyleyeceklerim bu kadar. — Seninle birlikte mi yasıyor, onu öğrenmek istiyorum. — Hayır, cinsel yönden Maturette'le alıs-verisi-miz yok. Dost olarak kendisine büyük değer veriyo386 rum, ona kötülük edilmedikçe gerisi beni ilgilendirmez. — Ya bir gün benim karım olursa? — Eğer Maturette razı gelirse hiç bir seye karısmam. Ama oğlanın olması için onu korkutursan karsında beni bulursun. ister «erkek» olsun, ister «kadın» buradaki bütün sapıklar birbirinin aynı. Hepsi de, baska hiç bir sey düsünmeden, ihtiraslarına gömülüp yasıyorlar. Benim kafilemle buraya gelen, altın tüplü italyan'a raslıyorum. — Hâlâ burada mısın?

— Kaçmak için elimden geleni yaptım. Annem on iki bin frank yolladı, altı binini aynasıza haraç olarak verdim, dört biniyle hastaneye yattım, röntgen için Cayenne'e gönderildim, yine basaramadım. Sonra iyi tanıdığım bir arkadasımı yaralamakla suçlat-tım kendimi. Tanırsın Korsikalı haydut Razori'yi. — Evet, sonra? — Anlastık, karnında bir yara açtı, birlikte askerî mahkemenin karsısına çıktık. O yaralanan, ben de sanık olarak. Ayağımız yere değmedi. On bes günde isimiz bitti. Altı ay hücre cezası yedim, geçen yıl yattım. Orada olduğumu bile duymamıssın. Kelebek, artık dayanamıyorum, kendimi öldüreceğim. — Hiç olmazsa kaçarken denizde öl, özgür olarak can verirsin. — Haklısın, her seye hazırım ben. Bir sey hazırladın mı, bana isaret çak. — Kabul. Böylece Royale'de hayat yeniden basladı. Bu kez sığırtmaçlık yapıyordum. Brutus adında bir mandam vardı. Ağırlığı iki ton geliyordu, diğer mandaların kaatiliydi, Brutus. Bu isle uğrasan mubassır An-gosti : «Ona verilen son fırsat, dedi. Bir manda daha ölürse vurulacak.» Bu sabah Brutus'le tanıstım. Sürücülüğünü yapan Martinique'li zenci, isi öğretmek için bir hafta benimle

kalacak. Brutus'ün burnuna iseyip onunla hemen dost oldum : Koca dili tuzlu seylere bayılıyor. Sonra, hastanenin bahçesinden topladığım birkaç ham meyve verdim, üzerinde üç bin litrelik bir su fıçısı 387 bulunan araba o kadar eski görünüslü ki, tembel krallar zamanından kalma sanki. Brutus, öküz gibi arabanın okuna kosulu. Brutus'le birlikte yapacağımız is, denize inip fıçıya su doldurmak ve bu dik yokusu tepeye kadar tırmanmak. Yukarı vardığımızda fıçının anahtarını açıyorum, sular akıyor ve sabahki kenef temizliğinden arta kalanı sürükleyip götürüyor. Saat altıda baslıyorum, dokuza doğru isim bitiyor. Dört günün sonunda, Martinique'li, bu isi tek basıma görebileceğimi söylüyor. Dsin tek dertli yanı var: Sabah saat beste, çamurlu sulara dalıp yüzerek Brutus'u aramak zorundayım. Çünkü bizim manda pek tembel, çalısmayı pek sevmiyor. Burun delikleri çok hassas olduğundan bir halka geçirilmis, elli santim kadar uzun bir zincir devamlı bu halkadan sarkıyor. Yerini kesfettiğimde dalıyor, ötelerden çıkıyor. Bu iğrenç, çamurlu çesitli hayvancıklar ve nilüferlerle dolu suda bazen bir saatten fazla Brutus'ü arıyorum. Dyiden iyiye kızıp ana avrat sövüyorum : «Namussuz Kerhaneci! inatçı herif seni! Çıkıyor musun, yoksa

geleyim mi yanına?» Zincir ucunu yakaladım mı bir sey yapamıyor. Küfürlere aldırdığı bile yok. Ama sudan çıktığında yine dost oluyoruz.

Tatlı su dolu, iki bos yağ bidonum var. önce yıkanıp o pis, vıcık vıcık çamurlu suyu üstümden atıyorum, iyice sabunlanıp temizlenince, genellikle elimde yarım bidon kadar daha temiz su kalıyor. Bu suyla da Brutus'ü yıkıyor, hindistan cevizi kabuğundan bir keseyle temizliyorum. Keseyle hassas yerlerini de iyice ovalıyor, temizlendikçe üstüne su döküyorum. O zaman Brutus basını ellerime sürüyor ve kendiliğinden arabanın önüne geçip duruyor. Marti-nique'linin yaptığı gibi, onu hiç sopayla dürtüklemi-yorum. Bu yüzden bana minnettar, onun zamanından da hızlı sürüyor arabayı. Bir de, Brutus'e âsık disi manda var. Yanımızda yürüyerek bize refakat ediyor, öbür sığırtmaç gibi kovalamıyorum disi mandayı, tam tersi. Brutus'ü öpmesine, gittiğimiz yere kadar gelmesine izin veriyorum, örneğin, öpüsürlerken ikisini de rahatsız etmiyorum. Brutus bana minnettar, üç bin litrelik suyu büyük bir hızla yukarı çıkararak minnetini gösteriyor. 388 Marguerite'le öpüsürken bana kaybettirdiği zamanı telâfi etmek ister gibi, (disi mandanın adı da Marguerite.)

Dün, sabah içtimaında, Marguerite yüzünden bir rezalet koptu. Söylenilene göre, Martinique'li zenci alçak bir duvara çıkıp disi mandayı beceriyormus. Aynasızlardan biri tarafından enselenince de otuz gün hücre cezasına çarptırılmıs. Hukukî gerekçe de «hayvan üzerine fiil-ı livata». Dünkü içtima sırasında, Marguerite kampa geldi, altmıs kisinin önünden geçip zencinin yanma vardığında arkasını dönüp durdu. Büyük bir kahkaha koptu, bizim zenci de utancından kıpkırmızı —özür dilerim— kül rengi kesildi. Üç kere inip su çıkarmam gerekiyor. En uzunu fıçıyı alttan doldurmak. Yine de isimi çabuk görüyor, dokuzda bitirip balığa çıkıyorum. Sabahları Brutus'ü bataktan çıkarmak için, Marguerite'yi kendime müttefik yaptım. Sevgilisinin kulağını kasırken, Marguerite, aska gelen kısraklarınkine benzer bir ses çıkarıyor. O zaman da Brutus, kendiliğinden sudan fırlıyor. Artık sabahları yıkamak zorunda kalmadığım halde, onu eskisinden iyi temizliyorum. Tertemiz ve içinde geceyi geçirdiği pis suyun les kokusundan kurtulduğunda Marguerite ondan daha çok hoslanıyor. Bizim Brutus'un keyfi de iyice yerine geliyor. Denizden tepeye doğru çıkarken, yolun yarısında bir düzlük var. Bu düzlükte de koca bir kaya. Bru-tus

orada soluk alıyor, ben de tekerleğin arkasına tası yerlestiriyorum, böylece daha iyi dinleniyor. Ama bu sabah, Danton adında ve Brutus kadar iri bir manda, hindistancevizi fidanlarının yaprakları arkasında gizlenmis bizi bekliyordu. Yerinden fırladığı gibi Brutus'e saldırdı. Brutus kenara çekilip saldırıyı savusturunca Danton arabaya tosladı. Boynuzları fıçıya girdi. Danton kurtulmak için büyük çabalar harcarken ben Brutus'un kosumlarını çözdüm. Bunun üzerine Brutus yokusu tırmanarak iyice gerildi, sonra dört nala Danton'un üstüne saldırdı. Korku ya da umutsuzluk, Danton, Brutus üzerine varmadan boynuzunun bir parçasını fıçıda bırakarak kendini kurtardı. Hızını alamıyan bizim manda da arabaya çaptığı gibi devirdi. 389 Bunun üzerine garip bir olayla karsılastım. Bru-tus'le, Danton, itismeden boynuzlarını birbirine değ-dirdiler ve basladılar bu koca boynuzları tokusturmaya. Bağırmıyor, yalnız soluyorlardı ama konusur gibiydiler. Derken disi manda, yokusu tırmanmaya basladı, bizim iki erkek de pesinden seğirtti. Ara sıra yine duruyor ve boynuz tokusturuyorlardı. Tokusturma islemi uzayınca Marguerite baygın baygın böğürü-yor ve yoluna

devam ediyordu. Bizim iki dev de, yan-yana pesinden gidiyordu, üç kere aynı sey tekrarlandı ve sonunda düzlüğe çıkıldı. Vardığımız yer fenerin önü, asağı yukarı üç yüz metre eninde bir alan. Alanın ucunda mahkûmlar kampı, sağında ve solunda da mahkûmlarla görevlilerin hastaneleri. Danton'la, Brutus hep yirmi adım geriden gidiyorlar. Marguerite ise, sakin sakin alanın ortasına yürüyüp duruyor. Dki düsman disinin yanına geliyorlar. Marguerite, zaman zaman, o uzun ve sehvetli böğürtüyü koyveriyor. Danton'la, Brutus'un boynuzları yeniden tokusuyor, bu kez gerçekten konustuklarını sanıyorum. Çünkü soluklarına, bir anlamı olması gereken sesler karısıyor. Bu konusmanın ardından, ağır ağır, biri alanın sağına gidiyor, diğeri soluna. Dki uçta duruyorlar. Aralarında üç yüz metre var. Marguerite ortada bekliyor. Ne yapmak istediklerini anladım : Bal gibi düello bu, kazanan da disi mandaya sahip olacak. Disi de bundan memnun, iki herif, uğruna döğüsecek diye sisi-nip duruyor. Marguerite'in bağırtısı üzerine birbirlerine doğru atılıyorlar. Yüz elli metrelik yolda hızlandıkça, iki ton

çeken ağırlıklarının ne kadar arttığını sizlere söylemek gereksiz tabiî, iki kellenin tokusması müthis oluyor, iki manda da yere serilip bes dakika kımıldanamıyor, ikisinin de bacakları yerden kesildi. Dlk kendine gelen Brutus, bu kez dört nala gidip eski yerini alıyor. Çatısma iki saat sürdü. Bazı aynasızlar Brutus'u öldürmek istiyorlardı, engel oldum, sonunda bir çatısma sırasında Danton'un fıçıya çarpaıak zedelenen boynuzu kırıldı. Pesinde Brutus, basladı kaçmaya. Kovalamaca da ertesi güne kadar sürdü. Geçtikleri bahçe, mezarlık ve çamasırhanede ne var ne yok kırdılar. Ancak bütün bir gece ve ertesi sabah boğustuktan sonra, saat yedide Brutus Danton'u mezbahanın yanındaki duvara dayadı ve oracıkta boynuzunu karnına geçiriverdi. Düsmanın isini bitirmek için Brutus debelendi durdu ve boynuzu Danton'un karnında kanırtıp döndürdü. Bir kan ve barsak deresinin ortasına yığılan Danton yenilgiye uğrayarak can verdi.

Bu devier savası Brutus'u o kadar yordu ki, yerinden kalkabilmesi için boynuzunu düsmanın karnından kurtarmam gerekti. Sersemleyerek deniz boyunca uzanan yolda ilerledi, orada yanına gelen Marguerite, boynuzsuz basını ve kalın boynunu sağa sola sallayarak Brutus'le birlikte yürüdü. Zifaf gecelerinde hazır bulunmadım, çünkü mandalardan sorumlu olan aynasız beni, Brutus'u çözmekle suçladı. Sığırtmaçtık görevim de böylece sona erdi. Komutanla, Brutus konusunda görüsmek istedim' — Ne oldu Kelebek? Brutus'un öldürülmesi gerekiyor. Bu geberttiği üçüncü manda. — Ben de Brutus'u bağıslamanız için gelmistim. Mandalara bakmakla görevli adamın bir seyden haberi yok. Dzin verirseniz, Brutus'un, mesru müdafaa halinde öbür mandayı öldürdüğünü anlatacağım. Komutan gülümsedi : — Dinliyorum. — ... Mandama diğerinin saldırdığını anladınız herhalde komutanım, dedim. Brutus'u salıvermeseydim. Danton onu öldürecekti. Arabaya ve boyunduruğa bağlı olduğundan, Brutus de kendini koruyamıyacaktı tabiî.

— Doğru, dedi komutan. Tam o sıra, mandalara bakan aynasız göründü. — Günaydın komutanım. Kelebek, ben de sizi arıyordum. Bu sabah ise gider gibi yapıp adada gezintiye çıktınız. Oysa hiç bir isiniz yoktu. — Bay Agosti, aralarındaki savası durdurup durduramıyacağımı anlamaya çalısıyordum. Ne yazık ki, iki hayvan da çılgına dönmüstü. — Mümkün, ama bundan böyle sığırtmaçlık ya1 390 391 pamıyacaksınız, daha önce de söyledim size. Hem pazar günü Brutus öldürülecek, burakilere de yiyecek et çıkacak. — Bunu yapamazsınız. — Siz buna engel olamazsınız. — Ben olamam ama, komutan engel olabilir. O yetmezse, Brutus'u kurtarmak için Doktor Germain Guiberet'in aracılık etmesini isterim. — Siz neden karısıyorsunuz? — Bu is beni de ilgilendiriyor, ondan. Mandadan ben sorumluyum, üstelik kendisiyle dostuz. — Manda sizin dostunuz mu? Benimle dalga mı geçiyorsunuz?

— Bay Agosti, bir dakika konusturacak mısınız beni? — Bırakın da mandasını savunsun, dedi komutan. — Peki, buyrun. — Bay Agosti, hayvanların aralarında konustuklarına inanır mısınız? — Neden olmasın, tabiî aralarında anlasırlar. — öyleyse Danton'la, Brutus konusup anlasarak düello ettiler. Her seyi, bir kere daha, bastan sona kadar anlattım. — Cristcho! dedi Korsikalı. Garip adams'nız vesselam Kelebek, Brutus'le görüsün anlasın, ama bir manda daha öldürürse onu komutan bile kurtaramaz. Sizi görevinize iade ediyorum. Brutus'u çalıstırmaya bakın. Dki qün sonra, atölyede onarılan arabaya kostuğumuz Brutus, yanında karısı Marguerite ile günlük su tasıma isine yeniden basladı. Soluk aldığımız yere varıp arabanın tekerleklerine tası yerlestirdikten sonra : «Danton nerede Brutus?» diyordum. Bizim koca dev bir çekiste arabayı kurtarıyor ve zafer kazanmıs bir galip edasıyla, fırladığı gibi yokusun basını buluyordu. Saint - Joseph'de isyan Sahte özgürlük havası yüzünden adalar çok teh-392 likelidir. Herkesin iyice yayılıp gürültüsüz patırtısız yasamaya devam ettiğini görmek beni üzüyor. Kimi

cezasının sonunu bekliyor, kimi de hiç bir sey, sapıklıklarına dalıp gidiyorlar. Gece hamağıma uzanmıs yatıyorum, koğusun öbür ucundaki oyun o kadar büyüdü ki, iki dostum, Carbonieri ile Grandet'nin oyunu birlikte yönetmesi gerekiyor. Biri yeterli değil. Ben geçmiste kalan anıları canlandırmaya çalısıyorum. Ama anılar bir türlü canlanmak istemiyor. Sanki ağırcezaya çıkan ben değilim. O feci günün buğulu görüntülerini aydınlatmak için kendimi zorluyor, kisilerin birini bile açıkça seçemiyorum. Yalnız tüm amansız gerçeğiyle savcı karsımda. Allah kahretsin! Kendimi Trinidat'da, Bowen'in evinde bulduğum gün seni ele geçirdiğimi sanmıstım. Alçak adam, bana nasıl bir büyü yapmıssın ki, altı kere kaçmayı denedim, altısında da özgürlüğüme kavusamadım, ilkinin haberini aldığında rahat uyuyabildin mi acaba? Korkup korkmadığını öğrenmek istiyorum, ya da içine gömdüğün kokusmus yoldan kırk üç gün sonra silkinip çıktığımı duymak seni çıldırttı mı? Ben hırsımdan delirecek gibiydim. On bir ay

sonra yeniden küreğe dönmem için basıma büyük bir uğursuzluk sarmıs olmalısın. Belki de Tanrı dilediğim kadar sürdürebileceğim o ilkel hayatı kü-çümsediğim için beni cezalandırdı. iki büyük askım, Lali ve Zoraima, jandarmasız, içinde yasıyan insanların karsılıklı anlayısından baska yasa bilmeyen kabile. Evet, kendi hatam sonucu düstüm tekrar buraya. Yine de kaçmaktan baska sey düsünmemeliyim, kaçmak yada ölmek. Yakalanıp yeniden küreğe götürüldüğümü duyduğunda, ağırceza mahkemesindeki, zafere ulasmıs galiplerin gülüsüyle: «Dyi oldu, onu gömdüğüm kokusmus yola yeniden girdi», diye düsündüysen yanıldın. Ruhum ve kafam, asla o alçaltıcı yolun yolcusu olmayacak. Yalnız gövdemi elinde tutuyorsun: Muhafızların, cezaevleri yönetmenliğin günde iki kere benim kampta bulunduğumu anlamak için yoklama yapıyorlar, bu kadarı hepinize yetiyor. Sabahın altısında: «Kelebek?» —«Burda.» Aksamın altısında: «Kelebek?» — «Burda.» isler yolunda demektir. Altı yıla yakın bir 393 süredir elimizde, çürümeye baslamıstır, talihimiz yaver giderse önümüzdeki günlerin birinde kampana

köpekbalıklarını, törenle onu yutmağa çağıracak. Dnsanı asındırarak, yok eden ceza yönetmenliğinin bedavadan sunduğu günlük sölene davet edecek. YanıJıyorsun, hesapların doğru değil. Benim maddî varlığımın, manevî varlığımla hiç ilgisi yok. Bir sey söyleyeyim mi sana? Ben buranın adamı değilim, buradaki mahkûmların alıskanlıklarından hiç birini benimsemedim, en yakın arkadaslarımınkini bile. Devamlı olarak kaçmaya adayım. Ağırceza mahkemesinde beni suçlayan adamla konusurken, iki kisi yattığım yere yaklasıyor: — Uyuyor musun Kelebek? — Hayır. — Seninle konusmak istiyorduk. — Konusun. Sesinizi yükseltmezseniz burada sizi kimse duymaz. — Mesele su, bir isyan hazırlıyoruz. — Plânınız var mı? — Bütün Arapları, aynasızları, karılarını ve kötü tohum saydığımız çocuklarını öldüreceğiz. Bu is için ben, Arnaud ve dostum Hautin, bizimle birlik olan dört kisinin de yardımıyla silâh deposuna saldıracaklar. Silâhları isler halde tutmaya çalısıyorum, depoda görevliyim. Depoda yirmi üç makineliyle seksenden fazla tüfek var. Harekete geçerken...

— Yeter, bundan sonrasını anlatma. Bu iste yokum. Güvendiğiniz için sizlere tesekkür ederim, ama yokum. — isyanın elebasılığını kabul edeceğini sanmıstık. Bırak da uzun uzun incelediğimiz ayrıntıları anlatalım, basarıya ulasmamamız mümkün değil. Bes aydan beri hazırlık yapıyoruz. Elliden fazla mahkûm bizimle birlik. — Kimsenin adını verme, ne elebası olmak istiyorum ne de bu ise bulasmak. — Niçin? Sana gösterdiğimiz güvenden sonra neden bizimle isbirliği yapmadığını anlatman gerekir. — Senden yapmak istediklerini anlatmanı iste medim. Sonra ben, hayatta hep kendi istediğimi ya parım, baskalarının istediğini değil. Hepsinin ötesin394 de, zincirleme adam öldüren bir kaatil değilim. Bana kötülüğü dokunan birini öldürebilirim, ama bana zarar vermeyen kadınlarla çocuklara el süremem. isin en kötü yanını farketmiyorsunuz, size söyleyivereyim: Dsyanı basarıyla sonuçlandırsanız bile basarısızlığa uğrarsınız. — Neden? — Çünkü en önemli isi yapamıyor, kaçamıyorsunuz, bu mümkün değil. Yüz kisinin sizi desteklediğini kabul edelim, nasıl kaçacaksınız? Adalarda iki tekne var. . Yallah yallah otuz kisi alır bu iki tekne. Geri

kalan altmıs gisi ne olacak? — Biz, teknelere binip denize açılacak kırk kisinin arasında olacağız. — Sen öyle san, diğerleri sizden daha mı enayi? Hepsi sizin gibi silâhlı olacak, biraz da beyinleri varsa aynasızları, kadınları ve çocukları temizledikten sonra teknelere binmek için birbirinizi vurmaya baslıyacaksınız. Dsin en önemli yanı da, hiç bir ülke bu iki tekneyi kabul etmiyecek. Telgraflar isleyecek ve gidebileceğiniz bütün ülkelere sizden önce varacak. Hele ardınızda bıraktığınız büyük ölü yığını duyulursa seyreyleyin gümbürtüyü. Nereye giderseniz gidin, tutuklanıp Fransa'ya iade edileceksiniz. Kolombiya'dan geldiğimi duymussunuzdur, bu isi bilerek konusuyorum. Size yemin ederim, böyle bir olaydan sonra nereye giderseniz gidin, geri çevrilirsiniz. — Demek bizimle isbirliği yapmak istemiyorsun? — Hayır. — Son sözün bu mu? — Kesin kararım. — Çekilip gitmekten baska yapacak seyimiz kalmıyor. — Bir saniye. Düsündüğünüzü dostlarımdan hiç birine açmamanızı istiyorum. — Neden?

— Reddeceklerini biliyorum, zahmetinize değmez. — Peki. — Vazgeçemez misiniz bundan? — Hayır Kelebek, gerçekten vazgeçemeyiz. 395 — Ne istediğinizi aniıyamıyorum, isyan basarıl-sa bile özgür olamıyacağınızı uzun uzun anlattım. — Biz aslında öc almak istiyoruz. Bizi kabul edecek bir ülkeye varamıyacağımızı anlattın. Biz de ormana dalar ve orada bir çete kurarız. — Anlattıklarınızdan en yakın dostuma bile söz etmiyeceğim. — Bundan eminiz. — Peki. Bir sey daha söyleyeyim: Sekiz gün önceden, durumu haber verin ki olay sırasında Royale'-de olmayayım ve Saint-Joseph'e gideyim. — Âda değistirebilmen için zamanında haberi alacaksın. — Bu isten vazgeçmeniz için bir sey yapamaz mıyım? Benimle baska bir ise girisemez misiniz? Dört tüfek araklamak, bir gece filikaları koruyan karakolu basmak, kimseyi öldürmeden bir tekne alıp denize açılmak gibi. — Hayır, çok acı çektik. Bizim için önde gelen intikam, hayatımız pahasına bile olsa. — Ya kadınlar? Çocuklar?

— Hepsi aynı tohum, aynı kan. Birlikte gebermeleri gerekir. — Peki, unutalım konustuklarımızı. — Bize basarı dilemiyor musun? — Hayır, yalnız vazgeçin diyorum. Bu rezillikten çok daha baska seyler yapabilirsiniz. — öc alma hakkımız olduğunu da kabul etmiyor musun? — Evet ama suçsuz insanlardan değil. — Dyi geceler. — iyi geceler. — Aramızda böyle bir konusma geçmedi, tamam mı Kelebek? — Tamam dostlar! Hautin ile Arnaud çekiliyor. Amma da garip is yahtı! Bu ikisi çılgın, ya diğerleri? Üstelik isin içinde elli, altmıs kisi var, harekete geçtiklerinde sayılan yüzü bulacak. Çılgınlık, baska sey değil! Dostlarımdan hiç biri bana bir sey çıtlatmadı. Demek bu iki kisi yalnız ise yaramayan heriflerle konusmuslar. «Çevre» nin adamları asla bulasmaz böyle bir seye. 396 Bu daha da önemli, çünkü gerçek kaatiller enayi takımından çıkar. «Çevre» nin adamları da öldürür ama, aralarında çok büyük fark vardır. Bu harta, çaktırmadan Arnaud ile Hautin hakkında bilgi topladım. Söylenene göre Arnaud, on yıl bile

etmiyen bir is için, suçu da islemediği halde, müebbete hüküm giymis. Jüri üyelerinin ona bu kadar ağır bir ceza verme nedeni de, mahkûmiyetinden bir yıl önce kardesinin polis öldürmekten giyotine gitmis olması. Savcı mahkemede, Arnaud'dan çok kardesinin- sözünü ederek öyîe bir düsmanca hava yaratmıs ki, herifler gözlerini kırpmadan müebbeti basmıslar. Yine söylentilere göre, sırf polis kaatili kardes yüzünden tutuklandığında kendisine müthis iskence yapılmıs. Hautin ise özgürlük nedir bilmiyor. Dokuz yasından beri cezaevinde. On dokuz yasındayken ıslahaneden kurtulup özgürlüğüne kavusmak için deniz kuvvetlerine gönüllü yazılmıs, ıslahaneden çıkmadan bir gün önce herifin birini öldürmüs. Kafayı üsütmüs olmalı ki, Venezüella'ya gidip bir altın madeninde çalısmayı, orada yüklü bir tazminata konmak için dinamitle tek bacağını uçurmayı kurup duruyor. Sa-int-Martin-de Re'de bacağına, ne olduğunu bilmediğim bir sey sırınga ettiğinden bu bacak kaskatı. Beklenmedik bir sey. Bu sabah içtimada, Arnaud, Hautin ve dostum Matthieu Carbonieri'nin kardesi çağrılıyor. Carbonieri'nin kardesi Jean fırıncı, dolayısıyla da rıhtımın orada.

Belirli bir neden gösterilmeksizin, açıklama yapılmadan Saint-Joseph'e gönderiliyorlar. öğrenmeye çalısıyorum. En ufak bir sey sızmıyor. Oysa Arnaud, dört yıldır silâh deposunda, Jean Carbonieri, ise bes yıldır fırında görevli. Bir raslantıdan baska sey gelmiyor akla. Bir seyler duyuldu ama ne ölçüde? Yakın dostlarımla konusmaya karar veriyor, durumu Matthieu, Carbonieri, Grandet ve Galgani'ye açıyorum, üçünün de bir seyden haberi yok. Demek ki Hautin'le Arnaud, «çevre» den olmayan mahkûmlarla anlasmıslar. — Öyleyse durumu neden bana açtılar? 397 — Çünkü, her ne pahasına olursa olsun kaçmak istediğini herkes biliyor. — Böylesini istemem ama. — Canım onlar arada ayırım yapamazlar ki. — Ya kardesin Jean?

— Nasıi oldu da bu ise bulasmak enayiliğini gösterdi, sasıyorum. — Belki ihbar eden onun adını vermistir de. Jean'ın bir seyden haberi yoktur. Olaylar birbirini izliyor. Bu gece, kenefe girdiği sıra Girasolo'yu öldürdüler. Bartmique'li sığırtmacın gömleğinde kan izleri bulundu. Hızla gelisen bir sorusturma ve tecrit edilen baska bir zencinin tanıklığıyla, on bes gün içinde eski sığırtmaç, bir olağanüstü mahkeme tarafından ölüme mahkûm edildi. Garvel, ya da Savoie'lı diye adlandırılan eski bir mahkûm, avludaki çesmelerin orada gelip beni buldu. — Kelebek, basım belâda, çünkü Girasolo'yu ben öldürdüm. Zenciyi kurtarmak istiyor, öte yandan giyotine gitmekten korkuyorum, idama mahkûm edileceksem ağzımı bile açmam. Üç-bes yıl hücre cezasıyla paçayı kurtarabilirsem birine kendimi gammazlatırım. — Cezan kaç yıl? — Yirmi. — Ne kadarını tamamladın? — On ikisini. — Müebbete çarptırılmanın yolunu bul, hücreden de kurtulursun. — Ne yapmalı? — Bırak düsüneyim, bu gece sana söylerim.

Aksam oluyor. Garvel'e: «Suçunu itiraf edemezsin», diyorum. — Neden? — Ölüme mahkûm edilebilirsin. Hücreden kurtulmanın tek yolu müebbete hüküm giymek. Git kendin itiraf et. Gerekçe olarak da, suçsuz birinin idam edilmesine vicdanının razı gelmediğini söyle. Avukat olarak, bir Korsikalı aynasız seç. Kendisiyle görüstükten sonra adını sana bildiririm. Elini çabuk tut398 malısın. Bu arada zenciyi idam etmemeleri gerekir, iki, üç gün bekle. Mubassır Colonna'ya danısıyorum, bana çok iyi bir fikir veriyor: Garvel'i komutana götürecek ve kendisini koruyup itiraf ederken yanında bulunmam için beni seçtiğini söyleyeceğim. Bu soylu davranıstan sonra idama mahkûm edilmesinin imkânsızlığını, ancak islediği suçun ağırlığı göz önüne alınarak müebbetten kurtulamıyacağını da kendisine anlatmıs olduğumu sözlerime ekleyeceğim. Her sey düsündüğümüz gibi oldu, bitti. Garvel zenciyi kurtardı, zavallı hemen serbest bırakıldı. Sahte tanık bir yıl hapis cezası yedi. Robert Garvel ise müebbete çarptırıldı.

Olay kapanalı iki ay oluyor. Garvel, isin geri kalan bölümünü ancak simdi anlatıyor bana. Girasolo, isyana katılmayı kabul edip hazırlıkları ayrıntılarına kadar öğrendikten sonra Arnaud, Hautin ve Jean Carbonieri'yi ihbar eden adam. Neyse ki, isyana katılacak diğer mahkûmların adını öğrenememis. Bu muazzam ihbar aynasızları çok sasırtmıs, inanamamıslar bir türlü. Yine de, ihtiyatlı davranmıslar, sorguya çekip bir sey söylemeden, üç mahkûmu doğru Saint-Joseph'e göndermisler. — Girasolo'yu neden öldürdüğünü sorduklarında, gerekçe olarak ne gösterdin Garvel? — Para dolu tüpümü çaldı, dedim. Karsı karsıya yattığımız doğruydu, gece tüpümü çıkarıp yastık diye kullandığım battaniyenin altına gizlemistim. Bir gece kenefe gittim, döndüğümde tüpün yerinde yeller esiyordu. Oysa çevremde uyumayan tek kisi Girasolo'ydu. Aynasızlar sözlerime inandılar, isyanı haber verdiğini söylemek gereğini bile duymadılar. — Kelebek! Kelebek! diye bağırdı biri. Seni çağırıyorlar! — Kelebek, topla esyanı, Saint - Joseph'e gidiyorsun. — Hay allah belâsını versin.

Fransa'da savas patladı. Savas Güyan'a yepyeni bir disiplin getiriyor. Kaçan mahkûmların kaldığı bölümden sorumlu sefler görevlerinden alınacaklar. Kaçarken yakalanan hemen ölüme mahkûm edilecek. 399 uiKeye ınanet eöen Hur hransız Kuvvetlerine katılmak sayılıyor. Her seye göz yumuluyor, yalnız firarın cezası çok ağır. Binbası Prouilet gideli iki aydan fazla oluyor. Yeni geleni hiç tanımıyorum. Yapacak bir sey yok. Dostlarımla vedalasıyor ve sekizde, Saint-Joseph'e giden tekneye biniyorum. Kurtarmak için denize atladığım Lisette'in babası da Saint-Joseph'de değil artık. Ailesiyle birlikte geçen hafta Cayenne'e gitmis. Saint-Joseph komutanının adı Duatin, Havre'lı. Beni kabul ediyor. Tek basımayım zaten, teknedeki bas mubassır tarafından kâğıtlarımla birlikte rıhtımda bekleyen aynasıza teslim ediliyorum. — Kelebek siz misiniz? — Evet komutanım. — Çok garip adamsınız, diyor. — Neden garip oluyorum?

— Bir yandan, her yönden tehlikeli olduğunuz yazılı, kırmızı mürekkeple: «Devamlı kaçma hazırlığı içinde», deniyor, öte yandan da: «Köpekbalıklarının arasına atlayıp Saint-Joseph komutanının kızını kurtarmaya çalıstı», yazısı görülüyor. Benim de iki kızım var Kelebek, onları görmek ister misiniz?

Çocuklara sesleniyor, sapsarı saçlı üç ve bes yaslarında iki çocuk, yanlarında beyaz elbiseli biri Arap ve esmer, çok güzel bir kadınla birlikte içeri giriyor. — Karıcığım, bu adamı görüyor musun— Liset-te'i kurtarmak için denize atlayan o. — Yok canım! Elinizi sıkayım, diyor genç kadın. Bir kürek mahkûmunun elini sıkmak, ona sereflerin en büyüğünü vermektir. Bir kürek mahkûmunun eli asla sıkılmaz. Kadının içten gelen bu hareketi beni duygulandırıyor. — Ben Lisette'in vaftiz annesiyim. Grandet ailesi bizim çok yakın dostumuzdur. Kendisine yardım edecek misin kocacığım? — önce kampa gidecek, sonra dilediğin isi istersin benden. — Sağolun komutan, size de çok tesekkür ede400 mi söyler misiniz? Bu, ceza gibi bir sey çünkü. — Bana kalırsa belirli bir nedeni yok. Yalnız yeni komutan, kaçmandan korkuyor. — Haksız da değil. — Sorumlulara verilecek cezalar iyice arttırıldı. Savastan önce rütbe tenziliyle paçayı kurtarmak

mümkündü; simdi geçmisine bakmadan adamın canına okuyorlar. Seni bunun için Saint-Joseph'e yolladı. Royale'den sorumlu, Saint-Joseph'den değil. Kaçacaksan buradan kaçmanı istiyor. — Burada ne kadar kalacaksınız komutanım? — ,On sekiz ay. — O kadar uzun süre sabredemem ama, basınızı belâya sokmamak için Royale'e dönmenin bir yolunu bulurum. — Sağolun, diyor kadın. Bu kadar soylu bir yaradılısta olduğunuza sevindim. Bir seye ihtiyacınız olursa, rahatça evimize gelebilirsiniz. Sen de kocacığım, kamptaki kapı nöbetçilerine emir ver, Kelebek dilediği zaman benimle görüsmeye gelebilmeli. — Olur sevgilim. Muhammet. Kelebek'i kampa götür. Sen de, oturacağın koğusu seç. — Düsünmem bile gereksiz: Azılılar koğusunu istiyorum. — Doğru, düsünmen bile gereksiz, diyor komutan gülümseyerek. Bir kâğıt doldurup Muhammet'in eline veriyor. Komutanın hem evi hem de çalısma yeri olan binadan çıkıyorum. Rıhtımın hemen yanında, Lisette'in eski evi bu. Genç Arapla birlikte kampa varıyorum.

Nöbetçi komutanı çok sert ve yaslı bir Korsikalı, adam öldürmüslüğü bile var: Adı Filissari. — Ne o kelebek, diyor sen mi geliyorsun? Bak, bilirsin ki insanlarla ya çok iyi olurum, ya da çok kötü. Buradan kaçmaya kalkısma, enselersem tavsan gibi gebertirim. Dki yıl sonra emekliliğim geliyor, basımı derde sokmanın sırası değil. — Siz de bilirsiniz ki, ben bütün Korsikalıların dostuyum. Kaçmıyacağım demiyorum, ama kaçarsam t kelebek 401/26 ceğim. — Böylesi daha iyi Kelebek. Demek birbirimize düsman olmiyacağız. Gençlerin bası derde girse pek önemi yok, benim durumum öyle değil. Bu yasımda, üstelik tam emeklilik öncesinde, düsünebiliyor musun? Her neyse, anlastık değil mi? Kâğıtta hangi bina yazılıysa oraya git. Artık yeni kampta, Royale'dekinin esi, yüz-yüz yirmi mahkûmun yattığı koğustayım. Delifisek Pierrot burada, Hauttin, Arnaud ve Jean Carbonieri de burada. Mantıklı düsünülürse, Matthieu'nün kardesi Jean

ile yanyana yatmam gerekir ama, Jean kardesi gibi değil. Üstelik Hautin ve Arnaud ile dostluğu yüzünden isime gelmiyor. Dolayısiyle Jean Carbonieri'-ye çalım atıp Carrier'nin, Bordelux'lu Delifisek Pier-rot'nun yanına yerlesiyorum. Saint-Joseph adası Royale'den daha yabani, biraz daha ufak ama daha uzun olduğu için de büyük görünüyor. Ada üst üste iki düzlükten meydana geliyor, kamp ilk düzlükte. Tefede de korkunç hücrelerin bulunduğu cezaevi var. Lâf arasında, hücre cezası çekenlerin her gün, bir saat denize gtrmeye devam ettiklerini belirtelim. Böyle sürüp gider insallah. Her gün, öğlende komutanın hizmetinde çalısan Arap bana üçlü bir sefertası getiriyor, önceki gün getirdiği sahanları alıyor, yenilerini bırakıyor. Liset-te'in vaftiz anası, bana her gün, ailesine yaptığı yemekten yolluyor. Pazar günü, tesekkür etmek üzere evine gittim, öğleden sonrayı kadınla konusmak ve çocuklarla oynamakla geçirdim. Bu sapsarı basları oksarken, kendi kendime insanın bazen ödevinin ne olduğunu kestirmekte güçlük çektiğini düsünüyorum, iki herif eski düsüncelerinden vazgeçmediyse bu ailenin basında dolasan tehlike müthis. Girasolo'nun ihbarına aynasızlar bile inanamamıs, suç ortaklarını

birbirinden ayırmak yerine birlikte Saint-Joseph'e göndermisti. Simdi dağıtılmaları yolunda tek söz

söylesem, ilk ihbarın önemini ve doğruluğunu kesinlestirmis olacaktım. Bunun üzerine aynasızların tepkisi ne ola402 t;ar\ıı : üuoıııan, ucunu ncııuı I\dlUIDIIC Koğusta, Arnaud ile Hautin benimle pek konusmuyorlar. Böylesi daha iyi, birbirimize efendice davranıyoruz ama, yüz göz olmak yok. Jean Carbonieri ise bana dargın, kendisiyle birlik olmadığıma kızmıs. Biz dört arkadasız: Delifisek Pierrot, Roma Armağanının keman dalında ikincilik alan, sık sık saatlarca keman çalarak beni efkâra boğan Marchetti, Sete sehrinde yasamıs Korsikalı Marsori ve ben. Kimseye bir sey söylemiyorum. Royale adasında gerçeklesemiyen isyandan burada kimsenin haberi yok. Aynı seyleri düsünüyorlar mı acaba? Üçü-cie güç iste çalısıyorlar. Koca koca kayaları çekmek, sürüklemek gerek. Bu taslar bir havuz yapımında kullanılıyor. Koca bir kaya zincirlerle bağlanıyor, sonra on bes yirmi metre boyunda bir zincir buna ekleniyor, kayanın sağında ve solunda mahkûmlar zincirin halkalarına

kancalarını takıyorlar. Bir çekiste, yük hayvanı gibi, kayayı gideceği yere kadar sürüklüyorlar. Günesin altında görülen bu is çok güç, üstelik de bezdirici. Rıhtım yönünden tüfek ve tabanca sesleri geliyor. Anladım, deliler harekete geçti. Ne oluyor? Kim üstün geldi? Koğusta oturmus, yerimden kımıldamıyorum. Bütün arkadaslar: «isyan bu», diyorlar. — isyan mı? Ne isyanı? Bir seyden haberim olmadığını açıkça hissettirmek istiyorum. O gün ise gitmeyen Jean Carbonieri, yanık yüzü kireç gibi, yanıma geliyor. Alçak sesle söylediklerini duyuyorum; «isyan basladı Kelebek,» Soğukkanlılıkla: «Ne isyanı? diyorum. Benim bir seyden haberim yok.» Tüfek sesleri devam ediyor. Delifisek Pierrot, kosarak koğusa dalıyor. — isyan patlak verdi, ama basarısızlığa uğradılar sanıyorum. Tam bir çılgın sürüsü bunlar Kelebek, çıkar bıçağını, ölmeden önce kaç tanesini öl-dürebilirsek kârdır. — Evet, diyor Carbonieri, ne kadarını öldüre-bilirsek öldürelim! — Chissilia bir ustura çıkarıyor. Herkes bıçağını eline alıyor. 403

— Dokuz. — Atın bıçakları yere. Aynasızları kim tehdit ederse gebertirim. Bu koğusta tavsan gibi kursuna dizilmeye niyetim yok. Senin haberin var mıydı? — Hayır. — Ya senin? — Benim de haberim yoktu. — Senin? — Bir sey duymadım. — Tamam biz buradakiler «Çevre» nin adamlarıyız. Kerizlerin ayaklanmasından haberimiz yok. Anlasıldı mı? — Ağzını açmaya niyetlenen, bir sey bildiğini kabul etmeye kalkarsa kendini .ölü saysın. Gevezelik edecek kadar hıyarlasmanın hiç gereği yok demek. Bıçaklarınızı kenefe atın, neredeyse burayı basarlar. — Ya bizim çocuklar üstün geldiyse? — üstün geldilerse, ayaklanmalarını basarılı bir firarla sonuçlandırsınlar da görelim. Ben yokum bu iste, ya sizler? Jean Carbonieri'nin de dahil bulunduğu sekiz kisi: — Biz de yokuz, diyor. Ben gerçeği bildiğimi söylemiyorum kimseye, tüfek sesleri kesildiğine göre mahkûmların partiyi kaybettiği anlasılıyor. Kazansalardı, tasarladıkları kıyım devam eder, silâh sesleri kesilmezdi.

Dipçik, sopa ve tekmeyle tas isçilerini itip kakan aynasızlar çılgın gibiydiler. Mahkûmları yan binaya sokup kendileri de içeri doldular. Gitarlar, mandolinler, satranç takımları, iskambiller, lâmbalar, küçük sıralar, zeytinyağ, seker, kahve kavanozları, temiz çamasırlar, gömlekler, ne varsa çiğneniyor, parçalanıyor ve hırsla dısarı atılıyordu. Yönetmeliğe uygun olmayan ne varsa ondan öç alıyordu aynasızlar iki tabanca sesi duyuldu. Kamp sekiz binadan meydana geliyordu. Her yerde aynı seyi yaptılar, çoğu kere dipçik salladılar. Adamın biri çırılçıplak dısarı uğradı ve hücrelerin bulunduğu yere doğru kosmaya basladı, onu zinda404 na götürmekle görevli aynasızlar acımadan basıyorlardı sopayı. Karsıya, yanımıza uğradılar. Su sıra yedinci koğustalar. Bir tek bizimki kalıyor geriye. Dokuzumuz da yerimizi almıs bekliyoruz. Dısarda çalısmaya gidenlerden dönen yok. Herkes olduğu yerde donmus gibi. Kimse konusmuyor. Benim ağzım kupkuru: «Allah vere de, hayvanın biri bu fırsattan yararlanıp beni gebertmese diye düsünüyorum.

Korkudan bitik haldeki Carbonieri.

— Baska diyeceğin var mı Kelebek? Hep arkam dönük: «Bu isyan hikâyesine inanmıyorum, diyorum. Neden isyan edilsin? Aynasız öldürmek için mi? Öldürdükten sonra kaçmak için mi? iyi ama kaçınca nereye gidilecek? Benim kadar kaçma tecrübesi olan var mı, çok uzaklardan, Kolombiya'dan döndüm geldim. Buradan kaçan azılı kaatillere hangi ülke kucak açar, sorarım size? Nedir o ülkenin adı? Enayilik etmeyin, bes paralık aklı olan böyle bir isyana bulasmaz.» — Belki sen bulasmadın ama ya Carbonieri? O bulasmıstır mutlaka. Çünkü bu sabah, ise gitmemek için hasta listesine yazılması Arnaud ile Hautin'i çok sasırttı. — Size öyle geliyor, dedikten sonra Filissari'ye dönüyorum. «Hemen anlıyacaksınız, Carbonieri benim dostumdur, kaçısımı ayrıntılarıyla biliyor, hayale kapılması imkânsız. Hele bir ayaklanma sonrası kaçmanın vereceği sonuçlar hakkında yeterince bilgisi var.» Tam bu sıra komutan görünüyor. Dısarda bekliyor. Filissari çıktığında komutan:

— Geliyorlar! diyor. Elde atese hazır tüfek ve tabancalarıyla yirmiden fazla aynasız koğusa dalıyor. — Ne, diye haykırıyor Filissari, daha soyunmadınız mı? Ne bekliyorsunuz, les sürüsü? Hepinizi kursuna dizeceğiz. Hemen soyunun, geberdikten sonra sizi soymak istemiyoruz. — Bay Filissari... — Kapa çeneni Kelebek! Artık aman dilemek yok. Yapmayı tasarladığınız sey çok korkunç! Bu 405 tehlikeliler koğusunda kalanların, isin içinde bulunmaması imkânsız. Gözleri yuvalarından uğramıs, kan çanağına dönmüs, insanı yanıltmayan kaatil parıltılar dolasıyor bu gözlerde. — Sizin gibi bir Napolyoncunun, suçsuz kisileri öldürmeye kalkmasını aklım almıyor. Ates mi etmek istiyorsunuz? O zaman söylev möylev istemiyoruz. Ates edin bir an önce, etsenize yahu! Ben de seni adam sanırdım Filissari Baba, gerçek bir Na-polyoncu sanırdım, yanılmısım. Neyse, Bak, ates e-derken yüzünü görmek istemediğimden arkamı dönüyorum. Hepiniz arkanızı dönün su aynasızlara çocuklar, üstümüze saldırıyorlardı da o yüzden öldürdük, demesinler.

Koğustaki mahkûmların hepsi, aynı anda aynasızlara sırtını çevirdi: Bu tutumum karsısında aynasızlar dondu kaldı; Filissari'nin öteki koğuslarda iki kisiyi öldürdüğü düsünülürse (Bunu sonradan öğrendik) durumları epey garipti. — Carbonieri! diyor. — Burada. — iskence etmeden hücreye götürün. Siz mubassır B..., kendisine refakat edin. Hepiniz çıkın, yalnız bas mubassırlar kalsın koğusta. Adaya yayılan mahkûmları toparlayın. Kimseyi öldürmeyin ve hepsini buraya getirin. Komutan yardımcısı ve dört aynasızla dönen Filissari koğusa giriyorlar. — Kelebek, çok korkunç bir sey oldu, diyor komutan. Cezaevi komutanı olarak büyük sorumluluk var üzerimde. Bazı tedbirler almadan önce, bilgi edinmek istiyorum. Böyle hayatî bir anda, benimle özel olarak konusmak istemiyeceğini biliyordum, onun için geldim koğusa. Mubassır Duclos öldürüldü. Evimdeki silâhlar alınmak istendi, görüldüğü gibi, bir isyandı bu. Karar vermek için birkaç dakikam var, sana güveniyor ve çörüsünü söylemeni bekliyorum. — Bir isyan, bir ayaklanma olur da biz nasıl duymayız? Neden bir sey söylenmedi bize? Bu ise kaç kisi

bulastı? Komutan, size sorduğum su üç sorunun cevabını vereceğim ama, daha önce, mubas406 sır öldürüp silâhı alındıktan sonra kaç kisinin harekete geçtiğini söylemenizi istiyorum. — Üç kisi. — Adları nedir? — Arnaud, Hautin ve Marceau. — Anladım, ister kabul edin, ister etmeyin, ayaklanma diye bir sey olmamıs. — Yalan söylüyorsun Kelebek, diyor Filissari. Bu ayaklanma Royale'de yapılacaktı ama Girasolo haber verdi, biz inanmadık. Simdi bütün söylediklerinin doğru olduğu anlasılıyor. Yani, bizi uyutuyorsun. — Siz haklıysanız ben de muhbirin tekiyim. De-lifisek Pierrot da, Carbonieri de, Galgani de, Royale deki bütün Korsikalı haydutlar da, «çevre»nin bütün adamları da muhbir. Olup bitenlere rağmen görüsünüze katılmıyorum. Ayaklanma olsa basında biz bulunurduk, baskaları değil. — Ne maval uyduruyorsun? Bu isle kimsenin ilgisi yok ha? imkânsız. — Diğerlerinin bir hareketi görüldü mü? Bu üç delinin dısında yerinden kımıldanan mı var? Dört mubassırla sefleri Filissari'nin tüfekleriyle korudukları buradaki nöbetçi karakolunu ele geçirmek için en

ufak bir sey yapıldı mı? Saint-Joseph'de kaç tekne var? Sadece bir salupa. Altı yüz kisi bir salupaya mı binecek? O kadar da hıyar değiliz artık. Sonra tüymek için adam öldürmek nasıl istir? Yirmi .kisinin kaçtığını düsünsek, nereye giderlerse gitsinler, tutuklanıp iade edilecekler. Komutan, adamlarınızla

birlikte kaç kisiyi öldürdünüz, bilmiyorum ama öldürdüklerinizin suçsuz kisiler olduğu inancındayım. Hele elimizde avucumuzdaki üç parça esyayı kırmak da ne oluyor? Kızgınlığınız haklı nedenlere dayanır gibi, ama unutmayın ki azılılara asgari bir hayat hakkı tanımadığınız gün gerçek bir ayaklanma patlak verir. Bu umutsuzların ayaklanmasıdır, kollektif bir intihardır, gebermek pahasına, aynasızı ve mahkûmuyla göze alırız sonuna kadar kapısmayı. Bay Du-tain, sizinle açıkça konustum; kararınızı vermeden önce pelip bize danıstığınız için bunu hak ettiniz. Bizi rahat bırakın artık. 407 — Ya bu ise bulasanlar! diyor yine Filissari. — Bulasanları da siz bulun. Bizim bir seyden haberimiz yok, bu konuda size faydamız da dokunamaz. Tekrar ediyorum, bu hikâye kerizlerin bir çılgınlığıdır. Bizim ilgimiz yok. — Bay Filissari, mahkûmlar azılılar koğusuna girdiğinde, yeni emre kadar kapıları kapattırın. Kapıda iki mubassır bekleyecek, iskence yok, mallarını kırıp dökme yok. Benimle gelin.» Diğer aynasızları da yanına alıyor, yürüyüp gidiyor.

Offff! Ucuz kurtulduk! Kapıyı kaparken Filissari bana sesleniyor: — Benim gibi bir Napolyoncu bulduğun için kısmetlisin vesselam. Bir saate yakın bir süre içinde, bizim koğusta kalanların hepsi geri döndü. On sekiz eksik var: Aynasızlar aceleyle bu on sekiz kisiyi baska binalara kapadıklarını farkediyorlar. .Onları da getirdiklerinde her seyi öğreniyoruz. Çünkü son gelenlerin hepsi ise çıkanlar. Saint - Etienne'li bir hırsız, alçak sesle bana anlatıyor: — Düsün Kelebek, bir tona yakın gelen kayayı dört yüz metre kadar çekmistik. Tasları çektiğimiz yol genelllikle düz, komutanın evinin asağı yukarı elli metre yakınında bir kuyu var. Bu kuyu, her zaman mola yerimizdir. Hindistancevizlerinin gölgesinde ve yolun tam yarısındadır. Her zamanki gibi bugün de kuyunun basında durduk, buz gibi sudan bir kova çekip kana kana içtik, birkaç kisi de baslarına koymak için mendillerini ıslattılar, Mola on dakika kadar sürdüğünden, bizimle gelen aynasız da kuyunun kenarına ilisti. Basındakini çıkarıp genis bir mendile alnını ve çıplak basını siliyordu ki, Arnaud elinde bir çapayla arkadan yaklastı. Çapayı kaldırmadığı için hiç birimiz bağırıp aynasızı uyarmadık. Arnaud'nun

çapayı kaldırıp tam tepesine indirmesi bir saniye bile sürmedi. Kafası ikiye yarılan aynasız pik diyemeden yığıldı kaldı, önüne dikilen Hautin de, yere devrilirken silâhını kaptı. Marceau ise tabancasının bağlı olduğu kayısını çekti, çıkardı. Marceau, elde tabanca, bizlere dönüp: «Bu bir ayaklanmadır. Bizimle olanlar pesimizden gelsin» dedi. 408 Arap gardiyanlardan ne kıpırdayan oldu, ne bağıran, mahkûmlardan da kimse, peslerinden gitmeye hevesli görünmedi. Arnaud, hepimize baktıktan sonra: «ödlek alayı, diye bağırdı, erkeklik neymis göstereceğiz hepinize!» Arnaud, Hautin'in elinden aynasızın tüfeğini aldı, birlikte komutanın evine kostular. Marceau biraz kenara çekilmis, yakınımızda bekliyordu. Elinde büyük tabancası: «Kımıldamayın, konusmayın, bağırmayın, diyordu. Hey gardiyanlar, yüzü koyun uzanın yere.» durduğum yerden, olup bitenleri bastan sona izledim. «Komutan'ın evine girmek üzere, Arnaud merdivenleri çıkarken, evde çalısan Arap, iki çocuğun biri elinde,

diğeri kucağında, kapıyı açıverdi, ikisi de sasırdılar, kucağında çocuk tutan Arap Arnaud'ya bir tekme attı. Arnaud Arabi öldürmek istiyor. Arap da çocuğu kalkan yapıyordu. Ne Arabın bağırdığı vardı, ne diğerlerinin. Kimseden çıt çıkmıyordu. Dört, bes kere, tüfek, çesitli açjlardan araba doğrultuldu. Her keresinde de Arap, küçük çocuğu namluya tutuyordu. Hautin yukarı çıkmadı ve yandan, Arabın pantolonunun paçasını kaptı. Arap düsmek üzereyken Arnaud'nun elinde tuttuğu tüfeğe doğru çocuğu fırlatıverdi. Merdivenin üstünde dengesi bozulan Arnaud, çocuk, Arap ve paçasına yapısan Hautin, alt alta, üst üste asağı yuvarlandılar. Tam o sırada, önce çocuklardan, ardından Araptan ilk çığlıklar yükseldi. Bu çığlıkları Arnaud ve Hautin'in küfürleri izledi. Arap ikisinden daha atik davranıp yere düsen silâhı kaptı ama, ancak sol eliyle ve namlusundan tutabiliyordu. Hautin ise Arabın bacağına yeniden yapısmıstı. Arnaud da sağ kolunu kavrıyarak büktü. Arap tüfeği on metre öteye savurdu. «Birlikte tüfeği almağa kosarlarken, kuru yaprakları toplama isini bitirip dönen ilk aynasız atese basladı. Komutan da pencerede göründü ve üst üste mermi yağdırmaya koyuldu. Ama Ararjı vurmaktan çekiniyor

ve tüfeğin düstüğü yere ates ediyordu. Hautin ile Arnaud, deniz kıyısındaki yoldan kampa doğru kaçmaya basladılar. Arkalarından kursun yağıyordu. Sakat bacağıyla pek hızlı kosamayan Hautin denize varmadan vuruldu. Arnaud ise, aynasızların 409 havuzuyla mahkûmlar için yapılmakta olanın arasından suya girdi. Orası hep köpek balığı doludur, bilirsin. Arnaud'nun çevresine iyiden iyiye kursun yağıyordu artık. Çünkü komutanla ilk ates eden aynasıza bir üçüncüsü de katılmıstı. Arnaud, iri bir kayanın ardına gizlendi. «— Teslim ol! diye bağırıyordu aynasızlar. Teslim olursan dokunmayız sana. «— Asla! diyordu Arnaud. Köpekbalıklarına yem olmak yeğdir, hiç olmazsa pis suratlarınızı görmem.

«Ve denize dalıp doğru köpekbalıklarına yürüdü. Bu arada da bir kursun yemis olmalı ki, durur gibi oldu. Aynasızlar atese devan ediyorlardı. Yüzmeden, yürüyerek yoluna devam etti. Köpekbalıkları saldırdığında belden yukarısı suya girmemisti bile. Yarı yarıya sudan çıkıp üstüne saldıran bir köpekbalığına yumruk attığını rahatça görebildik. Sonra kollarını ve bacaklarını koparmadan, sağından solundan çekistiren köpekbalıkları tarafından parçalandı. Bes dakika içinde yok oluvermisti. «Arnaud ile köpekbalıklarının meydana getirdiği kümelere aynasızlar, belki yüz el ates ettiler. Sırt üstü karaya vurduğuna bakılırsa, bu kadar kursunla tek köpekbalığı öldürüldü. Her yandan aynasız geldiği için, Marceau, tabancayı kuyuya atmakla paçayı kurtarabileceğini sandı. Ama arap gardiyanlar kalkıp sille tokat onu aynasızlara götürdüler ve isyana katıldığını söylediler. Elleri havada ve kan içindeydi, yine de aynasızlar onu tabanca ve tüfek kursun-larıyla öldürdüler, içlerinden biri hızını alamadı. Nam lusundan

tutup kaldırdığı tüfeğinin dipçiğiyle Mar-ceau'nun kafasını ezdi. «Her aynasız, sarjörünü bir kere Hautin'in üstüne bosalttı. Otuz kisiydiler, adam basına altı kursundan hesaplanırsa, canlı ya da ölü, Hautin'i yüz seksen mermiyle doldurdular. Filissari'nin öldürdükleriyle, önce Arnaud'nun pesinden gitmeye kalkıp sonra vazgeçen, Arap gardiyanlar tarafından ihbar edilenlerdi. Bastan asağı yalandı bu da, suç ortağı olsa bile kimse yerinden kıpırdamamıstı. «Dki günden beri herkes koğusta kapalı. Dse giden yok. Kapıdaki nöbetçiler iki saatte bir değisiyor. 410 Binaların arasında baska nöbetçiler dolasıyor. Bir binadan öbürüyle konusmak yasak. Pencereye çıkmak yasak. Hamakların arasındak geçitin bir ucuna gittik mi, telli kapıdan avluyu görebiliyoruz. Royale'-den takviye kuvvetleri gelmis. Bir tek mahkûm görünmüyor. Arap gardiyanlardan da kimse yok. Herkes içer de. Zaman zaman, gürültüsüz patırtısız, çırılçıplak birinin, pesinde bir aynasızla hücrelerin bulunduğu binaya doğru gittiğini görüyoruz. Yan pencerelerden, aynasızlar, sık sık içeri bakıyorlar. Kapının sağında ve

solunda iki nöbetçi var. Nöbet sıraları kısa, iki saat, ama hiç oturmuyor ve silâhlarını omuzlarına asmıyorlar; tüfek sol kola yatırılmıs, atese hazır bekliyor. Beser kisilik küçük gruplar halinde poker oynamaya karar verdik. Kalabalık ve büyük oynamanın sırası değil, çok gürültü oluyor. Kemanla Beethoven'in bir sonatını çalan Marchetti, kesmek zorunda kaldı. — Susturun su kemanı be, matemdeyiz. Alısılmamıs bir gerginlik, yalnız koğusta değil, bütün kampta hüküm sürüyor. Ne kahve veriliyor, ne de çorba. Sabah bir somun ekmek, öğle sığır eti, aksam sığır eti. Dört kisiye bir kutu konserve et düsüyor. Bir seyimizi kırıp dökmediklerinden, kahvemiz de var, tereyağ, zeytinyağ, un ve diğer yiyeceklerimiz de. Diğer koğuslarda çöp bırakılmamıs. Kahvenin dumanı kenef penceresinden tütmeye baslayınca aynasızlar, atesi söndürme emri verdiler. Eski bir mahkûm olan, Marsilyalı ihtiyar Niston, satmak üzere pisiriyordu kahveyi. Aynasıza cevap verme gözüpekliğini gösterdi: — Atesin sönmesini istiyorsan, gel kendin söndür. Bunun üzerine aynasız, pencereden birkaç el a-tes etti. Kahve bir yana gitti, ates öbür yana.

Niston bacağına bir kursun yedi. Herkes o kadar korkmustu ki, kursuna dizüeceklerini sanan mahkûmlar yüzükoyun yere kapanıverdiler. O sıra nöbetçi komutanı Filissari'ydi. Yanında dört aynasızla, deli gibi kostu geldi. Ates eden, durumu anlatmaya koyuidu, Auverqne'li bir gençti bu. Filissari ana dilinde sövmeye basladı, beriki ne dediğini anlamıyor: — Anlamıyorum sizi, diyordu. 411 Hamaklarımıza uzandık. Niston'un bacağı kanıyor. beni Yaralı olduğumu söylemeyin, dısarda öldürebilirler. Filissari tele yaklastı. Marquetti onunla Korsika dilinde konusuyor. — Pisirin kahvenizi, bir daha olmaz böyle sey diyor ve uzaklasıyor. Niston'un talihi varmıs, kursun içerde değil: Kasın altından girip bacağın ortasından çıkmıs. Yaranın üstünden bacağı bağlanıyor, kan durunca sirkeyle sarılıyor. — «Kelebek, çık dısarı.» Saat aksamın sekizi, ortalık iyice kararmıs. Bana seslenen aynasızı tanımıyorum, Brötanya-!ı oimalı. — Bu saatte neden çikacakmısım? Dısarda bir isim yok.

— Komutan seni görmek istiyor. — Söyleyin buraya gelsin. Ben çıkmam. — Çıkmak istemiyorsun demek? — Dstemiyorum. Dostlarım çevremde halka oluyorlar. Aynasız, kapalı kapının ardından konusuyor. Marquetti kapıya doğru gidiyor ve: — Komutan gelmeden Kelebek çıkmaz, diyor.

— Kendisi istetti onu. — Söyleyin, buraya gelsin. Bir saat sonra, iki genç aynasız duruyor kapıda. Yanlarında, komutanın evinde çalısan Arap var. Komutanı kurtaran ve ayaklanmanın basarısızlığa uğramasını sağlayan Arap. — Kelebek, ben Muhammet. Seni almaya geldim, komutan görüsmek istiyor. Buraya gelemez. Marquetti: — Kelebek, diyor, herifin tüfeği var. Dostlarımın arasından kapıya, yürüyorum. Gerçektende Muhammet'in koltuğunun altında bir tüfek var. Silâhlı bir kürek mahkûmu da gördük burada, bakalım daha baska neler göreceğiz. — Gel diyor Arap, gerektiğinde seni korumak üzere buradayım. luiıiıııyvi UIN v/l IGU — Gel bizimle!. Çıkıyorum dısarı, Muhammet yanıma geçiyor, iki aynasız da arkama. Kampın kapısındaki kulübenin önünden geçerken. Filissari: — Kelebek, diyor, herhalde benden sikâyetçi olamazsın. — Ne ben sizden sikâyetçiyim, ne de azılılar koğusundakilerden kimse. Baskalarını biimem.

Komutanın evine doğru yürüyoruz. Evle rıhtım, karpit lâmbalarıyla aydınlatılmıs ama, ısık yetmiyor. Yolda Muhammet bana, bir paket Gauloises veriyor, iki karpit lâmbasıyla aydınlatılan salona girdiğimde Royale'in komutanı, yardımcısı, Saint-Joseph komutanı, hücrelerin bulunduğu cezaevinin komutanı ve SaintJoseph komutan yardımcısının oturduğunu görüyorum. Dısarda, aynasızların^ kolladığı dört Arabi fark ettim, ikisi, Arnaud ile Hautin'in takımıyla ise çıkanlardandı. — iste Kelebek, diyor Muhammet. Saint-Joseph komutanı da: — Merhaba Kelebek, diyor. — Merhaba. — Otur su iskemleye. Basım salondakilere çevrili. Salon kapısı mutfağa açılıyor, komutanın karısı içerden bana dostça bir isaret yapıyor. — Kelebek, diyor Royale komutanı. Komutan Dutain, sizin güvenilir biri olduğunuzu söylüyor. Yakın dostlarından birinin kızını kurtarmak üzere denize atladığınız için cezanız bağıslanmıs. Ben sizi, her yönden çok tehlikeli tanıtan dosyanızdaki kayıtlardan biliyorum. Bu kayıtları unutmak ve meslekdasım

Dutain'e inanmak istiyorum. Herhalde bir sorusturma komisyonu buraya gelecek ve bütün mahkûmlar bildiklerini söyleyecekler. Sizin ve birkaç arkadasınızın adalardaki mahkûmlar üzerinde büyük etkiniz olduğunu biliyoruz. Söyleyeceklerinizi eksiksiz yaparlar. Ayaklanma konusundaki görüsünüzü, bir de gerek sizin koğusunuz ve gerek diğer koğusta-kilerin su sıra olayla ilgili olarak neler söyleyebileceklerini öğrenmek istiyoruz. 413 412 unu, uıı Dd II III I \D\jyieyebileceğim bir sey yok. Onları etkilemek de istemem. Komisyon bugünkü hava geçmeden gelirse, hepiniz görevinizden alınırsınız. — Ne diyorsun Kelebek? Ben ve Saint-Joseph'-deki meslekdasiarım, isyanın önüne geçtik. — Belki siz paçayı kurtarabilirsiniz, ama Royale-in önde gelen yöneticileri değil. — Nedenini söyler misiniz!» Royale komutanı ve yardımcısı yerlerinden kalkıp tekrar oturdular. — Resmen ayaklanmadan söz ederseniz toptan hapı yutarsınız. Sartlarımı kabul ederseniz, Filissari hariç, hepinizi kurtarırım.

— Nedir sartlar? — Herseyden önce, yarın sabahtan baslayarak adadaki günlük hayat eskisine dönecek. Ancak aramızda konusursak herkesi etkileyebilir, komisyon karsısında neler söyleyebileceğimizi kararlastırırız. Tamam mı? — Peki, diyor Dutain. Ama sizi kurtarmayı nereden çıkarıyorsun?. — Siz Royale yöneticileri, yalnız Royale'in değil, bütün adaların da yöneticisi değil misiniz?. — Evet. — Girasolo size, adada bir isyanın hazırlandığını gammazlamadı mı? Seflerinin de Arnaud ile Fautin olacağını söylemedi mi?. Aynasız atılıyor: — Bir de Carbonieri var.

— Hayır, yalan. Carbonieri, Marsilya'dan beri Girasolo'nun can düsmanıydı. Basını derde sokmak için onun da adını verdi Girasolo. Ama siz, böyle bir isyanın patlak verebileceğine inanmadınız. Neden mi? Girasolo isyanın hedefinin kadınları, çocukları, Arap gardiyanlarla aynasızları öldürmek olduğunu bildirmisti ki bu, size pek akla yakın gelmiyordu, öte yandan, Royale'deki sekiz yüz kisiye iki tekne, Saint-Joseph'deki altı yüz kisiye de bir tekne düsüyordu. Hiç bir aklı basında kisi, böyle bir ayaklanmaya katılmayı kabul etmezdi. — Bunları nereden biliyorsun?. — .Orası beni ilgilendirir, ama siz ayaklanma414 dırmaya kalkarsanız bütün bunlar açıklanır, ispatlanır. Görülüyor ki sorumluluk, isyancıları ayırmadan Saint-Joseph adasına gönderen Royale yetkililerinin. Mantıklı düsünülürse verilmesi gerekli karar birini Seytan adasına, diğerini Saint-Joseph'e göndermek, üçüncüsünü Royale'da alakoymaktı. Bu çılgınca hikâyeye inanmanın güçlüğünü kabul ediyorum, ama sorusturma kurulu bu gerçeği ortaya çıkarırsa ağır cezalara çarptırılırsınız. Tekrar ediyorum, yakalanmadan söz ettiğiniz sürece kendi basınızı daha beter

belâya sokarsınız. Benim sartlarımı kabul ederseniz her sey düzelir. Bir, yarından baslayarak adada hayat eski haline dönecek; iki, isyana katılmalarından süphelenip hücreye attıklarınız çıkacak, a-yaklanma sözkonusu olmadığından suç ortaklığının ortaya çıkarılması filân gibi gerekçelerle hiç biri sorguya çekilmeyecek; üç, Filissari hemen Royale odasına gönderilecek. Bu is, her seyden önce kendi güvenliğiyle ilgili, üstelik, adada ayaklanma olmadıysa üç kisinin öldürülmesine ne sebep gösterebiliriz? Hem bu mubassır iğrenç bir kaatildir, olay sırasında ödü patiamıs ve biz dahil, herkesi öldürmeye kalkmıstı. Sartlarımı kabul ederseniz herkese, Arnaud, Hautin ve Marceau'nun, mümkün olduğu kadar çok kisiyi temizleyerek ölene kadar çarpısmak için isyan ettiklerini söyletirim. Yaptıklarının önceden anlasılması mümkün değildi. Ne suç ortakları vardı, ne de sırdasları. Herkes, onların intihara kararlı tipler olduğunu biliyordu, herhalde ölünceye dek mümkün olduğu kadar çok adam temizlemeyi kararlastırmıslardı, isterseniz ben mutfağa çekileyim, aranızda rahatça tartısır, cevabınızı sonra bana verirsiniz. Mutfağa girip kapıyı kapıyorum. Bayan Dutain elimi sıkıyor, bana kahve ile konyak sunuyor. Muhammet

soruyor.: — Benimle ilgili bir sey söylemedin ya? — Orası komutanı ilgilendirir. Eline silâh verdiğine göre, bağıslanmana çalıstığı anlasılıyor. Lisette'in vaftiz anası yavasça: «Royale'dakiler da aldılar boylarının ölçüsünü», diyor. 415 — ocmıı-muoopıı uc, bildiği bir ayaklanma tesebbüsüne girisildiğini kabul etmek çok kolaydı onlar için. — Kelebek, her seyi duydum ve bize iyilik etmek istediğinizi hemen anladım. — Öyle Bayan Dutain. Kapı aralanıyor. — Kelebek, içeri gel, diyor bir aynasız. Royale'in komutanı bana: — Oturun, diyor. Tartısma sonucu, oy birliğiyle haklı olduğunuza karar verdik. Ayaklanma söz konusu değil. Üç mahkûm, mümkün oiduğu kadar çok insanı öldürüp intihar etmek niyetiyle harekete geçmistir. Yarın, hayat eski hale dönecek. Bay Filissari bu gece Royale Adasına gönderildi. Durumu bizi ilgilendirir, sizden bu konuda isbirliği istemiyorum. Sözünüzü tutacağınızı umarım. — Bana güvenebilirsiniz. Eyvallah. — Muhammet ve siz mubassır beyler, Kelebek'i koğusuna götürün. Filissari'yi de buraya alın. Bizimle Royale adasına geliyor.

Yolda Muhammet'e, kurtulmasını dilediğimi söylüyorum. Bana tesekkür ediyor. — Ne istiyordu aynasızlar senden? Büyük bir sessizlik içinde, kelimesi kelimesine, salonda geçen konusmayı koğustakilere aktarıyorum. — Görüslerimi kabul etmeyen, ya da herkes adına aynasızlarla yaptığım anlasmayı elestirmek isteyen varsa söylesin.» Bir ağızdan, kabui ettiklerini bildiriyorlar. — Bu ise baska kimsenin katılmadığına inandılar mı sence?. — Hayır ama, yerlerinden olmamak için inanmak zorundalar. Biz de, basımızın derde girmesini istemiyorsak, aynı yolu tutmalıyız. Sabah yedide bütün hücreler bosaltıldı, içerdekilerin sayısı yüz yirmiyi geçiyordu. Kimse ise çıkmadı ama koğus kapıları açıldı, avlu mahkûmlarla doldu. Diledikleri gibi konusuyor, sigara içiyor, günesleniyor ya da gölgede oturuyorlardı. .Niston hastaneye gönderildi. Carbonieri, hücrelerin yüzde sek416 seninin kapısına: «isyana katılmasından süphe ediliyor» yazılı kartonlar asıldığını söylüyor. Artık beraberiz ve gerçeği yeni öğreniyoruz. Filissari bir kisiyi öldürmüs. Diğer ikisinin canına kıyan, köseye

kıstırıp öldüreceklerini sanan ve hiç olmazsa ölmeden önce bir aynasızı temizlemek için bıçaklarıyla saldıran mahkûmlara ates açan iki genç mubassır, iste, baslangıcında basarısızlığa uğrayıp üç kürek

mahkûmunun esi görülmemis intiharına dönüsen, gerçek bir ayaklanma. Yetkililerle mahkûmlar da, üç kisiden baskasının bu ise bulasmadığı görüsünü benimsiyorlar. Resmî bildiri de aynı seyi belirtiyor. Geriye kalıyor bir efsane ya da gerçek bir hikâye, gerçek bu iki sözcüğün arasında ama hangisi olduğunu pek bilemiyorum. Kampta öldürülen üç kisiyle Hautin ve Mar-ceau'nun cenazesi söyle yapılıyor: ölüleri denize atmak için altı kapalı bir tek sandık bulunduğundan aynasızlar hepsini tekneye koyup birlikte köpekbalıklarına sallayıveriyorlar. Buna karar verirken de, hiç olmazsa bir, ikisinin ayaklarındaki ağırlıklarla denizin dibini boylayacakları umuluyor. Köpekbalıkları o sıra, diğerlerini parçalamakla mesgul bulunacak. Anlatılanlara bakılırsa ölülerin hiç biri dibe gidecek zamanı bulamamıs, alacakaranlıkta, beyaz kefenleri içinde danseden bu kuklalar köpekbalıklarının ağızları ve kuyruklarıyla hareket ediyormus. Bu dehset verici görüntüye dayanamayan aynasızlarla kürekçiler oradan hemen kaçmıslar. Sorusturma kurulu adaya geldi, bes gün kadar SaintJ,oseph'de iki gün de Royale Adasında kaldı. Bana özel

bir sey sormadılar, diğerleri gibi bilgime bas vuruldu. Komutan Dutain'den her seyin yolunda gittiğini öğreniyorum. Filissari'ye, emekliliği gelene kadar izin verilmis. Demek bir daha buraya dönmeyecek. Muhammet'in bütün cezası bağıslandı. Komutan Dutain terfi etti. Her olaydan sonra bir bozguncu çıkar, dün de Bordeaux'lu bir mahkûm: — Aynasızların ekmeğine yağ sürmekle bize ne kazandırdın? diye sormaz mı?. Yüzüne dik dik baktım: «Fazla bir sey olmadı: kelebek 417/27 Elli, altmıs mahkûm isyana katılmak suçundan bes yıl hücrede yatmayacak. Sence, bu önemli bir sonuç değil mi?» Neyse ki bu fırtına da dindi. Aynasızlarla kürek mahkûmları arasındaki sessiz anlasma, meshur sorusturma kurulunun bir sonuca varmasını engelledi. Onlar da belki, her seyin bu sekilde sonuçlanmasını istiyorlardı. Ben, sahsen bu isten ne bir sey kazandım, ne de bir sey kaybettim. Yalnız bir çok arkadas, daha ağır cezalardan kurtuldukları için bana minnettar, üstelik tas çekme isi de kaldırıldı. Artık böyle bir angarya

yok. Tasları mandalar çekiyor, mahkûmlar da yerlerine yerlestiriyor. Carbonieri fırına döndü. Ben de Royale Adasına dönmenin yollarını arıyorum. Gerçekten de, burada atölye yok sal yapabilmek mümkün değil. Fransa'da Maresal Petain'in is basına gelmesi, mahkûmlarla aynasızlar arasında iliskileri iyice bozdu. Görevlilerin hepsi, yüksek sesle: «Petainci» olduklarını söylüyorlar. Hele bir Normandiyalı aynasız var: — Size bir sey söyleyeyim mi Kelebek, diyor zaten ben hiç bir zaman cumhuriyetçi olmadım. Adalarda radyo yok, kimse dısardan haber alamıyor, üstelik Martinique ve Guadeloupe'da üslenen Alman denizaltılarını her yönden beslediğimiz söyleniyor, inanılır gibi değil. Devamlı tartısma çıkıyor. — Allah belâsını versin, sana bir sey diyeyim mi Kelebek? Ayaklanma simdi olmalı ki, adaları De Gaulle'ün Fransızlarına verelim. — Deve Charles'in kürek mahkûmlarına ihtiyacı mı var sanıyorsun? "Ne yapsın bizleri?. — Canım, iyi kötü, yine de iki-üç bin kisi varız. — Cüzzamlılar, aptallar, veremliler dizanteriye tutulanlar mı? Dalga geçme dostum! Bir de azılıları basına saracak kadar enayi değil o herif.

— Sapasağlam iki bin kisi çıkmaz mı buradan? — O baska sey. Sağlam olmaları, savasçı olabilmelerini gerektirmez. Sen savası yol kesip uğruluk yapmak mı sanıyorsun? Yol kesip adam soymak on dakika sürer; savas yıllar yılı bitmez, ister hoslanın, 418 ister hoslanmayın ama, ben burada Fransa uğruna can verecek kimse göremiyorum. — Bize yaptıklarından sonra neden Fransa uğruna can verecek misiz? — Haklı olduğumu gördünüz mü? Neyse ki bizim sırık Charlot'nun savasa sokacağı baska adamlar var. Yine de alçak Almanların topraklarımızda olduğunu ve onlarla isbirliği yapan Fransızlar çıktığını düsünmek adamı çıldırtıyor. Buradaki aynasızların topu, Petain'den yana. Kont de Berac: «De Gaulle askerlerine katılırsak belki de kendimizi affettiririz,» diyor. Bunun üzerine garip bir sey oluyor: O ana kadar kimse, suçunu affettirmekten söz etmemisken herkes, azılısı ve kerizi, bir umut ısığının parıldadığını görüyorlar. — De Gaulle'ün emrine girmek için ayaklanıyor muyuz Kelebek? — özür dilerim çocuklar ama, kimseye kendimi affettirmeye niyetim yok. Fransız adaleti ve «tashih-i

karar» müessesesinin içine edeyim. Ben kendi kendimi temize çıkarırım, ödevim buradan kaçmak, kurtulunca da toplum içinde tehlike olmadan normal bir adam gibi yasamak. Erkek olanın, baska yoldan bir sey ispatlayacağını pek sanmıyorum. Adaları De Ga-ulle'e vermek beni hiç ilgilendirmiyor, onu ilgilendirdiğini de sanmıyorum. Hem, böyle bir seyi basarırsa-nız yukarıdakiler ne diyecek biliyor musunuz? Hür Fransa Kuvvetlerine yardım için değil de, kendinizi kurtarmak için ayaklandığınızı söyleyecekler. Siz

kimin haklı olduğunu biliyor musunuz? De Gaulle mü haklı, Petain mi? Benim bir seyden haberim yok. Yalnız ülkemin düsman isgaline uğraması beni çok üzüyor. Yakınlarımı, akrabalarımı, kız kardeslerimi ve yeğenlerimi düsünüyorum. — Bize hiç acımayan bir toplumun basına gelenlerden ötürü bu kadar kendimizi üzmemiz için salak olmamız gerekiyor. — Ama üzülmen çok normal bir sey, çünkü bu aynasızlar ve Fransız adalet mekanizması bu jandarmalar, gardiyanlar, mubassırlar Fransa değil. Ayrı bir sınıf tepeden tırnağa çarpık görüslü kisilerin meydana getirdiği ayrı bir sınıf, içlerinden kaçı, bu419 gün Almanlara usaklık etmeye hazır? Fransız polisinin vatandaslarını tutuklayıp Almanlara teslim ettiğine kalıbımı basarım, istersen bahse girerim. Neyse. Tekrar söylüyorum, amacı ne olursa olsun, ayaklanma isinde ben yokum. Firar olursa belki, ama nasıl bir firar? Toplulukları arası ağır tartısmalar yapılıyor. Kimi De Gaulle'cü, kimi de Petain'ci. Temelde kimsenin bir

seyden haberi yok, çünkü adada ne mubassırların radyosu var, ne de mahkûmların. Haberler adalara uğrayıp, biraz un, zahire ve pirinç bırakan gemiler tarafından getiriliyor. Bizim için, çok uzaktan görülen savasın anlasılması pek güç. Söylentiye göre, Saint-Laurent-du-Maroni'den, hür birlikler adına asker toplayan biri gelmis. Burada kimse bir sey bilmiyor, yalnız Almanların Fransa'yı ele geçirdiğinden haberimiz var. Matrak bir olay: Royale adasına bir papaz geldi, âyinden sonra vaaz verdi: — Adalara saldmrlarsa, Fransa toprağını mubassırlarla birlikte korumanız için hepinize silâh dağıtılacak.» Sözlerini aynen alıyorum. Gerçekten çok saf olmalıydı bu papaz, bizi de pek saf keriz sanıyordu herhalde. Tutuklulardan, hücrelerini savunmalarının istendiğini düsünebiliyor musunuz? Su kürekte, bakalım daha nelere rastlayacağız? Bizim için savasın baslıca sonucu su: Basit gardiyandan komutana ve bas mubassıra kadar aynasız sayısının iki katına çıkması; bazıları Alman ya da Al-zas ağzıyla Fransızca konusan bir sürü müfettisin adalarda

görevlendirilmesi; günde dört yüz gram ekmek, pek az da et verilmesi. Kısacasını söylemek gerekirse tek artan sey, basarısız bir firara verilen ceza. Böyle bir suçun cezası idam. Çünkü suçlamada: «Fransız düsmanlarının emrine geçmek için kaçtı», deniyor. Dört aydır Royale'dayım. Doktor Germain Gui-bert'le çok iyi dost olduk. Essiz bir kadın olan karısı, yiyecek sıkıntısından biraz olsun kurtulmak için benden bir sebze bahçesi hazırlamamı rica etti. Salata, turp, taze fasulye, domates ve patlıcan diktim. Haya420 tından pek memnun, bana yakın bir dost gibi davranıyor. Bu doktor, rütbesi ne olursa olsun, aynasız eli sıkmamıs adam. Ama tanıyıp değer verdiği bazı kürek mahkûmlarıyla tokalasmaktan çekinmiyor. özgürlüğüme kavustuktan sonra Doktor Germain Guibert ile, Doktor Rosenberg aracılığıyla yeniden iliski kurdum. Marsilya'da, Canebiere üzerinde karısıyla birlikte çekilmis bir resmini yolladı bana. Fas'tan yeni dönmüstü, özgür ve mutlu olduğumu öğrendiğini, çok sevindiğini belirtiyordu. Geride kalan bir yaralıyı

kurtarmaya çalısırken, Hindiçini'de sehit düstü. Benzerine az raslanan çok iyi bir insan, karısı da her yönüyle ona uygun bir kadındı. 1967 yılında Fransa'ya döndüğümde, karısını aramayı düsündüm. Sonra vazgeçtim. Kendisinden mektupla bir yazılı ifade rica etmistim daha önce, istediğimi göndermis, fakat bir daha da bana mektup yazmamıstı. O günden sonra ondan haber alamadım. Birden susmasının nedenini bilmiyorum ama, ruhumun derinliklerinde, Royale'daki yuvalarında bana gösterdikleri yakınlıktan ötürü onlar için minnetlerin en büyüğünü tasıyorum. Evet, birkaç ay sonra dönebildim Royale Adasına. 421 DOKUZUNCU DEFTER SAINT JOSEPH CARBONDERD'NIN ÖLÜMÜ DÜN, dostum Matthieu Carbonieri kalbine saplanan bir bıçakla öldürüldü. Bu cinayet bir sürü yeni cinayeti de ardından sürükleyecek. Dusa girmis, soyunmus, yıkanıyordu. Suratı sabunluyken yedi bıçağı. Yıkandığımızda, genellikle bıçağımızı açar ve esyalarımızın altına koyarız. Düsman saydığımız biri aniden yaklasırsa hemen bıçağı kapıp kendimizi korumaya hazırlanırız. Bu tedbiri almamak, Carbonieri'-nin

hayatına mal oldu. Dostumu öldüren, bir ermeni pezevenk. Komutanın izni ve bir dostun yardımıyla, Carbonieri'nin ölüsünü rıhtıma kadar indiriyorum. Oldukça ağır, asağı doğru yürürken üç kere mola verip soluk almam gerekiyor. Ayağına çok ağır bir tas bağlattım, ipin yerine de demir tel kullandım. Böylece köpekbalıkları teli kesemiyecek, dostum da onlara yem olmadan denizin dibine inecek.

Kampana çalıyor, biz de iskeieye varıyoruz. Saat aksamın altısı. Günes ufukta batmak üzere. Filikaya biniyoruz. Herkesin tabutu, bizim kırk yıllık kapaklı sandıkta, Matthieu son uykusuna dalmıs. Onun için hayat yolu, burada sona eriyor. «Dleri, asılın küreklere!» diyor dümendeki aynasız. On dakikadan kısa sürede Royale ile Saint Joseph arasında akıntıların birbirine karıstığı yere varıyoruz. O an gırtlağıma bir sey düğümleniyor. Düzü422 nelerle köpekbalığı kanadı, dört yüz metreyi bulmayan dar bir çerçeve içinde hızla dolanıp duruyor, iste mahkûm-yiyenler tam saatinde bulusma yerine geldiler. Tanrı yardım etse de dostumu yakalamasalar. Kürekler kaldırıldı. Carbonieri ile vedalasıyoruz. Sandık havalanıyor. Un torbalarına sarılan Matthieu'nün ölüsü, koca bir kayanın da ağırlığıyla denize düsüveriyor. Korkunç bir sey! Suya değip kaybolduğunu sandığım bir sıra yedi, sekiz, yirmi ve belki daha fazla köpekbalığının üstünde havalanıveriyor. Filika uzaklasmadan Carbonieri'yi örten un torbaları parçalanıyor,

o an anlasılmaz bir sey oluyor. Matthieu, iki-üç saniyeden fazla ayakta duruyor. Sağ kolunun yarısı gitmis bile. Gövdesinin belden yukarısı suyun üstünde, doğru filikaya geliyor, sonra daha güçlü bir anafora kapılıp kayboluyor. Köpekbalıkları filikamızın altından geçerken teknenin dibine dokunuyorlar, adamın biri dengesini yitirip denize düsme tehlikesi atlatıyor. Aynasızlar dahil herkes tas kesiliyor. Hayatımda ilk kez ölmek istiyorum. Bu cehennemin içinde kaynayıp gitmek üzere kendimi köpekbalıklarına atıyordum az kalsın. Ağır ağır, iskeleden kampa çıkıyordum. Yanımda kimse yok, sedyeyi sırtladım, Brutus'un Danton'a daldırdığı düzlüğe varıyorum. Mola veriyor ve yere çöküyorum. Saat aksamın yedisi ama hava karanlık. Ufukta kaybolan günesin uzantıları batıda birkaç bulutu aydınlatıyor. Geri kalan yerler kapkara, adanın feneri arada bir karanlığı delip geçiyor. Çok üzgünüm. Allah belâsını versin! Bir cenaze görmek istedin, üstelik dostunun cenazesini, iste gördün, hem çok yakından gördün. Kampana sesi ve geri kalan numaralarıyla! Memnun musun? Hastalık ölçüsüne vararak merakını giderdin mi? Simdi sıra, dostumu öldüren herifi temizlemeye geldi. Ne zaman mı? Bu gece. Neden bu gece? Henüz çok

erken, herifçioğlu tetikte bekliyordur. Grupları on kisilik. Benden atik davranmalarına, Carboni423 eri'nin ardından beni de temizlemelerine fırsat vermemeliydim. Bakalım, kaç kisiye güvenebilirim bu iste? Benimle birlikte bes kisiye. Tamam. Herifi temizledikten sonra, çaresini bulursam Seytan adasına gitmek en iyisi. Orada ne salın gereği var, ne hazırlığın, iki çuvala hindistancevizi doldurdum mu, açılırım denize. Kıyıya nispeten yakın, dümdüz yol almak sartıyla kırk kilometre. Dalgalar, rüzgâr ve suların yükselmesini hesaba katarak bu uzaklık yüz yirmi kilometreye çıkar... Dayanma meselesi. Güçlüyüm, denizde, çuvalların üstünde iki gün kalırım herhalde. Sedyeyi sırtlayıp kampa doğru yürüyorum. Kapıya vardığımda hiç görülmemis bir sey oluyor, üstüm aranıyor. Hiç yapmazlardı bunu. Bas mubassırın ta kendisi alıyor bıçağımı. — Beni öldürtmek mi istiyorsunuz? Neden aldınız bıçağımı? Bunu yapmakla beni ölüme gönderdiğinizden haberiniz var mı? öldürülürsem suç sizindir!» Ne aynasızlardan cevap veren var, ne de Arap gardiyanlardan. Kapı açılıyor, koğusa giriyorum: «Yahu burada göz gözü görmüyor, neden üç lâmba bire

indi?» — Kelebek, buraya gel.» Grandet kolumdan çekiyor. Koğus pek gürültülü değil, önemli bir sey olacağı ya da olup bittiği anlasılıyor. — Bıçağım yok. Kapıda aldılar. — Bu gece ihtiyacın olmayacak. — Neden? — Ermeniyle dostu kenefte. — Ne isleri var orada. — Dkisi de öldü. — Kim öldürdü? — Ben. — Amma da çabuk davranmıssın. Ya diğerleri? — Dördü yerlerinde bekliyor. Paulo, yerlerinden kımıldamayıp isin burada kesilip kesilmemesine karar vermek üzere seni bekleyeceklerine erkek sözü verdi. — Al benimkini. Ben burada bekliyorum, git konus onlarla. (Onlara doğru yürüyorum. Gözlerim cılız ısığa 424 alıstı simdi. Farkedebiliyorum onları. Dördü de hamaklarının önünde, birbirlerine yapısmıs bekliyorlar. — Paulo, benimle konusmak mı istiyorsun? — Evet.

Arada bir buçuk metre kadar bir uzaklık bırakıyorum. Bıçağım açık ve sol kolumun içinde, sapı ise avcuma oturmus. — Dostunun öcünün yeterince alındığını söylemek istiyordum. Sen en iyi dostunu yitirdin, biz de iki arkadasımızı. Bana kalırsa, bu isi burada kesmek gerekiyor. Ne dersin? — Paulo, teklifini dikkate alacağım. Kabul edersen simdilik yapabileceğimiz sey, sekiz gün süreyle birbirimize ilismemek. Sekiz günün sonunda bîr sey düsünürüz. Kabul mü? — Kabul. Geri dönüyorum. — Ermeniyle Kaygısız'ın ölümünden sonra Matthieu'nün intikamını alınmıs sayıyorlar. — Hayır,» diyor Galgani, Grandet susuyor, Jean Castelli ile Louis Gravon anlasmaya razı. «Sen ne diyorsun Kelebek?» — Bir kere Matthieu'yü öldüren kim? Ermeni değil mi? Tamam. Bir sey teklif ettim. Sekiz gün süreyle ne bizden, ne de onlardan kimsenin kıpırdamı-yacağına söz verdik. — Matthieu'nün öcünü almak istemiyor musun? diye soruyor Galgani. — Adam, Matthieu'nün öcü alındı, ona karsılık iki kisi öldürüldü. Neden geri kalanları temizlemeli?

— Ermeni'nin Matthieü'yü öldüreceğinden haberleri var mıydı? Bütün mesle bunu öğrenmekte. — Dyi geceler, kusuruma bakmayın. Biraz uyumaya çalısacağım. Uyumasam bile yalnız kalmaya ihtiyacım var, hamağa uzanıyorum. Üstümde gezinen ve bıçağı çekip alan eli hissediyorum. Bir ses karanlıkta hafifçe fısıldıyor: «Uyuyabilirsen rahat rahat uyu Kelebek. Biz sırayla nöbet tutacağız.» Dostumun bu ani, pisi pisine ölümünün aslında önemli bir nedeni de yok. Gece, kumar sırasında, yüz yetmis franklık bir pot ödemek zorunda bıraktığı için 425 Ermeni Matthieu'yü öldürmüs. Otuz-kırk oyuncu önünde parayı vermek zorunda bırakılınca, alçaltıldığını sanmıs salak. Matthieu ile Grandet arasında kaldığı için söyleneni yapmak zorunda kalmıs. Bunun üzerine de, «çevre» de esine az raslanan, temiz ve gıllıgıssız serüvenci tipi Carbonieri'yi alçakça vurmus. Bu cinayet bana çok dokundu, tek tesellim, kaatillerin, cinayetin üstünden birkaç saat geçmeden vurulması. Küçük bir teselli tabiî.

Kendilerini koruma fırsatı mobile vermeden bir eskrim sampiyonuna yarasan hızla, Grandet kaplan gibi atılıp ikisinin de boynunu uçurmus. Yattıkları yer kandan geçilmiyordur herhalde. Aptal gibi: «Onları kim kenefe kadar sürükledi acaba?» diyorum kendi kendime. Ama kimseye soru soracak halim yok. Gözlerim Çapalı, kızıl ve eflâtun renkler saçarak batan ve ısınlarıyla Dante'ye uygun bir görüntüyü, dostumu paylasan köpekbalıklarını aydınlatan günesi görüyorum... Sağ kolunun yarısı kopuk, filikaya doğru yürüyen o gövde!.. Demek kampananın köpekbalıklarını. çağırdığı ve itoğlu itlerin de, kampana çaldığında kendilerine yiyecek çıkacağını bildikleri doğru. Düzünelerle kanadın denizaltılar gibi çevremizde dolandıklarını görür gibiyim. Sayıları yüzü geçiyordu... Dostum için her sey bitmisti: Kokusmusluk, çürümüslük yolu, üzerine düseni sonuna kadar yapmıstı. Kırk yasında, bir hiç yüzünden bıçakla öldürülmek! Zavallı dostum. Ben daha fazia dayanamıyorum. Hayır hayır, hayır. Köpekbalıkları beni mideye indirsin ama özgürlüğüme kavusmak için çabalarken, un

torbasından kefene sarınmadan tassız ve ipsiz. Seyircisiz, mahkûmsuz, gardiyansız. Kampanasız. Köpekbalıkları tarafından parçalanarak can vereceksem beni canlı canlı, karaya varmak için her türlü güçlükle boğusurken parçalasınlar. Bitti bu is, bitti artık. Uzun uzadıya hazırlanmıs firar yok. Seytan Adası, iki çuval hindistancevizi, Tanrı'nın yardımıyla denize açılıp ver elini kara. Hem bu bir dayanma meselesi, baska sey değil ki. Kırk sekiz saat mi sürer, yoksa altmıs saat mi? Deniz suyunun içinde bu kadar uzun süre kalmak, hindistancevizi çuvalları üzerinde iyice gerdiğim bacak kaslarımı uyusturup bir süre sonra bacaklarımı hareketsiz bırakmaz mı? Seytan'a nakletmenin yolunu bulursam deneme yapacağım, ilk is Royale'dan çıkıp Seytan'a geçmek. Orada gereğini düsünürüz. — Uyuyor musun Kelebek? — Hayır. — Biraz kahve ister misin? — Sen bilirsin.» Bir fincan kahve ile yeni yaktığı Gauloise sigarasını uzatıyor Grandet, hamağımda oıuruyorum. — Saat kaç? — Bir. Nöbeti on ikide aldım, senin durmadan dönenip durduğunu görünce uyumadığını anladım. — Haklısın. Matthieu'nün ölümü beni çok üzdü, ama köpekbalıklarına atılması daha da fazla

sarstı. Korkunç bir seydi dostum. — Anlatma Kelebek, nasıl olduğunu düsünebiliyorum. Gitmeyecektin.

— Kampana hikâyesini uydurma sanıyordum. Hem tası demir telle bağlayınca, köpekbalıklarının onu suyun içinde yakalayacaklarını hiç aklıma getiremedim. Zavallı Matthieu, hayatım boyunca bu korkunç görüntü gözlerimin önünden gitmeyecek. Ya sen, Ermeni'yle Kaygısız'ı nasıl bu kadar çabuk haklayabildin? — Dostumuzu öldürdüklerini duyduğumda adanın öbür ucunda, mezbahaya demir kapı yapmakla mesguldüm. Saat on ikiyi biraz geçiyordu. Kampa çıkacak yerde, kilidi onarmak bahanesiyle atölyeye uğradım. Bir metre boyunda bir tüpün içine, iki ağzı da keskin bir bıçak yerlestirdim. Elimde tüple saat beste kampa döndüm. Aynasız ne olduğunu sordu, hamağımın bir tahtası kırıldı, dedim, yerine bu gecelik eümdekini kullanacağım. Koğusa girdiğimde hava da aydınlıktı, tüpü dusta bıraktım, içtimadan önce gittim, aldım. Hava kararmaya baslıyordu. Dostlarımı çevreme toplayıp bıçağı oracıkta tüpün ağzi-na yerlestirdim. Ermeni'yle Kaygısız hamaklarının onunde dikiliyorlardı. Paulo da biraz gerideydi. Biliyorsun, Jean Castelli ile Louis Gravon yürekli adam426 427

lar ama yasları eni konu ilerledi. Böyle bir çatısmada is görecek çeviklikten ikisi de yoksun. «Bu ise bulasmanı istemediğimden, sen gelmeden harekete geçmeyi düsündüm. Sicilin oldukça bozuk, enselendin mi giyotine gidebilirdin. Jean koğusun bir ucuna gidip lâmbalardan birini söndürdü, Grapon da öbür uçtakini. Ortadaki gaz lâmbasının dısında koğus iyice karardı. Dega'dan aldığım büyük bir cep feneri vardı. Jean önden yürüdü, ben arkasından. Onların yakınına geldiğimizde kolunu kaldırdı ve lâmbaları üstlerine tuttu, gözü kamasan Ermeni sol kolunu yukarı kaldırdı, elimdeki mızrakla gırtlağını kesecek zamanı buldum. Kaygısız'ın da gözleri kamasmıstı, bıçağını çekti ama bosa salladı. Mızrağımı öyle büyük bir hısla savurdum ki, boynunun bir yanından girdi öbür yanından çıktı: Paulo kendini yüzükoyun yere attı ve hamakların altından sürünerek kaçtı. Jean, lâmbayı söndürdüğünden hamakların altında Paulo'yıı kovalamaktan vazgeçtim. Bu yüzden kurtardı hayatını. — ölüleri kim kenefe götürdü? — Bilmiyorum, herhalde arkadasları. Karınlarını yarıp para dolu tüpleri de almıslardır. — Ortalık kan içinde kalmıstır yahu.

— Ne diyorsun! Gırtlakları kesildiğinden neredeyse bütün kanları bosaldı. Mızrağı hazırlarken cep-feneri numarası aklıma geldi. Atölyedeki aynasızlardan biri, fenerinin pilini değistiriyordu. Hemen aklıma takıldı. Dega'ya haber yolladım ve bana bir cep feneri bulmasını bildirdim, üstümüzü arayabilirlerdi. Onun içinde de fenerle bıçak, olaydan sonra, bir Arap gardiyan aracılığıyla Dega'ya ulastırıldı. Dolayısıyla o yönden korkumuz yok. Benim de içim rahat. Arkadasımızı, yüzü sabunluyken öldürdüler, ben de gözlerini kamastırıp geberttim onları, ödesmis olduk. Ne dersin? — Dyi yaptın, arkadasımızın öcünü bu kadar çabuk aldığın ve beni bu isin dısında tutmayı akıl ettiğin için sana nasıl tesekkür edeceğimi bilemiyorum. — Artık konusmayalım bunu. Ben görevimi yaptım: O kadar acı çektin, kurtulmak için o kadar çalıstın ki bu isi benim sırtlamam gerekiyordu. 428 — Sağol Grandet. Evet, eskisinden çok istiyorum kaçmayı. Onun için, bu isin burada kapanmasında bana yardımcı ol. Doğrusu, Ermeni'nin cinayeti islemeden arkadaslarına haber vereceğini hiç sanmıyorum. Paulo bu kadar alçakça bir cinayeti kabul etmezdi. Sonuçlarını önceden kestirebilirdi.

— Ben de senin gibi düsünüyorum. Yalnız Gal-gani hepsini suçlu buluyor. — Bakalım, sabah altıda ne olacak. Dse çıkmayacağım. Hasta numarası yapıp olayların gelisimini izlemek istiyorum. Saat bes. Koğus görevlisi yanımıza yaklasıyor: «Çocuklar, nöbetçiyi çağırayım mı dersiniz? Kenefte iki ölü buldum.» Yetmis yaslarındaki bu eski mahkûm, iki kisinin öldürüldüğü aksamın altı buçuğundan beri bir sey duymadığını belirtmek istiyordu. Koğus da kan içinde olmalı. Kenefe giden, kanlara basıp sağa sola yaymıstır herhalde. Grandet de ihtiyar kadar numaracı. — Ne, diyor, kenefte iki les mi var? Ne zaman öldürmüsler? — Kimbilir, diyor ihtiyar. Ben aksam altıdan beri uyuyorum. Az önce isemeğe gittiğimde ayağım kaydı, yüzüstü kaygan bir seyin içine kapaklandım. Çakmağımı yakınca kan olduğunu gördüm. Kenefte de ölüleri buldum. — Çağır da baksınlar icabına. — Nöbetçiler! Hey nöbetçiler! — Ne böğürüyorsun ihtiyar öküz? Koğusta yangın mı çıktı?

— Hayır sef, aptesanede iki ölü var. — Ne yapayım yani? Dirilteyim mi ölüleri? Saat besi çeyrek geçiyor* altıda bakarız. Yaklastırma kimseyi kenefe. — Mümkün değil. Az sonra herkes kalkacak, kimi» büyük aptesini yapmak isteyecek, kimi de küçüğünü.

— Doğrusun, bekle sefle bir konusayım. Üç aynasız, bir bas mubassır, yanlarına iki kisi daha alıp geldiler, içeri gireceklerini sanıyorduk, kapının dısında beklediler. 429 — Aptesanede iki ölü mü var dedin? — Evet sef. — Saat kaçtan beri? — Bilmem, az önce gittiğimde buldum. — ölenler kim? — Bilmiyorum. — öyleyse ben sana söyleyeyim ihtiyar domuz, biri Ermeni. Git de bak istersen. — Doğru, biri Ermeni, öbürü de Kaygısız. — Bekleyin bakalım içtima olsun.» Uzaklası-yorlar. Saat altı, ilk kampana çalıyor. Kapı açılıyor. Dki kahveci hamakları dolasıyor, arkalarından ekmek dağıtanlar geliyor. Altı buçuk, ikinci kampana. Günes doğdu, hamakların arasındaki geçit kenefe gidip gelenlerin kanlı ayak izleriyle dolu. Dki komutan görünüyor. Ortalık iyiden iyiye aydınlık. Yanlarında doktorla sekiz mubassır var. — Herkes soyunsun, hamakların önünde hazır ol! Mezbaha gibi burası, her yer kan içinde yahu!

Komutanın yardımcısı herkesten önce kenefe dalıyor. Dısarı çıktığında yüzü bembeyaz. «Boğazlanmıslar. Tabiî kimse bir sey duymamıs ve görmemistir.» Büyük bir sessizlik. — Bana bak ihtiyar, sen bu koğusun sorumlususun, adamların ikisi de ölü. Doktor, bunlar asağı yukarı ne zaman ölmüs acaba? — Saat sekizle on arasında. — Ve ölüleri ancak sabahın besinde buluyorsun ha? — Efendim, kulaklarım ağır isitir, gözlerim pek görmez, üstelik yetmis yasındayım, bunun kırk yılını da kürekte geçirdim. Anlarsınız ya, çok uyurum ben. Aksamın altısında dalmısım, saat beste çisim gelince uyandım. Bu bile iyi, çünkü kampanayla güç ayı-lırım. — Haklısın, diyor komutan alaylı alaylı, bu bile iyi. Bizim için de iyi ya, komutanı, mubassırları ve mahkûmuyla hepimiz bütün gece rahat rahat uyuduk. Sedyeciler, ölüleri kaldırıp götürün. Doktor, 430 otopsi yapmanızı istiyorum. Siz de, çırılçıplak çıkın avluya, tek sıra halinde. Teker teker doktorla komutanın önünden geçiyoruz. Herkesin vücudu inceden inceye gözden geçiriliyor. Kimsede yara yok, bir çoğunun üstüne basına kan sıçramıs. Kenefe gittikleri sıra kanlara bastıklarını söylüyorlar. Grandet, Galgani ve ben, diğerlerinden çok daha büyük bir dikkatle gözden geçi-riliyoruz.

— Kelebek, yerin neresi?» Bütün esyalarım karıstırılıyor. «Ya bıçağın?» — Bıçağımı aksam yedide, kapıda bekleyen mubassır aldı. — Doğru, diyor aynasız, öldürüleceğini söyleyerek kıyameti kopardı. — Grandet, bu bıçak sizin mi? — Yattığım yerde olduğuna göre benim demektir. Pırıl pırıl, lekesiz bıçak dikkatle inceleniyor. Doktor keneften dönüyor ve: «iki ağzı da keskin bir bıçakla boğazlanmıslar, diyor. Ayakta öldürülmüsler. Akıl alır gibi değil. Bir kürek mahkûmu kendini korumadan, tavsan gibi gebermez. isin içinde bir de yaralı olmalı. — Gözlerinizle gördünüz doktor, kimsede sıyrık bile yok. — ölen iki kisi tehlikeli adamlar mıydı? — Çok tehlikeli doktor. Dün sabah dokuzda dusta öldürülen Carbonieri'nin kaatili herhalde Ermeniydi. * — Sorusturma bitti, diyor komutan. Yine de Grandet'nin bıçağını alakoyun. Hastaların dısında herkes is basına. Kelebek, hasta mısınız? — Evet komutanım. — Dostunuzun öcünü almak için vakit kaybetmediniz. Yutmadım, biliyorsunuz. Ne yazık ki, elimde delil

yok, bulamıyacağımızdan da eminim. Bir kere daha soruyorum: Söyleyecek seyiniz var mı? Bu çifte cinayeti aydınlatabilecek durumda olanınız çıkarsa buradan kurtulup karaya gönderilecektir, söz veriyorum. Sessizlik bozulmuyor. Ermeni'nin bütün dostları hasta numarasında. 431 Bunu gören Galgani, Grandet, Jean Castelli ve Louis Gravon da, son anda adlarını listeye yazdılar. Koğustaki yüz yirmi kisi çıktı. Besimizle Ermeni'nin dört arkadası, saatçi, basına bir de temizlik derdi

çıktığı için homurdanıp duran koğus görevlisiyle aralarında, yarma Sylvain dediğimiz Alzaslı bir bıçkının da bulunduğu iki, üç kisi kaldı. Yarma Sylvain koğusta tek basına yatıyor, herkes dostu. Az raslanan bir is basarıp yirmi yıla buraya gönderilmis, çok saygı gören bir eylem adamı. Tek basına, Paris-Brüksel ekspresinin posta vagonuna saldırmıs, iki nöbetçiyi bayıltmıs ve para dolu çantaları asağıya atmıs, suç ortakları da torbaları kapıp götürmüsler, neseli mangır kaldırmıs. Sylvain, iki grubun köselerinde fısıldasıp durduğunu görüp geceki anlasmayı da bilmediğinden söze karısmak gereğini duyuyor: «Umarım ki, üç silâhsörler gibi karsılıklı geçip çatısmazsınız.» — Bugünlük bir sey yok, diyor Galgani, daha sonra. Paulo atılıyor: — Neden daha sonra, bugünkü isini yarına bırakma demisler. Ama ben, karsılıklı boğazlasmanın gereğini göremiyorum. Ne dersin Kelebek? — Size tek soru: Ermeni'nin yapacağı isten haberiniz var mıydı? — Kelebek, serefsizim bir seyden haberimiz yoktu. Açıkça söyliyeyim mi, Ermeni ölmeseydi durumu nasıl kabullenirdim, bilmiyorum.

— öyleyse bu isi neden burada kesmeyelim? diyor Grandet. — Biz razıyız. Tokalasalım ve bir daha da bu üzücü olayın lâfını etmiyelim. — Kabul. — Ben tanığım, diyor Sylvain. Anlastığınıza sevindim. — Bu is burada biter. Aksam altıda kampana çalıyor. Sesi dinledikçe, önceki günkü görüntüyü gözümün önüne getirmekten kendimi alamıyorum. Filikanın önünde yarı beline kadar suyun üstünde duran dostum karsımda. Görüntü öylesine etkileyici ki, Ermeniyle Kaygısız'432 in Dile, KUfJtJMJaıiMciM laıaııııucuı uu jcmıuc auıurv lenmelerini istemiyorum. Galgani ağzını açmıyor. Carbonieri'nin ölüsünün basına geleni biliyor. Hamağının iki yanından sarkan bacaklarını sallayarak uzaklara dalıyor. Grandet daha dönmedi. Kampana sesi kesileli on dakika oluyor, derken Galgani bana hiç bakmadan, bacaklarını sallayıp alçak sesle: «Matthieu'yü yiyen köpekbalığının Ermeniden bir lokma bile yutmamasını diliyorum, diyor. Hayatta kanlı bıçaklı olup köpekbalığı-nın

midesinde bulusmaları çok acı olur.» Bu soylu ve candan dostun ölümü benim için gerçekten büyük bosluk. Royale'dan ayrılıp mümkün olduğu kadar çabuk harekete geçmem en iyisi. Her gün, kendi kendime hep aynı seyi tekrarlıyorum. Çılgınca bir kaçıs — Savas içindeyiz, kaçıp yakalananlara verilen cezalar arttırıldı. Kaçarsak yakalanmanın hiç sırası değil Salvidia. Ne dersin? Firar halinde verilen cezalan bildiren afisi tekrar okuduktan sonra, Güyan'a birlikte geldiğim altın tüplü Dtalyan dostumla konusuyoruz. — ölüm cezasına çarptıracaklar diye korkup kaçmaktan vazgeçecek değilim ya. Sen ne düsünüyorsun?. — Kelebek, artık dayanamıyor ve kaçmak istiyorum. Ne olursa olsun. Akıl hastanesinde hastabakı-cılık istedim. Hastanenin kilerinde iki yüz yirmi beser litrelik iki fıçı bulunduğunu biliyorum, bu fıçılar bir sal yapmamızı sağlar. Biri zeytinyağı dolu, diğeri sirke. Ayrılmayacak sekilde birbirlerine bağlarsak büyük bir ihtimalle karaya varabiliriz sanıyorum. A-kıl hastanesini çevreleyen duvarların dıs yüzünde nöbetçi yok. içerde de bir hastabakıcı mubassır, mahkûmların yardımıyla delilere göz kulak oluyor. Neden sen de

benimle, oraya gelmiyesin? — Hastabakıcı olarak mı? — imkânsız Kelebek. Sana akıl hastanesinde asla is vermiyeceklerini biliyorsun. Kamptan uzak olusu, kaçma kolaylığı sağlayısı oraya gönderilmemen kelebek 433/28 llUUemei. sahici ucuuıs ııuıııaıaoıyıa 11 ao ianeye kaldırılabilirsin. — Çok güç Salvidia. Bir doktor sana «deli» damgasını bastı mı aklına esen her seyi yapmana hak tanımıs olur. Gerçekten de hiç bir hareketinden sorumlu tutulamazsın. Bunu kabul edip teshisinin altına imzasını atacak doktorun ne büyük sorumluluk yüklendiğini düsünebiliyor musun? Bir mahkûm, bir aynasız, bir aynasız karısı ya da çocuğu öldürebilirsin. Kaçabilir, dilediğin suçu isleyebilirsin, kanun

islemez sana. Yapabilecekleri en kötü sey çırılçıplak soyup deli gömleği giydirerek ses geçirmez bir hücreye tıkmaktır. Bu rejimi de belirli bir zaman sürdürebilirler, zamanla tedaviyi hafifletmek zorunda kalacaklardır. Sonuç: Kaçmak dahil çok ağır bir suça karsılık, hiç yemezsin. — Kelebek, sana güveniyorum, seninle kaçmak istiyorum. Deli numarası yaparak benim yakınımda bulunmak için elinden geleni yap. Hastabakıcılık görevimde sana yardımım dokunur, en güç anlarında rahatlamanı sağlarım. Hasta olmayıp tehlikeli yaratıklar arasına düsmenin zorluğunu da düsünebiliyorum. — Sen hastanedeki isine basla Romeo. Ben meseleyi iyiden iyiye inceleyecek ve deliliğin ilk belirtileri konusunda bilgi alıp doktoru uyutabilme-nin yollarını arayacağım. Doktorun beni sorumsuzlar sınıfına sokması, kötü bir fikir değil. Konuyu dikkatle incelemeye baslıyorum. Yalnız, bura kitaplığında delilikle ilgili tek eser yok. Fırsat buldukça, belirli sürelerle akıl hastanesine girip çıkmıs adamlarla konusuyorum. Yavas yavas, konuyla ilgili bir fikir edinebiliyorum: 1 — Delilerin hepsinin küçük beyninde müthis ağrılar olur; 2 — Sık sık kulakları uğuldar;

3 — Çok sinirli olduklarından, uzun süre aynı sekilde yatamazlar. Bir sinir gerilimiyle uyanırlar, gövdelerinin her yanı acı verecek sekilde gerilmistir. Kafasına kafasına vurmadan, bu belirtileri doktora göstermeliyim. Deliliğim hastaneye yatmamı gerektirecek kadar olmalı, siddetli tedavileri, deli göm434 ieğini, dayağı, yiyeceğin azaltılmasını, bromür iğnelerini, soğuk ya da sıcak banyoları gerektirecek kadar değil. Oyunu iyi oynarsam doktoru uyutabilirim. Benden yana isleyen tek sey var: Neden, hangi sebeple deli numarası yapayım? Doktor, bu soruya hiç bir mantıklı cevap bulamadığından partiyi kazanmam mümkün. Benim için baska çıkar yol kalmadı. Seytan Adasına göndermediler. Dostum Matt-hieu'nün ölümünden bu yana kamp beni boğuyor. Tereddüdün canı cehenneme! Kararımı verdim. Pazartesi günü doktora çıkacağım. Hayır, baska biri hastalığımı doktora bildirmeli. Bu isi baska birinin yapması ve kendisinin güvenilir olması sart. Koğusta, iki, üç garip dümen çevireceğim. Koğus görevlisi nöbetçiye söyleyecek, o da hasta listesine adımı kaydedecek.

Üç gündür uyumuyor, yıkanmıyor, tıras olmuyorum. Her gece birkaç kere kendi kendimi tatmin ediyor, çok az da yemek yiyorum. Dün yanımdakine, basucumda duran resmi neden kaldırdığını sordum. Tabiî böyle bir resim yoktu. Hiç bir seyime dokunmadığına yemin billâh etti. Ama korktu ve yerini değistirdi. Mahkûmlara dağıtılan çorba, çoğu kere birkaç dakika teknenin içinde bekler. Tekneye yaklastım ve herkesin gözü önünde içine isedim. Buz gibi bir hava esti ortalıkta, ama suratım herkesi etkilemis olmalı ki ağzını açan olmadı. Yalnız Grandet: — Kelebek bunu neden yaptın? diye soruyor. — Tuzlamayı unutmuslar da ondan.» Fazla beklemeden gidip sahanımı alıyor ve çorba koyması için koğus görevlisine uzatıyorum. Büyük bir sessizlik içinde, herkes çorbayı içisimi izliyor, Bu iki olay, hiç istemediğim halde, sabah sabah doktorun karsısına çıkmama yetiyor. — Ne haber doktor ağa, iyi misin ha?» Sorumu iki kere tekrarlıyorum. Doktor, saskın saskın yüzüme bakıyor. Bakıslarımı yüzünden hiç ayırmıyorum. — iyiyim, diyor doktor. Ya sen, hasta mısın? — Yoooo. — Neden geldin buraya? 435

— Hiç, hasta olduğumuzu söylediler de. Doğru olmadığını gördüğüme sevindim. Eyvallah. — Bekle biraz Kelebek. Otur karsıma. Yüzüme bak.» Küçük bir ısık saçan lâmbayla doktor, gözlerimi inceliyor, — Umduğunu bulamadın mı doktor. Isığın pek güçlü değil ama, yine de anladın değil mi? Söyle gördün mü onları? — Neleri? — Enayilik etme, doktor musun baytar mısın sen? Gizlenmeden önce onları görecek zaman bulamadım deme, belki de söylemek istemiyor ya da beni avanağın teki sanıyorsun. Gözlerim yorgunluktan çakmak çakmak. Yıkanmamıs, tıraslı görünüsüm de ise yarıyor. Aynasızlar büyülenmis gibi dinliyorlar, ama onların ise karısmasını gerektirecek bir sey yapmıyorum. Oyunuma gelen doktor beni kıskırtmamak için sakin sakin yerinden kalkıyor ve elini omuzuma koyuyor. Ben hep cturuyorum. — Evet, sana söylemek istemiyordum ama, görecek zamanı buldum. — Yalan söylüyorsun doktor, sömürge soğukkanlılığıyla yalan söylüyorsun. Çünkü hiç bir sey görmedin!

Aradığını sandığım sey, sol gözümdek; üç kara noktaydı. Bosluğa baktığımda ya da kitap okurken

görüyorum o noktaları. Ama aynayı alıp gözüme baktığımda hiç belli olmuyor. Ben aynayı kapar kapmaz, onlar da hemen bir köseye gizleniveriyorlar. — Hemen hastaneye yatırın, diyor doktor. Kampa hiç dönmesin. Kelebek, hasta değilim diyorsun bana. Belki doğrudur ama, ben seni çok yorgun buluyorum. Dinlenmem için birkaç gün hastaneye yatıracağım, ister misin?. — Olur. Hastane de, kamp da aynı sey. ilk adım atıldı. Yarım saat sonra kendimi hastanede iyi aydınlatılmıs bir oda ve bembeyaz çarsaflı bir yatakta buluyorum. Kapıda bir yazı: «Müsahede altında.» Yavas yavas, kendi kendimi isleyerek deliye dönüyorum. Ağzımı büzüp alt dudağımı ısırmak tehlikeli bir oyun. Bir ayna parçasında, uzun u-zun yapmaya çalıstığım bu hareketi, istemeden tek436 rarladığım da oluyor. Bu oyunu uzun süre oynamak doğru değil azizim. Kendini devamlı dengesiz hissedersen, tehlike belirir, sonunda bir kalıntısı bile olur. Ama hedefe yarmak için, oyunu sonuna kadar oynamalıyım. Hastaneye yatmak, sorumsuz damgası yemek, sonra da arkadasımla birlikte kaçmak.

Kaçmak! Bu tılsımlı sözle kendimden geçiyorum. Fıçıların üstüne oturmus, italyan dostumla karaya doğru yol aldığımı görür gibiyim. Doktor her gün bana uğruyor. Uzun uzun beni muayene ediyor, hem terbiyeli ve dostça konusuyoruz. Kafası karıstı ama pek emin değil daha. ilk belirti sayılan boyun ağrılarından söz etmenin sırası geldi. — Nasılsın Kelebek? Dyi uyudun mu? — Sağol doktor, pek fena sayılmam. Bana verdiğiniz «Match» dergisine tesekkür ederim. Ama uykuya gelince is değisiyor. Odamın arkasında bir tulumba var herhalde; kimbilir ne suluyorlar, tulumba kolunun bütün gece çıkardığı ses ense köküme vuruyor ve içimde yankılanıyor sanki. Bütün gece aynı seyi duymak dayanılır gibi değil. Onun için, hücremi değistirseniz iyi olur. Doktor hemen hastabakıcıya dönüp mırıldanıyor: — Tulumba var mı? Adam, yok dercesine basını sallıyor. — Odasını değistirin. Nereye gitmek istiyorsun? — Tulumbanın mümkün olduğu kadar uzağına koridorun öbür ucuna. Sağol doktor. Kapı kapanıyor, hücremde yalnız kalıyorum. Belli belirsiz bir tıkırtı oluyor, kapıdaki delikten

gözetleniyorum. Herhalde doktor olacak, koridorda uzaklasan ayak seslerini duymadım. Hemen yumruğumu, hayalî tulumbayı gizleyen duvara doğru sallıyor ve sesimi pek yükseltmeden: «Dur, dur, Allanın belâsı! Sulayacağın kadar sulamadın mı, bahçıvan bozuntusu?» Sonra basımı yastığın altına gizleyip uzanıyorum. Deliği kapıyan kapağın sesini duymadım ama uzaklasan ayak sesleri kulağıma geldi. Sandığım gi437 bi, doktor tarafından gözetleniyordum demek. öğleden sonra hücremi değistirdiler. Bu sabah onları epey etkilemis olmalıyım, koridorun öbür ucuna kadar götürmek için yanıma iki aynasızla iki görevli mahkûm takıyorlar. Ne onlar benimle konusuyor, ne ben onlarla. Ses çıkarmadan, peslerinden gidiyorum, iki gün sonra ikinci belirti: Kulak uğuldaması. — Dyi misin Kelebek? Yolladığım dergiyi okudun mu? — Hayır, okumadım, bütün günü ve gecenin büyük bir bölümünü kulağımda yuva yapan sivrisinek ya da sineği öldürmek için uğrasmakla geçirdim. Kulağımın dibine kadar pamuk sokuyorum. Kanat sesleri kesilmiyor: vız vız da vız vız... Hem vızıltı devamlı, hem de müthis gıdıklanıyorum, insan sonunda çok

sinirleniyor doktor. Ne dersin? Sinekleri belki boğamamısımdır, üstlerine su döküp öldürelim mi? Dudak tikim durmak bilmiyor, doktorun bu devamlı hareketi de kaydettiğini görüyorum. Elimi tutuyor ve gözlerimin içine bakıyor, üzgün ve epey saskın olduğunu farkediyorum. — Evet dostum, su döküp öldüreceğiz. Chatai kulağı yıkansın. Her sabah aynı sahneler, çesitli değisikliklerle uygulanıyor ama, doktor beni, henüz akıl hastanesine gönderme niyetinde değil. Chatai, bromür iğnesi yaparken beni uyarıyor: — Simdilik durum iyi. Doktor inanmıs gibi, ama seni akıl hastanesine göndermesi uzun sürecek. Çabuk karar vermesini istiyorsan tehlikeli olabileceğini göster. Doktor, yanında görevli hastabakıcılar ve Chatai kapıyı açıyor, beni selâmlıyor: — iyi misin Kelebek? — Kes palavrayı doktor. «Görünüsüm gerekten saldırgan.» iyi olmadığımı biliyorsun. Bana iskence eden herifin suçortağı hanginiz, merak ediyorum doğrusu. — Kim iskence ediyor? Nasıl? Ne zamanlar? — Bak, Doktor d'Arsonval'in çalısmalarını bilir misin? 438 — Evet, sanırım...

— Çesitli dalgalarla elektrik akımı verebilen bir araç yaptığını da biliyorsun. Araç, kalın barsak ülserine yakalanan bir hastanın çevresindeki havayı «iyonize» etmekte kullanılır. Bu araçla elektrik akımı verilir. Düsün ki can düsmanlarımdan biri, Cayennedeki hastaneden böyle bir araç çalmıs. Rahat rahat uyuduğum sıra düğmeye basıyor, elektrik akımı göbeğim ve kalçalarıma yayılıveriyor. Birden kaskatı kesilip yatakta, en az on santim sıçrıyorum. Böyle olunca, nasıl dayanabilir ve uyuyabilirim? Bu gece durmak dinlenmek bilmedi. Tam gözümü kapamak üzereyken, güm, elektrik akımı geliyor. Bosalan bir yay gibi büyük gövdem geriliveriyor. Dayanamıyorum artık doktor! Söyle herkese, düsmanımla isbirliği yapanı yakalarsam oracıkta temizliyeceğim. Silâhım yok ama ellerimle boğazını sıkacak kadar gücüm var daha. Anlıyana sivrisinek saz! Hem her sabah, iki yüzlü sorular sormaktan da vazgeç. Tekrar ediyorum doktor, kes palavrayı!. Olay ürünlerini verdi. Chatai, doktorun aynasızlara dikkat etmek gerektiğini söylediğinden bahsediyor, iki, üç kisi bir araya gelmeden kapımı açmıs. Birinin kendisine kötülük ettiğini kafasına takmıs, diyor doktor, en kısa zamanda akıl hastanesine göndermeliyiz. Chatai, deli gömleği giymemi önlemek için: «Yanıma bir kisi takarsanız, sanırım onu ben akıl hastanesine

götürebilirim» dediğini anlatıyor. — Dyi yemek yedin mi Kelebek? —«Evet Chatai, çok güzeldi.» «Benimle ve Bay Jeannus'la gelir misin?» — «Nereye gidiyoruz?» — «Yukarıdaki a-kıl hastanesine ilâç götüreceğiz, sen de hava almıs olursun. — «Gidelim.» üçümüz birlikte çıkıyor ve akıl hastanesine doğru yürüyoruz. Yolda Chatai biraz konusuyor, tam akıl hastanesine varmak üzereyken: «Kampta yasamaktan bıktın mı?» diye soruyor. — Bıktım ya, hele dostum Carbonieri'nin ölümünden sonra canım orasını hiç istemiyor. — Neden birkaç gün burada kalmıyasın? Hem o makineli herif de basına belâ olmaz burada belki? 439 — iyi fikir ama, kafadan kontak olmayınca adamı burada yatırırlar mı hiç? Chatal'ın uydurma tuzağına düstüğüme çok sevinen aynasız: — Sen isi bana bırak, diyor, ben senin için konusurum. Dste, yüz kadar deliyle akıl hastanesindeyim. üsütüklerle bir arada yasamak pek eğlenceli değil doğrusu. Hastabakıcılar hücreleri temizlerken, oturan kırkar kisilik gruplar halinde avluda hava alıyoruz. Herkes

gece gündüz çıplak. Neyse ki havalar sıcak. Bana, yalnız lâstik pabuçlarımı bıraktılar. Hastabakıcı, yaktığı sigarayı uzattı. Güneste oturmus, buraya geleli bes gün olduğu halde Salvidia ile bir türlü bağlantı kuramadığımı düsünüyorum. Delinin biri yanıma yaklasıyor. Hikâyesini biliyorum, adı Fouchai. Annesi evini satıp, kaçması için bir gardiyanla oğluna on bes bin frank yollamıs. Bes binini gardiyan alacak on binini de Fouchet'ye verecekmis. Herif paraların tümünün üstüne oturup Ca-yenne'e kaçmıs. Annesinin parayı gönderdiğini, bunun için de nesi var, nesi yok sattığını öğrenen Fouc-het birden delirip gardiyanlara saldırmıs. Hemen hareketsiz hale getirildiğinden kimseye kötülük edememis. O günden du yana da, üç dört yıldan beri deliler evinde. — «Kimsin?» önümde duran ve bana soru soran otuz yaslarındaki bu genç adama bakıyorum. — «Kim miyim, senin gibi bir adam, ne fazlam var ne de eksiğim.» — «Çok aptalca bir cevap. Erkek olduğunu görüyorum, bir sopan ve iki torban var. Kadın olsaydın deliğin olurdu. Kimsin diyorum sana? Adın ne?» — «Kelebek.» — «Kelebek mi? Kelebeksin demek? Zavallı. Kelebek uçar, kanatları vardır, seninkiler

nerede?» — «Kaybettim kanatlarımı.» — «Bulmalısın, kaçabilirsin onlarla. Aynasızların kanadı yoKtur. Hepsini atlatırsın. Sigaranı bana ver.» Sigaramı uzatacak zamanı bulamadan elimden kapıyor. Sonra karsıma oturup zevkle tüttürüyor. — Ya sen kimsin? diye soruyorum. — Benim adım «Kokusmus.» Tam mallarımdan 440 birini verecekken, çalıp kaçıyorlar.» — «Neden?» — «Öyle iste. Ben de önüme gelen aynasızı öldürüyorum. Bu gece iki tanesini astım. Sakın kimseye söyleme.» — «Neden astm?» — «Annemin evini çaldılar. Düsün ki annem bana evini yolladı, onlar da evi güzel bulup el koydular, içinde yasamaya basladılar. Asmakla iyi etmemis miyim?» — «iyi etmissin böyle annenin evinde oturamazlar.» — «Su tellerin arkasındaki sisko aynasız var ya, o da aynı evde oturuyor, inan bana, onu da geberteceğim.» Yerinden kalkıp gidiyor. Delilerin arasında yasamak hiç hos değil, üstelik tehlikeli de. Gece dört bir yandan bağırıs çağırıs, hele dolunay çıktığında delilerin çılgınlığı artıyor. Ay delilerin hareketini nasıl etkiliyebilir? Bunu bilemem ama,

kaç kere gözlerimle gördüm. Aynasızlar, müsahede altındaki deliler hakkında rapor hazırlıyorlar. Benimle de bir takım oyunlara basvuruyorlar, örneğin, bilerek beni avluya çıkarmıyorlar. Dısarı çıkmak istememi bekliyorlar. Yada yemek vermiyorlar. Ucuna ip bağlı bir sopam var, sözde balık avlıyorum. Bas gardiyan: «Balık var mı Kelebek?» diyor. — «Var ama yakalıyamıyorum. Ben oltamı sallandırdığımda, küçük bir balık hep pesimden geliyor, büyük bir balık yakalıyacağım sırada: Dikkat et, diyor ona, yemi yutma. Kelebek avlanıyor.» Bu yüzden bir

sey gelmiyor oltama. Yine de uğrasıyorum. Beiki küçüğe inanmıyan bir balık çıkar.» Aynasızın hastabakıcıya söylediğini duyuyorum: «Bu herifin isi bitik.» Yemekhaneye götürüldüğümüzde, mercimek yemem imkânsız. Kolları, bacakları, göğsü maymun gibi kıllı, en az bir doksan boyunda dev gibi bir herif var. Beni gözüne kestirmis. Bir kere hep yanıma o-turuyor. Mercimek çok sıcak geliyor, yiyebilmek için soğumasını beklemek gerek. Tahta kasığımı daldırıyor, biraz alıp üfleyerek yutuyorum. Böylece birkaç kasık mercimek kursağıma giriyor. Ivanhoe — iri yarı deli kendini ivanhove sanıyor — tabağını kapıyor, avucuna dayadığı gibi göz açıp kapayıncaya kadar hepsini yutuyor. Ardından benim tabağımı da zorla alıyor, içindekini midesine indiriyor, isini bitirince ta441 bağı önüne bırakıyor. «Bak ben nasıl mercimek yiyorum», dercesine, kan çanağına dönmüs gözleriyle yüzüme bakıyor. Bu ivanhoe'den sıkılmaya basladım, henüz tam deli sayılmadığımdan ilk gürültülü denemeyi onun üzerinde yapmaya karar veriyorum. Yine sofraya mercimek getirdikleri bir gün ivanhoe

fırsatı kaçırmıyor. Yanıma oturuyor. Çok neseli, kendi mercimekleriyle benimkileri yiyebilmenin sevinci simdiden üstüne çökmüs. Ben de su dolu bir toprak testiyi önüme çekiyorum. Dev benim tabağımı kaldırıp mercimekleri gırtlağından akıtmaya basladığı sıra yerimden kalkıyor ve bütün gücümle su testisini kafasına vuruyorum. Dev yapılı ivanhoe, müthis bir çığlık atıp yere devriliyor. Ardından tabağını kapan baslıyor atmaya, deliler birbirlerine giriyorlar. Müthis bir patırtı kopuyor. Bütün yemekhaneye yayılan bu kollektif kavgaya katılanlar, üstelik bir ağızdan hay-kırıyorlar da. Havaya kaldırıldığım gibi, iri yarı dört hastabakıcının kollarında, hücreme getiriliyorum. Hiç durmadan bağırıyor, ivanhoe'nin cüzdanımı ve hüviyetimi çaldığını söylüyorum. Bu kez is tamam! Doktor, hareketlerimden sorumsuz sayılmam gerektiğine karar verdi. Bütün aynasızlar sakin bir deli olduğumda fikir birliğine vardılar, yalnız çok tehlikeli anlarım olabiliyor. ivanhoe'nun kafası sarılı. Basında sekiz santim kadar genis bir yara açtığım söyleniyor. Neyse ki, benimle aynı saatlerde dısarı çıkmıyor. Salvidia ile konusabildim. Fıçıların bulunduğu kiler anahtarının yedeğini yürütmüs. Fıçıları bağlamak için

yeterince demir tel bulmaya çalısıyor. Fıçıların denizde sallana sallana telleri koparmasından korktuğumu söylüyorum. En iyisi ip kullanmak, ip nasılsa çok daha esnek, ip de bulmaya çalısacak hem demir telle bağlıyacağız hem de iple: Üç tane de anahtar yaptırması gerekli: Biri benim hücremin, biri hücreme giden koridor kapısının, biri de hastane ana kapısının. Nöbetçi sayısı çok değil. Dörder saatlik nöbetleri yalnız bir aynasız tutuyor. Dokuzdan sabahın birine, sonra da birden bese. Aynasızlar arasında iki kisi var ki, nöbete kaldıklarında uyuyor ve gezinmek zahmetine katlanmıyorlar bile. Kendileriyle bir442 likte nöbete kalan mahkûm hastabakıcıya güveniyorlar, isimiz yolunda, bütün mesele sabretmekte. En fazla bir ay, bu duruma katlanmak zorundayız. Avluya girdiğim sıra, bas gardiyan bana kötü bir puro verdi. Kötü de olsa çok hosuma gidiyor. Çırılçıplak, sarkı söyleyen, ağlayan, garip hareketler yapan ve kendi kendine konusan bu insan sürüsüne bakıyorum. Avluya girmeden önce yıkandıklarından henüz hepsi ıslak, yedikleri dayakların ya da kendi kendilerine

vurmalarının sonucu her yanları çürük içinde, fazla sıkılan deli gömleklerinin izleri de yer etmis. Bu, gerçekten kokusmusluk yolunun sonunu bulanların görüntüsü. Bu çılgınların kaçı, yaptıklarından ötürü Fransa'daki ruh doktorları tarafından sorumlu görüldü acaba?. Titin — ona Titin diyorlar — 1933 de benimle gelenlerden. Marsilya'da birini öldürmüs, sonra bir at arabasına ölüyü yükleyip hastaneye götürmüs: «A-lın sunu, hasta galiba, tedavi edin», demis. Oracıkta yakalayıp mahkeme karsısına çıkarmıslar, jüri üyeleri adamda en ufak bir delilik belirtisi görmemisler. Oysa böyle bir is yapması için, çoktan kafayı üsütmüs olması gerekirdi. Titin yanımda oturuyor simdi. Dizanterisi var bir türlü de geçmiyor. Yasıyan bir ölü. Anlamsız, çelik grisi gözlerle bana bakıyor. «Karnımda küçük maymunlar var hemserim, diyor. Bazıları çok huysuz, sinirlendikleri zaman barsaklarımı ısırıyorlar, bu yüzden de kan akıtıyorum. Kıllı olan maymunlar da var, tüy gibi yumusacık elleri. Beni tatlı tatlı oksuyor ve huysuzların ısırmasına engel oluyorlar. Bu küçücük tatlı maymunlar beni koruduğu zaman kanım akmıyor.» — Marsilya'yı hatırlıyor musun Titin?

— Hatırlamaz olur muyum? Hem de çok iyi hatırlıyorum. Pezevenklerin kol gezdiği Borsa meydanını, arakçıları... — Bazılarının adını da hatırlıyor musun? — Hayır, kimsenin adını hatırladığım yok, yalnız hasta arkadasımla beni hastaneye götüren arabayı biliyorum. Hastalığının sebebi benmisim o kadar... — Ya dostların? — Bilmem. 443 Ir

Zavallı Titin, puromu ona uzatıp köpek gibi can verecek olan bu zavallı yaratığa karsı içim büyük bir acımayla dolu, kalkıyorum. Evet, delilerle bir arada yasamak çok tehlikeli ama elden ne gelir? Ddamı göze almadan kaçabilmenin baska yolu yok. Salvidia neredeyse hazır, anahtarlardan ikisini edinmis. Yalnız benim hücreminki eksik. Çok sağlam bir ip bulmus, ayrıca da hamak bezinden bes örgülü ikinci bir ip varmıs. Bu yönden isler yolunda. Delilik numarasını devam ettirerek dayanmak gerçekten çok güç, bir an önce harekete geçmek için sabırsızlanıyorum. Hücremin bulunduğu hastanenin bu bölümünde kalabilmek için, ara sıra kendimden geçmek gerekiyor. Hele son numaram o kadar inandırıcı ki, aynasızlar iki bromür iğnesi yapıp beni sıcak suya atı-veriyorlar. içinden çıkmamam için, banyonun üstü kalın bir bezle örtülü. Yalnız delikten basım görünüyor, iki saatten beri bu, deli gömleğini andıran seyin içindeyim, birden Ivanhoe görünüyor. Dev yapılı adamın bana bakısı

gerçekten ürkütücü. Korkudan boğazımın kuruduğunu hissediyorum. Kollarım bezin altında, kendimi korumam imkânsız. Yanıma yaklasıyor, iri gözleri dikkatle yüzümde geziniyor, delikten çıkan bu yüzü nerede gördüğünü hatırlamaya çalısır gibi. Soluğuyla birlikte les gibi bir koku yalıyor yüzümü, imdat istemeyi düsünüyorum ama çığlıklarımla onu daha fazla kızdırmaktan çekmiyorum. Dri elleriyle beni boğacağından emin kapıyorum gözlerimi. Bu dehset dolu birkaç saniyeyi asla unutamıyacağım. Sonunda benden u-zaklasıyor, içerde dolanıyor, sonra su veren yuvarlak musluklara gidiyor. Soğuk suyu kapayıp kaynar suyu açıyor. Deli gibi haykırıyorum, çünkü haslanmaktayım. Ivanhoe çekip gidiyor. Dçerisi buharla doldu, soluk alırken boğulacak gibi oluyor ve beni banyonun içine hapseden bu uğursuz bezden kurtulmak için insanüstü bir çaba harcıyorum. Sonunda yardımıma kosuyorlar. Aynasızlar, pencereden çıkan dumanları görmüsler. Kaynar suyla dolu banyodan çıkarıldığımda her yanım yanık içinde, çok acı çekiyorum, özellikle uyluklarım ve derimin yüzüldüğü yerler acıyor. Her yanımı pikrik asite bulayıp akıl hastanesinin küçük revirine kaldırdılar. Yanıklarım o kadar

ağır ki, doktor çağrılıyor. Birkaç morfin iğnesi, ilk yirmi dört saat geçirmeme yardım ediyor. Doktor basıma geleni sorduğunda, banyodan lâvların fıskırdığını söylüyorum Gardiyan hastabakıcı arkadasını, suyu iyi ayarlama-makla suçluyor. Salvidia, beni pikrik asite bulayıp çıktı. Harekete hazır, revirde bulunmamın büyük bir talih eseri olduğunu söylüyor. Basarısızlığa uğrarsak, hastanenin bu bölümüne görülmeden dönebiliriz. Kısa sürede revirin anahtarını da ayarlaması gerekiyor. Bir sabuna anahtarın kalıbını çıkardı. Yarın anahtar hazır. Kendimi yeterince iyi hissettiğimde, uyuklayan aynasızlardan birinin nöbetinde kaçabileceğiz. Bu geceyi kararlastırdık, birle bes arasında gidiyoruz. Salvidia görevli değil. Zaman kazanmak için sirke fıçısını aksam onbire doğru bosaltacak. Zeytin yağı fıçısını bosaltmadan denize yuvarlayacağız, fıçıların suya indirilisi sırasında zeytinyağ, denizin biraz durulmasını sağlamakta bize faydalı olacak. Un torbasından yapılma, dizime kadar inen bir pantalonum, bir yün ceketim, belimde de iyi bir bıçağım var. Boynuma, su geçirmez bir kese asacağım, içinde sigara ve bir kavli çakmak bulunacak. Salvidia,

zeytinyağı ve seker emdirdiği manyoka ununu su geçirmez bir torbaya dolduracak. Üç kilo kadar var, söylediğine göre. Vakit oldukça geç. Yatağımın içinde oturmus arkadasımı bekliyorum. Yüreğim gümbür gümbür atıyor. Az sonra yola çıkıyoruz. Talihimiz yolunda gider, Ulu Tanrı da yardımcımız olursa bu kokusmusluk yolundan galip çıkabileceğim!. Garip sey, geçmisle ilgili anılarım çok silik, yalnız babamla ailemi düsünüyorum. Ne ağırceza mahkemesinden bir görüntü var, ne jüri üyelerinden, ne de savcıdan. Kapı açıldığında, köpekbalıklarının sürüklediği Matthieu gözlerimin önündeydi. — «Kelebek, yürü.» Salvidia'nın pesinden gidiyorum. Hemen kapıyı kapayıp anahtarı koridorun bir kösesine gizliyor. «Çabuk, çabuk.» Kilere varıyoruz, 444 445 kapı açık. Bos fıçıyı çıkarmak çok basit, u, îıçıyı iplerle, ben de demir tellerle sarıyoruz. Un torbasını kapıp karanlık gecede, fıçıyı denize yuvarlamaya koyuluyorum. O zeytinyağı fıçısıyia arkamdan geliyor. Neyse ki çok güçlü, bu dimdik yokusta dolu fıçıya hâr kim olabiliyor.

— Ağır ol, dikkat et hızlanıp elinden kurtulmasın.» Fıçıyı kaçırırsa benimkiyle önünü kesmek için onu bekliyorum. Güçlük çekmeden asağı varıyoruz. Dar bir yerden denize giriliyor ama ilerdeki kayaları asmak epey güç. — Bosalt fıçıyı, dolu fıçıyla kayalıkları asamayız...» Rüzgâr bütün siddetiyle esiyor, dalgalar hırsla kayalara çarpıyor. Tamam, bosaldı fıçı. «Tıpayı iyice sok. Dur, su teneke kapağı da üstüne koy.» Delikler kapandı, «iyi çak çivirileri.» Dalgalarla rüzgârın uğultusu bizim gürültümüzü bastırıyor. Birbirine iyice bağlanan fıçıların kayalar üstünden asırılması epey güç. Her biri iki yüz yirmi bes litrelik. ,Oldukça büyük ve idaresi zor. Fıçıları denize indirmek için arkadasımın seçtiği yer de, isimizi pek

kolaylastırmıyor. «Bütün gücünle it be yahu! Kaldır biraz. Su dalgaya dikkat!» Fıçılarla birlikte kalkıyor ve kayalara düsüyoruz. «Dikkat! Fıçılar kırılmasın. Kolumuza, bacağımıza da dikkat edelim.» — Sakin ol Salvidia. Ya öne, denizden yana geç, ya da arkaya. Tamam, simdi oldu. Bağırdığımda kendine doğru çek. Aynı zamanda da ben iteceğim, mutlaka kurtulacağız kayalardan. Yalnız dayanıp yerimizde sıkı durmalıyız, dalga üstümüzden assa bile. Dalgalarla rüzgârın uğultusu arasında arkadasıma emir yağdırıyor, duyduğunu sanıyordum. Koca bir dalga, ikimizle birlikte fıçıları kaplıyor. Tam o an, bütün gücümle salı itiyorum. O da çekiyor ki, birden kıytdan kurtulup dalgaya kapılarak biraz açılıyoruz. O benim önümde, fıçıların üstüne tırmanmıs. Tam ben de tırmanırken koca bir dalga altımızdan bindiriyor, bizi tüy gibi havalandırıp diğerlerinden daha ilerdeki sivri bir kayanın üstüne atıyor. Çarpısma o kadar siddetli ki fıçılar parçalanıyor, tahtalar sağa sola dağılıyor. Dalga çekilirken, beni de kayanın yirmi metre ötesine doğru sürüklüyor. Yüzüyor, yeni 446 i- ' Dir uaıyaya Kapnıp Kıyıya yoneııyorum. iki kaya arasına düsüyor, yenjden sürüklenmek üzereyken

kayalardan birine yapısıyorum. Her yanım bere içinde a-ma paçayı kurtardım bir kere. Karaya çıktığımda, denize açıldığımız yerden yüz metre öteye düstüğümü farkediyorum. ihtiyatı elden bırakıp baslıyorum bağırmaya: «Salvidia! Romeo! Neredesin?» Cevap veren yok. Bitkin bir halde yola yatıp üstümdekileri çıkarıyor ve ayaklarımdaki lâstiklerle kalıyorum. Hay Allah, nerede arkadasım? Baslıyorum yeniden bağırmaya: «Neredesin?» Yalnız rüzgâr, deniz ve dalgalar bana cevap veriyor. Epey uzun bir süre, her bakımdan çökmüs bir halde hareketsiz kalakalıyorum orada. Sonra boynuma astığım, içinde sigara ve çakmak bulunan keseyi söküp atıyor, hırsımdan ağlıyorum. Bu kese dostumun bana armağanı, çünkü kendisi sigara içmiyor. Ayakta, rüzgâra, her seyi silip süpüren koca dalgalara karsı yumruğumu sallayıp Tanrı'ya lanet okuyorum: «Alçak, domuz, iğrenç, i... bana yüklenip durmaya utanmıyor musun? Sen iyi bir Tanrı mısın? iğrenç seyin tekisin, evet! iskence etmekten zevk alan uğursuzun birisin sen! Bir sapık, asağılık köpek! A-dını asla

ağzıma almıyacağım! Bunu hiç hak etmiyorsun.» Rüzgârın hızı kesiliyor, bu geçici durgunluk bana iyi geliyor, gerçeği görmeme yardım ediyor. Hastaneye dönecek ve revire girmeye çalısacağım. Talihim yaver giderse mümkündür. Kafamda tek düsünceyle, bir an önce revire, dönüp yatağa uzanmak düsüncesiyle yokusu tırmanıyorum. Kimse yok ortalıkta. Kolayca hastanenin koridoruna giriyorum. Salvidia'mn ana kapı anahtarını nereye koyduğunu bilmediğimden duvardan atlıyarak dalıyorum bahçeye. Uzun süre aramadan, revirin kapısının anahtarını kolayca buluyorum. Giriyor ve kapıyı üstüme kilitliyorum. Pencereye gidip fırlatıyorum anahtarı, epey u-zağa, duvarın ötesine düsüyor. Yatıyorum. Beni tek ele verecek sey ıslak lâstiklerim. Yerimden kalkıp 447 kenefe gidiyor ve iyice sıkıyorum. Çarsafı basıma çekip yavas yavas ısınıyorum. Rüzgâr ve deniz suyu beni dondurdu. Acaba dostum gerçekten boğuldu mu? Belki dalgalar onu epey ötelere sürüklemistir de, bir yere tutunmustur? Geri dönmekte çok mu a-cele ettim yoksa? Biraz daha beklemeliydim. Arkadasımın yokluğunu pek çabuk kabullenmekle suçluyorum kendimi.

Basucu masamın gözünde iki uyku hapı duruyor. Susuz yutuveriyorum ikisini de. Tükürüğüm boğazımdan asağı kaymalarına yardım ediyor. Sertçe dürtüldüğümde kendime geliyor ve aynasız hastabakıcıyı karsımda buluyorum. Oda günes içinde, pencere açık. üç hasta, dısardan içeri bakıyor. — Ne o Kelebek? Pek dalgın uyuyorsun. Saat sabahın onu. Kahveni içmedin mi? Soğumus, bak. Hadi iç sunu. Uyku sersemliğinden kurtulamadım ama, halimde bir gariplik sezmedikleri belli. — Nedan beni uyandırdınız? — Yanıkların iyilesti artık, yatağa ihtiyacımız var. Hücrene döneceksin. — Peki sef, diyor ve pesinden yürüyorum. Geçerken beni avluya bırakıyor. Fırsattan faydalanıp lâstik pabuçlarımı kurutuyorum. Kaçısımız basarısızlığa uğrayalı üç gün oluyor. Hücremden avluya, avludan hücreme gidip geliyorum. Salvidia görünmedi, zavallının kayalara çarparak öldüğü anlasılıyor. Ben ucuz kurtuldum, kurtulmamın nedeni de herhalde önde değil arkada yer alısım. Kimbiür? Buradan nasıl kurtulacağımı düsünüyorum.

Dyilestiğime inandırmak deliliğime inandırmak kadar güç olacak, kampa dönmek galiba akıl hastanesine girmekten zor. Simdi doktoru, düzeldiğime inandırmak gerekiyor. — Bay Rouviot (hastabakıcıların sefi), geceleri üsüyorum. Lütfen bana bir gömlekle bir pantalon verin, kirletmiyeceğime yemir. ediyorum.» Aynasız, saskın saskın yüzüme bakıyor. «Otur bakalım Kelebek, diyor. Anlat derdini.» — Buraya nasıl geldim, sasıyorum sef. Burası 448

akıl hastanesi, demek deliler arasındayım. Yoksa aklımı mı oynattım ben? Neden buradayım? Söyleyin, ne olursunuz. — Kelebek, iyice hastalandın simdi daha iyiye benziyorsun. Canın çalısmak istiyor mu? —¦ Evet. — Ne yapmak istersin? — Ne olursa? Artık giyimliyim, hücreleri temizliyorum. Aksam dokuza kadar kapımı açık bırakıyorlar ancak gece nöbetçisi kapımı kapatıyor. Auvergne'li bir mahkûm-hastabakıcı, dün benimle ilk kez konustu. Nöbet yerinde yalnızdık. Aynasız daha gelmemisti. Ben onu tanımıyorum ama, o beni iyi tanıdığını söylüyor. — Bu numarayı devam ettirmenin artık gereği yok aslanım. — Ne derrek istiyorsun? — Lâfa bak! Nu.maranı yuttuğumu mu sandın? Yedi yıldır deli bakıcısıyım, ilk haftasından anladım dümen yaptığım. — Ne olmus peki? — Salvidia ile buradan kaçamadığınıza gerçekten üzüldüm. Zavallı öldü. üzüldüm, çünkü iyi dosttu. Kaçacağını bana haber vermediği halde ona kırgın değilim. Bir seye ihtiyacın olursa bana söyle, elimden

geleni yaparım. Bakısları içtenlik dolu, dürüstlüğünden bir an süphe etmiyorum. Hakkında iyi seyler duymadımsa kötü seyler de isitmedim, demek ki mert bir çocuk. Zavallı Salvidia! Kaçtığı anlasılınca amma gürültü kopmustur. Denizin attığı tahta parçalarını bulmuslar. Köpekbalıklarına yem olduğunu sanıyorlar. Doktor, denize dökülen zeytinyağının ardından yanıp yakılıyor. Savas içinde kolay kolay zeytinyağı bulunamıyacağını söylüyor. — Ne yapmamı öğütlersin? — Her gün gidip hastanenin yiyeceğini alanlarla çalısmanı istiyorum. Dolasmıs olursun. Uslanmaya basla artık. On konusmandan sekizi aklı basında olmalı. Çabuk iyilesmek de doğru değil. — Sağol, adın ne senin?. kelebek 449/29 — Dupint. — Sağol dostum. Yardımını hiç unutmıyacağım. Basarısızlığa uğrayalı neredeyse bir ay oluyor. Altı gün sonra, arkadasımın ölüsü denizde bulundu. Garip bir raslantı sonucu, köpekbalıklarına yem olmamıstı. Ama söylenenlere göre, diğer balıklar barsaklarını ve bir bacağını yemisler. Kafatası göçmüs,

iyice çürüdüğü için otopsiyi gereksiz buluyorlar. Dupont'dan, benim adıma bir mektup yollayıp yollayamıyacağını soruyorum. Galgani'ye ulastırılmalı ki, posta torbasını mühürlerken içine benim mektubumu da koysun. Romeo Salvidia'nın italya'daki annesine yazıyorum bu mektubu: «Efendim, oğlunuz prangasız öldü. Denizin ortasında, mertçe, cezaevi ile gardiyanlardan çok uzakta can verdi, özgürlüğüne kavusmak için erkekçe mücadele ederken öldü. Birimizden birinin basına bir felâket gelirse, mektupla ailelerimize bildireceğimize söz vermistik. Saygıyla ellerinizden öperek bu üzücü görevi yerine getiriyorum. Oğlunuzun arkadası KELEBEK.» Bu görevi de yerine getirdikten sonra, geçirdiğim kâbusu artık düsünmemeye karar veriyorum. Hayat bu. Artık akıl hastanesinden çıkıp Seytan adasına gitmek her seyi göze alıp oradan kaçmayı denemekten baska çare kalmıyor. Aynasız beni bahçıvan yaptı, iki aydır bu iste çalısıyorum, sağlık durumum iyi. Aynasız benden o kadar

memnun kaldı ki bırakmak istemiyor. Du-pont, son muayeneden sonra doktorun, bir deneme yapmak üzere beni hastaneden çıkarıp kampa yerlestirmeye karar verdiğini söylüyor. Aynasız, bahçesine hiç bu kadar iyi bakılmadığını söyleyerek gitmeme karsı çıkıyor. Baska çarem kalmayınca bu sabah bütün çilek fidanlarını söküp çöpe attım. Söktüğüm fidanların yerine de bir küçük haç diktim. Ne kadar fidan varsa, o kadar haç. Kopan gürültüyü anlatmadın gere450 ği yok. Zindancı bası o kadar sinirlendi ki geberip gidiyordu az kalsın. Ağzı köpürüyor, konusurken boğulacak gibi oluyor, sesi çıkmıyordu. Bir el arabasının üstüne oturup hüngür hüngür ağladı sonunda. Fazla ileri gittiğimi anlıyorum ama baska çarem kaldı mı? Doktor bu olayı ciddiye almadı. Bu hasta, diyor, yeniden kampa gönderilmeli ve orada denemeli. Bakalım normal hayata dönebilecek mi? Bahçede yalnız kalınca sormak aklına geliyor. — Yahu Kelebek, neden çilek fidanlarını söküp yerine haç diktin?.

— Nedenini bilmiyorum doktor, mubassırın da beni bağıslamasını rica ediyorum. Çilek fidanlarını çok seviyordu, gerçekten üzüldüm. Ulu Tanrı'dan, o-na yeni çilekler vermesini diliyorum.

Yine kamptayım, dostlarla bulustuk. Carbonieri'-nin yeri bos, hamağımı o bosluğa asıyorum, sanki Matthieu hayattaymıs gibi. Doktor, «özel tedavi görüyor» yazılı bir bezi gömleğime diktirdi. Doktorun dısında kimsenin bana emir vermeye hakkı yok. Sabahın sekizinden onuna kadar, hastanenin önündeki yaprakları toplama i-sini verdi bana. Evin önündeki koltuklara kurulduk, birlikte kahve içip birkaç sigara tüttürdük. Karısı yanımızda, doktor karısının yardımıyla geçmisimden söz etmemi istiyor. — Sonra Kelebek? inci avcısı kızılderililerden ayrıldıktan sonra ne oldu?...» Öğleden sonralarımı bu essiz insanlarla geçiriyorum. «Beni her gün görmeye gelin Kelebek, diyor doktorun karısı. Hem sizi görmek, hem de basınızdan geçenleri dinlemek istiyorum.» Her gün doktor ve karısıyla, ara sıra da yalnız karısıyla birkaç saat geçiriyorum. Geçmisimden söz etmekle, dengemin yavas yavas yerine geleceğini söylüyorlar. Doktordan, beni Seytan adasına naklettirmesini istemeye karar verdim.

Bu is de oldu: Yarın yola çıkıyorum. Doktorla karısı,, neden Seytan adasına gittiğimi biliyorlar. Bana o kadar iyi davrandılar ki, onları aldatmak istemedim: «Doktor, bu cehenneme daha fazla dayanamı451 yacağım, beni Seytan'a gönder. Ya kaçarım ya da geberirim ama, bu is de burada biter.» — Seni çok iyi anlıyorum Kelebek. Bu baskı yönetiminden nefret ediyorum, bu yönetim iliklerine kadar çürümüs. Elveda, talihin açık olsun. 452 ONUNCU DEFTER SEYTAN ADASI DREYFÜS'ÜN SIRASI BU ada, Salut adalarının en küçüğü. En kuzeydeki, en çok rüzgâr alanı, çevresi en dalgalı olanı. Deniz kıyısı düzlük, sonra hemen yükseliyor, ikinci bir düzlükte mubassırların nöbet yeri ve sayıları onu geçmeyen kürek mahkûmları için bir tek oda. Seytan adasına adi suçluların gönderilmesi yasaklanmıs, yalnız siyasî mahkûmlar ve sürgünler gönderilebiliyor. Siyasî mahkûmlar, saç damlı bir küçük evde yasıyorlar. Pazartesi günleri pisirecekleri taze sebze kendilerine veriliyor, her gün de bir somun ekmek hakları var. Sayıları otuz kadar. Ada doktoru da, Lyon

ya da yöresinde yasamıs ve bütün ailesini zehirlediği için buraya düsmüs Leger adında biri. Siyasiler, kürek mahkûmlarıyla görüsmüyor, ara sıra da Cayenne'e mektup yazıp adadaki su ya da bu mahkûmu protesto ediyorlar. Bunun üzerine de, o mahkûm hemen adadan alınıyor ve Royale'a iade e-diliyor. Royale ile Seytan adasını bir kablo birlestiriyor, deniz genellikle çok dalgalı olduğundan Royale'in Salupası Seytan'm beton iskelesine yanasamıyor. Sayıları üçü bulan kamp gardiyanlarının bası Santori adlı biri. Uzun boylu çirkin bir herif, genellik-le de bir haftalık sakalla geziyor. — Kelebek, Seytan arasında uslu duracağını 453 zı umarım. Basıma belâ olmayın, ben de sizi rahat bırakırım. Çıkın kampa, orada görüsürüz.» Koğusta altı kürek mahkûmuyla karsılasıyorum: iki Çinli, iki zenci, bir Bordeaux'lu, bir de Lille'li. Çinlilerden biri beni iyi tanıyor, cinayet suçundan tutuklu bulundu -ğum sıra benimle Saint-Laurent'daydı. Kendisi Hin-diçini'li, bu ülkedeki Paulo Condor kürek cehenneminde patlak veren isyana katılanlardan. Mesleği korsanlık, sampanların yolunu keser, a-ra sıra da bütün bir aileyi, erkeği kadını ve çocuğuyla

öldüdürülmüs. Çok çok tehlikeli, ama ortak yasams uyabilmesi güven veriyor, sevimli gösteriyor onu. — Ne var ne yok Kelebek? — Ya sende, Çang? — Ben iyiyim Burada rahatımız yerinde. Sen var benimle yemek. Benim yanımda yatmak. Ben günde iki kere yemek pisirmek. Sen balık yakalamak. Burada çok balık var.» Santori görünüyor: — Yerlestiniz mi? Yarın sabah, Çang'la birlikte domuzlara yiyecek vereceksiniz. O hindistancevizleri-ni getirecek, siz baltayla ikiye ayıracaksınız. Körpe hindistancevizlerini kenara ayırın, disi çıkmamıs yavru domuzlara yedirirsiniz. öğleden sonra dörtte yine aynı isi yaparsınız. Bunun dısında, sabah ve öğleden i sonra birer saat istediğinizi yapabilirsiniz. Balık ¦ avlayan herkes ahçıma günde bir kilo balık ya da bö-; cek bırakmalıdır, isinize geliyor mu? — Tabiî Bay Santori. — Kaçmaktan baska sey düsünmediğinizi biliyorum, ama buradan kaçmak imkânsız olduğuna göre, içim rahat. Geceleri kapınız kilitleniyor, yine de dısarı çıkan olduğunu biliyorum. Siyasî mahkûmlardan uzak

durun. Hepsinde bıçak var. Evlerine yaklasırsanız yumurta ya da tavuk çalmaya geldiğinizi sanırlar. Onlar sizi görür, siz kimseyi göremezsiniz, yaralanır hatta ölebilirsiniz de.

iki yüzden fazla domuza yiyecek verdikten sonra girdisini çıktısını bilen Çang'ia birlikte bütün gün adayı dolastık. Deniz kıyısından adayı çepeçevre dolasan yolda beyaz sakallı bir ihtiyara rasladık. 1914 yılında Almanlardan yana yazılar yazan Yeni Kale-donyalı bir gazeteciymis. 1917 de ingiliz ya da Bel454 yır\t*ıı ııuvu^ııaıı nuııuıuıı ıı^/iıı^ııç; L-uıuı t-rcusd I f\uısuna dizdiren alçağa da rasladım. Sisko, yağ tulumu halindeki bu iğrenç herif, boyu bir buçuk metreyi geçen, bir morina balığına sopayla vuruyordu. Doktor da, siyasîlere ayrılan küçük evlerin birinde oturuyor. Pis ve iri yarı bir adam bu Doktor Leger. Boynuna ve sakaklarına dökülen çok uzun ve kır saçlarla çevrili yüzü temiz yalnız. Elleri, kabuk bağlamak bilmeyen yaralarla dolu. Herhalde kayalıkların girinti ve çıkıntılarına tutunurken ellerini yaralıyor. — Bir seye ihtiyacın olursa gel, vereyim. Ama hasta olmadan gözüme görünme. Ziyaret edilmeyi sevmem, benimle konusulmasından da hiç hoslanmam. Yumurta, piliç, ara sıra da tavuk satarım. Gizlice küçük bir domuz öidürürsen butlarından birini bana getir, karsılığında sana bir piliçle altı yumurta veririm.

Buraya kaçmak için gelmis olmalısın, içinde yüz yirmi kinin hapı bulunan su siseyi de uğramısken al. Bir mucize olur da kurtulursan ormanda faydasını görürsün. Sabah ve aksam akıl almıyacak kadar çok kaya barbunyası yakalıyorum. Her gün üç-dört kilo balığı aynasızlara veriyorum. Santori pek keyifli, simdiye kadar ona bu kadar bol balık ve Dstakoz veren çıkmamıs. Ara sıra suların alçaldığı sıra dalıyor ve üç yüze yakın böcek çıkardığım oluyor. Doktor Germain Guibert dün Seytan adasına geldi. Hava güzel olduğundan yanına Royale komutanıyla karısını da almıstı. Bu essiz kadın, Seytan adasına ayak basan ilk kadındı aynı zamanda. Komutana bakılırsa, simdiye kadar hiç bir sivil girmemis Seytan'a. Doktorun karısıyla bir saatten fazla konusma fırsatı buldum. Dreyfüs'ün oturup açıklara, kendisini kovan Fransa'ya uzun uzun baktığı sıraya kadar benimle geldi. Tası oksayarak: — Bu parlak tas, bize Dreyfüs'ün düsüncelerini söyleyebilse, dedi. Kelebek, bu herhalde son görüsmemiz. Kısa süre sonra kaçacağınızı söylüyorsunuz çünkü. Sizi basarıya ulastırması için Tanrı'ya dua e-deceğim. Gitmeden önce de oksadığım su sıraya kadar çıkmanızı ve bir dakika kadar durup benimle vedalasmanızı

istiyorum. 455 Komutan, seytan ı Hoyaıe aaasına Dagıayan lo ile doktora, dilediğim zaman balık ve Dstakoz göndermeme izin verdi. Santori de razı. — Elveda doktor, elveda hanımefendi.» Salupa, rıhtımdan ayrılırken, mümkün olduğu kadar sakin görünmeye çalısarak onları selâmlıyorum. Bayan Gui-bert'in gözleri irilesmis: «Bizi hep hatırla, çünkü seni hiç unutmayacağız» der gibi. Dreyfüs'ün sırası tepede, adanın kuzey burnunun üstünde. Kırk metre yüksekten denize bakıyor. Bugün balığa çıkmadım. Bir varilin içinde yüz kilodan fazla barbunyam var, zincirle bağlı bir fıçıda da bes yüzden fazla Dstakoz ve böcek. Doktora da yeter, Santori'ye de, bizim Çinliye de... 1941 yılındayız, on bir yıldan beri içerdeyim. tO-tuz besime geldim. Hayatımın en güzel yılları ya koğuslarda, ya da zindanlarda. Bu sürenin yalnız yedi ayını kızıideriii kabilemin yanında özgür geçirebildim. Kızılderili karılarımdan dünyaya gelmesi gereken çocuklarım simdi sekiz yasında. Akıl alır gibi değil! Zaman ne kadar çabuk geçiyor. Geriye baktıkça, güçlükle katlanabildiğim her saati, her

dakikayı görebiliyorum. Geçmiste kalan anlar, dertli yolumun her kösesinde kazılı. Otuz bes yas! Nerede Montmartre, Blanche ala-m, Pigale, Petit Jardin, Clichy Bulvarı! Meryem Ana yüzlü, uyusturucu madde kullanmaktan irilesen umutsuzluk dolu gözleriyle ağırceza mahkemesinde bana: «Üzülme adamım!» diye bağıran Nenette nerede? Nerede on iki jüri üyesi? Aynasızlar? Bassavcı? Babam, Alman boyunduruğu altında kurulan kızkardeslerimin yuvaları? Kaç kere kaçmaya kalkıstım? Dur bakalım, kaçtı sayısı? Dlkinde aynasızları bayıltıp hastaneden tüymüstüm. Dkincisi Kolombiya'da, Rio Hacha'dan. En güzeliydi o. Tam bir basarıyla sonuçlanmıstı. Kabilemi neden bıraktım sanki? Bir sehvet ürpertisi bütün vücudumda gezindi. Kızılderili kızkardeslerle sevismelerimi içimde hisseder gibiyim. Baranquilla'dan, üçüncü, dördüncü, besinci ve 456 altıncı kez kaçmaya çalısmam, üst üste uğradığım talihsizlikler. Kilisede, pisipisine bosa giden hazırlığımız! Duvarı yıkamıyan dinamit, pantolonu takılan Clousiot! Uyku ilâcının nöbetçiyi bayıltmayısı.

Yedincisi Royale adasına raslıyor. Bebert Cû-lier alçağı ihbar etti. O karsıma çıkmasa mutlaka basaracaktım. Ağzını kapamıs olsaydı, zavallı dostum Carbonieri ile özgürlüğümüze kavusacaktık. Sekizinci ve. sonuncu kaçısım akıl hastanesinden. Yanlıs, benim yönümden büyük bir yanlıs. Denize açıldığımız yerin seçimini italyan'a bırakmak büyük hata. Dki yüz metre asağıda, mezbahaya doğru, fıçıları herhalde çok daha rahat yüzdürürdük.

Suçsuz mahkûm Dreyfüs'e, hayata bağlanma gücünü kazandıran bu sıra bana da faydalı olabilmeli. Yenilmis saymamalıyım kendimi. Yeniden kaçmaya çalısmalıyım. Evet, bu parlak kaygan, dalgaların hiç durmadan çarptığı kayalara tepeden bakan tas benim için bir örnek, bir destek olmalı. Dreyfüs kendini asla bırakmadı, sonuna kadar da suçsuzluğunu ispatlamaya çalıstı. Ardında Emile Zola ve ünlü «Dtham ediyorum»u vardı tabii. Yine de sağlam bir adam olmasa, bunca haksızlıktan sonra bulunduğum yerden kendini asağı atardı. Dayanabildi. Ben Dreyfüs'ten zayıf çıkmamalı ve «kazanmak ya da ölmek» ilkesiyle kaçmayı düsünmeliyim. Unutmam gereken ölüm sözcüğü, kazanmalı ve özgür olmalıyım. Dreyfüs'ün sırasında oturduğum uzun saatler boyunca düsüncelerim geziniyor, geçmisi hayal ediyor ve pembe gelecek düsleri kuruyorum. Fazla ısıktan, dalgaların köpüklü tepelerinde yansıyan platin rengi parıltıdan çoğu kere gözlerim kamasıyor. Bu denize görmeden aka aka, rüzgârı izleyen dalgaların bütün akla gelebilecek huysuzluklarını öğreniyorum. Deniz, bıkıp usanmadan, adadan biraz ileri çıkmıs

kayalıklara saldırıyor. Kayaların içini kurcalıyor, parçalar koparıyor. Seytan adasına: «Defol, ortadan kalkman gerek, karaya doğru atılırken yolumu kesiveriyor-sun. Bunun için, her gün bıkıp usanmadan senden ufak ufak parçalar koparıyorum,» diyor sanki. Fırtına patladığında deniz gemi azıya alıyor, saldırıp yıktığı457 nı geri çekılırKen auzıemeKie Kaımıyor, en umı\ y ti ve çıkıntılara su soldurup, «Buradan geçilmez» der gibisinden dikilen dev kayaları alttan alttan çökertmek istiyor. iste o sıra, çok önemli bir sey kesfediyorum. Tam Dreyfüs'ün sırasının altında, dev kayalara doğru saldıran dalgalar kırılıyor ve aynı siddetle geri çekiliyor. Bes altı metre genisliğinde bir at nalı meydana getiren iki kaya arasına sıkıstığından tonlarca su da-ğıiacaK yer bulamıyor. Kayaların ardı dimdik dolayı-siyle de suların, denize dönmekten baska çıkıs yolu kalmıyor. / Çuvalları nereden alacağımı biliyorum, çünkü domuz ahırında, hindistancezivi doldurmak için istediğimizden çok çuval var. Yapılacak ilk sey bir deneme. Dolunay çıktığında sular daha yüksek oluyor, dolayısıyla da dalgalar daha

güçlü. Dolunayı bekliyeceğim. Kabuğu çıkarılmamıs kuru hindistancevizleriyle dolu, iyi dikilmis bir çuvalı, içine girmek için suya dalmayı gerektiren bir mağarada gizliyorum. Dstakoz yakalamak için suya daldığım sıra buldum bu mağarayı. Istakozlar mağaranın tavanına konuyor, sular alçaldığında mağaraya hava giremiyor. Hindistancevizi çuvalına bağlı bir ikinci çuvalın içine de, otuz bes, kırk kilo çeken bir tas koydum. Bir yerine iki çuvalla yola çığacağımdan, asağı yukarı da yetmis kilo çektiğimden denge sağlanmıs oluyor. Bu deney öncesinde çok heyecanlıyım. Adanın bu yüzüne ayak basmak yasak. Dalgaların devamlı dövdüğü, dolayısıyla da kaçmak için en tehlikeli sayılabilecek yeri, birinin denize açılmak için seçebileceği kimsenin aklına gelmez. Bu nokta çok önemli. Dalgaların parçalanıp iki kaya arasına sıkıstığı sıra, hindistancevizi dolu çuvallarla kendimi suya atarsam, hiç kuskusuz geri çekilirken beni de beraberinde sürükleyecekler. Oysa, kıyıdan kopabilirsem açığa sürüklenip Ro-yale kayalıklarına düsmememi sağlayacak tek yer burası. Baska yerden değil, buradan yola çıkmalıyım. Hindistancevizi ve tas dolu çuvallar çok ağır,

458 tasınması epey güç. Çuvalları kayanın üstüne çekemedim. Kaya kaygan, dalgalar yüzünden de devamlı ıslak. Çang'la da konustum, gelip bana yardım edecek. Yakalanırsak köpekbalığı avına çıktığımızı söylemek için bir sürü olta ve balıkçı ıvır zıvırı aldı yanına. — Ha gayret Çang, biraz daha dayanırsan tamamdır. Ay ısığı bu görüntüyü gün gibi aydınlatıyor. Dalgaların gürültüsü basımı döndürdü. Çang soruyor: «Hazır mısın Kelebek? Su dalgayla gönder.» Bes metreye yakın bir yüksekliği olan dalga deli gibi kayaya saldırıyor, altımızda parçalanıyor ama çarpısma o kadar güçlü ki sular kayanın üstünden asıp bizi tepeden tırnağa ıslatıyor. Ama bu, çekilmek üzere bulunan dalgaya çuvalı fırlatmamızı engellemiyor. Saman çöpü gibi sürüklenen çuval açılıveriyor. — Gördün mü Çang, oldu bu is!. — Dur bakalım, çuval geri dönecek mi onu anlayalım. Bes dakika geçmiyor ki, benim çuval, yedi, sekiz metre yüksekliğe varan koca bir dalganın tepesinde geri geliyor. Müthis canım sıkılıyor. Hindistancevizi ve tas dolu çuvallar, dalganın üstünde tüy gibi. Dalga çuvalı

tepesinde, köpüklerin biraz önünde sürüklüyor, akıl almaz bir güçle geldiği yerin biraz soluna fırlatıyor ve kayalara çarpıp parçalıyor. Çuval açılıyor, hindistancevizleri yayılıyor, tas dibe gidiyor. Dalga bizi silip süpürdü, tepeden tırnağa ıslattı, her yanımızı sıyrık ve çürük içinde bıraktı. Neyse ki denize doğru değil de, karaya doğru saldırıyordu. Çang'la birlikte, bu uğursuz yere bir daha göz at-maksızın mümkün olduğu kadar hızla uzaklasıyoruz. — Dyi değil Kelebek. Seytan'dan kaçma fikri hiç iyi değil. Royale daha iyi. Güneyinden çok daha rahat yola çıkabilirsin.

— Evet ama Royale'dan kaçtığımız en geç iki saat içinde anlasılır. Hindistancevizi dolu çuvalın ilerlemesi için dalgalardan baska bir güç bulunmadığından, adadaki üç tekne tarafından kolayca makasa alınabilirim. Oysa burada tekne yok, sonra kaçtığımı anlamaları için bütün gecenin geçmesi gerekiyor; av459 lanırken boğulduğum da sanılabilir. Seytan'da telefon bile yok. Kötü havada denize açılırsam, hiç bir tekne Seytan'a ulasamaz. Dolayısıyla buradan yola çıkmalıyım. Ama nasıl? öğlende yakıcı bir günes çıkıyor. Kafatasının içinde insanın beynini kaynatan bir tropikal günes. Yerden çıkıp büyüyecek ve gereken dayanıklığı kazanacak. Pek derin olmayan her su birikintisini birkaç saatte kurutan ve yerinde bir tuz tabakasından baska sey bırakmayan günes. Evet hava, gözlerimin önünde hareketleniyor, ısığın deniz üstünde yansıması göz bebeklerimi yakıyor. Havayı dansettiren bir günes bu. Bütün bunlar, yine de Dreyfüs'ün sırasına oturup denizi bir kere daha incelememe engel olmuyor. O an ne kadar hıyar olduğumu anlıyorum.

Diğer dalgalardan iki kere yüksek olan ve çuvalımı kayalıklara vuran, dipten gelen dalga ancak yedi kerede bir tekrarlanıyor. Öğlende günes batıncaya dek, bu dev dalganın biçiminde ve yenilenmesinde değisme olup olmadığını, hep yedi kerede bir mi olustuğunu anlamaya çalısıyorum. Gerçekten de, dipten gelen bu dalga, bir kere bile sırasını değistirmedi. Asağı yukarı altı metre yüksekliğindeki altı dalgadan sonra, kıyıdan üç yüz metre kadar ötede bu dev dalga olusuyor. Bir «I» gibi, dosdoğru geliyor. Yaklastıkça da büyüyor ve yükseliyor. Diğer altısının tersine, tepesinde köpük olusmuyor gibi. Ya da pek az. Kükreyerek uzaklarda kaybolan bir gökgürültüsü gibi, özel sesi var. iki kayaya çarpıp kıyıya tosladığında, diğer dalgalardan çok daha yüklü olduğu için boğuluyor sanki, kaya arasında birkaç kere dönüp dolanıyor, girdabı andıran bu sular çıkıs yolu bulduğunda koca kaya parçalarını da söküp götürüyor. Kayalar dalganın etkisiyle gidip gelirken öyle bir gümbürtü kopuyor ki, sanki yüzlerce kamyon birden tas bosaltıyor. Bir çuvala yirmi kadar hindictanceviziyle yirmi kilo gelen bir tas koydum. Dalga parçalanır parçalanmaz da

çuvalı içine attım. Gözlerimle izleyebilmem imkânsız, çünkü altım çok köpüklü, ama su emilircesine çekilirken çuvalı bir 460 an seçiyorum. Kıyıya dönmüyor. Diğer altı dalga, onu kıyıya atacak kadar güçlü değil. Yedincide büyük dalga olusuyor ama, çuval dalganın doğduğu yeri geçmis olmalı, göremiyorum çünkü. Sevinç ve umut dolu, kampa yürüyor. Tamam, mükemmel bir denize açılma yolu buldum. Dsin raslantıya kalır yanı yok. Yine de daha ciddi bir deney yapacak birine sıkı sıkı bağlı ve hindistanceviziyle dolu, üstüne yetmis kilo gelen iki üç tas parçası yerles-tistirdiğim çuvalları salacağım. Son denemeyi Çang'a anlatıyorum. Çinli dostum söylediklerimi can kulağıyla dinliyor. — Çok iyi Kelebek. Kaçma yolunu buldun sanıyorum. Ben, büyük denemede sana yardım edecek. Su iyice yükselmeli, sekiz metreyi bulmalı. Gündö-nümü yakın. Çang'ın yardımı ve gündönümünde sekiz metreyi geçen sulardan faydalanarak, seksen kilo gelmesi gereken üç tas yüklü çuvalı büyük dalgaya atıyoruz. — Saint - Joseph'de denize atlayıp kurtarmaya çalıstığınız kızın adı neydi?

— Lisette. — Seni kurtaracak dalgaya biz Lisette adını verecek. Kabul mü? — Kabul. Lisette, istasyona giren bir ekspresin gürültü-süyle geliyor. Dki yüz elli metreden fazla bir uzaklıkta olusuyor, kaya dimdik, her saniye daha da büyüyerek yaklasıyor. Gerçekten etkileyici bir görünüsü var. O kadar büyük bir hızla çarpıyor ki, Çang'la ikimiz kayanın üstünde sırılsıklam kesiliyoruz. Yüklü çuvallar kendiliğinden düsüyor. Biz, kayanın üstünde duramıyacağımızı farkettiğimizden kendimizi geri atıyoruz, ıslanmaktan kaçamadık ama uçuruma yuvarlanmaktan kurtulduk. Denemeyi yaptığımız sıra saat on. Tehlike yok, çünkü görevli üç aynasız, adanın epey uzağında simdi. Dalganın doğduğu noktayı astı mı acaba? Dalganın doğduğu yere yakın olup olmadığını anlayacak bir isaret yok elimizde. Lisette'i izleyen altı dalga, onu kıyıya sürükleyecek güçte değil. Lisette bir kere daha olusuyor, kıyıya doğru geli461 yor. O da çuvalları sürüklemiyor. Demek ki çuvallar, büyük dalganın etki alanından çıkabildi.

Çuvalları bir daha görebilmek için hızla Dreyfüs'-ün sırasına tırmanırken, tam dört kere, Seytan'a doğru değil de batıya yönelen dalganın tepesinde görünüp kaybolduğunu sevinçle farkediyoruz. Deneyimiz olumlu, bunun tartısma götürür bir yanı yok, Lisette'in sırtında, büyük serüvene doğru yola çıkacağım. — Bak, surada.» Bir, iki, üç, dört, bes, altı, iste Lisette geliyor. Dreyfüs'ün sırasının bulunduğu yerde deniz hep dalgalı ama, bugün, özel bir kızgınlığı var sanki. Lisette kendisine has gürültüsüyle ilerliyor. Her zamankinden fazla suyu beraberinde sürüklüyor, daha da büyük sanki. Bu koca yığın, iki kayaya her zamankinden çabuk ve dümdüz tosluyor, dağılıp koca kayalar arasındaki bosluğa girdiğinde, her zamankinden daha sersemletici gibi.

— Buraya mı atlamak gerekiyor sence? Dostum, berbat bir yer seçmissin. Ben yokum bu iste. Kaçmaya niyetliyim ben, intihar etmeye değil.» Sylvain'e Lisette'i anlattığımda çok etkilendi. Üç gündür o da Seytan adasında, birlikte yola çıkmayı teklif ettim hemen. Kendimize birer sal yapacaktık. Kabul ederse, karaya ayak bastığımızda yola birlikte devam edebileceğim bir dostum bulunacak. Ormanda tek basına kalmak hos olmasa gerek. — önceden korkma sakın. Dlk anda herkes çekinir. Ama bu dalga, diğerlerinin seni tekrar kıyıya atmalarını önleyecek güçteki tek dalga. — Sakin ol, bak, diyor Çâng. Biz gereken denemeyi yaptık. Bir kere denize açıldın mı, ne Seytan'a dönebilirsin, ne de Royale'e düsersin. Sylvain'i kandırmak için tam bir hafta uğrasmam gerekti. Bir doksan boyunda, sporcu gövdesi bastan asağı kas dolu bir adamdı. — Peki, yeterince uzağa sürükleneceğimizi kabul ediyorum. Sonra, toprağa ne kadar zamanda ayak basacağımızı tahmin ediyorsun?

— Açıkçası, bilmiyorum Sylvian. Dalgalara kapılıp sürüklenmemiz uzun ya da kısa sürebilir, havaya bağlı. Denize iyice yapısacağımızdan rüzgârın bize 462 pek etkisi olmayacak? Ama hava kötülesirse dalgalar iyice büyür ve bizi daha çabuk kıyıya atar. Yedi, sekiz, ya da en fazla on med ve cezirde kıyıyı buluruz. Yani, kırk sekiz ile altmıs saat arasında bir sey. — Hesabı nasıl yapıyorsun? — Adalarla kıyı arası kırk kilometreden fazla değil. Dalgaların yönüne bak. Asağı yukarı yirmi ilâ yüz elli kilometre kadar yol almamız gerekecek. Kıyıya yaklastıkça dalgalar bizi daha büyük bir hızla sürükleyecekler, ilk bakısta, kıyıdan bu kadar uzaklıktaki bir enzakın saatte bes kilometre gidebileceğini aklın kesmiyor mu? Dikkatle bana bakıyor ve anlattıklarımı dinliyor. Bu iri yarı adam çok zeki. — Saçmalama, tabii ki kesiyor. Hele sular alçalmasa zaman bile kaybetmeyiz. Suların alçalması yolumuzu kesip bizi kıyıdan açığa sürükleyecek. Yoksa otuz saati bulmadan karaya ayak basarız. Haklısın, alçalan sular ancak kırk sekiz ilâ altmıs saat arasında karaya varmamıza sebep olacak.

— Demek süphe yok, benimle geliyorsun? — Geliyor gibiyim. Düsün ki, karaya ayak basıp ormana daldık. Ne yaparız? — Kourou yakınlarına düsmeye bakmalıyız, orada önemli bir köy var, altın arayıcıları ve balata (bir çesit kauçuk) toplayanlarla dolu. Büyük bir dikkatle köye sokulmak gerek, çünkü yakınında bir de mahkûmlar kampı yer alıyor. Herhalde ormana, Cayenne ve Çinlilerin toplandığı bir kamp olan inini'ye giden yolu gösterir kazıklar dikilmistir. Mahkûm ya da bir sivil zenciyi yakalayıp bizi, inini'ye kadar götürmesini sağlamalıyız. Temiz yürekli çıkar da yardımcı olursa bes yüz kâğıt tutustururuz eline, çeker gider. Bir de kafa dengiyse alırız yanımıza. — Hindiçinililer için özel olarak yapılan Dnini kampında isimiz ne? — Orada Çang'ın kardesi var. — Evet, benim kardes orada. ,O kaçmak sizinle, tekne bulmak, yiyecek bulmak. Siz Cik-Cik'i buldu mu, kaçmak kolaylasır. Bir Çinli asla gammaz değil. Ormanda ne zaman bir Annam'lı görecek, korkmadan onunla siz Cik-Cik'e haber gönderecek. 463 — Neden kardesine Cik-Cik diyorlar? diye so-ruyar Sylvain.

— Bilmem, pna bu adı Fransızlar taktı.» Sonra devam ediyor: «Çok dikkat. Kıyıya yaklasınca çamur var. Çamurda yürümek zor, sizi emer. Siz suların yükselmesini bekleyecek ve ormandan sarkan sarmasıkları dalları yakalayıp çıkacaksınız. Çamurda yürümek hapı yutmak demek. — Evet Sylvain! Kıyıya çok yaklassak bile balçıkta yürümemeliyiz. Bir dala ya da sarmasıklara tutunacak kadar yaklasmayı beklemeliyiz. — Oldu Kelebek, kararımı verdim, geliyorum seninle. — Dki sal da asağı yukarı birbirinin esi olacak, kilolarımız da yakın, herhalde birbirimizden fazla uzağa düsmeyiz. Yine de belli olmaz. Birbirimizi kaybedersek nasıl bulusuruz? Buradan Kourou görülmez. Ama Royale adasındayken, Kouro'nun sağında ve asağı yukarı yirmi kilometre ötede, günes vurduğunda iyice seçilebilen beyaz kayalıkları farkettin mi? — Evet. — Kıyı boyunda raslanan tek kayalıklardır onlar. Sağı ve solu, uçsuz bucaksız bir bataklıktır. Bu kayalar kus pisliğinden beyazlasmıstır. Kayaların üstünde binlerce kus yasar, hiç bir insan oraya ayak

basmadığından ilk molayı orada verir, oradan ormanın içlerine dalarız. Yanımıza alacağımız yumurtalarla hindistancevizlerini yeriz. Ates yakmak yok. Kayalıklara ilk varan diğerini bekler. — Kaç gün? — Bes. Bes gün içinde gelemezse artık gelemiyecek demektir zaten.

Sallar hazır. Sağlam olsun diye çuvalları iki kat yaptık. Çuval üstünde gitmeye alısabilmek için, on günlük bir çalısma dönemi istedim. O da benim gibi, dolu çuval üstünde durmaya alısıyor. Her keresinde de, çuvallar alabora olma tehlikesi geçirdiğinden üstünde durabilmek için epey güç harcamak gerektiğini görüyoruz. Fırsat buldukça çuvalın üstüne uzanmak gerek. Uyumamak zorundayız, uyuduk mu denize düsebilir, çuvalı yakalıyamayız, sonra. Çang, içine kavli çakmakla sigara koyabileceğim su geçirmez bir 464 kese yaptı bana. Yanımıza almak için, her birimiz on hindistancevizi rendeleyeceğiz. Bu yiyecek hem karnımızı doyuracak, hem de susuzluğumuzu giderecek. Santori'nin, içine sarap konan bir deri kırbası varmıs. Hiç kullanmadığı için, Çang aynasız evine gittiğinde kırbayı yürütmeye çalısacak. Hareket pazar günü saat onda. Ay doruğuna vardığında suların yüksekliği sekiz metreyi bulacak, Li-estte adını verdiğimiz dalga da en güçlü anlarını yasayacak. Çang pazar sabahı, domuzların yiyeceğini tek basına

verecek. Ben, bütün cumartesi ve pazar gününü uyumakla geçireceğim. Aksam onda yola çıktığımızda, gücüm yerinde olacak. Çuvallarımın birbirinden ayniması imkânsız. Gerek kenevir halatları, gerekse pidinç tellerle iyice bağladım, ayrıca da bir yelken ipiyle diktim. Diğerlerinden daha büyük çuvallar da bulduk, ağızları birbirine geçiyor. Hindistancevizlerinin sulara dökülmesi imkânsız. Sylvain durmadan beden eğitimi hareketleri yapıyor, ben de bacaklarımı saatlerce küçük dalgalara verip baldırlarıma masaj yapıyorum. Suyun devamlı bacaklarıma çarpması, ayakta durabilmek için direnmemi gerektiriyor. Böylece de, çelik gibi kaslarım oldu. Adada hiç kullanılmayan bir kuyu var, bu kuyunun da üç metre boyunda bir zinciri. Bu zinciri, çuvalları birlestiren iplere sardım. Bitkin düsersem kendimi bu zincirle çuvallara bağlıyacağım. Belki de böylece, çuvaldan denize düsme tehlikesi geçirmeden uyuyabileceğim. Çuvallar alabora olursa soğuk su beni uyandıracak, hemen eski haline getirebileceğim. — Hadi bakalım Kelebek. Topu topu üç gün kaldı.» Dreyfüs'ün sırasına oturmus, Lisette'e bakıyoruz.

— Evet topu topu üç gün kaldı Sylvain. Ben basaracağımıza inanıyorum. Ya sen? — Ben de eminim Kelebek. Salı gecesi ya da çarsamba sabahı ormanda olacağız. Sonra Allah kerim. Çang ikimize onar hindistancevizi rendeleyecek. kelebek 465/30 Bıçakların dısında sarmasıkları kesip ormanda yol açmaya yarıyan iki de pala alacağız yanımıza. Bu palaları adadaki ağaçların durduğu yerden yürüttük. Dnini kampı, Kourou'nun doğusunda. Yalnız sabahları, günese karsı yürümekle yönümüzü kaybet-miyeceğimizden emin olabiliriz. — Pazartesi sabahı Santori aklını oynatacak, diyor Çang. Ben, Kelebek'le senin kaybolduğunuzu pazartesi günü saat üçte, aynasız öğlen uykusundan uyanmadan söyiemiyecek. — Neden evine kosup balık avlarken dalgalara kapılıp açığa sürüklendiğimizi söylemiyesin? — Hayır, basıma is açmak istemem. Sef, diyecek, ben, Kelebek'le Sylvain bugün ise gelmedi. Domuzlara ben yiyecek verdi.» Ne bir eksik, ne bir fazla. Seytan Adasından Kaçıs

Pazar günü, aksamın yedisi. Yeni uyandım. Cumartesi sabahından beri kendimi uykuya zorluyorum. Ay saat dokuzda çıkacak. Dısarısı karanlık daha. Gökyüzünde de pek az yıldız var. Yağmur dolu koca koca bulutlar, uçarcasına tepemizden geçiyor. Barakadan yeni çıktık. Geceleri gizlice balığa ya da adada dolasmaya çıktığımızdan, bütün arkadaslar bunu olağan buluyor. Ufak tefek bir oğlan, Arap dostuyla birlikte geliyor. Herhalde bir kösede sevismis, dönüyorlar. Barakaya girmek için tahtalardan birini kaldırmalarını gözlerken, dostuyla günde iki - üç kere sevismenin Arabın mutlu olmasına yettiğini düsünüyorum. Cinsel ihtiyaçlarını gidermek, kürek cehennemini onun gözünde cennete çevirmeye yetiyor. Oğlan için de durum aynı. Yası yirmi üçle yirmi bes arasında olmalı. Vücudu eski tazeliğinde değil aslında. Süt beyaz tenini korumak için dilediği kadar gölgede kalmaya baksın, bir Adonis değil artık. Ama kürekte, özgürlüğü sırasında bulamıyacağı kadar dostu var. Arap sevgilisinin dısında, Montmartre'in Rochechouart bulvarında gezinen orospuları gibi, saati yirmi bes franga kendini satıyor. Müsterilerinin sağladığı zevkten baska

466 kazandığı parayla da, kendisi ve adamı, rahat rahat yasayıp gidiyorlar. Müsterileriyle birlikte sapıklıklarının içinde yuvarlanıyor, küreğe adım attıkları günden bu yana, beyinleri baska seyle uğrasmıyor. Bunları mahkûm eden savcı, çürümüslük yoluna sokmak isterken mutlak bir basarısızlığa uğramıs. Onlar mutluluğu, bu pislik içinde bulmuslar. Tahta, genç oğlanın arkasından kapanıyor. Sylvain, Çang ve ben basbasa kalıyoruz. . — Yolcu yolunda gerek.» Çabucak adanın kuzeyini buluyoruz. Salları mağaradan çıkarıyoruz. Simdiden tepeden tırnağa ıslandık. Rüzgâr, açık denize özgü kükremesiyle esip duruyor. Sylvain'le Çang, salımı kayanın tepesine çıkarmama yardım ediyorlar. Son anda, sol bileğimi

çuvalın içine sokmaya karar veriyorum. Birden; çuvaldan düsüp dalgalara kapılarak sürüklenmekten korkuyorum. Sylvain, Çang'ın yardımıyla karsıdaki kayanın tepesine tırmanıyor. Ay yükselmis, her sey iyice seçilebiliyor. Basıma bir havlu sardım. Yarım saat kadar daha beklememiz gerekli. Çang yanıma geldi. Boynuma sarılıyor, yanaklarımdan öpüyor. Kayalara uzanıp bir girintiye çekilerek bacaklarıma yapısacak ve dalga kayalara çarptığında dengemin bozulmamasına çalısacak. — Bir dalga daha var! diye bağırıyor Sylvain, öbürü bizi açığa sürükleyecek olan!» Salının önünde durmus, üstünden geçecek sulardan korumak istiyor. Ben de onun gibi duruyorum, üstelik Çang'ın elleri ayak bileklerime yapısmıs, sinirinden tırnakları etlerime gömülüyor. Bizi götürecek olan Lisette göründü. Bir ok gibi yaklasıyor. Her zamanki sersemletici gümbürtüsüyle kayalara çarptı ve at nalı biçimindeki girintiye doldu. Arkadasımdan bir saniye önce attım kendimi sulara, sallarımız birbirine yapısık, Lisette bizi bas döndürücü bir hızla açığa doğru emercesine sürüklüyor. Bes

dakika olmadan üç yüz metre açıldık. Sylvain salının üstünde değil, ben daha ikinci dakikada tırmanıverdim. Elinde beyaz bir bez parçası hemen yukarı fırlayıp üstüne tünediği Dreyfüs'ün sırasından Çang bi467 ze son olarak veda ediyor. Dalgaların olusup Seytan adasına yöneldikleri tehlikeli noktayı geceli bes dakika oldu. Bizi sürükleyenler çok daha uzun, neredeyse köpüksüz ve o kadar düzgün ki, sallarımız devrilme tehlikesi geçirmeden, suya yapısarak, sarsılmaksızın yol alıyor. Bu yüksek ve derin dalgalar arasında inip çıkıyor ve tatlı tatlı uzaklasıyoruz. Bu yüksek ve derin dalgalar arasında inip çıkıyor ve tatlı tatlı uzaklasıyoruz. Dalgalardan birinin tepesine çıktığımda, basımı iyice çevirerek Çang'ın beyaz paçavrasını son kez görebiliyorum. Sylvain benden pek uzakta değil, elli metre kadar ilerde. Hep kolunu kaldırıyor, sevinç ve zafer isaretleri yapıyor. Gece pek dertli geçmedi denizin çekisindeki değisikliği iyiden iyiye hissettik. Yükselen sular bizi açığa sürükledi, simdi alçalmaya baslayanlar karaya doğru itiyor.

Ufukta günes doğuyor, demek ki saat altı. Teknemiz, karayı görebilmemize yardım etmiyecek kadar alçak. Yalnız adalardan iyice uzaklastığımızı fark-ediyorum, günes iyice yükselip ortalığı aydınlattığı halde adalar güç seçiliyor. Hele üç tane olduklarını anlamak imkânsız. Bir kara parçası görüyorum, o kadar. Ayrıntılarını seçemediğime göre de, otuz kilometre kadar ötemizde kaldıklarını düsünüyorum. Yüzüm, bir zafer gülümsemesiyle aydınlanıyor. Çuvalların üstüne otursam nasıl olur? Rüzgâr arkamdan da itebilir nasılsa. Oturdum. Zinciri çözüp belime doluyorum. Ellerimi kaldırıp rüzgârda kurutmaya çalısıyorum. Bir sigara içeceğim, keyifle tüttüreceğim. Tamam. Uzun uzun, derin derin ilk nefesleri çekiyor ve yavasça koyuveriyorum. Artık korkum kalmadı. Harekete geçmeden önce ve yola çıktığımız sıra korkudan çektiğim karın ağrılarını sizlere anlatmam gereksiz. Hayır, korkmuyorum artık, öyle ki sigaramı bitirince biraz rendelenmis hindistancevizi yemeyi bile düsünüyorum. Ağzıma koca bir avuç rendelenmis hindistancevizi atıyor, ikinci bir sigara yakıyorum sonra. Sylvain benden epey uzakta. 468

Zaman zaman, aynı anda dalganın tepesine çıktığımızda birbirimizi görebiliyoruz. Günes bütün gücüyle beynime vuruyor, kafatasımın içinde beynim kaynıyor sanki. Havluyu ıslatıp basıma sarıyorum. Yünlü gömleğimi çıkardım, rüzgâra rağmen sıcaktan boğulacak gibiyim. Allah kahretsin! Salım alabora oldu, az kaldı boğuluyordum. Epey su yuttum. Bütün çabalarıma rağmen çuvalı çevirip üstüne oturamıyorum bir türlü. Devrilmeme sebep olan da cinzir. Zincir yüzünden hareketlerim hiç rahat değil. Neyse sonunda salın yanı sıra yüzüp derin soluklar almaya koyuldum. Zincirden kurtulmak istiyor, çözülmeye çalısıyorum. Sinir içindeyim, aceleden bir türlü açamıyorum. Neyse, bu is de oldu! Kötü dakikalar geçirdim doğrusu. Zincirden kurtulamıyacağım düsüncesi beni deli etmisti. Çuvalı ters çevirmek zahmetine katlanıyorum, bitkinim, bir damla gücüm kalmadı bu isi yapacak. Tırmanıyorum üstüne. Altıyla üstü arasında ne fark var ki? Bir daha kendimi bağlamıyacağım, ne zincirle, ne baska bir seyle. Daha yola çıkarken, kendimi bileğimden bağlamakla yaptığım enayiliği gördüm. Bu

kadarı yetmeliydi bana. Günes, kollarımı ve bacaklarımı amansız sekilde yakıyor. Yüzüm atesler içinde. Islattıkça beter oluyor, çünkü su hemen buharlasıyor ve yanma daha da artıyor. Rüzgârın hızı epey kesildi, belki yolculuk simdi daha rahat, çünkü dalgalar eskisi kadar yüksek değil. Ama hızım iyice azaldı. Dolayısıyla da kötü bir hava ile dalgalı denizi sakin bir denize yeğ tutuyorum. Sağ bacağıma kramp girdi, müthis ağrıyor, sesimi duyabilecek biri varmıs gibi haykırıyorum. Parmağımla kramp yerinin üstüne haç isareti yapıyor, anneannemin bunu yapmakla krampı geçirebileceğimi söylediğini hatırlıyorum. Kocakarı ilâcı en ufak bir sonuç vermiyor. Günes de batıya doğru iyice alçaldı. Saat öğleden sonranın dördü, yola çıktığımızdan bu yana, dördüncü keredir sular yükseliyor. Yükselen sular da, sanki öncekilerden daha büyük bir hızla beni kıyıya doğru itiyor.

469 Artık Sylvain'i devamlı görebiliyorum, o da beni rahat görüyor. Dalgalar pek yükselmediğinden, gözden kaybolduğu ender. Gömleğini çıkardı, belden yukarısı çıplak. Sylvain bana isaretler yapıyor. Hareketlerine bakılırsa ellerini kürek gibi kullandığı anlasılıyor. Yanına yaklasabilmem için salının hızını kesiyor sanki. Ben de çuvallarımın üstüne uzanıyor ve koi- larımı suya daldırıyorum. Baslıyorum kürek çeker gibi yapmaya. O hız keser, ben hızlanırsam belki birbirimize yaklasırız. Suçortağımı iyi seçmisim doğrusu, sağlam bir insan, yüzde yüz bu isin adamı. Kollarımla kürek çekmekten vazgeçtim. Yoruluyorum. Gücümü yitirmemem gerek. Karnımı doyurup çuvalı çevirmeye çalısacağım. Hem yiyecek torbası, hem de deriden su sisesi altta kaldı. Hem karnım a-cıktı, hem de susadım. Dudaklarım çatladı, yanıyor. Çuvalları tersine çevirmenin en iyi yolu onlara asılmak, dalganın tepesine çıktığımızda da ayaklarımla itmek. Bes denemeden sonra, bir itiste salımı ters - yüz etmeyi basarıyorum. Harcadığım güç beni yorgun düsürdü, güçlükle tırmanıyorum çuvalların üstüne.

Günes artık ufukta, kısa süre sonra kaybolacak. Demek ki saat altıyı buluyor. Gecenin dertli geçmiyeceğini umuyorum, dalgalarla boğusmak beni güçten düsürüyor. Santori'nin deri torbasından esaslı bir yudum çekiyorum, iki avuç da hindistancevizi tıkıyorum ağzıma. Karnım doydu, rüzgârda kumdum, keseden bir sigara çıkarıp keyifle tüttürüyorum. Hava kararmak üzereyken Sylvain havlusunu salladı, ben karsılık verdim, birbirimize iyi geceler diledik. Benden epey uzakta yine. Bacaklarımı uzatıp oturuyorum. Yün gömleğimi iyice sıktım, sonra sırtıma geçirdim. Bu gömlekler ıslansa da insanı sıcak tutuyor. Ama günes ufukta kaybolunca soğuğu hemen hissettim. Rüzgâr da serinliyor. Yalnız batıdaki bulutlar, ufuktan yayılan pembe ısınlarla renkleniyorlar. Geri kalan her sey, gitgide kararan gecede kayboluyor. Doğuda, rüzgârın geldiği yerde bulut yok. Simdilik yağmur tehlikesini atlattık demektir. 470 Çuvalın üstünde sıkı durmaktan, bosu bosuna ıslanmamaktan, iyice yorulduğumu hissettiğimde kendimi çuvallara bağlamanın, hele geçirdiğim deneyden sonra, doğru olup olmayacağını düsünmekten baska seye

kafa yorduğum yok. Sonra, zincir çok kısa olduğundan hareketlerimin güçlestiğini anlıyorum. Bir parçasını da, çuvalları bağlayan iplere doiadım ama o parçayı yeniden kazanmak mümkün. Böyle hareketlerim daha da kolaylasacak. Zinciri yeniden belime doluyor, ama eskisi gibi iyice sıkmıyorum. Simdi içim daha rahat, çünkü uykuya dalıp çuvalımı yitirmekten ödüm kopuyor. Evet, rüzgâr artıyor, dalgalar da irilesiyor. Yükselip alçalması gitgide artan sal mükemmel yol alıyor. Ortalık iyice karardı. Gökyüzü milyonlarca yıldızla kaplı. Çoban Yıldızı hepsinden parlak. Arkadasımı göremez oldum. Yeni baslıyan bu gecenin önemi büyük, talihimiz yaver gider de rüzgâr bütün gece aynı hızla eserse, sabaha kadar epey yol alacağız. Gece ilerledikçe rüzgârın siddeti artıyor. Ay ağır ağır suyun yüzünü aydınlatıyor, rengi koyu kırmızı. Tüm yuvarlaklığıyia belirdiğinde, yüzeyindeki kara lekeleri iyice seçebiliyorum. Bu lekeler onu bir insan yüzüne benzetiyor. Saat onu geçmis olmalı. Ortalık gitgide aydınlanıyor. Ay yükseldikçe çevremi daha iyi görüyorum. Dalgaların tepesi platin renginde, garip parıltıları gözlerimi yakıyor. Bu gümüsî parıltılara bakmamak

imkânsız, ama günes ve tuzlu suyun iyice ağrıttığı gözlerimi yaralıyor, yakıyor. Kendi kendime, isi fazla büyüttüğümü söylüyorum ama üst üsle üç sigara içmekten de kendimi alamıyorum. Dalgalı bir denizde, salın düzenli olarak inip çıkmasından olağan sey yok. Bacaklarımı uzun süre çuvalın üstüne uzatamam, çünkü devamlı oturmaktan her yanıma kramp giriyor ve müthis canım acıyor. Tabii, devamlı olarak belime kadar su içindeyim. Göğsüm kuru, rüzgâr yünlü gömleğimi kurut471 yükselmiyor. Gözlerimin yanması artıyor. Kapıyorum. Zaman zaman da kestiriyorum. «Uyumamam gerek» Dile kolay, dayanılır gibi değil bu uyku. Hay Allah kahretsin! Her yanımı saran gevseklikle mücadele ediyorum. Her kendime gelisim, beynimde büyük bir acı oluyor. Kavli çakmağımı çıkarıyorum. Dalar gibi olduğumda koluma ya da boynuma bastırıyorum. Bütün gücümle kovmaya çalıstığım büyük bir korku belirdi içimde. Uyuyacak mıyım? Suya düsünce soğuk beni uyandıracak mı? Kendimi zincirlemekle iyi etmisim. Bu iki çuval benim bütün hayatım, yitiremem onları. Suya yuvarlanıp uyanmazsam felâket olur.

Birkaç dakikadır, yine iliklerime kadar ıslağım. Diğerlerinin düzenli yolunu izlemek istemediği anlasılan asi bir dalga sağdan çarpıverdi. Beni biraz ıslatmakla kalmadı, dengemi yitirmeme yol açınca, iki normal dalgayı tepeden tırnağa giyiverdim. Dkinci gece de epey ilerledi. Saat kaç acaba? Batıya doğru inmeye baslayan aya bakılırsa, sabahın ikisi ya da üçü olmalı. ,Otuz saate yakın bir süreden beri suyun üstündeyiz, iliklerime kadar ıslanmak bir ise yarıyor: Soğuk beni iyice uyandırdı. Titriyorum ama güçlük çekmeden gözlerimi açık tutabiliyorum.

Bacaklarım uyustu, altıma almaya karar verdim, iki elimle çekerek bacaklarımı altıma alabiliyorum. Ayak parmaklarım dondu, belki altımda ısınabilir. Uzun süredir bağdas kurmus oturuyorum. Oturusumu değistirmek iyi geliyor. Sylvain'i görmeye çalısıyorum, ay suyun yüzünü iyice aydınlatıyor çünkü. Ama iyiden iyiye alçaldı, tam karsıma düstüğü için çevremi seçmekte güçlük çekiyorum. Hayır, bir sey göremiyorum. Onda, kendini çuvallara bağlayacak bir sey yoktu, denize düsmüs olmasın? Umutsuzlukla çevreme göz gezdiriyorum, bosuna. Rüzgâr çok siddetli ama düzenli, değisken değil, en önemlisi de bu. Rüzgâra alıstım, gövdem de çuvallara yapısmıs «yek-vücut» olmus gibi. Çevreme bakınmaktan, arkadasımı görme arzu472 sundan baska sey düsünemez oluyorum. Ellerimi rüzgârda kurutuyor, sonra parmaklarımı ağzıma götürüp bütün gücümle ıslık çalıyorum. Dinliyorum. Cevap yok. Syivain parmaklarıyla ısıık çalmayı biliyor mu acaba? Kimbilir. Yola çıkmadan önce ona sormalıydım. Kendimize kolayca iki düdük yapabilirdik! Bunu

düsünemediğim için de kendi kendime sövüp sayıyorum. Sonra iki elimi ağzıma götürüp «Hey, hey!» diye haykırıyorum. Rüzgârın sesi ve dalgaların hısırtısından baska cevap yok. Dayanamayıp çuvalların üstünde ayağa kalkıyorum, sol elimle de zincirimi kaldırıp bir dalganın tepesinde iyice yükselene dek dengemi koruyorum. Tepeye vardığımda ayaktayım, inip çıkarken diz çökü-yorum. Ne sağda bir sey var, ne solda, ne de önümde. Ardımda kalmasın? Ayağa kalkıp arkama bakmaya cesaret edemiyorum. Karanlıkta seçebildiğim tek sey, solumda uzanan koyu renk bir çizgi Herhalde orman görünürde olmalı. Günes doğduğunda ağaçları göreceğim, keyfim yerine gelecek, «Sabah ağaçları göreceksin Kelebek! Tanrı yardım etse de arkadasını da görebil-sen!» Ayak parmaklarımı ovaladıktan sonra bacaklarımı uzattım. Sonra ellerimi kurutup bir sigara içmeyi düsünüyorum. Bir değil iki sigara tüttürüyorum. Saat kaç acaba? Ay iyiden iyiye alçaldı. Dün gece, günes doğmadan ne kadar önce kaybolduğunu pek hatırlamıyorum. Gözlerimi kapayıp önceki gecenin görüntülerini hatırlamaya çalısıyorum. Bosuna. Yok, yok!... Birden doğuda günesin doğuverdiğini

görüyorum, batıda da ayın bir parçası rahatça seçilebiliyor. Demek ki saat bese geliyor. Ay, sulara dalıp kaybolmakta epey ağırdan alıyor. Çoban Yıldızı Kutup Yıldızı diğerlerinden fazla parlıyor. Çoban Yıldızı gideliberi, Kutup Yıldızı gökyüzünün ecesi. Rüzgâr artıyor gibi. Ya da bana, gecekinden daha siddetli geliyor. Dalgalar daha çok yükselip alçalıyor, tepelerindeki köpükler aksamınkinden çok daha fazla. Otuz saat geçti bile. Simdilik islerin iyi gittiğini kabul etmek gerek, en zor olan da baslayacak günü at'atmak. 473 Dün sabah altıdan aksam altıya kadar günesin altında yanıp kavrulmak derimi yüzdü. Günes iyice yükseldiğinde epey dertli olacak. Dudaklarım simdiden çatlıyor, oysa gecenin serinliği daha geçmedi. Gözlerimle birlikte dudaklarım müthis yanıyor. Kollarımla ellerim de öyle. Mümkün olsa kollarımı açıkta bırakmayacağım ama güneste, yünlü gömlekle durabilir miyim? En çok yanan yerlerim de bacak aralarımla kıçım. Bu yanmanın nedeni günes değil, tuzlu su ve devamlı çuvallara sürtünme.

Her sey bir yana aslanım, ister yan ister yanma, kirisi kırdın iste. Vardığın yer de pek çok seye katlanmayı gerektirir, gerektirecektir de. Karaya ayak basma olanağı yüzde doksan, bu önemli bir sey değil mi be? Yüzümün derisi soyulmus, gövdemin yarısı cılk yara da olsa böyle bir yolculuk ve böyle bir sonuca ulasma karsılığında önemli sayılabilir mi hiç? Düsün ki tek köpekbalığına raslamadım. Herhalde hepsi tatile girmis olmalı! Kısmetli olduğunu inkâr mı edeceksin, kısmetlisin ulan. Bak, bu kez gerçekten basardın isi. inceden inceye düsündüğün, hazırladığın firarların en basarılısı, göreceksin bak, en düsünülmeden yapılanı olacak, iki çuval dolusu hindistancevizi, sonra da bırak kendini rüzgârla dalgalara. Yürü karaya. Her gemi kalıntısının kıyıya sürüklendiğini bilmek için, mühendis okulundan çıkmak gerekmez ki. Rüzgârla dalgalar geceki gibi olursa, öğleden sora mutlaka toprağa ayak basarız. Tropiklerin canavarı ardımdan yükseliyor. Bugün her seyi kasıp kavurmaya kararlı, çünkü bütün ısınlarını koyuveriyor. El çabukluğuyla geceyi dağı-tıveriyor. Tropiklerin tartısılmaz kralı olarak kendini kabul

ettirmek için, yatağından iyice kalkması bile gerekmiyor. Rüzgâr, göz açıp kapayıncaya dek ılındı. Bir saat sonra boğucu bir sıcak olacak. Bütün gövdemde büyük bir rahatlık var. ilk ısınlar bana değer değmez, belimden basıma bir sıcak dalgası gidip geliyor. Basıma sardığım havluyu çıkarıyorum, odun atesine verircesine yanaklarımı günese veriyorum. Bu canavar beni kavurmaya baslamadan, ölümden önce hayat verdiğini hissettirmeye çalısıyor. Kanım damarlarımda akıyor, ıslak uyluklarım bile canlanan kanımın akısını hissediyor. . Ormanı iyice seçebiliyorum, tabiî yalnız ağaçların tepelerini. Pek uzakta değil sanki. Günesin biraz daha yükselmesini bekleyip ayağa kalkacak ve Sylvain'e bakacağım.

Bir saate varmadan günes iyice yükseliyor. E-vet, bugün hava çok sıcak olacak. Sol gözüm yarı yarıya kapalı, gözkapaklarım birbirine yapısıyor. A-vucumun içine su doldurup gözümü ovalıyorum. Yakıyor. Gömleğimi çıkarıyorum, günes iyiden iyiye yakmaya baslamadan biraz çıplak oturmak gereğini duydum. Diğerlerinden daha güçlü bir dalga, alttan vurup beni iyice yükseltti. Alçalmaya baslamadan yarım saniye önce dostumu görebildim. Belden yukarısı çıplak, salının üstünde oturuyordu. Beni görmedi: Solumda ve biraz ileride ama aramız iki yüz metreden bile az. Rüzgâr hep siddetli, ona yaklasmak i-çin gömleğimi havada tutmayı düsünüyorum. Bu yelken, herhalde ondan hızlı yol almamı sağlıyacak. Yarım saat kadar yelkenle yol alıyorum. Ama dislerim ve ellerim arasında gerdiğim gömlek özellikle dislerimi ağrıtıyor, üstelik rüzgâra dayanmak için harcadığım güç beni çok yorgun düsürüyor. Bu isten vazgeçtiğimde, kendimi dalgalara bıraktığım zaman daha yavas yol aldığımı hissediyorum. Yasasın! Bizim oğlanı görebildim, önümde, aramız yüz metreden az. Ne yapıyor ama? Beni merak ettiği yok sanki? Yeni bir dalgayla havalandığımda onu, bir, iki, üç kere görüyorum. Sağ elini gözüne siper edip

çevresine bakındığını farkettim. Arkana bak be hıyaroğlu hıyar! Bakmıs olmalı, beni göremedi herhalde. Ayağa kalkıp ıslık çalıyorum. Yeniden dalganın tepesinde yükseldiğimde Sylvain ayakta, bana bakıyor. Gömleğini havaya kaldırıyor. Oturmadan önce belki yirmi kere birbirimizi selâmladık. Her dalgada gömleğimizi salladık, garip sey, hep de aynı zamanda yükseliyoruz. Son iki dalgada, artık açık seçik görülebilen ormanı isaret ediyor. Kıyı ile aramızda on kilometreden az var. Dengemi yitiriyor ve kıç üstü 474 475 oturuyorum çuvallara. Arkadasımı ve ormanı du Kadar yakınımda görünce büyük bir sevinç doluyor içime, öyle bir heyecan ki bu, hüngür hüngür ağlıyorum. Çapak içindeki gözlerimi temizleyen gözyasları arasında rengârenk binlerce kristal görüyor ve aptal gibi: Sanki kilise camları, diyorum kendi kendime. Bugün Tanrı seninle birlik Kelebek. Doğanın dev unsurları arasında, rüzgâr, denizin uçsuz bucak-sızlığı, dalgaların

yüksekliği, ormanın yemyesil ve etkileyici kubbesi karsısında, sizi çevreleyenlere o-ranla küçücük kalıyor ve belki, hiç aramadan, Tanrıya raslıyor, ona dokunuveriyorsunuz. Bir tek gün ısığından yoksun, diri diri gömüldüğüm iğrenç zindanlarda geçirdiğim binlerce saat boyunca nasıl geceyi eledimse, bugün kendisine dayanamıyacak kadar güçsüz olanları yok etmek üzere doğan günese dokunuyor, gerçekten Tanrı'ya değiyor, onu çevremde, içimde hissediyorum. Kulağıma fısıldıyor hatta: Acı çekiyorsun, danada çekeceksin ama, bu kez senden yana olmaya karar verdim. Söz veriyorum, güçlükleri yenip galip çıkacaksın.» Hiç bir dinsel eğitimden geçmemek, hıristiyan dininin elif besini, isa'nın babasının kimliğini, Meryem Ana'nın gerçek kisiliğini, babasının dülger mi yoksa deveci mi olduğunu biimemek. Bütün bu cehalet tabakası, gerçekten arandığında Tanrı'ya ras-lamayı engellemiyor. Rüzgârda, güneste, denizde, ormanda, yıldızlarda insanoğlunun beslenmesi için sağa sola bol bol serpistirdiği balıklarda onu bulmak mümkün. Günes hızla yükseldi. Saat sabahın onunu bulmus olmalı. Gövdemin belden yukarısı kurudu. Havlumu yeniden ıslayıp basıma sarıyorum. Gömleğimi giydim, çünkü omuzlarım, sırtım ve kollarım müthis acıyor.

Çoğu kere suyun içinde olan bacaklarım bile ıstakoz gibi kıpkırmızı. Kıyıya yaklastığımızdan çekim çok daha güçlü, dalgalar neredeyse dikey olarak karaya yöneliyor. Ormanı ayrıntılarıyla seçebiliyor, yalnız bu sabah dört, bes saat içinde karaya doğru epey yol aldığımızı düsünüyorum. Dlk firarım, bana uzaklıkları göz kararıyla ölçme yeteneğini verdi. Bir yer ayrıntılarıyla 476 seçilmeye baslandı mı, uzaklık bes kilometreden az demektir. Ağaçların kalınlıklarını, hatta bir dalganın tepesinden, devrilip yapraklarını suya salan koca ağacı seçebiliyorum. iste, yunus balıklarıyla kuslar! Allah vere de, yunus balıkları benim salı itmeye kalkmasa. Gemi kalıntılarını ve kazazedeleri sahile itmek gibi bir alıskanlıkları olduğunu duymustum. Onlara yardım etmek gibi iyi bir niyetleri olduğu halde, burunlarıyia vura vura öldürebiliyorlarmıs. Hayır çarpmıyorlar salıma, çevremde dolanıyorlar, üçü dördü iyice yaklasıp bunun ne mene sey olduğunu anlamak için kokluyor bile. Ama salıma sürtünmeden dönüp gidiyorlar. Of, ucuz kurtulduk.

öğlen oldu, günes tam tepemde, Herifçioğlu beni haslamak niyetinde anlasılan. Gözlerim durmadan yasarıyor, burnumun ve dudaklarımın derisi çoktan sıyrıldı gitti. Dalgaların yüksekliği daha az, kulakları sağır eden bir gürültü ve hırsla kıyıya doğru atılıyorlar. Bunlar daiga değil, bizi kıyıya sürükleyen birer silindir. Kıyıya yakın bir yere büyük gürültüyle çarpıyor, iyiden iyiye köpüklenip bu engeli asınca ağaçlara doğru saldırıya geçiyorlar. Kıyıya bir kilometreden az var. Aristokratik sorguçlarıyla, çamuru gagalıyarak gezinen beyaz kusiarı seçiyorum, kıyıyla aramızda bir kilometreden az var. Bu kuslar binlerce. Hiç biri, iki metreden fazla havalanmıyor. Bu kısacık uçuslar da, daigalar tarafından ıslatılmamak için. Ortalık köpük dolu, deniz de çamur renginde, iğrenç. ,O kadar yakınız ki, ağaç gövdelerinde, suların varabildiği en yüksek noktada kalan pis izi seçebiliyorum. Dalgaların gümbürtüsü, bu rengârenk binlerce kusun çığlığını bastırmaya yetmiyor. Dibe sürtünüyo-rum. iki, üç metre daha. Slaf! Değdim dibe, çuvalım çamura oturdu. Beni daha ileri götürecek kadar su yok.

Günese bakılırsa saat öğleden sonranın ikisi, yola çıkalı kırksekiz saat oluyor. Evvelki gün gecenin onunda

hareket etmistik. Demek bu yedinci med-cezir. Yola çıktığımızda, cezir baslıyalı iki saat oluyordu. Yine suların çekildiği sıraya raslamamız nor477 mal. Sular, üç saat sonra yeniden yükselmeye baslıyacak. Gece ormanda olacağım. Zinciri atmıyalım ki, sular iyice yükselip dalgalar tepemizden asmaya basladığında düsmeyelim, iki, üç saat geçmeden çuvallarım yüzmeye baslıyamaz. Sylvain sağımda ve yüz metre kadar da ilerimde. Bana bakıyor ve bir takım isaretler yapıyor. Bağırarak bir seyler söylemek istiyor ama sesi kısılmıs anlasılan, duymam gerektiği halde bir sey duyamıyorum. Dalgalar kesildiğinden balçık üstündeyiz, kusların gürültüsünden baska sey rahatsız etmiyor bizi. Ben ormanın bes yüz metre kadar uzağındayım, Sylvain ise yüz - yüz elli metre önümde. Ne yapıyor bu hıyar herif? Ayağa kalktı ve saldan atladı. Delirdi mi ne? Yürümemesi gerekir, attığı her adımda biraz daha gömülecek batağa, belki sala bile dönemiye-cek. Islık çalmak istiyorum, mümkün değil. Biraz suyum var, onu dikip bağırmaya çalısıyorum. Ağzımdan ses çıkmıyor. Çamurda hava kabarcıkları var, demek görülen ince bir

kabuk. Altı iyice yumusak, paçasını kaptıran herif boku yedi demektir. Sylvain bana dönüyor, bakıyor, anlıyamadığım bir takım isaretler yapıyor. Ben de isaretle: Hayır, hayır salından kımıldama, kıyıya varamazsın! demeye çalısıyorum. Çuvalların ardında kaldığından salın yakınında mı, yoksa uzağında mı, onu da kestiremiyorum, önce yakında olduğunu sanıyorum biraz gömülürse çuvallarına hemen yapısabilir. Birden, epey uzaklastığını ve çamura gömülmeye baslayıp kendini kurtaramadığını, artık salına dönmenin imkânsızlığını farkediyorum. Bir çığlık geliyor kulağıma. Bunun üzerine çuvallarıma yüzünkoyun uzanıp ellerimi çamura gömüyor ve bütün gücümle itiyorum. Çuvallar altımda ilerliyor, böylece yirmi metre kadar yo! alıyorum. Biraz sola kayıp ayağa kalktığımda arkadasımı görüyorum, yarı beline kadar çamurların içinde. Salına da on metre yakın. Kapıldığım dehset yeniden sesimi kazanmamı sağlıyor, haykırıyorum: «Sylvain, Sylvain! Kımıldama yerinden, uzan çamurlara! Bacaklarını kurtarmaya çalıs!» Rüzgâr sesimi uzaklara tasıdı, Sylvain de duydu. Evet dercesine bana basını sallıyor. Yeniden 478

yüzükoyun uzanıp kollarımla salımı ilerletiyorum. Hırs bana insanüstü bir güç veriyor, otuz metre daha yaklasıyorum dostuma. Herhalde bir saati askın bir süredir çabalamaktayım, ama iyice yaklastım. Aramız elli - altmıs metre ya var ya yok. Sylvain'i pek iyi seçemiyorum. Ellerim, kollarım ve yüzüm çamur içinde, oturup sol gözüme giren tuzlu çamuru temizlemeye çalısıyorum. Bu yetmiyormus gibi sağ gözüme de tuzlu çamur kaçıyor, ikisi birden baslıyor yasarmaya. Önümü göremez oluyorum. Neyse, yeniden Sylvain'i seçebildim; yatmıyor, ayakta, yalnız göğsü çamurun dısında. ilk dalga kendini hissettiriyor. Üstümden astı a-ma çuvalları pe* kımıldatmadan az öteme yayıldı ve çamuru köpükleriyle kapladı. Göğsü çamurun dısında kalan Sylvain'in de çevresinde dolanıyor. «Dalgalar arttıkça çamur yumusayacak? diye düsünüyorum kendi kendime. Her ne pahasına olursa olsun, yanına varmalıyım.» Yavrularını yitirme tehlikesiyle karsı karsıya kalan hayvanlarınkini andıran bir güç her yanımı kaplıyor. Kaçınılmaz bir tehlikeye yavrusunu kaptırmak istemeyen ana kus gibi, Sylvain'in yanına varmak için

çamuru avuçluyorum. Bir sey söylemeden, hareket etmeden, iri gözleri benimkilerin içinde, bakıyor. Çizerine dikilen gözlerim bakıslarını kaçırmamaktan baska sey düsünmüyor, ellerimi nereye daldırdığıma bile aldırmıyorum. Biraz yavaslıyorum, üstümden asan ve tüm gövdemi kaplayan iki dalga yüzünden çamur iyice yumusadı. Eskisinden çok daha ağır ilerliyorum simdi. Koca bir dalga geçti, az kalsın boğuyordu beni ama, çamurdan da biraz kaldırdı. Daha iyi görebilmek için oturuyorum. Çamur Sylvain'in koltuklarına yükselmis. Aramızda kırk metreden az var. Hiç durmadan bana bakıyor. Çamura gömülerek öleceğini anlamıs gibi zavallı, hem de karanın üç yüz metre ötesinde. Yüzünkoyun uzanıyor ve neredeyse sıvı halini a-lan çamuru kucaklıyorum artık. Gözlerimiz birbirine çakılmıs gibi. Daha fazla güç harcamamamı isterce^ sine isaret ediyor. Yine de yoluma devam ediyorum, 479 derken büyük bir dalga beni havalandırıyor ve çuvallardan ayırıyor neredeyse bes - altı metre sürüklüyor. Dalga geçtiğinde bakıyorum. Sylvain kayboldu, ince bir su tabakasıyla kaplanan balçık köpüklü ve dümdüz.

Son bir veda isareti bile yapamadı dostum. Gösterdiğim tepki hayvanı, iğrenç, yasama içgüdüsü her seye üstün geliyor: «Sen hayattasın ya. Tek basmasın ama, dostun yok, ormana girdiğinde isin pek kolay olmayacak.» Oturmusum, sırtımda patlayan bir dalga beni kendime getiriyor. Dki büklüm oldum, dalga o kadar siddetli ki bir süre soluğum kesiliyor, tıkanıyorum. Sal biraz daha sürüklendi ve metrelerce kaydı, ancak o an, dalganın ağaçların dibine yayılısını izlerken Sylvain'in ardından gözyası döküyorum: «Ne kadar yakındık karaya, yerinden kımıldamasaydın olmaz mıydı sanki? Ağaçlara üç yüz metre kalmıstı! Neden söyle bana neden yaptın bu enayiliği? Kuru tabakanın, sahile varmanı sağlayacak kadar sağlam olduğunu nereden çıkardın? Günes mi aklını basından aldı? Ne bileyim? Yoksa bu cehenneme daha fazla dayanamadın mı? Söyle, neden senin gibi bir adam, güneste birkaç saat daha kavrulmayı göze alamadı?»

Dalgalar, gök gürültüsünü andıran bir gümbürtüyle birbirini izliyor. Gitgide sıklasıyor ve yükseli-yorlar. Her keresinde sırılsıklam oluyor ve birkaç metre ilerliyorum, ama balçıktan kopmus değilim. Bese doğru baslıyorum yüzmeye. Su biraz yükseldiğinden dalgalar eskisi kadar gürültü çıkarmıyor. Gümbürtü kesildi. Sylvain'in çuvalları ağaçların arasına vardı bile. Ben de varıyorum kıyıya, balta girmemis ormanın yirmi metre kadar ötesine yavasça konuyorum. Sular çekildiğinde yine çamurun üstündeyim ellerimle bir dal ya da sarmasığa tutunmadan yerimden kımıldamamakta kararlıyım. Yirmi metre bir sey kaldı. Yeniden havalanıp ağaçların yanına varmam için bir saatten fazla beklemem gerekiyor. Kükreyerek iten bir dalga, beni ağaçların üstüne fırlatıyor. Zinciri gevsetip çıkarıyorum. Atmıyorum ama, belki ihtiyacım o-lur. 480 Ormanda Yarı yüzüp yarı yürüyerek, günes batmadan ağaçların arasına girmeliyim, insanı emen çamurdan kurtulamıyorum bir türlü. Su ormanın içlerine giriyor, karanlık bastığında hâlâ kuru toprağa varamadım.

Bir çürük kokusu burnuma geliyor, gaz yüzdesi o kadar yüksek ki gözlerim yanıyor. Bacaklarıma otlar ve yapraklar sarılıyor durmadan. Çuvalımı biraz daha itiyorum. Her adımda ayaklarım, su altında kalan toprağı yokluyor, ancak fazla gömülmediğinde yürüyorum. ilk gecemi, yere devrilmis kocaman bir ağaç gövdesi üzerinde geçiriyorum. Yığınla böcek üstümde geziniyor. Gövdem yanıyor ve batıyor. Torbarm ağacın üstüne çektim ve sıkı sıkı bağladım, yünlü gömleğimi de sırtıma geçirdim. Hayatım torbanın içinde, hindistancevizlerini açınca karnım doyacak ve dayanma gücünü bulacağım. Palam sağ bileğime bağlı, iki kalın daldan meydana gelen yuvaya, bitkin uzanıyorum. Bir sey düsünmeden dalıp gidiyorum. Yok, yok, sadece iki üç kere: «Zavallı Sylvain!» diye mırıldandım, sonra kendimden geçtim. Kusların sesiyle uyanıyorum. Günes ormanın i-çine pek giremiyor, biraz yukardan geldiğine göre saat yedi ya da sekiz olmalı. Çevrem su içinde, sular yükselmis demek. Belki onuncu med - cezirin sonu. Seytan'dan yola ç;kalı altmıs saati buldu. Denizden ne kada- uzakta olduğumun farkında değilim. Kıyıya gidip güneste kurunabilmek için suların çekilmesini beklemek zorunlu. Dçme suyum kalmadı, üç avuç kadar

rendelenmis hindistancevizim var. Onları yiyor, birazını da yaralarımın üstüne sürüp rahatlıyorum, içindeki yağ acılarımı dindiriyor. Sonra iki sigara tüttürüyorum. Bu kez bencilliğe yönelmeden Sylvain'i düsünüyorum. Yalnız basıma kaçmaya tasarlamamıs mıydım? Tek basıma kurtulmaya kararlıydım demek. Değisen bir sey yok öyleyse, yalnız büyük bir üzüntü var içimde, arkadasımın çamurlara gömülüsünü görmeme engel olacakmıs gibi gözlerimi kapıyorum. Artık onun için her sey bitti. kelebek 481731 Torbamı yerlestirdiğim yuvaya oturup içinden bir hindistancevizi çıkarabiliyorum. Bacaklarımın arasında, ağaca vura vura açıyorum iki tanesini. Kabuğun yırtılması için sivri ucunu vurmak gerekiyor. Palayla kesmekten daha iyi. Bir taze hindistancevi-zini yiyor, içindeki hafif sekerli suyu da içiyorum. Sular hızla çekiliyor, çamurda rahatça yürüyüp kıyıya varmam mümkün. Bugün günes nefis, deniz de pek güzel. Sylvain'-in kaybolduğu yere uzun uzun bakıyorum. Bir çukurdaki temiz deniz suyuyla yıkadığım gövdem de giysilerim çabucak kuruyor. Bir sigara tüttürüyorum. Dostumun mezarına son bir bakıs, ormana giriyor ve yola koyuluyorum. Torbam sırtımda, ağır ağır dalıyorum.

Ağaçlarda suların yüksekliğini gösteren en u-fak bir iz yok. Burada mola verecek, yirmi dört saat dinleneceğim. Hindistancevizlerini açacak, beyaz etlerini çıkarıp torbama dolduracağım. Karnım acıktığında yiyeceğim olur. Ates de yakabilirim ama, bunu pek doğru bulmuyorum. Günün ve gecenin geri kalan bölümünü olaysız geçiyor: Kusların çığlıkları, günes doğduğunda beni uyandırıyor. Hindistancevizlerinin hepsini açtıktan sonra, sırtımda ufak bir çıkınla doğuya ilerliyorum, öğleden sonra üçe doğru bir patikaya rasladım. Bu, ya balata toplayanların izlediği yol, ya da orman korucularıyla altın arayıcılarının. Yol dar ama temiz, üstü dallarla kaplı değil, insanların bu patikayı sık sık kullandıkları belli oluyor. Zaman zaman, birkaç nalsız esek ya da katır izine raslıyorum. Kuruyan çamurun üstünde, bas parmağın iyice belirgin olduğu çıplak ayak izleri de var. Hava kararana dek yürüyorum. Hindistancevizi çiğniyorum durmadan, besleniyorum ve susuzluğum kalmıyor. Ara sıra, iyice çiğneyip yağını çıkardığım tükürükle karısan parçaları burnuma, dudaklarıma, yanaklarıma sürüyorum. Gözlerim sık sık birbirine yapısıyor, irin dolu. ilk fırsatta gözlerimi tatlı suyla yıkayacağım. Torbamda, hindistancevizinden baska içinde Marsilya sabunu bulunan su geçirmez bir kutu var. Bu kutuya ayrıca bir tras

makinesi, bir düzüne kadar jilet ve bir fırça koydum. 482 Elde pala ilerliyorum ama palayı kullanmam gerekmiyor hiç, yolun üstünde en ufak bir engel yok. Dki yanımda yeni kesilmis dalları farkedebiliyorum. Bu patikadan epey adam geçtiği belli, çok dikkat etmeliyim.

Orman, ilk kaçısım sırasında Saint-Laurent-duMaroni'de gördüğümün esi değil. Bu iki katlı Maro-ni ormanı kadar sık da değil, ilk bitki örtüsü bes altı metreye kadar yükseliyor. Yirmi metre kadar yukarda da ağaçların meydana getirdiği kubbe var. Patikanın sağı biraz aydınlık. Sol yanı ise neredeyse gece. Hızla ilerliyor, insanlar ya da yıldırım yüzünden çıkan orman yangınlarının meydana getirdiği açıklıklara raslıyorum. Günes ısınları da, hafif hafif içeri sızıyor. Isınların eğimi, günesin batmak üzere olduğunu göstermekte. Sırtımı günese verip doğuya, Kourou'daki zenci köyüne ya da aynı adı tasıyan kampa doğru ilerliyorum. Hava birden kararacak. Gece yürümemeliyim. Ormana dalacak ve yatacak bir yer bulacağım. Patikanın otuz metre kadar uzağında, muz yapraklarını andıran sık bir bitki örtüsü altına yerlesiyor, palamla kestiğim bir yığın yaprağı da altıma serip uzanıyorum. Islanmadan bir uyku çekebileceğim. Talihim de var, yağmur yağmıyor, iki sigara tüttürüyorum. Bu gece o kadar yorgun da değilim. Hindistancevizi karnımı devamlı tok tutuyor. Yalnız susuzluktan ağzım

kuruyor, tükürüğüm güç olusuyor. Firarın ikinci bölümü basladı, karada basım derde girmeksizin geçirdiğim bu üçüncü gece. Ah! Sylvain de yanımda olaydı. Yok ama oğlum, elinden ne gelir? Eyleme geçmek için, hayatta kimsenin öğüdüne ya da desteğine ihtiyaç duymadın ki! Sen komutan mısın, er misin yoksa? Hıyarlasma Kelebek, dostunu kaybetmek herkesin basına gelebilecek bir üzücü olay, ama ormanda yalnız kalman gücünü yitirmen demek değil ki. Royale'de, Saint -Joseph'de, ya da Seytan adasındakiler artık iyice u-zakta kaldılar, onlardan ayrılalı altı gün oluyor, Ko-urou'ya haber gitmis olmalı, önce kampta görevli483 aynasızlara, sonra köydeki zencilere. Herhalde bir jandarma karakolu da olmalı yakında. Köye doğru yürümen akıllıca bir is mi? Köy çevresini hiç bilmiyorsun. Kamp, köyle sehir arasında. Kourou hakkında baskaca bildiğim yok. Royale'deyken ilk raslıyacağım adamın yolunu kesmek, Çinlilerin ve bu arada Çang'ın kardesi CikCik'in yasadığı inini kampına kadar götürmesini sağlamak gelmisti aklıma. Neden bu plânı değistiriyordum sanki?

Seytan adasındaküer boğulduğum sonucuna vardılarsa bir dert çıkmıyacak demekti. Ama bir orman kampı Arap gardiyanlarla dolu olmalı, aralarında da yığınla insan avcısı vardır herhalde. Ellerine düsmemeye dikkat et Kelebek! Yanılmaya gelmez! Aralarında kalıp kapana kısılmamaya bak. Herifler seni görmeden sen onları seçebilmelisin. Sonuç: Yoldan gitmemeli, yolun yakınından ilerlemeliyim. Elinde palayla bütün gün patikayı arsınlamak yeterince büyük bir hata. Düsüncesizlik de değil, çılgınlık. Yarın, ormanın içinden yürüyeceğim. Günesin doğusunu selâmlayan hayvanlarla kusların sesi beni erkenden uyandırdı. Orman yaratıklarıyla birlikte silkinip toparlanmaya çalısıyorum. Benim için de yeni bir gün baslıyor. Bir avuç hindistan-cevizini iyice çiğneyip yutuyorum. Birazıyla yüzümü sıvazlayıp yola koyuluyorum. Yolun yakınından yürümek epey güç, dallarla sarmasıklar çok sık olmasa da ilerlemek için elimle itmek zorundayım. Yolu bırakmakla iyi ettim, ıslık sesleri duyuyorum çünkü. Elli metre kadar ötemde patika uzanıyor. Islık çalan ortada yok. Görüyorum sonunda. Bu bir zenci. Sırtında yük, sağ elinde bir tüfek var. Haki bir gömlek ve sort giymis

kolları ve bacakları çıplak. Bası önünde, gözlerini yerden ayırmıyor. Ağır yükün altında kamburu çıkmıs. Yolun hemen kıyısında kalın gövdeli bir ağacın ardına gizlenip, elde bıçak yanıma varmasını bekliyorum. Tam ağacın önünden geçerken üstüne çullanıveriyorum. Sağ elim, tüfeği tutan kolunu havada yakaladı, kolunu kıvırıp tüfeği düsürüveriyorum. «öldürme beni! Acı bana!» Zenci ayakta, bıçağım gırtlağına dayalı. Yere eğilip tüfeği alıyorum, tek namlu484 lu eski bir silâh bu. Ama gırtlağına kadar barut ve saçma dolu herhalde. Horozu kaldırıp iki metre aeriliyor ve: — Dpi çöz, indir yükünü, diyorum. Kosarak kaçmaya kalkma, gebertiveririm. Zavallı zenci, dehset içinde dediklerimi yapıyor. Sonra bana bakıyor: — Kaçak mısınız? — Evet. — Ne istiyorsunuz? Bütün malımı alın. Yalvarırım öldürmeyin beni, bes çocuğum var. Acıyın, bırakın da yasıyayım. — Kes sesini. Adın ne? — Jean.

— Nereye gidiyorsun? — Ormanda odun kesen iki kardese yiyecek ve ilâç görütüyorum. — Nereden geliyorsun? — Kourou'dan. — Köy halkından mısın? — Orada doğdum. — inini'yi bilir misin?

— Evet, ara sıra kamptaki Çinlilerden kaçak o-dun alır satarım. — Sunu görüyor musun? — Nedir o? — Bes yüzlük. Bir seçim yap: Ya dediğimi yerine getirir, bes yüzlüğü cebe indirir, tüfeğini de geri alırsın, ya da sözümü dinlemez beni uyutmaya çalısır ve geberir gidersin. — Benden ne istiyorsunuz? Para vermeseniz de, dediğinizi yapmaya hazırım. — Beni tehlikesizce, inini kampı yakınına götürmeni istiyorum. Aradığım Çinliyi bulunca seni bırakırım. Tamam mı? — Tamam. — Beni aldatmaya kalkma, öldürürüm. — Hayır, size yardım edeceğime söz veriyorum Zencinin yanında biraz süt var. Çıkarıp bana altı kutu süt, koca bir somun ekmek ve domuz vaâı veriyor. ' y — Yükünü ağaçların altına gizle, sonra döner 485 alırsın. Bak, palamla ağacın üstünü isaretliyorum. Bir kutu süt içiyorum. Bana yepyeni bir de pan-talon veriyor, makinistlerin kullandığı cinsten bir bez pantalon. Tüfeği bırakmadan giyiyorum.

— Yürü bakalım Jean. Dikkat et de kimse bizi görmesin, yakalanırsak suç sende demektir. Kendini yok bil o zaman. Jean, ormanda yürümeyi benden iyi biliyor. Dallarla sarmasıkları öyle ustaca itiyor ki, onu izlemekte güçlük çekiyorum. Bu herif, sık ormanda, gerçekten büyük rahatlıkla yol alıyor. — Adalardan iki mahkûm kaçtığını bize bildirdiler. Sizinle açık konusayım: Kourou'daki kampın yakınından geçerken büyük tehlikelerle karsılasabiliriz. — iyi ve açık yürekli bir insana benziyorsun Jean. Yanılmadığımı umarım, inini'ye gitmek için bana ne salık verirsin? Düsün ki benim güvenliğim senin de sağlığın demek. Aynasızlara ya da insan avcılarına raslarsak seni öldürmek zorunda kalacağım. — Adınız nedir? — Kelebek. — Peki Bay Kelebek. Dyice ormanın içine girmemiz ve Kourou'nun epey uzağından geçmemiz gerekiyor. .Ormandan geçerek kimseye yakalanmadan sizi Dnini'ye götürebilirim. — Sana güveniyorum. Dilediğin yolu seç. Ormanın içinde daha ağır ilerliyoruz ama, yoldan ayrıldığımızdan beri zencinin çok rahatladığını

hissediyorum. Eskisi kadar ter dökmüyor, yüz hatları pek gergin değil, rahatlamıs gibi. — Jean, eskisi kadar korkmuyorsun sanırım? — Evet, Bay Kelebek. Yolun kıyısında durmak hem sizin, hem de benim için çok tehlikeliydi. Hızla ilerliyoruz. Bu zencinin kafası isliyor, benden üç-dört metreden fazla uzaklasmıyor. — Dur, bir sigara içmek istiyorum. — Buyurun size bir paket Gauloises. — Sağol Jean, sen iyi bir insansın. — Evet, gerçekten çok iyiyimdir. Ben katoliğim, mubassırların kürek mahkûmlarına yaptıklarını gördükçe çok üzülürüm. — Çok mahkûm gördün mü? Nerede. 486 — Kourou orman kampında. Odun kesmek gibi ağır bir isin yanı sıra dizanteri ve sarı hummadan kırılarak yavas yavas öldüklerini görmek insanın yüreğini paralıyor. Adaiardakilerin durumu çok daha iyi. Sizin gibi, sağlık durumu mükemmel bir kürek mahkûmunu ilk kez görüyorum. — Evet, adaiarda hayat çok daha rahattır. Kalın bir ağaç dalı üstüne oturup soluk aldık. Bana verdiği süt kutularından birini ona uzattım. Dstemedi, hindistancevizi yemek ona yetiyordu. — Karın genç mi?

— Evet, otuz iki yasında. Ben de kırk. Üç kızımız, iki de oğlumuz var. — Hayatını iyi kazanıyor musun? — Gül ağacı ekmeğimizi çıkarmamıza yetiyor, karım mubassırların çamasırlarını yıkayıp ütülüyor. Böylece onun da biraz yardımı dokunuyor. Yoksuluz ama karnımız doyuyor, çocuklarımızın hepsi de okula gidebiliyor. Her zaman, ayaklarına giyecek pabuç buluyorlar. Çocukları pabuç bulduğuna göre islerin yolunda gittiğini sanan zavallı zenci! Boyu benimki kadar var, yüzü de hiç sevimsiz değil. Tam tersine, gözleri duygudan yoksun olmayan, namuslu, sağlıklı bir adam, iyi bir asle babası, iyi bir koca, iyi bir hıris-tiyan olduğunu ortaya koyuyor. — Ya siz Kelebek? — Jean, ben yeniden hayata kavusmak için çırpmıyorum. On yıldan beri diri diri gömülmüs yasıyor ve durmadan kaçmaya çalısıyorum. Niyetim de düsüncede bile kimseye kötülük etmeksizin seninki gibi bir

karı ve çocuklara sahip olmak. Söylediğin gibi, bu kürek cehennemi iliklerine kadar çürümüs. Kendine saygısı olan bir adamın bu bataktan kurtulması gerekir. — Kurtulmanız için size bütün gücümle yardım edeceğim. Artık yola çıkalım. O essiz içgüdüsüyle yönünü bulan Jean, hiç duraklamadan beni Çinlilerin kampının yakınlarına getiriyor. Kampa vardığımızda hava kararalı iki saat olmus bile. Uzaktan balta sesleri geliyor ama ısık görmüyoruz. Jean, kampa iyice yaklasabilmek için, bir 487 im nooeıçı KuıuDesı allatmamız gerektiğini söylüyor. Orada mola verip geceyi geçirmeye karar veriyoruz. Yorgunluktan bitik haldeyim, uyumaya da kor-t kuyorum. Ya bu zenci konusunda yanıldıysam? Ya usta bir oyuncu olup uyurken silâhı kapar da beni öldürürse? Beni öldürmekle kazancı iki kat olur: Hem basındaki belâdan kurtulur, hem de bir kaçağı öldürdüğü için paraya konar. Evet, Jean gerçekten kafalı. Konusmadan, fazla beklemeden uyumak üzere uzanıyor. Zincir yanımda. Onu

bağlamayı düsünüyorum ama, sonra zinciri benim gibi kolayca çözebileceği aklıma geliyor. Dikkatli olduğu takdirde, derin bir uykuya dalarsam ne yaptığını farkedemem. önce, uyumamaya çalısmalıyım. Elimin altında dolu bir Gauloises paketi var. Uyumamak için elimden geleni yapacağım, namuslu olan ve beni bir haydut sayan bu adama asla güve-nemem. Ortalık iyice karardı. Dki metre ötemde yatıyor, yalnız çıplak ayaklarının beyaz tabanını seçebiliyorum. Ormanda gecenin kendine özgü gürültüleri var: Sis boyunlu maymun durmadan haykırıyor, boğuk çiğliğini kilometrelerce öteden duyabilmek mümkün. Bu sesin önemi büyük, çünkü düzenli çıkıyorsa sürüsü rahatça karnını doyurup uyuyabilir demektir. Bu seste bir dehset ya da tehlike belirtisine rasianmıyor, demek ki yakında insan ya da yırtıcı bir hayvan yok. Sinirlerim iyice gergin ama, fazla güçlük çekmeden uyanık kalabiliyorum. Dalar gibi olduğumda derime sigaranın ucunu basıyorum, bütün kanımı bosaltmaya niyetli sivrisineklerin de yardımını görmüyor değilim. Salyamla ıslattığım tütünü üstüme sürersem sevrisineklerden kurtulabilirim. Nikotin suyu beni sivrisineklerden koruyabilir ama onlar olmayınca da uyuyabilirim. Yalnız bu sivrisineklerin sıtma ya da sarı

humma tasıyıcısı olmamalarını dileyelim. Geçici de olsa, çürümüslük, kokusmusluk yolundan çıkmıs bozulmaktan kurtulmus gibiyim. Bu yola girdiğimde yirmi bes yasındaydım, 1931 yılıydı. Simdi 1941 yılındayız. On yıl oluyor. 1932 de ruhsuz savcı Pradel, insanlık dısı ve acımasız bir iddianame ile beni en genç ve güçlü çağımda cezaevleri yönetmen488 ligi denen kuyuya attı. Bu kuyu beni ağır ağır eritecek ve sonunda yok edecek vıcık vıcık bir sıvıyla doluydu. Sonunda, firarımın ilk bölümünü tamamladım. Kuyunun dibinden yukarı çıktım, simdi kenarındayım. Dkinci bölümü de basarıyla sonuçlandırmak için bütün gücümü ve zekâmı kullanmalıyım. Gece ağır geçiyor ama yine de geçiyor, hiç gözümü kırpmıyorum. Tüfeği de elden bırakmıyorum. Sivrisinek ısırıklarının da yardımıyla uyanık kalabildim, tüfek elimden bir kere olsun düsmedi. Kendimle öğünebijirim. yorgunluğa yenik düsüp özgürlüğümü tehlikeye atmadım. Ruh maddeden güçlü çıktı, günesin yakında doğacağını belirten kus çığlıklarını duyduğumda kendi kendimi kutluyorum. Bu çığlıklar, aslında

öncülerden geliyor, erken uyananlardan. A-ma bu «baslangıcın ardından diğerleri de gecikmi-yecek. Zenci uzun uzun gerindikten sonra oturdu, ayak parmaklarını ovalamakla mesgul. — Günaydın, hiç uyumadınız mı? — Hayır. — Çok saçma, çünkü benden size bir tehlike gelmiyeceğini söylemistim. Kurtulmanızda size yardımcı olmaya kararlıyım. — Sağol Jean, günesin ormanı aydınlatmasına çok var mı? — Bir saatten fazla, Yalnız, hayvanlar, herkesten önce sezerler günesin doğacağını. Bir saat kadar sonra önümüzü görebiliriz. Bana bıçağınızı verin Kelebek. Hiç düsünmeden bıçağı ona uzatıyorum. Dki, üç adım atıyor ve bir bitkinin dalını kesiyor. Koca bir parçayı bana uzatıyor, öbürünü kendine ayırıyor. — içindeki suyu için, birazını da yüzünüze sürün. Bu garip yalaktan hem su içiyor, hem de yüzümü yıkıyorum, iste gün doğuyor, Jean bıçağımı geri verdi. Bir sigara yakıyorum. Jean da tüttürüyor. Yola çıkıyoruz. Günün ortasına doğru, asılması güç su birikintilerinin içinde epey uğrasıp iyi ya da kötü kimseye raslamadan inini kampı yakınına varıyoruz.

Kampa giden yolun yakınındayız. Bu açıklığın 489 bir yanında, daracık bir demiryolu var. «Bu demiryolundan, Çinlilerin ittiği vagonlar geçer, diyor Jean. Vagonlar o kadar gürültü yapar ki, çok uzaktan seslerini duymak mümkündür.» içinde iki sıra bulunan bir vagonun geçisine tanık oluyoruz. Sıraların üstünde iki aynasız oturuyor. Arkada iki Çinli, uzun tahta çubuklarla vagonun hızını kesiyorlar. Tekerleklerden kıvılcımlar saçılıyor. Jean, çubukların ucunun demir olduğunu, vagonları itmeye ya da durdurmaya yaradığını anlatıyor.

Yoldan epey geçen var. Sırtlarında kangal kangal sarmasık, bir yabandomuzu, deste deste hindistancevizi yaprağı tasıyan Çinliler görüyoruz. Herkes de kampa gidiyor. Jean, ormana dağılmalarının birkaç nedeni bulunduğunu söylüyor: «Yabandomuzu avlamak, esya yapmak için sarmasık kesmek, bahçelerdeki sebzeleri günesten korumak için hasır yapmakta kullanılan hindistancevizi yaprağı toplamak, kelebek, sinek, yıîan avlamak, v.s. gibi. Bazı Çinlilerin, yönetmenlik hizmetindeki görevleri bitince birkaç saat ormanda çalısma hakları verilmis. Yalnız hepsi, aksam bese kadar kampa dönmek zorunda. — Al Jean, iste bes yüz frankla tüfeğin, içini bosalttım tabii. Bıçağımla palam yanımda. Gidebilirsin. Sağol. Bir zavallının yasamasına yardım ettiğin için Tanrı, sana benden çok yardım eder umarım. Açık yüreklilik gösterdin, tekrar tesekkür ederim. Basına geleni çocuklarına anlattığında: «Bu kürek mahkûmu mert bir çocuğa benziyordu, ona yardım ettiğime pisman değilim» diyeceğini umarım. — Bay Kelebek. Vakit oldukça geç, hava kararana kadar pek fazla yürüyemem. Tüfek sizde kalsın, sabah

olana dek yanınızda kalayım izin verirseniz, sizi CikCik'e götürecek Çinliyi ben bulmak istiyorum. Kaçak bir beyazdan korkar ama benden pek o kadar ürkmez. Bırakın çıkayım yolun üstüne. Bir aynasızla karsılassam bile benim varlığımı garipsemez. Cayenne'deki «Symphorien» müessesesi adına gül ağacı bulmaya geldiğimi söylerim. Bana güvenin. — Al öyleyse tüfeğini, ormanda tüfeksiz bir a-damla karsılasmayı yadırgayabilirler çünkü. — Sağolun. 490 Jean yolun üstüne dikiliyor. Görünen Çinliden hoslanırsam hafif bir ıslık çalacağım. Sırtında bir muz ağacı gövdesi tasıyan ufak tefek yaslı Çinli: «Günaydın beyim» diyor. Jean'ı selâmlayan ihtiyardan hoslanıp hemen ıslık çalıyorum. — Günaydın Çinli. Dur, seninle konusacaklarım var. — Siz ne istiyor bey? Çinli duruyor. Bes dakikaya yakın, konusuyorlar. Ne konustuklarını pek duyamıyorum, iki Çinli daha geçiyor, sırtlarında sopaya geçirilmis bir karaca tasıyorlar. Ayaklarından asılan hayvanın bası yere sürtünüyor. Zenciyi selâmlamadan hızlanıyor, yalnız Çinliyle birkaç sey konusup tüyüyorlar. Jean ihtiyarı ormana sokuyor. Yanıma geliyorlar. Yaklasırken elini uzatıyor.

— Sen tüydü? — Evet. — Nereden? — Seytan adasından. — Ya iyi. «Gülüyor, çekik gözleriyle yüzüme bakıyor.» Ya iyi. Senin ad ne. — Kelebek. — Ben seni tanımıyor. — Ben Çang'ın arkadası, Çang Vauquie'in Cik-Cik'in kardesi. — Ha! Ya iyi. «Yeniden elimi sıkıyor.» Sen ne istemek? — Cik-Cik'e haber salıp burada beklediğimi bildirmeni istiyorum. — imkânsız. — Neden? — Cik-Cik, kamp komutanının altmıs ördeğini çalmak. Komutan Cik-Cik'i var öldürmek istemek. CikCik tüymek. — Ne zamandan beri? — iki ay. — Denize mi açıldı? — Bilmiyor. Ben kampa gitmek, Cik-Cik'in en yakın dostuyla konusmak ,0 karar vermek. Sen burada durmak. Ben gece geri dönüp anlatmak durumu. 491 — Saat kaçta?

— Ben bilmiyor. Ama ben var sana getirmek yemek de, sigara da, sen burada yok ates yakmak. Bek ıslıkla çalacak «Madelon». Sen ne zaman duymak, yola çıkmak. Oldu?. — Oldu. «Çinli gidiyor.» Ne dersin Jean? — Bir sey kaybetmis değiliz, isterseniz Kourou'-ya döneriz. Size bir yerli kayığıyla yiyecek bulurum, denize açılırsınız. — Jean, çok uzağa gidiyorum. Tek basıma yola çıkamam. Teklifine tesekkür ederim. Belki bunu, baska çarem kalmazsa kabul ederim. Çinli, sırtında tasıdığından bir parça kesip bize verdi, çok lezzetli. Taze, üstelik cevizi andıran bir tadı var. Jean nöbet tutacak, ona güveniyorum artık. Sivrisinekler saldırıya basladığından, yüzümü ve ellerimi nikotin suyuyia sıvıyorum. — Kelebek, biri «Madelon» u çalıyor. Jean beni uyandırdı. — Saat kaç?

— Pek geç değil, en fazla dokuz. Yola çıkıyoruz. Ortalık zifiri karanlık. Islık çalan yaklasıyor, karsılık veriyorum. Yakınımıza geliyor, onu hissediyor fakat göremiyorum. Devamlı ıslık çalarak bulusuyoruz sonunda. Gelenler üç kisi. Her biri elime dokunuyor. Ay neredeyse doğacak. içlerinden biri, mükemmel bir fransızcayla: — Yolun kıyısına oturalım, diyor. Gölgede bizi kimse göremez.» Jean da bizlere katılıyor. Grubun en iyi konusanı: — önce yemek ye, diyor, sonra konusursun.» Jean'la birlikte, sıcak bir sebze çorbasını içiyoruz. Dçimiz iyice ısınıyor, yiyeceğin geri kalan bölümünü sonraya saklamaya karar veriyoruz. Nane kokulu sekerli çay içiyoruz, nefis. — Çang'ın yakın arkadası mısın? — Evet, kardesi Cik-Cik'i bulup onunla kaçmamı söyledi. Ben, birkere daha kaçtım ve ta Kolombiya'ya gidebildim. Dyi denizciyim, onun için Çang kardesini de yanıma almamı istiyordu. Bana güvenir. — Çok iyi. Çang'ın düğmelerini söyte bakalım? — Göğsünde bir dragon var, sol elinde de üç 492 nokta, Poulo-Condor ayaklanmasının elebaslarından olduğunu gösterirmis. En yakın dostu ve ayaklanmanın

bir diğer elebasısı da Van Heu adını tasıyor. Bir kolu kesik. — O benim, diyor düzgün konusan. Sen mutlaka Çang'ın dostusun, dolayısıyla da bizim dostumuz sayılırsın. Bizi iyi dinle: Cik-Cik yelken kullanmayı bilmediğinden denize açılamadı. Tek basına ormanın içinde yasıyor, buradan on kilometre kadar uzakta. Odun kömürü yapıyor. Arkadaslarımızdan bazıları yaptığı kömürü satıyor ve parasını ona getiriyorlar. Yetecek kadar para biriktirdiğinde bir tekne satın alacak ve kendisiyle denize açılacak birini bulmaya çalısacak. Bulunduğu yerde basının derde girmesi imkânsız. Ada gibi bir yerde, çevresi hep bataklık, kimse oraya gidemez. Yolu bilmeden yanına varmak isteyen bataklığa gömülür. Sabah seni alacak ve CikCik'e götüreceğim. Bizimle gelin. Yolun kıyısını tutturuyoruz, çünkü ay iyice yükseldi, elli metre öteyi seçebilmek mümkün. Bir tahta köprüye vardığımızda: — Köprünün altına in, diyor. Orada uyursun. Sabah ben gelir seni alırım. Tokalasıyoruz, uzaklasıyorlar. Gizlenmeden yürüyorlar üstelik. Yakalanırlarsa, gündüz ormana kurulan tuzaklara bakmaya çıktıklarını söyleyecekler Jean:

— Kelebek, diyor sen burada uyuyamazsın. Sen ormanda yat, ben burada. Çinli geldiğinde sana seslenirim. — «Tamam.» Ormana dalıyor ve birkaç sigara tüttürdükten sonra karnım sıcak çorbayla tıka basa dolu, rahat bir uykuya dalıyorum. Van Hue, gün doğmadan göründü. Vakit kazanmak için, gün doğana dek yoldan gideceğiz. Kırk dakika kadar hızla ilerliyoruz. Birden gün doğuyor ve uzaktan, raylar üstünde ilerleyen vagonun sesi geliyor. Hemen ağaçların arasına dalıyoruz. — Elveda Jean, sağol, talihin açık olsun. Tanrı sana ve ailene y-rdım etsin.» Bes yüz frangı kabul etmesi için üsteliyorum. Cik-Cik'le anlasamazsam köye nasıl yaklasacağımı, çevresinde nasıl dolanacağımı ve kendisiyle karsılastığım patikayı nasıl bulacağı493 mı anlatıyor. Haftada iki kere o yoldan geçmesi gerekliymis. Bu soylu zencinin elini sıkıyorum, yürüyüp gidiyor. Ormana dalan Van Hue: — Hadi bakalım, diyor yolcu yolunda gerek. Hiç duraklamadan buluyor yönünü, ağaçlar pek sık olmadığından kolay ilerliyoruz. Yolumuzu kesen dalları ve sarmasıkları kesmiyor, eliyle itiyor. Cik-Cik

Üç saat kadar sonra bir bataklığın önüne varıyoruz. Çiçek açmıs nilüfer ve koca koca yesil yapraklar çamura yapısmıs. — Dikkat et, sakın kayma, diyor Van Hue tökezlendiğimi görünce. Yüz elli metre kadar ilerimizde bir adacık var. Bu adacığın ortasından duman yükseliyor. Herhalde kömür yapılan yerden çıkıyor bu duman. Yalnız gözleri belli olan «kayman»ı (bir çesit timsah) çamurlar arasında seçebiliyorum. Bu timsah, çamurda neyle beslenir acaba? Bu çamur birikintisinin kıyısında bir kilometre kadar yol aldıktan sonra, Van Hue duruyor ve bağıra çağıra cince bir sarkı söylemeye koyuluyor. Bir adam adanın kıyısına yaklasıyor. Ufak tefek, üstünde bir sort var yalnız, iki Çinli aralarında konusuyorlar. U-zun bir konusma bu, sabırsızlanmaya basladığım sıra bitiyor konusmaları. — Suradan gel, diyor Van Hue. Pesinden gidiyorum, geldiğimiz yere dönüyoruz, — Dsler yolunda, gördüğün Cik-Cik'in bir arkadası. Cik-Cik avda, neredeyse gelir, surada bekliye-ceğiz.

Oturuyoruz, bir saat geçmeden Cik-ik görünüyor. Ufacık, sırım gibi, Annamlılara özgü sapsarı yüzlü, pırıl pırıl parlayan ve siyaha çalan disli, zeki ve dost bakıslı bir adam. — Kardesim Çan'ın dostu musun? — Evet. — Çok iyi. Van Hue, sen gidebilirsin. — Sağol, diyor Van Hue. — Su kekliği de götür. — Hayır, istemem. Van Hue elimi sıkıp uzaklasıyor. Cik-Cik, önü sıra giden domuzun ardından bana yol gösteriyor. Domuzun bastığı yerden baskasına ayağını bile değdirmiyor. — Dikkat et Kelebek. Yanlıs yere basıp tökezlendin mi gömülürsün. Kazaya uğrayanı kurtarmak da mümkün değildir, o zaman bir değil iki kisi boğulur. Geçilecek yol da hiç bir zaman aynı olamaz, çünkü çamur devamlı hareket eder. Ama domuz, bu çamurun arasında kendine her zaman bir yol bulur. Yalnız bir kere yolu bulması için iki gün dolasmamız gerekti. Gerçekten de kara domuz önünü kokluyor ve çamurda yolunu kolayca buluyor. Çinli, hayvanla kendi

dilinde konusuyor hep. Bir köpek gibi adamın sözünü dinleyen bu hayvana pek sasıyorum. Cik-Cik domuza lâf atıyor, ben saskın saskın gözlerimi açıp bakıyorum. Domuz, birkaç santimden fazla batmadan karsıya geçiyor. Yeni dostum da hemen pesine ta-kılıp: — Benim izlerime basarak gel, diyor, Çok çabuk hareket etmek gerekir, çünkü domuzun bıraktığı izler hemen kaybolur.» Güçlük çekmeden karsıya varıyoruz. Çamur, ayak bileklerimden yukarı hiç çıkmadı. O da, ancak yolun sonuna doğru. Domuz, yolu iki kere uzattı, biz de iki yüz metre kadar bu kabuk üstünde yürümek zorunda kaldık. Her yanımdan ter akıyordu. Sadece korktuğumu söyleyemem, dehsetten donmustum. Yolun ilk bölümünde, kaderimin Sylvain gibi ölmek mi olduğunu düsünüyordum. Zavallı dostumun son anı gözümün önüne geliyordu. Gövdesini seçebiliyordum ama, basının yerinde sanki benim basım vardı. Bu yol bende büyük bir etki yaptı! Kolay kolay unutamam. —« Elini ver.» Cik-Cik denen bu bir deri bir kemik adam kıyıya tırmanmama yardım ediyor. — Eeee dostum, insan avcıları artık burada bizi bulamazlar mı?.

— O yönden hiç korkun olmasın. 494 495 Adada ilerliyoruz. Bir karbon dioksit kokusu doluyor içime, öksürüyorum. Yanmakta olan iki odun kömürü ocağının dumanı bu. Sivrisinek tehlikesi yok hiç olmazsa. Rüzgârın etkisiyle döne döne yükselen dumanların altında damı yapraklarla, hasır gibi örülmüs dallarla kaplı küçük bir ev görünüyor. Evin kapısının önünde, Cik-Cik'ten önce gördüğüm Hindicini'M var. — Günaydın bey. — Onunla fransızca konus, kardesimin arkadasıdır. Ufacık tefecik cinli beni tepeden tırnağa süzüyor. Memnun kalmıs olmalı ki, dissiz ağzıyla gülümsiyerek elini uzatıyor. — Gir içeri, otur. Mutfak tertemiz. Atesin üstündeki büyük tencerede bir sey kaynıyor. Yerden en az bir metre yükseklikte, dallardan yapılma tek bir yatak var içerde. — Bu gece uyuyabilmesi için bir yer hazırlamama yardım et. — Olur Cik-Cik. Yarım saatten kısa sürede yatak hazır oluveriyor. Dki Çinli sofrayı kuruyorlar, nefis bir çorba içiyoruz. Ardından da pilâvla soğanlı yahni geliyor.

Cik-Cik'in arkadası odun kömürünü satan adam. Adada oturmadığından, hava karardığında Cik-Cik'le basbasa kalıyoruz. — Evet, komutanın bütün ördeklerini arakladığım için firardayım. Yüzlerimiz, ocaktaki alevlerle ara sıra aydınlanıyor, karsılıklı oturmus konusuyoruz. Birbirimizi inceliyor, konusurken birbirimizi anlamaya çalısıyoruz. Cik-Cik in yüzü pek sarı da değil. Güneste yanmaktan bu sarılık bakır rengine dönüsmüs. Pırıl pırıl kara ve çekik gözleri, konusurken insanın yüzünden hiç ayrılmıyor. Siyah tütün yapraklarından eliyle yaptığı uzun uzun purolar içiyor. Bense, kolsuzun getirdiği pirinç kâğıtlarına sardığım sigaraları tüttürüyorum. — Üç ay kadar oluyor iste, kamp komutanı beni öldürmeye karar verince tüydüm, isin kötü yanı da, kumarda yalnız ördek paralarını değil kömür ocak496 (arının parasını da kaybetmis olmam.

— Nerede kumar oynuyorsun? — Ormanda Her gece inini kampındaki Çinlilerle Caccade kampından bırakılan eski mahkûmlar kumar oynarlar. — Denize açılmaya kararlı mısın? — Baska bir sey istediğim yok. Odun kömürü satarken bir gemi almak, gemiyi kullanacak ve benimle yola çıkmayı kabul edecek birini bulmaktan baska sey düsünmüyorum. Neyse, üç hafta sonra, kömür satısıyla bir tekne alırız. Kullanmayı bildiğine göre de açılırız denize. — Benim param var Cik-Cik. Tekneyi almak için oöun kömürü sapısını beklemek gerekmez. — Daha iyi. Bin bes yüz franga satılan, iyi bir salupa var. Satan da, bir zenci oduncu. — Tekneyi gördün mü? — Tabii. — iyi ama benim de görmem gerekir. — Yarın teknenin sahibi Çukulata'ya giderim. Anlat bakalım Kelebek, nasıl kaçtın? Seytan adasından kaçmak imkânsız sanırdım. Neden kardesim Çang da seninle gelmedi? Kaçısımızı, Lisette adını verdiğimiz dalgayı, Sylvain'in ölümünü anlatıyorum ona.

— Çang neden seninle gelmedi, simdi anlıyorum. Gerçekten de yaptığın, çok tehlikeli bir isti. Talihin koruduğu bir adamsın, bunun için sağ salim vardın buralara. Tabiî çok memnun oldum. Üç saati askın bir süredir Cik-Cik'le gevezelik ediyoruz. Sonra fazla gecikmeden yatıyoruz, çünkü Cik-Cik günes doğarken Çukulata'yı bulmak istiyor. Bütün gece yanması için atesin üstüne kalın bir dal koymadan da uyumuyoruz. Duman boğazıma kaçıyor ve beni öksürtüyor ama faydası yok değil: Sivrisinekleri ortadan kaldmveriyor. Yatağıma uzanmıs ve battaniyeyi üstüme çekmis, iliklerime kadar yayılan tatlı sıcaklıkla gözlerimi kapıyorum. Uyumam mümkün değil. Çok heyecanlıyım. Evet firar simdilik bir aksilik çıkmadan yolunda gidiyor. Tekne iyiyse, sekiz güne varmadan yola çıkabiliriz. Cik-Cik ufak tefek, kara kuru ama olağanüstü kelebek 497/32 :l bir dayanıklılığı ve üstün bir gücü olmalı. Dostlarına karsı mert ve açık yürekli, buna karsılık düsmanlarına

aman vermeyen takımından herhalde. Asyalının yüzünden bir sey okumak mümkün değil, anlamı yok çünkü. Ama gözleri, Cik-Cik hakkında iyi seyler söylüyor. Uyuyor ve günesin altında parıldayan bir deniz görüyorum. Gemim dalgaları kazasız belâsız asarak özgürlüğe kosuyor. — Kahve mi istersin, çay mı? — Sen ne içiyorsun? — Çay. — Bana da çay ver. Günes yeni yeni görünüyor, ates dünden beri yanmakta, üstündeki küçük tencerede su kaynıyor. Bir horoz sen sakrak ötüyor. Çevremizde kus sesi yok, kömür ocaklarının dumanı herhalde kus yasatmıyor. Kara domuz Çik-Cik'in yatağında. Epey tembel olmalı, hâlâ uyuyor çünkü. Pirinç unundan yapılma peksimetler atesin üstünde kızarıyor. Arkadasım bana sekerli bir çay verdikten sonra peksimeti ikiye bölüp üstüne margarin sürüyor ve uzatıyor. Ganice bir kahvaltı ediyoruz. Dyice kızarmıs üç peksimet yiyorum. — Gidiyorum, beni yola kadar geçir. Bağırıp ıslık çalan olursa cevap verme. Hiç tehlike yok, kimse buraya gelemez. Ama bir yerini gösterirsen, seni tüfekle vurabilirler.

Efendisinin haykırıslarına domuz uyanıyor. Yiyip içtikten sonra dısarı çıkıyor, pesinden gidiyoruz. Doğru çamura yöneliyor. Dün çıktığımız yerin epey uzağından iniyor. On metre gidip dönüyor. Geçitten hoslanmamıs anlasılan, üç kere denedikten sonra buradan geçebiliyor, Cik-Cik de, hiç düsünmeden pesine takılıp kuru toprağa ayak basıyor. Aksama doğru dönecek Cik-Cik, Atesin üstüne yerlestirdiğim çorbayı tek basıma içiyorum. Kümeste bulduğum sekiz yumurtanın üçüyle de kendime bir omlet pisiriyorum. Rüzgârın yönü değisti, kulübenin karsısındaki kömür ocaklarının dumanı artık yana doğru uçuyor, öğleden sonra yağan yağmurdan ko498 runmak için içeri girip yatağıma uzanıyorum. Karbon dioksit beni pek rahatsız etmiyor. Sabah adayı dolastım Merkezinde oldukça büyük bir açıklık var. Kesik ağaçlar ve odunlar, Cik-Cik in ocağı için gerekli odunu nereden bulduğunu gösteriyor. Bir de kocaman beyaz kil çukuru görüyorum, herhalde odunun için için yanmasını sağlamak amacıyla üstüne sıvadığı toprağı da oradan çıkarıyor. Tavuklar bu

açıklıkta dolanıp yem buluyorlar. Koca bir fare ayağımın altından sekip gidiyor, birkaç metre ötede ise uzunluğu iki metreyi geçen bir yılan ölüsüne raslıyorum. Herhalde az önce kaçan fare öldürdü bu yılanı. Adada tek basıma geçirdiğim bu gün, birbirini izleyen kesiflerle dolu. örneğin, bir karınca kusu yuvası buldum. Yuvada anayla üç yavrusu yasıyordu. Çevrelerinde de, birbirine girmis koca bir karınca yuvası. Bir

düzüne kadar küçücük maymun, ağaçtan a-ğaca atlıyorlar. Beni görünce sebekler çığlık atmaya koyuldular. Cik-Cik aksama doğru göründü. — Ne Çukulata'yı görebildim, ne tekneyi, Herhalde evinin bulunduğu küçük Caccade köyüne, yiyecek almağa gitti. Karnını iyi doyurdun mu? — Evet. — Biraz daha yemek ister misin. — Hayır. — Sana iki paket asker tütünü getirdim, ne yapalım, baskası yoktu. — Sağol farketmez. Çukulata gittiğinde, geri dönmesi ne kadar sürer? — Dki üç gün ama, ben yarın yine gideceğim. Bulamazsam öbür gün tekrar uğrayacağım. Çünkü ne gün gittiğini bilmiyorum. Ertesi sabah ortalığı seller götürüyor. Yine de Cik-Cik, çırılçıplak yola çıkıyor. Giysileri koltuğunun altında, musambaya sarılı. «Bosuna ıslanma sende», diyor onu geçirmiyorum bu kez. Yağmur diniyor. Günes saatin onla, onbir arasında olduğunu gösteriyor. Kömür ocaklarından biri, sel gibi yağmurun altında yıkılmıs. Yanına yaklasıyorum. Seller yine de atesi söndürememis. Karmakarı-

499 sık yığından dumanlar yükseliyor. Birden gözlerime inanamıyor, oğusturduktan sonra yeniden bakıyorum: Kömür ocağının içinden tam bes çift pabuç çıkıyor. Dik duran bu pabuçların içinde birer ayak bulunduğu hemen farkediliyor. Demek ki kömür ocağında yanan bes kisi var. ilk tepkimi uzun uzun anlatmak gereksiz. Böyle bir seyi kesfetmek, insanın sırtından asağı soğuk terlerin bosanmasına yol açıyor gerçekten. Eğiliyor ve pabucumun burnuyla odun kömürlerini biraz itince altıncı ayağı da buluveriyorum. Bu Cik-Cik hiç bos durmuyor, temizlediği herifleri seri halinde yakıp kül ediyor anlasılan. O kadar etkileniyorum ki önce kömür ocağından uzaklasıp, güneslenmek için açıklığa yürüyorum. Sıcağa ihtiyacım var. Evet, bu boğucu havada birden buz kesiver-dim, tropikler günesinin söyle üstüme iyice vurmasını istiyorum doğrusu. Bunları okurken anlattıklarım mantıksız bulunacak, böyle bir kesiften sonra terlemem gerektiği söylenecek. Tam tersi, ben maddî ve manevî yönden geçince ter damlaları alnımdan asağı akmaya baslıdonup kalıyorum. Çok daha sonra, belki bir saat geçince ter damlaları alnımdan asağı akmaya baslıyor.

Tüpümün içinde çok param bulunduğunu ona anlattığımı düsündükçe, simdiye kadar hayatta kalmamı mucize sayıyorum. Tabii, beni üçüncü bir kömür ocağı hazırlayıp onun içine atmayı tasarlamıyorsa. Kardesi Çang'ın gemilerde korsanlık yapıp cinayet islediği için mahkûm edildiğini hatırlıyorum. Yağmalamak üzere bir tekneye saldırdıklarında, tabii siyasî nedenlerle, içinde ne kadar canlı varsa hepsini yok ediyormus. Demek bunlar, seri halinde cinayet islemeye alıskın herifler. Üstelik burada tutsak sayılırım. Doğrusu, epey garip bir duruma düstüm. Dur yahu, bir toparlıyalım kendimizi. Adada Cik-Cik'i öldürüp ocağa atarsam kimse bir sey farket-mez. Ama domuz benim sözümü dinlemez. Bu evcillestirilmis domuz keratası fransızca bilmiyor ki. Demek adadan kurtulmanın imkânı kalmıyor. Çinliyi silahla tehdit edersem boyun eğer, ama beni adadan çıkarmaya mecbur ettikten sonra toprağa ayak basar basmaz onu öldürmem gerek. Çamura atarsam kay500 bolur. Halbuki herif isin kolayını bir yana bırakmıs, temizlediklerini çamura atacak yerde yakıyor. Aynasızlara aldırdığım yok, ama Çinli dostları onu öldürdüğümü anlayınca insan avına çıkacaklar, ormanı

da iyi bildiklerinden ellerinden kurtulmam mümkün olmayacak. Cik-Cik'in namludan doldurulan eski bir tüfeği var. Çorba pisirirken bile tüfeği yanından ayırmıyor. Tüfekle uyuyor, evden çıkıp kenefe gittiğinde yanına alıyor. Bıçağımı hep açık tutmalı, ama uyumalı-yım da. Kaçmak için kendimize ne ortak bulmusuz yani!. Bütün gün ağzıma tek lokma koymadım. Sarkı seslerini duyduğumda henüz karar da vermis değilim. Gelen Cik-Cik. Dalların ardına gizlenmis onu gözlüyorum. Tepesinde bir paket tasıyor, kıyıya iyice yaklastığında ortaya çıkıyorum. Gülümsüyerek, un torbasına sarılı paketi bana geçiriyor, yanıma tırmanıp hızla eve yöneliyor. Pesinden gidiyorum. — iyi haberlerim var Kelebek. Çukulata döndü. Teknesini satmamıs. Suya batmadan bes yüz kiloyu askın yük tasır, diyor. Getirdiğim pakette, ana yelkenle flok yapmak için kullanacağımız un torbaları var. Yarın benimle tekneyi görmeye geleceğine göre, daha un torbası alırız. Cik-Cik, bütün bunları hiç basını çevirmeden anlatıyor. Pespese dizilmis yürüyoruz, önde domuz gidiyor,

ardında Cik-Cik, en arkada da ben. Beni yarın tekneyi görmeye götüreceğine göre öldürmeye niyetlenmediğini düsünüyorum, öyle ya, kaçmak için hazırlık yapıyor. Un torbalarını almıs bile. — Hay Allah ocaklardan biri yıkılmıs. Herhalde yağmur yıkmıstır. (O kadar yağmur yağdı ki, yıkılmasına sasmıyorum.

Ocağa bakmıyor bile, doğru eve giriyor. Ne diyeceğimi, ne karara varacağımı hiç bilmiyorum. Bir sey görmemis gibi yapmak, pek olacak is değil. Bütün gün, evin yirmi bes metre uzağındaki kömür o-cağına yaklasmamıs numarası yapmamı da kimse yemez. — Atesi söndürdün mü? — Evet, dikkat etmemisim. 501 i — uyıeyse Dir sey ae yemeaın. — Hayır, karnım hiç aç değildi. — Hasta mısın? — YOOOO. — öyleyse neden çorba içmedin yahu!. — Cik-Cik, seninle konusacaklarım var. — Bırak da su atesi yakayım. — Hayır, seninle hemen konusmak istiyorum, hehenüz hava kararmadan. — Ne var? — Ne olacak, ocak yıkıldığında içinde yakmakta olduğun üç adam ortaya çıktı. Nedir bu is, anlat bakalım. — Hay Allah! Ben de bunun nesi var diyordum!» CikCik, hiç heyecanlanmadan yüzüme bakıyor. «Demek ölüleri görünce rahatın kaçtı ha? Anlıyorum seni, haklısın. Arkadan beni bıçaklamadığın için de talihim

varmıs doğrusu. Dinle Kelebek, bu üç kisi insan avcılarıydı. Bir hafta, on gün kadar önce bizim Çukulata'ya epey kömür satmıstım. Gördüğün Çinli, kömür çuvallarını adadan çıkarmama yardım etti. Kömürlerin tasınması da epey karısık bir hikâye: Dki yüz metreden uzun, kalın bir iple birbirine bağlanan kömür çuvalları, çamurun üstünde kaydırılarak çekilir. Her neyse. Buradan, Çukulata'nın kayığının bulunduğu akarsuya varıncaya kadar epey iz bırakmısız. Yırtık çuvallardan da birkaç parça kömür düsmüs, iste o sıra, ilk insan avcısı çevremde dolanmaya basladı. Hayvanların çığlıklarından, ormanda birinin bulunduğunu anladım. Kendimi göstermeden herifi de gördüm. Bulunduğu yere arkadan dolanarak varmak, herifi arkadan vurup gebertmek hiç güç olmadı. Kimin öldürdüğünü bile farketmeden can verdi. Bataklığın ölüleri gizlemediğini görmüstüm, önce gömülüyor, birkaç gün geçince çamurun yüzeyine çıkıyorlar. Adamı buraya getirdim ve ocağa attım... — Ya diğer ikisi? — Sen gelmeden üç gün önceydi. Ormanda esine az raslanan çok karanlık ve sessiz bir geceydi. Bu iki herif, hava karardığından beri su birikintisinin çevresinde pusuya yatmıslardı. Duman onlardan ya-

502 • ,.
yanımda bir seyden çekinme. Emin olmak istiyorsan al tüfeğimi. Tüfeği almak istiyor canım, ama kendime hakim olup büyük bir soğukkanlılıkla: — Hayır Cik-Cik, diyorum. Burada kaldığıma göre dost yanındayım, içim rahat, demektir. Yarın insan avcılarını yeniden yakmalısın, biz buradan ayrılınca neler olur bilinmez. Gıyabımda da olsa üç cinayetle suçlanmak istemem. — Olur yarın sabah yakarım ölüleri. Ama hiç merak etmek. Bu adaya kimse ayak basamaz. Bataklığa gömülmeden geçmek imkânsızdır. — Ya kauçuk bir tekneyle? — Bak bunu düsünmemistim. — Biri jandarmaları buraya getirir, adayı basmayı da kafalarına korlarsa, inan bana, salla geçiverirler. Bu yüzden, bir an öce yolu tutmalıyız. — Kabul. Ocak nasılsa, sönmedi, yarın iyice tutustururuz, iki baca açarız, daha çabuk yanar. 503

— iyi ytsueıer — Dyi geceler Kelebek. Tekrar ediyorum, rahat uyu, bana güvenebilirsin. Battaniyeyi çeneme kadar çekmis, verdiği sıcaklığı içime sindiriyorum. Bir sigara yakıyorum. On dakika geçmeden Cik-Cik'in horultuları geliyor. Yanında uyuyan domuzu da horulduyor. Ocakta alev kalmadı ama, meltem kulübeden içeri girdiğinde kızaran kor halindeki ağaç gövdesi insana bir huzur ve iç rahatlığı veriyor. Bu rahatın keyfini çıkarıyor, bir art düsünceyle uykuya dalıyorum: Yarın uyanırım, CikCik'le dostluğumuz devam eder. Ya da Çinli, bizim Sacha Guitry'den de büyük bir oyuncudur, niyetini gizleyip beni uyutmustur. O zaman da bir daha günesi görmem imkansızlasır. Hakkında çok sey bildiğime göre, fazladan bir adam öldürmenin ona vız-geleceği muhakkak. Elinde bir teneke dolusu kahve, bizim seri cinayetler uzmanı beni uyandırıyor. Hiç bir sey olmamıs gibi, dostça bir gülümsemeyle iyi günler diliyor. Günes iyiden iyiye yükselmis. — Dç su kahveyi, bir de peksimet al, üzerine margarin sürülmüstür.

Yiyip içtikten sonra, her zaman dolu duran dı-sardaki fıçıdan su alıp yıkanıyorum. Nedenini sormuyor ve: — Bana yardım eder misin Kelebek? diyor. — Ederim, diyorum. Yarı yarıya kömürlesmis ölüleri ayaklarından çekiyoruz. Bir sey söylemiyorum ama üçünün de karnının yarık olduğunu farkediyorum. Bizim sevimli Çinli, heriflerin barsaklarında tüp saklayıp saklamadıklarını merak etmis anlasılan. Bunlar gerçekten insan avcısı mı? Sakın kelebek ya da kus avlamaya çıkan mahkûmlar olmasın? Kendini korumak için mi öldürdü acaba onları, yoksa soymak için mi? Neyse, bu kadar tasa yeter de artar bile. Ölüleri, odun ve kille iyice örtülen kömür ocağına yerlestiriyor bile. Dki baca açıyor bizimki: Ocak da iki görevi birden yükleniyor. Hem odun kömürü yapacak, hem de insan ölülerini kömüre çevirecek. 504 — Kelebek, gidiyoruz. Domuzcuk, kısa sürede yolunu buluyor. Arka arkaya bataklığı geçiyoruz. Bu yolda giderken önüne geçilmesi imkânsız bir dehset duyuyorum. Sylvain'in bataklıkta boğulması beni o kadar etkilemis ki, adımımı soğukkanlılıkla atamıyorum hiç. Neyse, soğuk terler dökerek Cik-Cik'in ardından yürüyorum.

Ayaklarımdan her biri, onun izlerinde. O geçti mi ben de geçeceğim demektir nasılsa. iki saatten fazla yürüdükten sonra, Çukulata'nın odun kestiği yere varıyoruz. .Ormanda kimseye raslamadık, dolayısıyla da gizlenmemiz gerekmedi. — Günaydın bey. — Günaydın Cik Cik. — iyi misin? — iyiyim. — Tekneni dostuma göster bakalım. Tekne oldukça sağlam, yük tasımakta kullanılan bir salupa. Ağır ama dayanıklı. Her yanına bıçağımı sokuyorum. Hiç bir yerine, yarım santimden fazla gömülmüyor. Zemini de sağlam. Teknenin yapılmasında kullanılan tahta da en iyisinden. — Kaç para istiyorsunuz? — iki bin bes yüz frank. Oracıkta anlasıyoruz. — Yalnız bu teknenin salması yok. Size bes yüz frank daha vereceğim ama, bir salma, bir dümen, bir de direk takmanız gerekecek. Direk, üç metre uzunluğunda hafif ve esnek tahtadan olmalı, isi ne zaman bitirirsiniz? — Sekiz gün sonra.

— iste size iki tane binlik, bir de bes yüzlük. Paraları ortadan ikiye böleceğim, öbür yarısını, malı teslimde alırsınız. Verdiklerimi iyi saklayın. Tamam mı? — Tamam. — Ayrıca permanganat, bir fıçı su, sigara ve kibrit, dört kisiyi bir ay yasatacak kadar yiyecek, un, zeytinyağı, kahve ve seker istiyorum. Yiyeceklerin parasını size ayrıca ödeyeceğim. Hepsini Kourou nehri üstünde bana teslim edeceksiniz. — Ama sizi nehrin ağzına kadar götüremem. 505 uuııu iwk^j vii ımıııi \_/otv«b'v/Wj it* rvı tüy i k/u ı\uyua değil nehrin üstünde teslim etmenizi istiyorum. — iste un torbaları, bir ip, dikis iğneleri ve yelken dikmekte kullanılan sicim. Cik-Cik'le birlikte adaya dönüyoruz. Gece olmadan epey önce de, kazasız belâsız eve varıyoruz. Dönüs yolunda Cik-Cik, iyice güçten düsen domuzu sırtında tasıyor. Bugün yine yalnızım, yelken dikerken sesler isitiyorum. Ağaçların ardına gizlenip bataklığın kıyısına yaklasıyor ve karsı kıyıya bakıyorum: Cik-Cik «entellektüel» Çinliyle tartısıyor, arada el kol sallıyor. Sanki adam adaya geçmek istiyor da Cik-Cik karsı çıkıyor gibi. ikisinin de elinde birer pala var. ikisinin daha

sinirlisi tek kollu. Allah vere de Cik-Cik'i öldür-mese, Kendimi göstermeye karar veriyor, ıslık çalıyorum. Bana dönüyorlar. — Ne oluyor Cik-Cik? — Kelebek, seninle konusmak istiyorum, diye sesleniyor diğeri. Cik-Cik beni adaya geçirmiyor. Çince, on dakika daha tartıstıktan sonra, domuz önde ikisi arkada adaya varıyorlar. Evde, çay masrapaları elimizde, konusmaya karar vermelerini bekliyorum. — Mesele su, diyor Cik-Cik. Bizimle gelmek istiyor. Ben bu isle ilgim bulunmadığını, parayı senin verdiğini, dolayısıyla da karar hakkının sende olduğunu söylüyorum. Bir türlü inanmak istemiyor. — Kelebek, diyor beriki, Cik-Cik beni yanına almak zorunda. — Neden? — iki yıl önce, kumar yüzünden benim kolumu kesen o. Sonra da, kendisini öldürmiyeceğime yemin ettirdi. Yemin ettim ama bir tek sartla: Hayatı boyunca, istediğim zaman karnımı doyuracaktı. Halbuki buradan giderse, onu hayat boyu görmeyeceğim. Bu nedenle, ya seni yalnız bıraksın, ya beni de yanına alsın.

— Hayatta görmediğim nelere raslıyacağım daha bakalım! Dinle, ben seni yanıma alırım. Tekne sağlam ve genis, istersek daha kalabalık da olabiliriz. Cik-Cik karsı çıkmazsa gel. 506 — Sağol, diyor tek kollu. — Ne dersin Cik-Cik? — Sen kabul ettikten sonra, benim de kabulüm. — Yalnız, önemli bir nokta var. Kayıplar listesine geçmeden, firar suçundan aranmadan kamptan çıkabilir ve gece bastırmadan nehre varabilir misin? — Hiç bir güçlüğü yok. öğlenden sonra üçte kamptan çıkabilirim, iki saate varmadan da nehrin kıyısında olurum. — Cik-Cik, arkadasını vakit kaybetmeden tekneye almamız gerekiyor. Bizi beklediği yeri gece bulabilecek misin? — Rahatlıkla. — Hareket gününü öğrenmek için bir hafta sonra gel. Tek kollu, elimi sıktıktan sonra sevinç içinde uzaklasıyor. Karsı kıyıda ayrıldıklarını görüyorum. Ayrılmadan önce de ellerini birbirine dokunduruyorlar, isler yolunda. Cik-Cik kulübeye döndüğünde:

— Düsmanınla çok garip bir anlasma yapmıssın, diyorum. Bir adamı hayat boyu beslemeyi kabullenmek pek hos olmasa gerek. Neden kolunu kestin? — Kumar yüzünden kapıstık. — öldürsen daha iyi ederdin. — Hayır, çünkü benim çok iyi dostumdur. Bu suçtan çıktığım askerî mahkemede beni sonuna kadar savundu, ilk saldıranın kendisi olduğunu ve benim mesru müdafaa halindeyken kolunu kestiğimi söyledi. Anlasma sartlarını ben, hiç bir baskı görmeden kabul ettim. Yalnız isi sana bir türlü söyleyemiyordum, çünkü kaçıs masraflarının tümünü sen çekiyordun. — Peki Cik-Cik, bir daha bundan bahsetmiye-lim. Tanrı'nın izniyle özgürlüğüne kavustuğunda ne istersen yaparsın. — Sözümü tutacağım. — Bir gün kurtulursan ne yapmayı düsünüyorsun? — Lokanta açmayı. Ben çok iyi ahçıyım, dostum da. Çinlilerin yaptığı bir çesif makarna yemeği olan «Chow mein» ustası. Bu olay keyfimi yerine getirdi. Hikâye o kadar 507 I gırgır ki, ara sıra Cik-Cik'e takılmadan kendimi alamıyorum.

Çukulata sözünü tutuyor: Bes gün sonra her sey hazır. Bardaktan bosanırcasına yağan yağmur altında tekneye gittik. Diyecek sey yok. Direk, dümen ve salma birinci sınıf malzemeyle tekneye bağdastırılmıs. Nehrin dirsek yaptığı bir yerde, içinde istediğim fıçı ve yiyeceklerle bizi bekliyor, is tek kolluya haber vermeye kalıyor. Kampa gidip onunla konusma görevini Çukulata üstüne alıyor. Kıyıya yanasıp tehlikeye girmememiz için, tek kolluyu teknenin bulunduğu yere Çukulata götürecek. Kourou ırmağının ağzında iki isaret feneri var. Yağmur yağarsa, nehrin ortasını tutup tehlikesizce dısarı çıkabileceğiz. Tabiî, bulunduğumuz yerin anlasılmaması için yelken açmak yok. Çukulata, siyah boya ile fırça da buluyor bize. Yelkenin üstüne büyük bir K ile 21 numara yazacağız. K 21 avlanmak üzere geceleri nehre açılan bir balıkçı teknesinin numarası. Nehrin ağzından denize açılırken görülürsek bile, bizi öteki tekne sanacaklar.

Ertesi aksam yedide, hava karardıktan bir saat sonra hareket ediyoruz. Cik-Cik, tekneyi bıraktığımız yeri elimizle koymus gibi bulacağımızı söylüyor. Hava kararmadan önce bir saat kadar yol alabilmek için, adadan saat beste ayrılacağız. Kulübeye dönüs nese içinde oluyor. Cik-Cik ardına bile bakmadan, sırtında domuz yürüyor ve durmadan da konusuyor: — Nihayet kürekten kurtuluyorum. Özgürlüğümü sana ve kardesim Çang'a borçluyum. Belki bir gün, Fransızlar Hindiçini'den gittiklerinde, anavatanıma dönebilirim. Kısacası, bana büyük güveni var. Hele tekneden hoslandığımı görmek, onu pek sevindiriyor. A-dada son gecemi geçiriyorum, umarım ki bu Güyan'-daki son gecem olur. Nehirden çıkıp denize açılırsam, özgürlüğe kavustum demektir. Savas basladığından beri, hiç bir ülke kaçakları iade etmediğinden, tek tehlike geminin fırtınada batması. Savas hiç olmazsa burada bir isimize yarıyor. Enselenirsek ölüm cezası mutlak, tek508 rar ediyorum, yakalamak sartıyla bizi ölüme mahkûm edebilirler. Sylvain'i düsünüyorum: O düsüncesizliği

yapmasaydı simdi benimle birlikte, yanıbasımda olacaktı. Kafamda bir telgraf metni hazırlayarak dalıyorum: «Sayın Bassavcı Pradel — Sonunda, bir daha dönmemek üzere, beni içine attığınız kokusmusluk yolunu yendim ve kurtuldum. Bunun için dokuz yıl geçmesi gerekti.» Cik-Cik beni uyandırdığında günes epey yükseklerde. Çay ve peksimet atıstırıyoruz. Her yer kutu dolu. Sazdan iki kafes gözüme çarpıyor. — Bu kafesleri ne yapacaksın? — Yolda yemek üzere, içine tavuk dolduracağım. — Çıldırmıssın Cik-Cik! Hiç tavuk götürülür mü? — Götürülür, ben yanıma almak istiyorum. — Hasta mısın yahu? Sular alçalmaya baslar da gecikir ve nehirden sabah çıkmak zorunda kalırsak tavuklarla horozlar baslarlar ötüsmeye. Ne büyük tehlikelerle karsılasacağımızı düsünebiliyor musun o zaman? — Ben tavukları bırakmam. — Pisir hepsini, yağa koy. Hem saklanabilir, hem de yolculuğun ilk üç günü yenebilir. Sonunda aklı yatan Cik-Cik tavukları aramaya çıkıyor. Ama yakaladığı ilk dört tavuğun çığlıkları diğerlerinin aklını basına getirmis olmalı ki, hepsi ormana dağılıp gizleniveriyorlar. Cik-Cik bir besinci

tavuk bulamıyor. Tehlikeyi nasıl sezdiği anlasılamayan hayvanların esrarı bu. Katır gibi yüklenip, domuzun ardından bataklığı geçiyoruz. Cik-Cik domuzu da yanımıza almamız için yalvardı. — Hayvanın bağırmıyacağına söz veriyor mu sun? — Yemin ederim ki gıkı çıkmıyacak. Ben emir verdiğimde dilini tutar. Bizi temizlemek için pesimize birkaç kaplan düsmüstü, o zaman bile bağırtmadı. Oysa, gövdesindeki bütün kıllar dimdik havadaydı. Cik-Cik'in iyi niyetinden emin, sevgili domuzunu da birlikte götürmeyi kabul ediyorum. Teknenin bu509 lunduğu yere vardığımızda hava karanlık. Çukulata, Kolsuz'la birlikte bizi bekliyor, iki elektrik lâmbası her seyi denetlememizi sağlıyor. Eksiğimiz yok: Yelken halkaları direğe takılmıs, flok çekilmeye hazır. CikCik, Kendisine anlattığım manevrayı iki üç kere tekrarlıyor. Kendisinden ne beklediğimi hemen kavrıyor. Bize dürüst davranan zencinin parasını da veriyorum. O kadar saf bir adam ki, yanına, yarım paralarla yapıstırıcı kâğıt almıs. Paraları yapıstırmamı rica ediyor. Bir an bile, elindeki paraları geri alabileceğim aklına gelmemis. Dnsan baskaları hakkında kötü seyler düsünmüyorsa iyi ve dürüst demektir. Çukulata da

mert ve namuslu bir adam. Kürek mahkûmlarına nasıl davranıldığını görünce üç kürek mahkûmunun kaçmasına yardım etmekte en ufak bir sakınca görmüyor. — Eyvallah Çukulata, ailenin ve senin talihiniz açık olsun. — Sağolun. 510 (ON BDRDNCD DEFTER KÜREĞE VEDA ÇDNLDLERLE BDRLDKTE KAÇIS TEKNEYE en son ben biniyorum. Çukulata arkamızdan itiyor, nehre açılıyoruz. Biri önde diğeri arkada iki küreğimiz var. öndekini Cik-Cik, arkadakini ben çekiyoruz. Yağmur baslayalı bir saat oluyor. Boyalı bir un torbasını kendime yağmurluk yaptım. Cik-Cik'le tek kollunun da yağmurluk niyetine giydikleri torbaları var. Nehir oldukça akıntılı, suları yer yer anafor yapıyor. Akıntının siddetine rağmen, bir saate varmadan nehrin ortasını buluyoruz. Çekilen suların da yardımıyla üç saat sonra nehrin ağzındaki fenerlerin arasından geçiyoruz. Denizin çok yakınlastığını biliyorum, çünkü fenerler ağzın iki ucunda. Yelkeni ve floku

açıp Kourou'dan kazasız belâsız çıkıyoruz. Rüzgâr yandan öyle bir güçle yakalıyor ki, yelkenin üstünden kaydırmam gerekiyor. Ok gibi, epey zorlanarak denize varıyor, nehrin çıkısını geçip hızla kıyi-dan uzaklasıyoruz. Kırk kilometre kadar ötemizde, Royale adasının feneri yolumuzu aydınlatıyor. On üç gün önce, bu fenerin ardında kalan Seytan adasındaydım. Gecenin karanlığında denize çıkıs, karadan kopus yol arkadasım iki Çinli tarafından büyük sevinç patlamalarıyla karsılanmıyor. Bu insanlar, duygularını bizim gibi dısa vurmuyorlar pek. 511 Yalnız, denize açıldığımız sıra, Cik-Cik her zamanki sesiyle: — Rahat geldik, diyor. Tek kollu da ekliyor. — Evet, hiç güçlük çekmeden denize açıldık. — Cik-Cik, ben susadım, su. içkiden biraz versene. Benden sonra onlar da romdan esaslı bir yudum çekiyorlar. Puslasız yola çıktım, ama ilk kaçısımda, aya, yıldızlara ve rüzgâra göre yolumu bulmayı öğrenmistim. Dolayısıyla da hiç düsünmeden, teknenin burnu Kutup Yıldızına dönük, ilerliyorum. Tekne denize çok iyi

dayanıyor: Dalgaları büyük bir çeviklikle asıyor ve sallanmıyor bile. Rüzgâr epey siddetli estiğinden sabah kıyıdan ve Salut adalarından iyice uzaktayız. Çok tehlikeli olmasa, Seytan adasına yaklasır ve çevresinde dolanarak bir kerecik olsun doya doya seyrederdim. Altı gün epey sallantı geçirdik ama, ne yağmur yağdı ne de büyük bir fırtına patladı. Tek tatsızlık su: iki Çinli de dümene el sürmek ve birkaç saat teknenin yönetimini ele alıp benim uyumama fırsat vermek istemiyor. Günde üç, dört kere de yemek pi-siriyorlar. Bütün horozlarla tavukları tikindik. Dün, saka olsun diye Cik-Cik'e sordum: — Domuzu ne zaman mideye indiriyoruz? Üzüntüsünden ne yapacağını bilemedi: — Bu hayvan benim dostum, onu yemek üzere kesmeden önce beni kesmek gerekir. Yol arkadaslarım yakınımda is görüyorlar. Benim sigaram bitmesin diye, ağızlarına sigara da sürmüyorlar. Sıcak çay hep atesin üstünde. Kendilerine bir sey söylemeden, ne yapmaları gerektiğini biliyorlar. Yola çıkalı yedi gün oldu. Artık dayanamıyorum Günes öylesine yakıcı ki, bizim Çinliler bile ıstakoza döndüler. Uyuyacağım. Dümeni bağlıyor, pek az yelken bırakıyorum. Tekne, rüzgârın önüne katılmıs gidiyor. Dört saate yakın, kalıp gibi uyuyorum.

Oldukça sert bir sarsıntıyla, sıçrayarak uyanıyorum. Yüzümü yıkadığımda, uyurken Cik-Cik'in beni tras ettiğini görüyor ve seviniyorum. Hiç bir sey his512 setmedım. Yine onun sayesinde, yüzüm iyice yağlı. Fazla kuzeye yöneldiğimizden, dünden beri rotayı biraz güney batıya kaydırdım. Bu ağır teknenin, denize iyi dayanmaktan baska kolay kolay sürüklenmemek gibi bir üstünlüğü de var. Sürükleneceğimizi hesapladığım için hep kuzeyi tutmustum, oysa tekne yolundan hiç sasmadı bile. Tepemizde bir balon! Hayatımda ilk kez, insan tasıyan bir balon görüyorum. Bize doğru gelmiyor pek, boyutları seçilmiyecek kadar da uzakta. Alüminyumdan yansıyan günes balona öylesine parlak ve plâtinimsi bir parıltı veriyor ki, bakmaK mümkün değil. Yolunu değistirdi, bize doğru geliyor gibi. Gerçekten de hızla büyüyor, yirdi dakikadan kısa bir sürede tepemizde. Cik-Cik'le tek kollu bu havada uçan seyi görünce o kadar sasırıyorlar ki, durmadan Çince bir seyler konusuyorlar aralarında. — Tanrı askına fransızca konusun da anlıyalım sizi be yahu! — ingiliz sosisi, diyor Cik-Cik. — Hayır sosis değil, insan tasıyan bir balon, iyice alçalıp üzerimizde daireler çizdiğinden, bu

koca seyi ayrıntılarıyla görebiliyoruz. Bayraklar çıkıyor, isaretler yağıyor. Bir sey anlamadığımızdan cevap da veremiyoruz. Balon, tepemizden ayrılmamakta direnerek daha da yakınımızdan geçiyor, öyle ki, içindeki yolcuları seçebiliyoruz. Sonra burnunu karaya çevirip yoluna gidiyor. Bir saat geçmeden bir uçak görünüyor ve tepemizde dolanıp duruyor. Deniz kabardı, rüzgâr birden siddetlendi. Ufuk aydınlık, hiç bir yağmur tehlikesi yok. — Bak, diyor tek kollu. — Nereye? — Suraya, karanın bulunması gereken yerde seçilen su noktaya. Bir gemi olmalı. — Nereden biliyorsun? — Tahmin ediyorum, hattâ çok hızlı giden bir hücum botu da diyebilirim. — Neden? — Dumanı çıkmıyor da ondan. Gerçekten de, bir saat sonra, üstümüze gelen kursunî savas gemisini seçebiliyoruz. Gitgide büyükelebek 513/33 duğune göre çok hızlı gidiyor, tsurnu Dize aonuK, oyıe ki teknemize sürtünüp geçmesinden korkuyorum.

Deniz epey azgın, hücum botunun ters dalgalan bizi batırabilir.

Bu bir cep muhribi, yarım daire çizip yan döndüğünde adının Tarpon olduğunu görebiliyoruz. Kıçında ingiliz bayrağı dalgalanan hücum botu, yarım daire çizdikten sonra ağır ağır arkamızdan yaklasıyor. Hızını bizimkine uydurup yanımız sıra yol alıyor. Mürettebatın çoğunluğu güvertede, sırtlarında Dngiliz deniz kuvvetlerinin mavi üniforması. Yukardan, elinde megafonla bir subay sesleniyor: — Stop. You stop! — Cik-Cik, indir yelkenleri ! iki dakika geçmeden ana yelken, trinketa ve flok bağlanıyor. Yelkensiz yerimizde sayıyor gibiyiz, yalnız dalgalar hafifçe sürüklüyor tekneyi. Uzun süre böyle durmamız da tehlikeli. Motor ya da yelkenden faydalanmayan bir tekne, uzun süre dümene boyun eğmez. Hele dalgalar yüksekse, bu durum oldukça da tehlikelidir. Ben de iki elimi ağzıma götürüp haykırıyorum: — Kaptan, fransızca biliyor musun? Baska bir subay, arkadasının elindeki megofonu alıyor: — Evet kaptan, ben biliyorum.

— Ne istiyorsunuz? — Teknenizi bizimkine çekmek. — Çok tehMkeli olur. Teknemi parçalamanızı istemem. — Biz bu çevrede görevliyiz, söylediklerimizi yapmanız gerekiyor. — Vız gelir, bizim savasla bir ilgimiz yok. — Torpille batırılmıs bir gemiden kurtulan kazazedeler değil misiniz? — Hayır, biz kürekten kaçan fransız mahkûmlarız. — Ne küreği, ne anlama geliyor bu söz? — Cezaevi, hapisane. Ingilizcesi convict. Hard labour. — Anladım, anladım. Cayenne mi? — Evet Cayenne. 514 — Nereye gidiyorsunuz? — ingiliz Hondurası'na. — Dmkânsız, önce Georgetown'a uğramanız gerekiyor. Dediğimizi yapın, bu bir emirdir. — Peki.» Cik-Cik'e yelken açma emrini veriyorum, muhribin yolunu izliyorum. Ardımızdan motor sesi geliyor. Muhripten indirilen bir tekne bu, kısa sürede bizi yakalıyor. Burnunda tüfekli bir asker. Motor sağdan yanasıyor, bizi sıyırıyor sanki, ama ne duruyor, ne de durmamızı emrediyor. Bir sıçrayısta, denizci bizim tekneye atlıyor. Motor yoluna devam edip muhribe dönüyor.

— Goor afternoon, diyor denizci. Bana doğru yürüyüp yanıma oturuyor, sonra elini dümene koyup, tekneyi biraz daha güneye çeviriyor. Gemiyi nasıl yönettiğine bakarak dümenin sorumluluğunu ona bırakıyorum. Hiç kuskusuz iyi denizci. Yine de yerimden kalkmıyorum. Ne olur ne olmaz. ! — Sigara ister misiniz? Üç paket ingiliz sigarası çıkarıp üçümüze dağıtıyor. — Valla, diyor Cik-Cik, motöre binerken verdi ler herifler sigaraları. Herhalde üstünde üç paket birden tasıması yasak. Cik-Cik'in sözlerine gülüyorum, sonra tekneyi benden iyi kullanan ingiliz denizcisiyle ilgileniyorum. Artık dilediğim kadar düsünecek zamanım var. Bu kez kaçmayı basardık, özgür bir adamım. Gırtlağıma bir seyler düğümleniyor, gözlerimde yaslar beliriyor gibi. Gerçekten kurtuldum artık, çünkü savasın basından beri hiç bir ülke kaçakları iade etmiyor. Savas bitmeden de, yerleseceğim ülkede kendimi sevdirir, tanıtma yolunu bulurum. Savasın tek kötü yanı yerlesmek istediğim ülkeyi seçemeyisim. Bunun da önemi yok, nerede yasarsam yasayayım, kimsenin en

ufak öir söz söylemesini gerektirmeyecek, yasayısımla gerek halkın, gerekse yöneticilerin saygı ve sevgilerini kısa sürede kazanacağım. Kokusmusluk yolundan kurtulmanın verdiği gC-ven duygusu öyle büyük ki, baska sey düsünemiyorum. Sonunda kazandın Kelebek! Dokuz yılın sonun'"*¦' 515 da, bu isten kesinlikle galip çıktın. Sana sükürler olsun Tanrım, belki bu isi daha önce de yapabilirdin Ama seçtiğin yollar esrarlı ve bizim meçhulümüzdür. Senden yakındığım yok, çünkü senin yardımın sayesinde genç, sağlıklı ve özgürüm. Kürekte geçirdiğim dokuz yılla Fransa'da yattığım iki yılı düsünürken yanımdaki denizcinin koluyla isaret ettiği yere bakıyorum: Kara. Saat dörtte, sönük bir fenerin yanından geçip koca bir nehre giriyoruz, denizci dümeni bana bırakıp buruna yürüyor. Motörden atılan halatı havada kapıp ön sıraya sıkı sıkı bağlıyor. Yelkenleri eliyle indiriyor, motorun arkasına bağlı olarak bu sarı ırmakta yirmi kilometre gidiyoruz. Muhrip de iki yüz metre

gerimizden geliyor. Bir dirseği dönünce koca sehir karsımıza çıkıyor: «Georgetown», diye dağırıyor denizci. Gerçekten, motorun ardına bağlı, ingiliz Güyan'ı-nın baskentine giriyoruz. Limanda bir sürü silep, hücum botu ve savas gemisi var. Nehrin kıyısına toplar yerlestirilmis. Gerek savas gemileri, gerekse kara cephane yuvası halinde. Savasın göbeğindeyiz. Aslında savas iki yıldır sürüp gidiyor ama biz hissetmemistik. Demerera River üzerinde önemli bir liman olan, ingiliz Güyan'ı-nın baskenti Georgetown yüzde yüz savasa hazır. Silâhlı bir sehirle karsılasmak bende garip bir etki yapıyor. Bir askerî rıhtıma yanasıyoruz, küçük muhrip de arkamızdan gelip yanasıyor. Cik-Cik domuzuy-la, Hue küçük bir çıkınla, ben elimi kolumu sallayarak karaya ayak basıyoruz. Deniz kuvvetlerine ayrılan bu rıhtımda tek sivil yok. Yalnız denizcilerle askerler göze çarpıyor. Bir subay yanımıza yaklasıyor, onu tanıyorum. Muhripten bana seslenen adam bu. Dostça elini uzatıp: — iyisiniz ya? diyor.

— iyiyiz kaptan. — Mükemmel. Simdi revire çıkmanız gerekiyor, orada size ve iki arkadasınıza bir sürü iğne yapılacak 516 ON DKDNCD DEFTER GEORGETOWN GEORGETOWN'DA HAYAT ÖĞLEDEN sonra, birkaç iğne yiyip sehrin polis merkezine götürülüyoruz. Burası koca bir karakol, yüzlerce polis hiç durmadan kapısından girip çıkıyor. Bu önemli limanın güvenliğinden sorumlu olan Georgetown emniyet müdürü bizi hemen kabul ediyor. Çevresinde haki sortlu ve beyaz çoraplarıyla tertemiz giyimli ingiliz subayları. Albay oturmamızı isaret ediyor ve mükemmel bir fransızcayla: — Denizde size rastladıkları sıra nereden geliyordunuz? diye soruyor. — Fransız Güyanı'ndan. — Kaçtığınız yeri tam olarak söyleyebilir misiniz? — Ben Seytan adasından kaçtım. Diğerleri de, Fransız Güyanı sınırları içindeki Kourou köyü yakınında yarı siyasî Dnini kampından. — Cezanız nedir? — Müebbet.

— Neden? — Adam öldürmekten. — Çinlilerin suçu. — Onlarınki de adam öldürmek. — Cezaları? — Müebbet. — Mesleğiniz? — Elektrikçi. — .Onlarınki? — Ahçı. 517 — De Gaulle'den yana mısınız, Petain'den yana mı? — Bu islerden hiç haberimiz yok. Biz namuslu bir hayat kurmaya çalısan mahkûmlarız. — Size, kapısı bütün gün ve gece açık bir hücre vereceğiz. Anlattıklarınızın doğru olduğunu anladıktan sonra bırakabiliriz ancak. Gerçeği söylediniz-se korkacak sey yok. Savas içindeyiz, her zamankinden çok daha dikkatli olmamız gerektiğini anlarsınız. Neyse, sekiz gün sonra salıveriliyoruz. Emniyet Müdürlüğünde geçirdiğimiz bu sekiz günden yararlanıp sırtımıza giyecek bir seyler alıyoruz. Sabahın dokuzunda, ellerimizde fotoğraflı birer kimlik cüzdanıyla

sokağa çıktığımızda üçümüz de adam gibi giyimliyiz. 250.000 nüfuslu sehrin tümü, Dngiliz mimarisine uygun olarak, tepeden tırnağa ahsap yapılmıs. Evlerin ilk katı beton, gerisi tahta. Sokaklar ve caddelerde beyazdan çukulata ve sütlü kahverengine, hintli-den ingiliz, amerikalı ve kuzeyliye varıncaya dek her çesit adam kaynasıyor. Bu rengârenk kalabalığa karısmak bizi epey sarhos ediyor. Dısa tasan bir sevinç içinde olmalıyız. Yüreklerimizdeki bu sevinç herhalde o kadar büyük ki pek çok kisi bize bakıyor ve dostça gülümsüyor. — Nereye gidiyoruz? diye soruyor Cik-Cik. — Elimde bir adres var. Bir zenci polisin verdiği, Penitence-Rivers'te oturan iki Fransız'ın adresi bu. Aldığımız bilgiye göre burası, özellikle Hintlilerin yasadığı mahalle. Beyaz, pırıl pırıl giysili polise doğru yürüyorum. Adresi gösteriyorum. Cevap vermeden önce hüviyetlerimizi soruyor. Sisinerek gösteriyorum: «iste!» — «Tesekkür ederim, tamam.» Ys-rinden ayrılıyor ve vatmanla konustuktan sonra bizi bir tramvaya

bindiriyor. Sehrin merkezinden ayrılıyoruz, yirmi dakika sonra da biletçi bizi indiriyor. Burası olmalı. Sokakta önümüze gelene soruyoruz: «Frenchmen?» Bir delikanlı, isaretle pesinden gitmemizi belirtiyor. Bizi alçak bir eve götürüyor. Yaklastığımızda, evden üç kisi çıkıyor ve büyük yakınlık göstererek üçümüzü de karsılıyorlar. 518 — Hayrola, buraya mı geldin Kelebek? Bembeyaz saçlı, en yaslı olanları: — Kırk yıl düsünsem aklıma gelmezdi, diyor. Gir içeri, burası benim evim. Çinliler de seninle beraber mi? — Evet. — Girin içeri, hosgeldiniz. Bu eski kürek mahkûmunun adı Auguste Guit-tou. Guittou derdik ona, saf kan Marsilyalıdır. Dokuz yıl önce, 1933 de, La Martiniere gemisiyle Gü-yan'a giden kafilede beraberdik. Bosa giden bir firar tesebbüsünden sonra çarptırıldığı ceza bağıslanmıstı. Anlattığına göre, kaçıp buraya geleli üç yıl oluyormus. Diğer ikisi, Arles'lı Bücür Louis ile To-ulon'lu Jülot. Onlar da cezalarını tamamladıktan sonra kaçmıslar. Oysa çektikleri

ceza kadar, yani on ve on iki yıl, sürgün olarak aynı yerde kalmak zorundaydılar. Evin dört bölmesi var: Dkisi oda, biri mutfak yemek odası, dördüncüsü de atölye diye kullanılıyor. Ormandan topladıkları bir çesit ham kauçuk olan balatadan pabuç yapıyorlar. Balata, çok kolay islenebilen bir madde. Tek sakıncası, fazla güneste kalınca erimesi. Çünkü balata, soğuk ve sıcaktan zarar görmez hale getirilmemis. Bunu önleme yolunu da bulmuslar, balata tabakaları arasına bez koyuyorlar. Acı çeken her insanın yüreği soylulasır, bu eski mahkûmlar da bizi kırk yıllık dost gibi karsılıyorlar. Guittou bir odasını bizim için düzenliyor ve hiç düsünmeden üçümüze evini açıyor. Tek dert Cik-Cik'in domuzu, ama Cik-Cik domuzunun evi kirlet-miyeceğinden emin. «ihtiyaçlarını dısarda görür o», diyor. «Simdilik dursun yanında, diyor Guittou da. Sonra bakarız icabına.» Geçici olarak, eski asker battaniyeleriyle kendimize birer yer yatağı yaptık. Birlikte kapının önüne oturup sigaralarımızı tüttürürken, dokuz yıldan beri basımdan geçenleri Guittou'ya anlatıyorum, iki arkadasıyla birlikte sözlerimi can kulağıyla dinliyor, serüvenlerimi

benimle birlikte yasıyorlar. Aynı deneylerden geçtikle519 ri için, benim hissettiklerimi kolayca duyabiliyorlar. Dkisi Sylvain'i tanımıs, ölümüne çok üzülüyorlar. Her ırktan bir sürü insan, önümüzden gelip geçiyor. Zaman zaman biri pabuç ya da süpürge alıyor. Çünkü Guittou ve dostları, hayatlarını kazanmak için süpürge de yapıyorlar. Georgetown'da yasıyan otuz kadar kaçak bulunduğunu onlardan öğreniyorum. Geceleri sehrin merkezindeki bir barda toplanır, rom ya da bira içerlermis, Julot, hepsinin ekmek parası çıkarmak için çalıstığını söylüyor, büyük çoğunluk da namusuyla yasıyormus. Biz kapı önünde gölgelenirken yoldan bir Çinli geçiyor, Cik-Cik sesleniyor ardından. Sonra bana bir sey söylemeden, yanına tek kolluyu alıp çıkıyor. Pek uzağa gitmiyorlar herhalde, çünkü domuz da peslerinde, iki saat sonra da, Cik-Cik bir eseğin çektiği arabayla geri dönüyor. Koltukları kabararak, cince konustuğu eseği evin önünde durduruyor. Esek Cik-Cik'in dilini anlıyor gibi. Arabada üç yatak, üç silte, yastıklar, üç

de bavul var. Bana verdiği bavul, iç çamasırları, gömlek, yün fanila, iki çift pabuç, kravat, v.s. dolu. — Bunları nereden buldun Cik-Cik? — Yurttaslarım verdi. Yarın onları görmeye gideceğiz, gelir misin? — Olur. Cik-Cik'in arabaya atlayıp geri döneceğini sanıyoruz. Halbuki o eseği çözüp avluya bağlıyor. — Esekle arabayı da bana armağan ettiler. Bununla hayatımı kolayca kazanabileceğimi söylüyorlar. Yarın sabah bir hemserim gelecek, nasıl para kazanacağımı öğretecek. — Bu Çinliler amma çabuk yol alıyor. Guittou, esekle arabanın geçici olarak avluda durmasını kabul ediyor, özgürlüğümüzün ilk gününde, islerimiz yolunda. Aksam masa basında Julot'-nun pisirdiği sebze çorbasıyla makarnayı yiyoruz. — Herkes sırayla bulasık yıkayacak ve evi silip süpürecek, diyor Guittou. Birlikte yenen bu yemek, sıcaklık dolu küçücük bir topluluğun simgesi, özgürlük yolunda atılan ilk adımlarda yardım gördüğünü bilmek, insanın içini ra520 hatlatıyor. Cik-Cik, tek kollu ve ben gerçekten çok mutluyuz. Bir evimiz, yatağımız, yoksullukları içinde bize yardım etme soyluluğunu gösteren cümert dostlarımız var. Daha iyisi cansağlığı. — Bu gece ne yapmak istersin? diye'soruyor Guittou.

— Dlk gecemi evde geçirmek en iyisi, diyorum. Sen istersen sehre in, benim için rahatsız olma. — Evet, birini görmem gerektiğinden sehre ineceğim. — Cik-Cik, tek kollu ve ben evde kalırız. Bücür Louis ve Guittou, giyinip kusanıp kravat

takıyor ve sehrin yolunu tutuyorlar. Julot, birkaç çift pabucu bitirmek için evde kalıyor. Dostlarımla birlikte mahalleyi tanımak üzere evin çevresinde dolasıyoruz. Buraya Hintliler hakim. Pek az zenci var, beyaz yok gibi, birkaç tane de Çin lokantası göze çarpıyor. Penitence Rivers adındaki mahalle Hindistan ya da Java'dan bir köse. Genç kadınlar çok güzel, yaslı adamlar uzun beyaz entarilerle geziyor. Çoğu çıplak ayaklı. Penitence Rivers yoksul bir mahalle ama herkes temiz giyimli. Yollar iyi aydınlatılmamıs, yemek yenip içki içilen barlar tıklım tıklım dolu, her yerde hint müziği çalıyor. Beyaz elbiseli ve kravatlı bir zenci yolumu kesiyor. — Fransız mısınız bayım? — Evet. — Bir yurttasa rastladığıma sevindim. Benimle iki kadeh atar mısınız? — Olur ama yanımda iki arkadas var. — Onlar da gelsin. Fransızca bilirler mi? — Bilirler. Bir barın önündeki kaldırıma konan masaya dördümüz yerlesiyoruz. Martinique'li zencinin fransızcası bizimkinden çok daha kibar. Zenci Dngilizlere dikkat etmemizi öğütlüyor: «Hepsi de yalancıdır, diyor. Biz

fransızlar baska oluruz, verdiğimiz sözü tutarız.» «Biz Fransızlar» diyen zencinin sözlerine bıyık altından gülüyorum, hem sonra gerçekten içimde 521 garip duygular var. Evet, bu adam bir Fransız, benden çok daha saf Fransız hem. Çünkü büyük bir inanç ve hararetle yurttaslığı kabulleniyor. O kendini Fransa uğruna öldürtebilir, ben asla. Dolayısıyla benden daha Fransız. — Bir yurttasa raslayıp fransızca konusabildiğime pek sevindim, ingilizceyi beceremiyorum da. — Ben ingilizce de bilirim, fena da konusmam. Size bir faydam dokunursa emrinizdeyim. George-town'a geleli çok oluyor mu? — Sekiz gün, fazla değil. — Nereden geldiniz? — Fransız Güyanı'ndan. — Yok canım, herhalde De Gaulle'ün safına geçmek isteyen bir kaçak ya da bir gardiyansınız? — Gardiyan değilim, kaçağım. — Dostlarınız? — (Onlar da. — Bay Henri, geçmisinizi öğrenmek istemiyorum ama Fransa'ya yardım edip suçunuzu bağıslatmanın sırasıdır. Ben De Gaule'den yanayım ve Ingit tere'ye gitmeyi bekliyorum. Yarın Mariner Club'de beni

görmeye gelin, iste adresi. Bize katılırsanız çok sevinirim. — Adınız nedir? — Homere. — Bay Homere, hemen karar verebilmem imkânsız, önce ailem hakkında bilgi toplamalıyım. Sonra böylesine önemii bir karar vermeden iyice düsünüp tasınmalıyım. Açık söylemek gerekirse, Fransa bana çok acı çektirdi, insanlık dısı davrandı. Martinique'li zenci, büyük bir inanç ve atesle yürekten beni ikna etmeye çalısıyor. Savasta iyice hırpalanan Fransamızı savunan bu adamın sözleri gerçekten çok duygulandırın. Geç saatte eve dönüp yattığımızda, bu büyük Fransızın söylediklerini düsünüyorum. Teklifini ciddî olarak düsünmeliyim. Doğrusu aynasızlar, cezaevi yönetmenliği ve yargıçlarla savcılar Fransa demek değil. Dçimden, Fransa'yı sevmekten vazgeçemediğimi duyuyorum! Ulu Tanrım, yakınlarım kimbilir ne acı 522 çekiyor, bütün Fransızlar için ne utanç verici bir durum!... Uyandığımda esek, araba, domuz, Cik-Cik ve tek kollu gitmis. Guittou ile arkadasları:

— Nasıl, iyi uyudun mu? diye soruyorlar. — Uyudum, sağolun. — Sütlü kahve mi istersin, çay mı? Yoksa yalnız kahveyle tereyağlı ekmek mi? — Tesekkür ederim.» Onların çalısmasını izleyerek kahvaltı ediyorum. Julot, ihtiyaca göre balataları hazırlıyor, yumusak toprağa kattığı kaynar suya sert parçalar da atıyor. Bücür Louis bez parçalarını hazırlıyor. Guittou da pabuçları yapıyor. — Çok pabuç yapıyor musunuz? — Hayır. Günde yirmi dolar getirecek kadar pabuç yetiyor. Besiyle ev kirasını ödüyor ve yiyecek alıyor, beser doları da paylasıp cep harçlığı yapıyoruz, bu parayla giyinip kusanıp, hamama gidiyoruz. — Yaptıklarınızın hepsini satabiliyor musunuz?

— Hayır, ara sıra birimizin Georgetown sokaklarında pabuç ve süpürge satması gerekiyor. Günesin altında yürüyerek satıs yapmak çok güç. — isterseniz satıs isini üstüme alabilirim. Burada asalak gibi yasamak istemiyorum. Yiyecek parasına ben de katkıda bulunmalıyım. — Olur Kelebek. Bütün günümü, Georgetown'un Hint mahallesinde dolasarak geçirdim. Koca bir sinema afisi dikkatimi çekiyor, hayatımda ilk kez, canım renkli ve sesli bir film görmek istiyor. Bu aksam Guittou'dan beni sinemaya götürmesini rica edeceğim. Bütün gün Penitence Rivers sokaklarında gezindim. Bu insanların terbiyesi çok hosuma gidiyor, iki büyük üstünlükleri var: Hepsi çok temiz ve çok terbiyeli. Georgetown' un bu mahallesinin sokaklarında geçirdiğim ilk gün, dokuz yıl önce Trinidad'a varısımdan da önemli. Trinidad'da, kalabalığa karısmaktan doğan o essiz duygular arasında kafamı kurcalayan bir sorun vardı; iki, en fazla üç hafta sonra denize açılmak zorun523

daydım. Hangi ülke beni kabul edecekti? Bana kapısını açacak bir ulus var mıydı? Geleceğim nasıl olacaktı? Burada durum değisik- özgürüm artık, istersem Dngiltere'ye gidip hür Fransız kuvvetlerine bile katılabilirim. Ne yapmalıyım? De Gaulle'e katılırsam, ne yapacağımı bilmediğimden bu çareye basvurduğumu söylemezler mi acaba? Ya sağlıklı kisiler, baska sığınacak yer bulamadığından aralarına giren bir kürek mahkûmu gibi davranırsa bana? Söylentiye göre, Fransa, Petain ile De Gaulle arasında ikiye bölünmüs. Bir Fransa Maresali, ülkesinin seref ve çıkan-nın nerede olduğunu nasıl bilmez? Bir gün hür Fransız birliklerine katılırsam, daha sonra kendi yurttaslarımın üstüne ates açmak zorunda kalmaz mıyım? Burada iyi bir is kurmak güç, çok güç olacak. Guittou, Julot ve Bücür Louis cin gibi adamlar ve günde bes dolara çalısıyorlar. Her seyden önce, özgür yasamayı öğrenmeliyim. 1931 yılından beri — 1942'deyiz— tutukluyum. Bütün bu bilinmeyenleri özgürlüğümün ilk günü çözümleyemem. Hayatta kendine yol açmak isteyen bir adamın karsısına çıkacak sorunları bilemem. Ellerimle hiç is yapmadım. Pek az elektrikçiliğim

var. Sıradan bir elektrikçi çırağı ben-aen çok sey bilir. Kendi kendime bir tek söz vermeli, tertemiz yasamalıyım, hiç olmazsa kendi ahlâk anlayısımın sınırları dısına çıkmadan. Eve döndüğümde saat dört. — Eee Kelebek, özgürlüğün ilk soluklarını içine çekmek iyi mi? Epey dolastın mı? — Evet Guittou, bu koca mahallenin sokaklarında dolanıp durdum. — Çinli dostlarını gördün mü? — Avludalar. Senin arkadasların gerçekten isini bilen adamlar. Kırk dolar kazandılar bile, ille de yirmisini bana vermek istiyorlar. Tabiî reddettim. Git de gör sunları. Cik-Cik domuzu için lahana kesmekle mesgul Tek kollu, büyük bir mutlulukla kendini bırakan eseği yıkıyor. — iyi misin Kelebek? — Dyiyim, ya siz? — Biz çok memnunuz, ktrk dolar kazandık. 524 — Ne yaptınız? — Yanımızda hemserilerimizden biriyle, sabahın üçünde köylere açıldık. Hemserimiz yanına iki yüz dolar almıstı. Bu parayla domates, salata, patlıcan, her çesit sebze, birkaç tavuk, yumurta ve keçi sütü aldık.

Limanın yanındaki pazara gittik, önce buralılara satıs yaptık, sonra da Amerikan denizcilerine. Denizciler fiyatlardan çok memnun kaldılar, yarın pazara girmeyip liman kapısında Kendilerini beklememizi istediler. Ne getirirsek satın alacaklar. Para sende dursun. Sef sensin, para da sende kalmalı. — Cik-Cik param olduğunu ve buna ihtiyaç duymadığımı biliyorsun. — Ya paranı kendine saklarsın, ya da isi bırakırız. — Dinle, Fransızlar asağı yukarı günde bes dolarla geçinip gidiyorlar. Biz bu paranın beser dolarını alır, besini de yiyecek ve ev kirası olarak arkadaslara veririz. Geri kalanı biriktirir, hemserinden aldığın iki yüz dolar borcu öderiz. — Tamam. — Yarın, sen uyu. istersen, saat yedide liman kapısında bulusuruz. — Oldu. Herkes mutlu, önce biz, hayatımızı kazanıp dostlarımıza yük olmayacağımızı anladığımız için seviniyoruz. Sonra iyi yürekli ve cömert olmalarına karsılık ne kadar zamanda hayatımızı kazanabileceğimizi düsünen Guittou ve arkadasları.

— Kelebek, dostlarının bu büyük basarısını kutlamak için, iki litre likör yapacağız. Julot çıkıyor, beyaz seker kamısı alkolü ve diğer maddelerle dönüyor. Bir saat sonra da Marsilyadaymısız gibi, çekiyoruz kafayı. Alkolün de etkisiyle sesler yükseliyor, kahkahalar her zamankinden sakrak çıkıyor. Fransızlarda eğlenti olduğunu duyan Hintli komsular, selâmsız sabahsız damlıyorlar, iki adamla üç genç kız bunlar, hemen kendilerini davet ettiriyorlar. Yanlarında da, siste kızarmıs tavuk ve domuz eti getiriyorlar.

Yalnız etler çok biberli, iki genç kız alısılmamıs güzellikle. Bembeyaz giyimli, çıplak ayaklı, sol bileklerinde birer gümüs bilezik. Guittou: 525 — tsaııayı iasa vurma, aıyor. ttunıar genç kız-dır. Dnce kumasların altında göğüslerini görür görmez, ileri geri konusmaya kalkma. Onlar için göğüslerin görülmesi doğal bir sey. Benim için pek değil. Ne de olsa eski kusaktanız. Bücür'le Julot, geldiğimiz günlerde asıldılar, ama hava aldılar. Kızlar epeydir bize uğramıyordu. Hintli kızlar gerçekten az raslanır güzellikle. Alınlarının ortasında düğmeyle yapılan nokta onlara garip bir hava veriyor. Bizimle dostça konusuyorlar, kırık dökük ingilizcemle, «Georgetown'a hos geldiniz,» demek istediklerini anlıyorum. Bu gece, Guittou ile birlikte sehre indik. Yasadığımız uygarlığın çok dısında sanki Georgetown. Dnsanlar kıvıl kıvıl kaynıyor. Beyazlar, zenciler, hint-liler, cinliler, üniformalı denizci ve karacılar, yığınla da sivil denizci. Sürüyle bar, lokanta, gece kulübü ve meyhane çiğ ısıklarıyla sokağı gün gibi aydınlatıyor.

Hayatımda ilk kez, renkli ve sesli bir film seyrediyorum, bu yeni deneyin etkisinden kurtulamadan Guittou beni koca bir bara sürüklüyor. Salonun bir kösesinde yirmiden fazla Fransız var. Dçtikleri de, alkol ve kokakola. Bu adamların hepsi kürek kaçkını, azılı. Kimi cezasını çektikten sonra sürgünü beklemeden kaçmıs, Dssiz, açlık çekerek, Güyan'daki resmî ve sivil halk tarafından horlanarak yasayacaklarına, daha iyi bir hayat süreceklerini sndıkları ülkelerin yolunu tutmuslar. Ama ekmek parası çıkarmak çok güç diyor hepsi. — Ben, John Fernandes hesabına, gündeliği iki buçuk dolara ormanda odun kesiyorum. Her ayın sekiz gününü de Georgetown'da geçiriyorum. Büyük umutsuzluklar içindeyim. — Ya sen? — Ben kelebek topluyorum. Ormanda kelebek avlıyor, çesitli kelebekler toplayınca bunları camlayıp satıyorum. Ötekiler rıhtımda hamallık yapıyor. Hepsi de bir is tutmus ama, ekmeklerini güç çıkarıyorlar. «Zor olmasına zor ya, hiç olmazsa özgürlüğümüz var, diyorlar, özgürlük o kadar iyi sey ki.» 526

Bu aksam, sürgünden kaçanlardan, Faussard adlı biri bizi görmeye geldi. Herkes içki ısmarlıyor. Demerara ırmağının ağzında torpillenerek batan, boksit dolu bir Kanada gemisindeymis. Deniz kazasına uğrayıp kurtulduğu için tazminat almıs. Mürettebatın büyük çoğunluğu kazada boğulmus. Faussard, her nasılsa bir filikaya çıkacak sırayı bulmus. Gemiyi torpilleyen Alman denizaltısının su yüzüne çıkıp kendileriyle konustuğunu anlatıyor. Boksit dolu kaç geminin limanda beklediğini sormuslar. Bunlar da: «Bilmiyoruz» cevabını vermisler. Soruyu soran adam basmıs kahkahayı: «Daha dün, Georgetown'un... sinema-sındaydım, demis. Dste biletimin yarısı da burada.» Sonra ceketinin iç cebini göstermis. «Nah, bu elbise de Georgetown'dan.» Aramızdakilerden, bu olaya «palavra» diyenler var. Faussard yemin billah ediyor. Denizaltı, kendilerini hangi geminin bile kurtaracağını söylemis. Gerçekten de Almanların adını verdiği gemi kurtarmıs onları. Herkes hikâyesini anlatıyor. Yıllar boyu Haller'-de yasamıs bir Parisli'nin yanına düstüm. «Lombard sokağından küçük Louis», diye tanıtıyor kendini. — Azizim Kelebek, anafordan geçinmenin yolunu bulmustum. Gazetelerde, «ingiliz kral ya da kraliçesi

uğruna» ölen bir Fransızın adı çıktı mı hemen bir mezarcıya kosuyordum. Sonra torpillenen geminin adını, nerede torpillendiğini ve ölenin adını boyayla yazdığım bir mezar tası önünde resim çektiriyordum. Ardından zengin Dngiliz villalarını dolasıyor, ingiltere uğruna sehit düsen Fransızın mezarını yaptırmak için para yardımı istiyordum. Geçen haftaya kadar isim tıkırında gitti. Derken ölenler arasında adına raslanan bir Brötanyalı deyyus, sağ salim çı-kageldi! Her yerde sapasağlam olduğunu ve benim hayatta mezarcıya bir kurus ödemediğimi bağıra bağıra söyleyerek beser dolarını kestiğim bir kaç zengin karıya da uğradı mı sana! Yasamak için artık baska bir dümen bulmam gerekiyor, bu yasta da çalısamam ya! Dçkinin yardımıyla, bizden baska kimsenin fran-sızca bilmediğini sanan dostlar, en akıl almaz hikâyeleri sıralıyorlar: 527 — oen, uıjuı ı/n i, uaicuaucui utJUtJKier Ve DISIKlet elcikieri yapıyorum. Ama küçük kızlar bebekleri günese bıraktı mı, hepsi eriyor ve biçimsizlesiyor. Bir sokağa içinci kez girdim mi kıyamet kopuyor. Bir yıldan beri, gündüzleri, Georgetown'un yarısından uzak

duruyorum. Bisikletçiler için de durum aynı. Bisikletini günese bırakan tekrar üstüne atladı mı, sattığım balata elcikler ellerine yapısıveriyor. — Ben, diyor bir baskası, ucunda zenci kafaları bulunan balata kamçılar yapıyorum. Denizcilere de Mers el-Kebir'den kurtulduğumu ve benden bir sey satın almak zorunda olduklarını söylüyorum. Onda sekizi de alıyor. Bu çağdas mucizeler panayırı beni eğlendiriyor, aynı zamanda da ekmeğin aslan ağzında olduğunu gösteriyor.

Biri tezgâhtaki radyoyu açıyor. De Gaulle'ün çağrısı duyuluyor. Londra'dan, sömürgelerde ve deniz asırı ülkelerde yasayan Fransızları yüreklendiren bu Fransızın sesini herkes dinliyor. De Gaulle'ün çağrısı çok duygulandırıcı, kimse ağzını açmıyor. Derken, kafayı iyice tütsüleyen azılılardan biri yerinden fırlayıveriyor: — Vay anasını be! diyor. Amma da is! ingilizce-yi bir çırpıda öğrendim, Çörçil'in her söylediğini anlıyorum! Kimse, sarhosluktan ötürü düstüğü hatayı düzeltmeye kalkmıyor. Millet basıyor kahkahayı. Evet, hayatımı kazanmak için ilk denemeleri yapmalıyım, diğerlerinden gördüğüm kadarıyla da bu is kolay olmayacak. Pek endiseli de değilim aslında. 1930 1942 yılları arasında, kimseye ihtiyaç duymadan yasamak için gerekli sorumluluk ve becerikliliği yitirdim. Yemek, giyim, kira derdi olmadan, uzun süre tutuklu kalmıs; evirip çevrilmis, itilip kakılmıs, kendiliğinden bir sey yapmamıs ve çesitli emirleri düsünmeden uygulamak zorunda bırakılmıs; birkaç hafta içinde kendini kocaman bir sehrin sokaklarında bulmus, kaldırımlarda kimseye çarpmadan yürümeyi, bir sözüyle önüne yemek ve içki getirilmesine alısmayı yeniden öğrenmesi gerekmis kisinin yasamağa da yeniden alısması zorunludur, örneğin, hiç

528 beklenmedik tepkilerle karsılasmak mümkün. Bu azılıların, sürgünlerin, cezaevi kaçkınlarının, konustukları fransızcaya yığınla ingilizce ve ispanyolca sözcük katan adamların arasında oturmus hikâyelerini can kulağıyla dinlerken, birden kenefe gitme ihtiyacı duydum. Pek inanılır gibi değil ama, bir an, izin almak için gözlerimle gardiyanı aradım. Çok kısa sürdü bu, kendime geldiğimde tuhaf oldum: Kelebek, iseyecek ya da baska sey yapacaksan artık kimseye sormak zorunda değilsin. Sinemada da, yer gösteren kadın bize iki koltuk ararken, birden: «Yalvarırım benim için rahatsız omayın, en ufak ilgiyi hak etmeyen zavallı bir mahkûmum ben,» diyesim geldi. Sinema ile bar arasında yürürken, sık sık dönüp arkama bakıyordum. Bu eğilimi çok iyi bilen Guittou: — Ne dönüp bakıyorsun arkana? diye sordu. Aynasızın pesinden gelip gelmediğini mi anlamak istiyorsun. Burada aynasız maynasız yok dostum, hepsini kürekte bıraktın. Azılıların renkli dilinde, kürek mahkûmu kazağını çıkartmak gerektiği söylenir. Mahkûm elbisesi bir

simgedir ancak. Yalnız kazağı değil daha da öte, insana kara çalan o izi ruh ve beyinden de söküp atmak zorunludur. Tertemiz giyimli, zenci- ingiliz polislerinden kurulu bir devriye bara giriyor. Masa masa dolasıp kimlik kartlarını soruyorlar. Bizim masamıza vardıklarında, sefleri dikkatle yüzüme bakıyor. Tanımadığı bir tek kisi buluyor, o da benim. — Lütfen kartınızı verir misiniz bayım? Uzatıyorum kartımı, bir göz atıp geri veriyor: — Sizi tanımıyorum, özür dilerim. Georgetown'a hosgeldiniz.» Sonra da çekip gidiyor. Polis gittikten sonra, Savoie'lı Paul ekliyor: — Valla, bu rozbifler nefis herifler. Yüzde yüz güvendikleri yabancılar, biz kürek kaçkını Fransızlar, ingiliz yetkililerine kürekten tüydüğünü ispatladın mı, hemen özgürlüğüne kavusursun. Eve geç döndüğümüz halde, sabahın yedisinde liman kapısındayım. Yarım saate varmadan, Cik-Cik' le tek kollu sabah toplanan taze sebzeler, yumurtakelebek 529/34 lar ve tavuklarla dolu arabayı sürerek çıktılar ortaya. Kendilerine isi gösteren hemserilerinin nerede olduğunu sordum. Cik-Cik: — Dün öğretti öğreteceğini, dedi. Artık kimseye ihtiyaç yok.

— Malları uzaktan mı getiriyorsunuz? — Evet, yol iki buçuk saatten fazla sürüyor. Cik-Cik, sanki kırk yıldır Georgetown'da yasıyor. Sıcak çay ve peksimet bulup getiriyor. Arabanın yanında kaldırıma ilisip, müsterileri beklerken kahvaltı ediyoruz. — Dünkü Amerikalılar gelir mi sence? — Geleceklerini sanıyorum. Gelmezlerse malı baskalarına satarız. — Fiyatlarını nasıl koyuyorsunuz? — Ben fiyat söylemiyorum ki. Alıcı çıktı mı: Sen ne verirsin? diye soruyorum. — Dngilizce bilmiyorsun ama. — Dngilizce bilmiyorsam, ellerimi ve parmaklarımı oynatabiliyorum ya. Yetip artıyor bile. — Hem, diyor Cik-Cik, sen mal alıp satacak kadar Dngilizce biliyorsun. — Evet ama, önce senin bu isi nasıl becerdiğini görmeliyim. Amerikalı denizci burnundan konusan bir herif. Beklememiz uzun sürmüyor, koca bir cip duruyor yanımızda. Dçinden bir soför, bir çavus, iki de deniz eri iniyor. Çavus arabalara çıkıp salataları, patlıcanları ve diğer sebzeleri inceliyor. Hepsine baktıktan sonra tavukları elliyor.

— Kaç para istiyorsun?» Ve pazarlık baslıyor. Söylediklerinin tek kelimesini anlamıyorum, Cik -Cik de Çince - Fransızca karısımı bir dille derdini anlatmaya çalısıyor. Anlasamadıklarını görünce Cik - Cik'i kenara çekiyorum. — Kaç para harcadın? Ceplerini karıstırıp on yedi dolar buluyor. — Yüz seksen üç dolar, diyor sonra. — O kaç para veriyor? — Yanılmıyorsam iki yüz on, yetmez. Çavusa doğru yürüyorum. Dngilizce bilip bilmediğimi soruyor. Biraz biliyorum iste. 530 — Ağır ağır konusun lütfen, diyorum. — Okey. — Kaç para veriyorsunuz? Hayır, iki yüz ona olmaz, iki yüz kırk dolar. istediğimiz parayı kabul etmiyor. Gitme numarası yapıyor, geri dönüyor, tekrar yanımızdan ayrılıp cipe biniyor ama numara yaptığını hissediyorum. Tekrar arabadan indiğinde, ince kumasların altında göğüsleri görünen güzel Hintli komsularımız yaklasıyor. Herhalde uzaktan bizi gözetlemis olacaklar ki, tanımazlıktan geliyorlar. Biri arabaya çıkıp mallara baktıktan sonra: — Hepsine ne istiyorsunuz? diye soruyor.

— iki yüz kırk dolar. Amerikalı hemen cebinden iki yüz kırk doları çıkarıp Cik-Cik'e uzatıyor ve kızlara, malı kendilerinden önce kapattığını söylüyor. Güzel komsularımız gitmeyip Amerikalıların malları arabadan indirerek cipe yüklemelerini seyrediyorlar. Son anda, denizcilerden biri, domuzu da pazarlığa dahil sanıp kucaklayıveriyor. Tabiî Cik-Cik, domuzun götürülmesine razı değil. Tartısma uzuyor, domuzun pazarlığa dahil olmadığını bir türlü anlatamıyoruz. Hintli kızlarla konusmak istiyorum, çok güç. Onlar da bir sey anlamıyorlar. Amerikalılar domuzu bırakmıyor. Cik-Cik parayı geri vermiyor, is çığırından çıkıp kavgaya dönüsecek. Tek kollu, arabadan bir odun kapıp hazırlığa baslamıs bile. Tam o sıra, bir Amerikan polisi-Amerikalılara hak veriyor, hem ortıslık çalıyor, araba yaklasıyor. Cik-Cik'e parayı iade etmesini söylüyorum, razı gelmiyor. Denizciler domuzu kapmıs, geri vermiyorlar. Cik-Cik cipin önünde durmus, gitmelerine engel oluyor. Gürültülü olay yerinin çevresinde büyük bir meraklı kalabalığı olusuveriyor. Amerikan polisi Amerikalılara hak veriyor, hem

onların da söylediklerimizden bir sey anladığı yok. Polis de, denizcileri kazıklamaya kalktığımıza gerçekten inanmıs. Ne yapacağımı bilmez halde düsünürken, Martinique'linin verdiği «Mariner Club» ün telefon numarasını hatırlıyorum. Hemen polise uzatıp: «Tercüman» diyorum. Birlikte telefona yürüyoruz. Numarayı çevi531 riyorum, talihim varmıs ki bizim De Gaulle'cü dostu buluyorum. Kendisinden, domuzun pazarlığa dahil edilmediğini, evcillestirilmis olduğunu, Cik-Cik için bir köpekten farkı bulunmadığını, pazarlığa girmediğini Amerikalılara söylemeyi unuttuğumuzu polise anlatmasını rica ediyorum. Sonra telefonu polise veriyorum. Üç dakika, polisin her seyi anlamasına yetiyor. Domuzu kendisi Amerikalılardan alıyor ve Cik -Cik'e uzatıyor. Bizimki de, büyük bir mutlulukla sevgili domuzunu kucaklayıp hemen arabaya götürüyor. Olay tatlıya bağlandı, Amerikalılar çocuk qibi gülüyorlar. Herkes isine gidiyor, neyse ki tatsızlık olmadı. Aksam, bu hikâyeyle pek eğlenen Hintli kızlara tesekkür ediyoruz.

Üç aydır Georgetown'dayiz. Bugün, Hintli dostlarımızın evinin yarısını tuttuk ve yerlestik, iki genis ve aydınlık oda, bir yemek odası, küçük bir mutfak, ucunda ahır diye kullanılabilecek bir sundurmanın da bulunduğu koca avlu. Arabayla esek sundurmanın altında. Ucuza aldığım koca bir yatakta, tek basıma yatacağım. Siltem de pek güzel. Yan odada bizim Çinli dostlar iki ayrı yatakta yatıyorlar. Ayrıca bir masa, altı iskemle, dört tane de arkalıksız sandalyemiz var. Mutfakta, gerekli bütün mutfak araçları mevcut. Guittou ve dostlarına, konukseverliklerinden ötürü tesekkür edip, Cik-Cik'in ifadesiyle kendi evimize yerlesiyoruz. Sokağa bakan yemek odası penceresi önünde, Hintli kızların armağanı bir kamıs koltuk duruyor. Yemek masasının üstündeki cam vazonun içinde de, CikCik'in getirdiği çiçekler. Basit fakat temiz, aydınlık, üç aylık ortak bir çalısma sonucu elde edilmis bu ilk evim kendime ve geleceğe duyduğum güveni arttırıyor. Yarın pazar, satıs yok. Bütün gün bosuz. Evimizde Guittou ve arkadaslarıyla Hintli kızlar ve erkek kardeslerine bir yemek vermeyi kararlastırıyoruz. Bas komsumuz, Cik-Cik'e ve tek kolluya yardım eden,

onlara esekle arabayı armağan eden, ilk isimizi baslatmak için iki yüz dolar borç veren Çinli. Cik-Cik çok sevdiği domuzundan sonra bana bağlı. Bana özenle bakıyor. Üçümüzün içinde en iyi 532

giyinen benim, sık sık eve, benim için aldığı bir gömlek, bir kıravat, bir pantolonla dönüyor. Bütün bunları da, kendi payına düsen paradan alıyor. Cik-Cik'in sigarası yok, içkiyi pek az içiyor, tek tutkusu kumar. Tek düsüncesi de, yeterince para toplayıp Çinlilerin kulübünde oyuna girmek. Sabah aldığımız malları satmakta en ufak güçlük çekmiyoruz. Alım - satım isini görecek kadar ingilizce öğrendim. Her gün, yirmi bes ilâ otuz bes frank kazanıyoruz. Bu para az ama, kısa sürede hayatımızı kazanmanın yolunu bulduk, üçümüzü de pek sevindiriyor. Pazarlığı daha iyi becerdiğim, daha ucuz fiyatlarla mal aldığım halde, çoğu kere sabahları onlarla gitmiyorum. Ama satıs isi hep benim üzerimde. Gemileri için mal almak üzere karaya inen pek çok Amerikalı ve ingiliz denizci beni tanıyor. Akıllı uslu, isi pek gürültüye boğmadan pazarlık ediyoruz. Amerikalıların subay kantininde görevli, iri yarı italyan asıllı bir levazımcı var ki benimle durmadan italyanca konusuyor. Kendisine hep anadilinde cevap verdiğim,

pazarlığı da uzatmadığım için pek mutlu. Dönüp dolasıyor, baslangıçta istediğim parayı verip, malları alıyor. Sabahın sekiz buçuğunda eve dönüyoruz. Hafif bir yemek yedikten sonra, Cik-Cikle tek kollu yatıyorlar. Ben Guittou'yu görmeye gidiyorum, ya da güzel Hintli komsularımız konuk geliyorlar. Ev isi pek yüklü değil: Ortalığı süpürmek, çamasır yıkamak, yatak yapmak, evi temiz tutmak güzel Hintli komsularımızın elinden çok iyi geliyor. Karsılığında da onlara, günde iki dolar ödüyoruz. Gelecek kuskusu duymadan, özgür yasamanın değerini artık çok iyi biliyorum. Hintli Ailem Bu sehirde en çok kullanılan tasıt bisiklet. Rahatça her yere gidebilmek için ben de bir bisiklet aldım. Sehir ve çevresi dümdüz olduğundan, güçlük çekmeden uzun yolculuklara çıkabiliyor. Bisikletin önünde ve arkasında iki arkalık var. Kırk yıllık George-town'lular gibi, önümde ve arkamda iki kisiyi rahat-. \ikla tasıyabiliyorum. 533 Haftada en az iki kere, güzel Hintli komsularımla birer ikiser saatlik gezilere çıkıyoruz. Sevinçten çılgına dönüyorlar, gencinin yavas yavas bana tutulduğunu da hissediyorum.

Simdiye kadar hiç görmediğim babası, dün geldi. Epey yakınımızda oturduğu halde bize hiç uğramamıstı, sadece kızların erkek kardeslerini tanıyordum. Upuzun, kar gibi beyaz sakallı bir ihtiyar bu. Saçları da platin renginde, zeki ve soylu bir alnı var. Hintçeden baska dil konusmuyor, kızı tercümanlık yapıyor. Beni evine davet ediyor. Küçük prenses adını verdiği kızının aracılığıyla, evin bisikletle pek fazla sürmediğini anlatıyor. Yakında kendisini görmeye geleceğime söz veriyorum. Çay içip pasta yedikten sonra, evi ayrıntılarıyla inceleyip gidiyor. Küçük prenses babasının ziyaretine ve bizden memnun ayrıldığına pek seviniyor. Otuz altı yasındayım, sağlık durumum da oldukça iyi. Kendimi çols genç hissediyorum, neyse ki her-Kes de beni genç buluyor. Dostlarım, otuzdan fazla göstermediğimi söylüyorlar. Oysa on dokuz yasındaki bu küçük kız ırkının güzelliğine sahip, düsüncelerinde de çok sakin ve kaderci. Bu essiz kızı sevmek, onun tarafından sevilmek benim için Tanrı'nın en büyük armağanı olacak.

Kızkardesini de alıp çıktığımızda hep, öndeki arkalığa yerlesiyor. Dimdik oturduğunda, pedallara iyice basmak için öne eğilince yüzüne çok yaklastığımı biliyor. Basını arkaya atınca incecik kumasın altındaki çıplak göğüslerini, bütün güzelliğiyle seçebiliyorum. Bu yakınlasmalar sırasında, iri kara gözleri alev alev yanıyor, çay rengi teninin üstünde koyu kırmızı dudakları öpülmek istercesine aralanıyor. Nefis, pırıl pırıl disleri bu essiz ağzı süslüyor. Bazı sözleri öyle bir söyleyisi, yarı aralık ağzından minicik pembe dilinin ucunu bir çıkarısı var ki, bizlere kato-lik mezhebini asılayan azizlerin önde gelenlerini bile bastan çıkarır. Bu aksam birlikte sinemaya gidiyoruz, kızkarde-si basının ağrısını bahane ederek gelmiyor. Bu bas ağrısı bizi basbasa bırakmak için bir numara, farkındayım. Ayak bileklerine kadar inen beyaz muslin 534 bir elbiseyle çıkageliyor, yürürken üç gümüs bilezikle çevrili ayak bilekleri ortaya çıkıyor. Yaldızlı atkısı bas parmağını kavrayan sandallar var ayağında. Bu sandallarla ayakları pek zayıf görünüyor. Sağ burun deliğine, minicik bir altın deniz kabuğu yerlestirmis. Basına sardığı muslin atkı kısa, omuzlarından biraz

asağı iniyor. Sırmalı bir kurdele, bu atkıyı basına sarıyor. Kurdeleden alnının ortasına rengârenk taslarla süslü üç ince iplik sarkıyor. Güzel bir süs bu, biraz sallandı mı alnındaki masmavi düğmeyi ortaya çıkarıveriyor. Bütün Hintliler, Cik-Cik ve tek kollu, mutluluğumuzu ortaya koyduğumuz için sevinçli yüzlerle sinemaya gidisimizi izliyorlar. Hepsi sinemadan nisanlı döneceğimizi biliyor sanki. Güzel Hintlimi, yastıklı arkalığa iyice yerlestirdikten sonra sehrin göbeğinin yolunu tutuyoruz. Caddenin iyi aydınlatılmamıs bir kösesinde, bisiklet kendiliğinden giderken bu essiz kız, dudaklarıma hafif ve kaçamak bir öpücük konduruyor. Kızın benden önce harekete geçmesine o kadar sasırıyorum ki, bisikletten düsecek gibiyim. Elele, salonun en arka sırasına oturmusuz. Ona ellerimle hitap ediyorum, o da bana cevap veriyor. Hiç dikkat etmediğimiz bir filmin gösterildiği bu sinema salonundaki ilk ask düomuz bastan sona sessiz. Parmakları, bakımlı ve cilâlı tırnakları, avucunun içini avucuma bastırması bir sarkı, bana duyduğu sevgiyi

ve benim olmak isteğini sözlerinden çok daha iyi anlatıyor. Basını omuzuma koydu, saf yüzüne öpücükler kondurma fırsatını buluyorum. Utangaç, açılmak için uzun zaman gerektiren ask kısa sürede büyük bir ihtiras halini alıyor. Benim olmadan önce, Fransa'da bir kadınla evli bulunduğumu ve kendisiyle evlenemiyeceğimi anlattım. Bu, en fazla bir gün keyfini kaçırıyor. Bir gece, bende kalıyor. Gerek kardesleri, gerekse Hintli komsularımıza göre en iyisi birlikte babasının evinde oturmamızmıs. Kabul ediyor ve genç bir Hintli kızla yasayan babasının evine yerlesiyorum. Bu kız, yaslı adamın uzak bir akrabası, hem ona hizmet ediyor, hem de ev islerini görüyor. Ev, Cik-Cik'in oturduğu yerden pek uzak değil, 535 bes yüz metre kadar ötede. Dolayısıyla iki Çinli dost her aksam bize uğruyor, birlikte bir saat gevezelik ediyoruz. Çoğu kere yemeği de bizle yiyorlar. Limanda sebze satısına devam ediyoruz. Saat altı buçukta evden çıkıyorum, küçük Hintlim de çoğu kere benimle geliyor. Sıcak çay dolu termos, bir kavanoz reçel ve kızarmıs ekmek deri çanta içinde Cik-Cik'le

tek kolluyu bekliyor. Bu kahvaltıyı elceğiziyle hazırlıyor, gözünde bir çesit dinsel tören halini alan bu hazırlığı kimseye bırakmak istemiyor". Dördümüz, günün ilk yemeğini mutlaka birlikte yiyoruz. Çantasında gereken her sey var: Kenarı dantelli küçük sofra örtüsünü çıkarıp bir fırçayla süpürüp temizlediği kaldırıma yayıyor, örtünün üstüne çay fincanlarını yerlestiriyor. Sonra da kaldırıma oturup, ciddî ciddî kahvaltı ediyoruz. Salonda oturur gibi kaldırıma çöküp kahvaltı etmek pek matrak, ama sevgilimle Cik-Cik bu isi hiç yadırgamıyorlar. Gelip geçenlere de aldırıs etmeyip, böyle kahvaltı etmeyi doğal sayıyorlar. Onu üzme* istemiyorum. Bize hizmet edip ekmeklerin üstüne marmelât sürmek kızı öyle sevindiriyor ki, kahvaltıdan vazgeçsem çok kırılacak. Geçen cumartesi basımdan geçen bir olay, esrarı aydınlatan anahtar oldu. Gerçekten, iki aydan beri birlikte yasıyoruz ve sevgilim, bana sık sık altm veriyor. Bu altınlar da hep, kırık mücevher parçaları: Bir altın halkanın yarısı, tek bir küpe, bir zincir parçası, bir madalya ya da altın paranın yarısı. Yasamak için

bu altınlara ihtiyaç duymadığımdan, satmamı söylediği halde, bir kutuda saklıyorum. Asağı yukarı dört yüz gram altınım birikiyor. Bu altınların nereden geldiğini sorduğumda koluma giriyor, beni öpüyor ama en ufak bir açıklamada bulunmuyor. Ama cumartesi sabahı saat onda, sevgilim, bisikletimle babasını bir yere götürmemi istiyor: «Babam, diyor, sana yolu gösterecek. Ben evde kalıp ütü yapacağım.» Bu is beni huylandırıyor ama, ihtiyarın uzakta oturan birini görmeye gideceğini sanarak hemen kabul ediyorum. Önüme oturuyor, hintçeden baska dil bilmediğinden konusmuyor, koluyla geçeceğimiz yerleri isaret 536 ediyor yalnız. Deniz kıyısında zengin bir mahalleye varıyoruz. Her yan güzel villâlarla dolu. «Kayınpeder» in bir isaretiyle duruyor ve çevreme göz atıyorum. Uzun ceketinin altından yuvarlak bir beyaz tas çıkarıyor, bir evin ilk basamağına eğiliyor. Tası basamağın üzerine yuvarlayarak sarkı söylüyor. Birkaç dakika sonra, Hintliler gibi giyinmis bir kadın evden çıkıyor, bizimkine yaklasıyor, hiç konusmadan bir sey veriyor.

Evden eve, aynı sey, aksamın dördüne kadar tekrarlanıyor. Epey uzun hikâye, bir sey anladığım da yok. Son evde, beyaz giysili bir adam geliyor yanına. Koluna girip kaldırıyor, evine götürüyor. Dçerde bir çeyrek saat kadar kalıyorlar, sonra yine aynı adamla birlikte görünüyorlar. Ayrılmadan adam «kayınpederin" alnını, daha doğrusu beyaz saçlarını öpüyor. Eve dönüyoruz, bütün gücümle pedallara basıp bir an önce varmak istiyorum, saat dört buçuğu buldu. Neyse, hava kararmadan evdeyiz. Güzel sevgilim indara önce babasını odasına götürüyor, sonra boynuma atılıp beni öpücüklere boğuyor ve yıkanmam için dusa sürüklüyor. Tertemiz çamasırlar beni bekliyor, yıkanıp tıras olduktan ve üstümü değistirdikten sonra yemeğe oturuyorum. Her zamanki gibi, bana eliyle hizmet ediyor. Onu sorguya çekmek istiyorum ama, ortalıkta dolanıp duruyor, mesgul görünüyor, soruları cevaplandırmakta mümkün olduğu kadar ağırdan alıyor. Meraktan yanıp, tutusuyorum. Yalnız, bir Hintli ya da Çinliyi fazla sıkıstırmamak gerektiğini de biliyorum. Sorguya baslamadan önce, mutlaka belirli bir

sürenin geçmesini sabırla beklemek zorunlu. Bu sürenin sonunda kendiliklerinden konusuyorlar; çünkü sırlarını öğrenmek için sabırsızlandığınızı biliyor ve güvenilir biri olduğunuza inanırlarsa bir sey gizlemiyorlar. Dndara ile de durum aynı. Yatıp, uzun uzun sevistikten sonra, alev alev yanan yanağını koltuğuma yerlestirdiğinde yüzüme bakmadan anlatıyor: — Biliyor musun sevgilim, babam altın aramaya çıktığında kimseye kötülük etmez, tam tersini yapar, önünde tasını gezdirdiği evi korumaları için bütün ruhları çağırır. Tesekkür etmek isteyen ev sahiple537 ri de ona altın verirler. Bizim doğduğumuz yer olan Java'nın çok eski bir geleneğidir bu.

Küçük prensesimin anlatacakları bu kadar. Ama bir gün, pazarda, kız arkadaslarından biri benimle konusuyor. O sabah ne indara, ne de Çinli dostlar var henüz ortada. Sevgilim gibi Javalı olan genç kız bana bambaska seyler anlatıyor: — Sihirbazın kızıyla yasadığına göre neden çalısıyorsun? Yağmur yağdığı günler bile seni erken kaldırmaya utanmıyor mu? Babasının kazandığı altınla, hiç çalısmadan yasayabilirsin. Seni sevmeyi bilmiyor, sevse bu kadar erken kaldırmazdı. — Babası ne yapar? Anlat, bir sey bilmiyorum. — Babası Java'nın büyük sihirbazlarındandır. isterse ölümü senin ve ailenin üstüne çeker. Tılsımlı tasıyla yaptığı büyüden kurtulmanın tek yolu, ona istediği kadar altın vermektir. O zaman tası, ölümü çağırmak için yaptığının ters yönünde yuvarlar. Bütün büyüleri bozar, evde yasayanlar için sağlık ve uzun ömür çağırısında bulunur. — Doğrusu, Indara'nın bana anlattıklarına peK benzemiyor. Dkisinden hangisinin haklı olduğunu anlamaya karar veriyorum. Birkaç gün sonra, uzun sakallı «kayınpederimle» birlikte, Penitence Rivers'ten geçip De-merara'ya dökülen bir akarsuyun kıyısındayım.

Hintli balıkçıların yüzü beni yeterince aydınlatıyor. Her biri ona bir balık verip mümkün olduğu kadar hızla kıyıdan uzaklasıyor. Anladım. Yalancı birini sorguya çekmenin artık gereği yok. Sihirbaz kayınpederim, aslında beni hiç rahatsız etmiyor. Benimle hintçe konusuyor, söylediklerinin bir parçasını da anladığımı sanıyor. Oysa ne dediğini bir türlü kavrayamıyorum. Bunun da iyi bir yanı var: Fikir birliğine varmamak mümkün değil. Her seye rağmen bana is de buldu: On üç ile on bes yas arasındaki bütün kızların alnına döğme yapıyorum. Ara sıra bu kızlar bana göğüslerini açıyor, bu göğüslere yesil, Dembe, mavi çiçek ya da yapraklar yapıyor, uçlarını da çiçeğin tam ortasında bırakıyorum. Acıya dayanıklı olanlar göğüs uçlarına kanarya sarısı bir daire yaptırıyorlar (bu gerçekten çok can acıtan bir 538 sey). Pek azı da, tam ucunu sarıya boyatıyor. Evin önüne astığı Hintçe tabelâda, söylentiye göre sunlar yazılı: «Döğme sanatkârı - Ehven fiyatlar garantili is.» Döğmecilik iyi para getiriyor, dolayısiyle bu isin bana iki büyük faydası var. Hem Javalı kızların güzel göğüslerini bol bol seyrediyorum, hem de neseli mangır alıyorum. Cik-Cik limanın yakınında satılık bir lokanta buldu. Haberi öğünerek veriyor, lokantayı satın almamızı

teklif ediyor. Fiyat pek yüksek değil, sekiz yüz dolar. Sihirbazın altınını satıp üstüne de biriktirdiğimiz paraları koyarsak lokantayı satın alabiliriz. Gidip bir göz atıyorum. Lokanta dar bir sokakta, ama limana çok yakın. Günün her saatinde dolup tasıyor. Siyahbeyaz çinilerle döseli, oldukça genis bir salonu var. Sağında ve solunda sekizer masa. Ortadaki yuvarlak masaya da mezeler ve meyvalar konabilir. Mutfak büyük, rahat ve aydınlık, iki büyük fırınıyla iki de kocaman ocağı var. Lokanta ve Kelebekler Lokantayı satın aldık. Elimizdeki altını indara sattı. Babası, ikimiz için kızına verdiği altınları simdiye kadar okutmayısımıza pek hayret etti. — Altınları, hayrını göresiniz diye sizlere verdim, dedi. ikinizindir, ne yapacağınızı bana sormayın. Ne isterseniz onu yapın. «Büyücü kayınpeder» o kadar da Kötü değil. Kızı ise gerek sevgili, gerek es ve gerek arkadas olarak üstün sınıftan. Kavga etmemiz sözkonusu değil, ne dersem evet cevabını alıyorum çünkü. Yalnız ırkdaslarının göğüslerini kurcaladığımda biraz suratı asılıyor. Artık, Georgetown'un göbeğindeki Water Street'-te, Victory lokantasının patronuyum. Cik-Cik yemek yapacak, hem mesleği, hem bu isi çok seviyor. Tek kollu da alıs-verisi üzerine alıyor, ayrıca da bir çesit

Çin makarnası olan «Chow Mein» pisirecek. Tek kollunun yemeği söyle hazırlanıyor: Un, bir sürü yumurta sarısıyla karıstırılıp yoğruluyor. Damla su katılmadan, uzun uzun isleniyor. Bu hamuru yoğurmak çok 539 zor; öyle ki, tek kollu masanın ortasına çaktığı bir oklavaya bacağıyla basıp adeta üzerinde tepiniyor. Ama bu sert hamur, böylesine büyük bir güçıe yoğrulduğunda hafif ve nefis bir sey oluyor. Sonunda katılan bir parça tereyağ, nefis tadının tamamlayıcısı. Bizden önce topu atan bu lokanta, kısa sürede büyük üne erisiyor. Daya adında genç ve çok güzel bir Hintli kızın yardımıyla, indara, Çin mutfağını tatmaya gelen sayısız müsteriye hizmet ediyor. Azılılardan kaç kisi varsa, hepsi uğruyor lokantaya. Parası olan ödüyor, olmayan bedavadan karnını doyuruyor. «Açlık çekenlerin karnını doyurmak insana uğur getirir», diyor Cik-Cik. Bu isin tek sakıncası var: indara ile öbür kızın müsterilerde uyandırdığı ilgi. Elbiselerinin incecik kuması altında çıplak göğüsleri olduğu gibi görünüyor. Üstelik elbiselerinin eteğini de kalçalarına kadar yırtmaçlı

yaptırıyorlar. Bazı hareketleri yaparken, etek neredeyse bellerine çıkıyor, Amerikalı, ingiliz, Kanadalı, Norveçli denizciler, görüntüyü kaçırmamak için, bazan günde iki kere lokantada yemek yiyorlar. Dostlarım bizim lokantaya «röntgenciler lokantası» adını taktılar. Ben patronum, herkes de «patron» diyor. Para kasamız filân yok, garsonlar parayı bana getiriyorlar, ben de cebime atıyor, gerektiğinde üstünü veriyorum.

Lokanta aksamın sekizinden sabahın besine, altısına kadar açık. Tabiî sabahın üçünde, neseli bir gece geçiren mahallenin bütün orospularının, dostları ya da müsterileriyle piliç ve fasulye filizi salatası yemek için lokantaya dolduğunu söylemek gereksiz. Lokantada özellikle ingiliz birası, viski, mahallî bir içki olan seker kamısından yapılma rom da içilebiliyor. özellikle bu rom, soda ya da koka-kola ile çok iyi gidiyor. Bütün kaçak Fransızların bulusma yeri bizim lokanta olduğundan bütün azılı ve kaçak kolonisinin sığınağı, akıl hocası, ihtilâfları halleden kisisi ve sırdası haline geldim. Bu is, ara sıra basıma dert açıyordu aslında. Bir kelebek koleksiyoncusu, bana, ormanda kelebek avlama yöntemlerini anlatmıstı. Kelebek biçiminde bi" karton kesiyor, üstüne de yakalamak istediği kelebe540 ğin kanatlarını yapıstırıyordu. Bu karton, bir metre uzunluğundaki bir sopanın ucuna çakılır, ormanda ava çıktığında sopayı hep sağ eline alarak oynatır ve sahte kelebeğin uçtuğu izlenimini uyandırırdı. Genellikle

de, günesin nüfuz edebildiği açıklıklarda dolasırdı. Her türün açılıp kovalanacağı saatleri biliyordu, öyle kelebek türleri vardı ki, kırk sekiz saat yasardı, yeni havalanan kelebekler bu aydınlığa doğru atılır, mümkün olduğu kadar kısa zamanda kendilerine bir sevgili bulup sevismenin yollarını ararlardı. Sahte kelebeği de görünce, epey uzaktan üstüne atılıverirlerdi. Sahte kelebek erkekse, kozunu paylasmak için gelen bir erkek kelebek çıkardı. Avcı ise sol elinde küçük bir ağla bekler, kelebeği yakalayıverir-di. Filenin ağzı kendiliğinden kapandığı için, avcı diğerlerinin kaçmasından korkmadan avlanmaya devam ederdi. Sahte kelebek, disi bir kelebeğin kanatlarından meydana gelmisse, erkekler, bu kez de sevismek için üstüne atılırlar ve sonuç değismezdi. En güzel kelebekler gece kelebekleriydi. Ama çoğu kere sağa sola çarptıklarından, kanadı sağlam bir gece kelebeğine raslamak güçtü. Büyük çoğunluğunun kanatları parçalanmıs olurdu. Bu gece kelebekleri için, avcı, bir ağacın tepesine çıkar ve çerçevelediği beyaz kumasın ardına karpit lâmbası tutardı, iki kanat

ucunun arası on bes - yirmi santimi bulan büyük gece kelebekleri gelir beyaz kumasa yapısıverir-lerdi. Yapılacak is, onları ezmeden üstlerine basıp çabucak boğmaktı. Boğulurken debelenmelerine de engel olmak gerekiyordu, çünkü debelenince kanatları zedelenir ve değerleri düserdi. Bir vitrin içinde, küçük kelebek, sinek, yılan /e yarasa koleksiyonları bulunduruyordum. Maldan çok alıcısı vardı. Tabiî fiyatlar da epey yüksekti. Amerikalının biri, arka kanatları çelik mavisi, üst kanatları da açık mavi bir kelebek istemisti. Bu türden bir hünsa kelebek bulursam, bana bes yüz dolar vereceğini de söylemisti. Kelebek avcısı dostumla konusurken bir keresinde bu tür kelebeklerden yakaladığını anlattı. Ger541 çekten güzeldi yakaladığı, tam elli dolara satmıs ve ciddî bir koleksiyoncudan, bu kelebeğin iki bin dolar ettiğini epey sonra öğrenmisti. — Amerikalı seni kazıklamak istiyor Kelebek, dedi avcı, seni keriz sanıyor. Bu az raslanan kelebek iki bin değil de bin bes yüz dolar bile etse avantası büyük olacak. — Haklısın, itin önde geleniymis herif. Biz onu kazıklarsak ne dersin? — Nasıl olacak bu is?

— Bir disi kelebek üstüne iki erkek kanadı takmak, ya da tam tersini yapmakla, isin güç yanı, kanatları hiç çaktırmadan üstüste yapıstırabilmekte. Basarısızlıkla sonuçlanan epey deneyden sonra hiç çaktırmadan, bir çift erkek kelebek kanadını nefis bir disiye yapıstırabildik: Kelebeğin gövdesinde açtığımız incecik bir yarığa kanatları soktuk ve balata sütüyle birlestirdik. Kanatlar birbirine, o kadar iyi yapısmıstı ki, yapıstırdığımız kanatlardan tutup kelebeği rahatça kaldırmak mümkün oluyordu. Hiç farketmemis gibi, yirmi dolarlık bir kelebek kolleksiyonunun arasına bunu da yerlestirdik. Gerçekten de, tam düsündüğümüz gibi oldu. Amerikalı isin farkına varır varmaz, elinde yirmi dolarla karsımıza çıkmak küstahlığını gös-teriverdi. Kutuyu baskasına söz verdiğimizi, bir Dsveçlinin kendisinden önce kapattığını söyledim. Dki gün içinde, Amerikalı, en azından on kere kutuyu eline aldı. Sonunda dayanamıyarak beni yanına çağırdı: — Ortadaki kelebeğe yirmi dolar vereyim, gerisi senin olsun. — Bu kelebeğin ne özelliği var?» Basladım incelemeye. Sonra birden bağırıverdim: «Yahu, bu kelebek

hünsa!» — Ne diyorsunuz? Gerçekten öyle. Siz farket-meden önce pek emin değildim, dedi Amerikalı. Camdan pek iyi seçilmiyordu. Verir misiniz?» Kelebeği inceden inceye gözden geçirdikten sonra sordu: «Kaç para istiyorsunuz buna?» — Günün birinde, az raslanan bu kelebeklerin bes yüz dolar ettiğini bana söylememis miydiniz? — Bir çok kelebek avcısına aynı seyi tekrarla542 dim, bunu yakalayanın bilgisizliğini istismar etmek istemem. — Öyleyse bunun da fiyatı bes yüz dolar.

— Alıyorum, benim için saklayın. Üstümdeki altmıs doları kaparo olarak vereyim. Bana bir makbuz imzalayın, yarın üstünü getiririm. Yalnız kelebeği kutudan çıkarın lütfen. — Peki, kelebeğinizi baska yerde sağlıyacağım. iste makbuzunuz. Lokantanın açılıs saatinde, Lincoln'un torunu bizi bekliyordu. Kelebeği, bu kez lupla inceledi. Arkasını çevirdiğinde yüreğim ağzıma geliverdi. Sonunda iyice memnun kalıp parayı ödedi, kelebeği getirdiği bir kutuya koydu, benden ikinci bir makbuz alıp, çıktı gitti. iki ay sonra, aynasızlar tarafından yaka paça karakola götürüldüm. Oraya vardığımda, emniyet müdürü, bir Amerikalı tarafından dolandırıcılıkla suçlandığım için tutuklandığımı bildirdi. — Üstüne kanat yapıstırdığınız bir kelebeği kendisine satmıssınız. Bu sahtekârlık sonucu da, adamın bes yüz dolarını almıssınız. iki saat sonra, Cik-Cik'le indara, yanlarında bir avukatla göründüler. Avukat çok iyi fransızca konusuyordu. Kelebeklerden anlamadığımı, ne kelebek avcılığı, ne de koleksiyonculuk yaptığımı kendisine anlattım.

Müsterim olan kelebek meraklılarına hizmet olsun diye ara sıra kutu içinde kelebek sattığım oluyordu. Bes yüz doları isteyen de ben değilim, Amerikalı teklif etmisti, üstelik kelebek sahte olmasa dolandırıcılıkla suçlanması gerekecekti. Çünkü o zaman, değeri iki bin doları buluyordu. iki gün sonra mahkeme karsısına çıktım. Avukat, aynı zamanda tercümanlığımı yapıyordu. Görüsümü tekrarladım. Avukatım, kelebek fiyatlarını gösteren bir katalogu da yanına almıstı. Kataloga bakılırsa, bu tür bir kelebeğin fiyatı iki bin bes yüz doların üstündeydi. Amerikalı dâvayı kaybettiği gibi mahkeme ücretini de ödemek zorunda kaldı. Avukatımın, iki yüz doları geçen vekâlet ücretini de ayrıca çekmesi gerekti. Bütün eski mahkûmlar ve Hintliler toplandı, kur543 tulusum evde yaptığımız likörü içerek kutlandı, indara'nın bütün ailesi mahkemeye gelmisti, beraatten sonra hepsi, ailede olağanüstü birinin bulunmasıyla ö-ğünüyorlardı. Onlar numarayı yutmamıslardı aslında, kanatları yapıstıranın benden baskası olmayacağını çok iyi biliyorlrdı. Sonunda olan oldu, lokantayı satmak zorunda kaldık, indara ile Daya çok güzeldiler, fakat ileri gitmeyen

soyunma numaraları atesli denizcileri, gerçek bir «strip-tiz» numarasından fazla costuruyordu. Belirgin göğüslerini denizcilerin burnuna dayadıkça daha fazla bahsis kopardıklarını anlayan bizimkiler, masanın üstüne eğiliyor ve bir türlü hesabı doğru yapamıyorlardı. iyi hesaplanmıs bu teshir numarasından sonra, daha iyi görebilmek isteyen denizcinin gözleri yuvalarından fırladığı sıra, doğruluyor ve «Bahsis!» diyorlardı. — «Ha! Tabiî» Cömertti zavallılar, bir türlü atesi sönmeyen bu âsıklar, kafalarını nereye vuracaklarını bilemez oluyorlardı. Bir gün, korktuğum basıma geldi. Yüzü çilli, iri yarı bir tayfa açık baldıra bakmakla yetinmedi; kenardan külotun ucu görününce elini uzattı. Çelikten parmakları, Javalı sevgilimi mengeneye sokmustu sanki. Sevgilimin elinde, su dolu bir kâse bulunduğundan, herifin kafasına indirmesi pek uzun sürmedi. Diğeri de kâseyi kafasına yiyince külotu paralayıp yere yuvarlandı. Elindekini almak için atıldım, dostları dövmek üzere üstüne saldırdığımı sandılar, aman zaman diyemeden gözümün üstüne müthis bir yumruk yedim.

Boksör olan denizci ya arkadasını korumak, ya da bütün bu olaylara yol açan, erisilmez güzel Hintlinin kocasına esaslı bir kötek atmak niyetindeydi. Bilene askolsun. Hersey bir yana, yumruk tam gözümün üstüne oturmustu artık. Ama bizimki, zafer düsleri görmekte pek acele ediyordu anlasılan, hemen boksörler gibi karsıma geçerek durdu ve: «Boxe, boxe man», diye bağırmaya basladı. Bacak arasına savurduğum bir tekme, ardında «a la Kelebek» bir kafayla boksörü iki seksen seriverdim. Ortalık birbirine girdi. Tek kollu, mutfaktan yardımıma kostu, özel makarnasını yapmakta kullandığı merdanesini sağa sola indirmeye koyuldu. Cik-Cik de, 544 iki disli koca bir çatalla gelip kalabalığa çatalı daldınverdi. Lappe sokağındaki eğlence yerlerinin müdavimlerinden bir Parisli bıçkın eskisi, kaptığı iskemleyi balyoz gibi kullanıyordu. Donunu kaybettiğinden rahat hareket etme olanağını yitiren indara kavgadan çok çabuk çekildi. Sonuç: Bes Amerikalı baslarından ağır yaralandılar, bir çoğu da gövdelerinin çesitli yerlerinde, Cik-Cik'in çatalının açtığı çifte deliğLkapattırmak zorun da kaldılar. Her yan kan içinde kalmıstı. Bir zenci polis, kimse çıkmasın diye kapıyı tutmus bekliyordu. Amerikan askerî polis cipinin görünmesi, zenci polisin orada bulunmasının sağladığı faydayı ortaya koydu. Beyaz getrleri ve havaya kaldırdıkları sopalarıyla

polisler, zorla içeri girmeye kalkıstılar. Kan içindeki denizcileri de görünce, öc almaya niyetlendiler herhalde. Zenci polis onları itti, sonra sopasıyla kapıyı tuttu: «Majesty Police (Majestelerinin polisi)» dedi. Ancak ingiliz polisi yetistiğinde lokantadan çıkarılıp polis arabasına doldurulduk. Doğru merkeze götürüldük. Benim sis gözümden baska, bizimkilerin hiç birinde yara bere yoktu. Bu yüzden de bizim mesru müdafaa halinde bulunduğumuza pek inanan çıkmadı. Sekiz gün sonra, mahkemede, yargıç görüsümüzü kabul etti de, adam dövüp yaralama suçundan üç ay yiyen Cik-Cik'in dısında hepimizi salıverdi. Cik-Cik'in bol keseden dağıttığı çifte deliklere, inandırıcı bir izah yolu bulmak çok zordu.

Ardından on bes gün içinde çıkan altı kavga burada fazla tutunamıyacağımızı ortaya koydu. Denizciler bu meseleyi kapanmıs saymıyor, gelenler de hep yeni yeni yüzler olduğundan, düsmanlarımızın dostu olup olmadıkları önceden pek kestirilemiyordu. Lokantayı sonunda, ödediğimiz paradan da ucuza sattık. Eristiği ünle, alıcıların kapıda kuyruğa girmesini beklemek gerçekten hayal olurdu. — Simdi ne halt edeceğiz tek kollu? — Cik-Cik çıkana kadar dinleniriz. Esekle arabaya yeniden dönemeyiz, müsterilerle birlikte ikisini de okuttuk çünkü. En iyisi bir sey yapmadan basımızı dinlemek. Sonra bir çare buluruz nasılsa.' kelebek 545/35 Cik-Cik cezaevinden çıktı. Dyi bakıldığını söylüyor: «Yalnız, diyordu, isin en kötü yanı iki idam mahkûmuyla aynı hücrede kalmam oldu.» ingilizlerin kötü bir alıskanlıkları vardır, idam mahkûmuna, kırk bes gün önceden, kraliçenin af talebini geri çevirdiğini ve hangi gün asılacağını bildirirler, «iste, diyordu CikCik, her sabah bizim iki mahkûmdan biri öbürüne bağırıyordu. «Su kadar günün kaldı Johnny, bir gün daha

eksildi!» öbürü de, öğlene kadar suç ortağına ana avrat sövüyordu.» Bunun dısında bizim Cik-Cik rahat etmis, iyi bakılmıstı. Bambu Kulübe Paskal Fosco, boksit madenlerinden döndü. Elde silâh Marsilya postanesine saldıranlardan biriydi bu Fosco. Suç ortağının kellesi giyotinle kesildi, içimizde durumu en iyi olan Pascal, iyi bir makinist olduğu halde günde dört dolar kazanabiliyor, bu parayla da sıkıntı çeken bir-iki kürek mahkûmuna bakmanın yolunu her nasılsa buluyor. Sözünü ettiğim maden, ormanın epey içinde. Dsçilerle mühendislerin yasadığı kampın çevresinde küçük bir köy olusmus. Limanda, durmadan sileplere maden yüklüyorlar. Aklıma bir sey geliyor. Neden ormanın içinde yitip giden bu yerde bir gece kulübü açmayalım? Geceleri, orada yasayanların canı yüzde yüz sıkılıyordur. — Doğru, diyor Fosco, madende geceleri hiç de eğlenceli geçmiyor. Yapacak bir sey yok. Indara, Cik-Cik, tek kollu ve ben birkaç gün sonra eski bir tekneye atladığımız gibi nehir üzerinden, iki günlük bir yolculuk sonunda «Mackenzie» madenine varıyoruz.

Mühendislerin, ustabasıların ve kıdemli isçilerin kaldığı yerler minik minik rahat; evcikler, içleri tertemiz, hepsinde de, sivrisineklerden korunmak için tel var. Köy ise iğrenç. Tuğla, tas ya da beton ev yok. Bütün evler kerpiç ve bambu, damlar yabanî palmiye yapraklarından. Biraz daha modern olanları ise çinko. Mide kaldıracak kadar pis dört lokanta-bar müsteriyle dolup tasıyor. Denizciler, sıcak bir bira için 546 birbirlerinin gırtlaklarını sıkıyorlar. Hiçbirinde buzdolabı denilen sey yok. Pascal haklı, bu yerde çok is var. Nasılsa firar halindeyim, bu serüven demek, diğer arkadaslar gibi yasayamam. Karnımı doyuracak kadar para kazanmak için çalısmak beni hiç ilgilendirmiyor. Yağmur yağdığında sokaklar balçık deryası halini aldığından, köyün ortasına doğru veya yüksekçe bir yer seçiyorum. Yağmur bile yağsa, yapmayı düsündüğüm binayı ne dıstan ne de içten su basabilir. On günde, madende çalısan zenci dülgerlerin yardımıyla yirmi metre uzunluk ve sekiz metre genislikte bir salon meydana getiriyoruz. Dörder kisilik otuz masa, içerde yüz yirmi kisinin rahatça oturabilmesini

sağlayacak. Artistlerin gösteri yapacakları bir sahne, salon boyunca uzanan bir bar, önünde de bir düzüne kadar yüksek ve aralıksız iskemle olacak. Hemen yanında da on altı kisinin rahatça oturabileceği sekiz odalı ikinci bir bina yapıyoruz. Masa, iskemle gibi seyleri almak üzere Georgetown'a indiğimde, müsterilere hizmet etmek üzere çok güzel dört zenci kızla anlasıyorum. Lokantada bizimle çalısan güzel Hintli kız Daya da, gelmeyi kabul ediyor. Kiraladığım eski piyanoyu çalacak bir de zenci buldum. Geriye kalıyor sahnedeki gösteriler. Epey uğrasıp dil döktükten sonra, iki Javalı bir Portekizli, bir Çinli ve iki Zenciyi orospuluktan vazgeçirip «strip-tizci» olmaya razı ediyorum. Bir eskiciden aldığımız kırmızı perde de, sahnenin önünü açıp kapamakta kullanılacak. Anlastıklarım ve satın aldıklarımla, bir Çinli balıkçının teknesine atlayıp geri dönüyorum. Toptan içki satan bir yer, bana kredi açmayı kabul etti. Bana güveniyor, otuz günde bir, teslim makbuzu üzerinde yazılı olanlardan sattıklarımı ödeyeceğim, ihtiyaç duydukça da, istediğim içkiyi oradan alabiliyorum. Eski bir gramofonla asınmıs plâklar, zengi piyanist piyanoyu pataklamaktan vazgeçtiğinde ortalığı senlendirecek.

Çesit çesit elbise, etek, siyah ve renkli çorap, jartiyer, sutyen de var getirdiklerim arasında. Bunlar hem çok az kullanılmıs, hem de rengârenk. Topu atan bir «gezici tiyatro»nun kalıntısı olan, bir 547 Hintliden aldığım bu mallar, yakında, çalıstıracağım «sanatçı» lan giydirmekte kullanılacak. Cik-Cik tahta olarak gerekeni ve yatakları, in-dara bardakları ve bir barın ihtiyaç duyduğu cam esyayı aldı. Ben hem içkileri sağlıyor, hem de isin sanat yönüyle ilgileniyorum. Bütün bu isleri bir haftada toparlamak için epey uğrasmak gerekiyor. Neyse, hersey tamam, adamlarım ve mallarım tekneye doluyor.

Dki gün sonra madene varıyoruz. .Ormanın ortasındaki bu yitik kasabada, bizim on kız gerçek bir ihtilâl yaratıyor. Herkes, elinde bir seyle «Bambu Kulübe» adını verdiğimiz gece kulübüne yürüyor. Provalar basladı. «Sanatçılarıma» soyunmayı öğretmek kolay değil. Bir kere ingilizcem kötü, ne dediğimi pek anlamıyorlar; sonra hayatları boyunca, müsteriyi bir an önce savmak için çabucak soyunmaya alısmıslar. Oysa simdi yapmaları gereken tam tersi: Ne kadar ağırdan alırlarsa isin çekiciliği o kadar artacak. Her kızda, ayrı taktik kullanmak gerek. Tabiî, yaptıkları numarayla giysilerinin de birbirine uyması zorunlu. Pembe korsesi ve balinalı kabarık etekliği, altında uzun dentel külotuyla «Markiz» ağır ağır soyunuyor. Bir paravananın ardında, büyük bir aynanın önünde duruyor. Seyirci de bu aynadan, yavas yavas ortaya çıkan pembe etekleri hayranlıkla seyrediyor. Bir de «Hızlı» var, dümdüz karınlı, esmer, çok açık sütlü kahve tenli, herhalde açık renk bir zenciyle bir beyazın karısımı netis bir melez örneği. Hafifçe kızaran kahve tanesi rengindeki ten uyumlu yuvarlaklıklarını daha da güzel gösteriyor. Uzun siyah saçlar, dalga dalga, yusyuvarlak omuzlara dökülüyor.

Dik ve iri olmasına rağmen yüksek göğüsler, tenden koyu baslarını sanki karsılarındakine uzatıyor. Hızlı, bu iste. Elbisesinin her parçası bir fermuarla açılıyor. Kovboy pantolonu, basında genis bir sapka, bilekleri deriden beyaz bir bluzla sahneye çıkı-1 yor. Bir savas sarkısına ayak uydurarak görünüp iki pabucunu bir yana fırlatarak önce ayaklarını çıkarıyor. Pantolon, bacaklarının iki yanında açılıp birden 548 ayaklarına iniveriyor. iki kolundaki fermuarlarla da, bluzu, iki parça haline düsürüyor. Seyirciler için büyük bir darbe, çünkü göğüsler uzun süre kapalı kalmanın hırsını alırcasına birden fıriayıveriyorlar. Üstünde bir külotla bacaklarını açan Hızlı, iki eli kalçalarında seyircilere bakıyor, sonra da sapkasını çıkarıp sahnenin yanındaki masalardan birine fırlatıyor. Hızlı, külotunu çıkarmak için pek de nazlanmıyor. Bu avuç içi kadar bezi iki yanından çözüp koparıyor sanki. Havva anamız kılığında ortaya çıktığı an, baska bir kız, beyaz tüylerden koca bir yelpazeyi önüne getiriyor. Hızlı hemen bu yelpazenin ardına geçiveriyor.

Bambu kulübe açılıs günü tıklım tıklım dolu. Maden yöneticileri, tam kadro halinde hazır. Gece danslarla bitiyor, son müsteriler ayrılırken gün isiyor. Elde ettiğimiz büyük bir basarı, bundan iyisi umulmazdı. Çok masraf ettik ama fiyatlar yüksek, dolayısıyla da ettiğimiz masrafı karsılayacak gibi. Hem öyle geceler olacak ki, bizim gece kulübü, müsteriden çok yersizlikten yakınacak. Dört zenci garsonum ise yetisemiyorlar. Kısacık etekleri, iyice açık göğüsleri ve kırmızı atkılarıyla onlar da müsterileri çok etkiliyorlar. Indara ile Daya da, salonun iki ayrı bölümünün denetimini, yüklendiler. Barda tek kolluyla Cik-Cik, siparislerin yerine getirilmesine bakıyorlar. Ben ise her yana yetisiyor, aksayanı düzeltiyor, isin üstesinden gelemiyenin yardımına kosuyorum. Garsonlar, sanatçılar ve patronlardan baska salonda kimse kalmayınca, bizim Cik-Cik: «— iste kazanç yoluna girdik,» diyor. Patron ve isçiler, yorgun argın ama elde ettiğimiz sonuçtan memnun, büyük bir aile gibi birlikte yemek yiyoruz. Sonra herkes yatmaya gidiyor. — Hey Kelebek kalkmıyor musun? — Saat kaç?

— Altı, diyor Cik-Cik. Prensesin bize yardımcı oldu. Saat ikiden beri ayakta. Hersey düzenli, ise baslamaya hazırız. indara elinde bir güğüm dolusu sıcak suyla gö549 rünüyor. Tras olup yıkandıktan sonra, keyifli ve zinde beline sarılıyorum. Birlikte Bambu kulübeye giriyor ve bir sürü soruyla karsılasıyoruz: — iyi miydi patron? — Nasıldı numaram? Sizce neresi aksıyordu? — Fena söylemedim değil mi? Neyse ki seyirci, o kadar anlamıyor. Bu yeni takım gerçekten sevimli. Sanatçı olan orospular islerini gerçekten ciddiye alıyor ve esas is lerini bırakmaktan memnun görünüyorlar, isin tek güç yanı, bunca yalnız adama çok az kadın düsmesi. Müsterilerin tümü bütün gece olmasa bile hiç olmazsa uzunca bir süre kızlarla oturmak istiyor. Kıskananlar oluyor, iki kadın aynı masaya düserse, itiraz edenler çıkıyor, sesler yükseliyor. Zenci kızların da meraklısı pek çok. Bir kere hepsi güzel, sonra bu ormanda kadın o kadar az ki. Ara sıra Daya da barın arkasına geçip müsterilerle sohbet ediyor. Yirmiye yakın adam, gerçekten az raslanır güzellikteki bu Hintli kadını zevkle izliyor.

Kıskançlıkları ve masalarında kadın isteyen müsterilerin itirazlarını önlemek için bir piyango usulü çıkardım. Her sarkı ya da soyunma numarasından sonra, 1 den 32 ye kadar numaralı bir yuvarlak dönüyor ve kızın hangi masaya gitmesi gerektiğini belli ediyor. Her masanın bir, barın ise iki numarası var. Piyangoya katılmak için, fiyatı bir sise viski ya da sampanya kadar tutan bileti almak gerek. Bu bulusun bir faydası olduğunu sanıyorum, (sanıyordum daha doğrusu). Bir kere itirazları önlüyor. Kazanan masasında bir saat kızla birlikte oturuyor, piyango da su sekilde düzenleniyor: Sahnede gösterisini

bitiren kızı yelpaze ardına gizlenirken numaralı yuvarlak dönüyor. Kazanan numara belli olunca, kız soyunuk olarak gümüs rengine boyanmıs tahta bir tepsiye çıkıyor, iri yarı dört kisi tepsiyi sırtlayıp piyangoda kazanan mutlu masaya götürüyor. Kız eliyle sampanyayı açıyor, çırılçıplak kadeh tokusturduktan sonra özür diliyor ve bes dakika sonra giyinik olarak dönüp masaya oturuyor. Altı ay boyunca isler yolunda gitti ama, yağmur mevsimiyle birlikte, yeni müsteriler ortaya çıkıverdi. 550 eunıar, verımıı aıuvyonıu zopraKiaraa aıtın ya da eımas arayan adamlar. Dlkel yöntemlerle altın ya da değerli tas aramak dünyanın en güç isidir. Bu madenciler sık sık birbirlerini öldürür ya da soyarlar. Dolayısıyla da hepsi silâhlı, bir kese altın ya da bir avuç elmas edindiler mi bunu delice harcamak eğiliminden kendilerini kurtaramazlar. Tabiî, müsteriyi öperken, bir an önce bitmesi için viski ya da sampanya kadehini kovaya bosaltmak çocuk oyuncağı. Kimi zilzurna sarhos olmasına rağmen bu numarayı farkediyor ve öylesine yaman tepki gösteriyor ki, masalarla iskemleleri yere çaktırmam gerekti. Bu yeni müsterilerle korktuğum basıma geliyor. Kıza «Tarçın çiçeği» deniyordu. Gerçekten de derisi tarçın

rengindeydi. Georgetown batakhanelerinden bulup çıkardığım bu yeni kız, soyunusuyla müsterileri çılgına çeviriyordu. Sıra ona geldiğinde sahneye beyaz saten örtülü bir kanepe getiriliyor ve kız esine az raslanan bir ustalıkla soyunması yetmiyormus gibi kanapeye uzanıp baslıyordu kendi kendini oksamaya, ince uzun parmakları çıplak etinde geziniyor, saç tellerinin ucundan ayak parmaklarına varıncaya dek gövdesinin her yanıyla oynuyordu. Dokunmalarından kurtulan yeri yoktu. Tabiî gırtlağına kadar alkolle dolu, ormanda yasayan bu kadından yoksun adamların tepkisini söylemek gereksiz. Para canlısı da olduğundan, kendisiyle ilgili piyangoya katılacak müsterilerin, bir değil iki sise sampanya parası ödemelerini sart kosmustu. Tarçın Çi-çeği'ni elde etmek için kaç kere talihini deneyen iri yarı, gür kara sakallı bir madenci basarı kazanamayınca, baska çare bulamadı, indara ortaya çıkıp, Tarçın Çiçeği'nin numarası için piyango biletleri satmaya baslayınca masalara ayrılan otuz bileti de alıverdi. Kala kala, bara

ayrılan iki bilet kalıyordu. Altmıs sise sampanya parası ödedikten sonra kazanacağından emin olan sakallı, güvenle Tarçın Çiçeği'nin numarasını ve piyangoyu bekliyordu. Tarçın Çiçeği'nin bası da, o gece içtiklerinden epey dönmüstü. Saat sabahın dördünü bulduğunda en son numaraya basladı. Alkolün de etkisiyle, her zaman551 Kinaen azgın Dır gösteri yaptı. Hareketleri her zamankinden daha pervasızdı. Rırrrn! Küçücük boynuzdan okuyla kazananı belli edecek yuvarlak isletildi. Tarçın Çiçeği'nin numarasından sonra kendinden geçen sakallının salyaları akıyordu. Bekliyor, gümüs rengi tepside üstü tüylü yelpazeyle örtülü, bacakları arasında iki sise sampanyayla kızın gelmesini bekliyordu. Felâket! Otuz numarayı birden satın alan herif kaybetti. Bara ayrılan iki numaradan biri, 31 kazanıverdi. Sakallı önce neye uğradığını pek anlayamadı, tepsi üstünde Tarçın Çiçeği bara götürü-lünce ayıldı. Hayvan,

bunun üzerine deliye döndü. Önündeki masayı devirip üç sıçrayısta bara ulastı. Tabancasını çıkarıp kızın üzerine üç el ates etmesi üç saniye bile almadı. Tarçın Çiçeği kollarımda öldü. Her zaman üstümde tasıdığım Amerikan polisinin kullandığı copla herifi bayılttıktan sonra yetisebilmistim zavallı kızın yanına. Ortalıkta gezinen bir garson kıza toslamam araya girmemi geciktirmis, hayvan herif de bu arada, silâhını çekecek fırsatı bulmustu. Sonuç: Polis Bambu Kulübeyi kapattı ve Georgetown'a dönmek zorunda kaldık. Yeniden evimizdeyiz. Gerçek bir kaderci Hintli kadın gibi, Indara'da en ufak değisiklik oimuyor. O-nun için bu yeni felâketin hiç önemi yok. Baska sey yaparız, olur biter. Çinlilerin görüsü de aynı. Anlasmıs takımımızda değisen bir sey yok. Felâketimize sebep olan kızları piyangoyla seçmek fikrine değinen, tek serzeniste bulunan çıkmıyor. Elimizde kalanla bütün borçlarımızı ödedik. Tarçın Çiçeği'nin annesine de bir miktar para verdik. Kendimizi pek üzmüyor, her gece azılıların toplandığı bara gidiyoruz. Tatlı geceler geçiriyoruz ama, Georgetown, savas yüzünden gitgide arttırılan kısıtlamalarıyla artık beni sıkmaya

baslıyor, üstelik, o zamana kadar benim küçük prensesim kıskançlık belirtisi göstermiyordu. Her zaman özgürlüğüme sahiptim. Oysa simdi yanımdan bir adım bile ayrılmıyor, nerde olursam olayım, saatlerce yanımda oturuyor. Georgetown'da ticaret yapma olanakları aza!^ maya basladı. Derken günün birinde, Dngiliz Güyanı'ndan baska bir ülkeye gitmeyi canım çekiverdi. Savasın içindeydik nasılsa, bir tehlikesi de yoktu. Hiç bir ülke bizi iade etmezdi; daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Georgetown'dan Kaçıs Guittou razı. O da, ingiliz Güyanı'ndan daha iyi ve yasaması daha kolay ülkeler bulunduğuna inanıyor. Kaçıs hazırlıklarına baslıyoruz. Gerçekten de, ingiliz Güyanı'ndan kaçmak ağır bir suç. Savasın içindeyiz, hiç birimizin pasaportu yok. Cezasını bitirdikten sonra, sürgünü çekmeden Cayenne'den kaçan Chapar, üç aydır burada. Bir Çin pastanesinde dondurma yapıyor ve günde bir buçuk dolar alıyor. O da

Georgetown'dan ayrılmak niyetinde. Deplanque adında Dijon'lu bir azlıyla bir Bordeaux'lu da firara aday, Cik-Cik le tek kollu burada kalıyorlar. Onların Georgetown'dan sikâyeti yok. Demerara nehrinin çıkısı çok sıkı denetlendiği, makineli ve torpil yuvalarıyla toplar tarafından korunduğundan, Georgetown limanına bağlı bir balıkçı teknesinin esini yaptıracak ve onun adını kullanarak çıkacağız, indara'ya duyduğum minneti unuttuğum ve sınırsız sevgisine karsılık vermediğim için kendi kendime kızıyorum. Ama elimden bir sey gelmiyor, bana o kadar yapısıyor ki sinirleniyorum. Basit, açık yürekli, isteklerine gem tanımayan yaratıklar, sevismek için sevdikleri kisiden isaret gelmesini beklemezler. Bu Hintli kız da, tıpkı Guajiro'lu kızılderili kızkardes-lerin gösterdiği tepkiyi gösteriyor. Duyuları gelisme arzusu gösterdiğinde kendilerini teslim ediyorlar, sevdiklerine sahip olmazlarsa acıları büyük oluyor. Gerçek ve inatçı bir keder benliklerinin en derin kösesinde yeseriveriyor. Bütün bunlar da beni sinirlendiriyor, çünkü kızılderili kardesler gibi indara'yı da üzmek istemiyorum. Kollarımda zevklerin en büyüğünü tatması için kendimi zorluyorum.

Dün, hissedilenleri yüz hareketleriyle anlatma yönünden çok basarılı bir örnekle karsılastım, ingiliz Güyan'ında, bir çesit çağdas kölelik yürürlüktedir. Javalılar, sekerkamısı, pamuk ya da kakao üretilen 552 553 ij.ııuıiMeıe ues ya ua uıı yıııııv cuııasıııcuaııa uayıanacak çalısırlar. Hasta olmadıkları sürece, karı koca her gün ise çıkmak zorundadır. Doktor gerçekten hasta olmadıklarını söylerse, ceza olarak, anlasmalarının sonunda bir ay daha çalısırlar. Tabii diğer küçük suçlar için yeni yeni «aylar» eklenir. Hepsi de kumarı sevdiğinden çiftliğe borçlanırlar, biraz daha para alıp alacaklılarının hesabını ödemek için, anlasmalarını birkaç yıl uzatırlar. Çalısmak üzere, girdikleri bu çiftliklerden hayatlarının sonuna dek kurtulamazlar. Karılarını bile kumarda kaybedip sözlerini her ne pahasına olursa olsun tutan bu adamlar için tek kutsal yaratık çocuklarıdır. Onların özgürlüğünü korumak için herseyi yaparlar. En büyük güçlüklere ve yoksulluklara katlanırlar, çocuklarının da çiftlikte çalısmak üzere anlastığı pek seyrek görülür. Bugün, bir Hintli kızın düğünü yapılıyor. Herkes uzun elbiseler giymis. Kadınlarınki beyaz tül, erkeklerinkiyse

ayaklarına kadar inen beyaz ceket. Pek çok kisi portakal çiçeği lilistirmis bir yerine. Bir sürü dinsel törenden sonra sıra, damadın gelini kaçırmasına geliyor. Davetliler, ev kapısının sağında ve solundalar. Bir yanda erkekler, öte yanda kadınlar. Açık kapının önündeki esiğe de, anneyle baba oturmus. Gelinle damat yakınlarını öpüyor ve metrelerce uzayan iki sıranın arasından geçiyorlar. Birden gelin damadın elinden kurtulup annesine doğru kosuyor. Anne bir eliyle yüzünü kapayıp öbürüyle kızı kocasına gönderiyor. » Damat kollarını uzatıp karısını çağırıyor, gelin de ne yapacağını bilmediğini gösteren hareketler yapıyor. Annesi ona hayat verdi, karnından çıkan minicik seyi gösteriyor. Sonra annesi onu emzirdi. Bütün bunları unutup sevdiği adamın ardından mı gidecek? Beiki, diyor isaretlerle, ama acele etmez biraz daha bekle. Sana rasladığım güne kadar yasama nedenim olan annemle babamı biraz daha seyredeyim. Bu kez damat bir takım yüz hareketleriyle, hayatın kendisinden iyi bir es ve anne olarak da görev beklediğini anlatıyor. Bütün bu hareketler arasında genç kız ve oğlanlar, sarkılariyle ikisine karsılık veri554 yorlar. Sonunda, bir kere daha kocasından kaçap ve annesiyle babasını kucaklayan gelin, kendiliğinden

dönüp kocasının kollarına atılıyor. Damat da onu, kendilerini bekleyen çelenklerle bezenmis arabaya götürüyor. Kaçma hazırlığı, büyük bir dikkatle devam ediyor. Sağlam bir yelkeni, bir floku ve birinci sınıf bir dümeni bulunan genis ve uzun tekne, polise farket-tirmemek için harcanan büyük çabalarla hazırlanıyor. Demerara nehrine dökülen küçük Penitence River ırmağında, oturduğumuz mahallenin biraz yukarısına tekneyi gizliyoruz. Georgetown limanına bağlı, bir Çinli balıkçı teknesi gibi boyuyor ve numaralıyoruz, üzerine ısın tutulduğunda, asıl tekneden ayrılan tek yanı mürettebatı. Liman görevlilerini atlatmak için teknenin içine oturmaya karar veriyoruz. Çünkü kopye ettiğimiz teknede çalısan Çinliler ufak tefek ve kuru. Oysa biz, iri yarı ve genis yapılıyız. Hersey kazasız belâsız atlatılıyor ve Demera-ra'dan denize açılıyoruz. Nehirden çıkmamıza ve yakalanma teklikesini atlatmamıza rağmen, bir tek sey bu basarıyı gölgeliyor: Sevgili prensesime haber vermeden, bir hırsız gibi kaçıp gitmis olmak. Kendimden hiç memnun değilim. O, babası ve ırkı bana iyilikten baska sey

yapmadı. Ben bunun karsılığını çok kötü ödedim. Davranısımı doğrulamak için bir takım nedenler bulmaya da çalısmıyorum. Yaptığım hos bir sey değil, kendimden de memnun değilim, iste o kadar. Masanın üstünde altı yüz dolar bıraktım. Ama para, verilen seylerin hiç birini ödeyemez. Kırk sekiz saat hep kuzeye doğru gidecektik. Aklım fikrim Dngiliz Hondurası'ndaydı. Bunun için de, iki günden fazla, açık denizde yol almamız gerekiyordu. Benimle birlikte gelenlerin sayısı bes: Guittou, Chapar, Bordeaux'lu Barriere, Dijon'lu Deplanque ve ben, Kelebek, teknenin yönetilmesinden sorumlu kaptan.

Denize açılalı otuz saat olmadan müthi bir fırtınaya tutuluyoruz, ardından bir çesit tayfun, bir siklon geliyor. Simsekler, gök gürültüleri, yağmurlar, koca koca ve düzensiz dalgalar, döne döne savrulan ve 555 denizin üstünde bizi dayanılmaz sekilde sürükleyen bir rüzgâr patlayıveriyor. Bu delice ve korkunç gidisi ne görmüs ne de aklıma getirebilmistim, ilk kez, rüzgârların birden yön değistirdiklerini görüyorum... öyle ki alize diye bir sey kalmıyor, silinip gidiveriyor. Kasırga bizi, istediğimiz yönün tam tersine atıyor. Bu fırtına sekiz gün sürseydi, küreğe dönmeye razı gelecektik. Tayfunun her tarafta büyük zarara yol açtığını sonradan Trinidad'daki Fransız konsolosu Bay Agostini'den öğreniyorum. Çiftliğindeki hindistan cevizlerinin en az altı binini söküp götürmüs. Burgu gibi yük selen bu tayfun, ağaçları bir adam boyu yükseklikten testereyle kesmis sanki. Evler sökülüp uzaklara sürüklenmis, karaya ya da denize düsmüs. Bu fırtınada biz de herseyimizi yitiriyoruz: Ne yiyecek kalıyor, ne bavul, ne de içme suyu. Direk iki metreden kırılıyor, yelkenler uçup gidiyor, daha kötüsü dümen parçalanıyor. Bir

mucize sonucu Chapar, küreklerden birini kurtarabilmis. Bu küçücük kürekle tekneye yol vermeye çalısıyorum. Bir de üstelik, yelken yapabilmek için hepimiz çırılçıplak soyunuyoruz. Ceketler, pantolonlar, gömlekler hep yelken için çıkarılıyor. Besimiz de donla kalıyoruz. Giysilerimizden yapılan ve teknede bulunan demir telle dikilen bu yelken, yarım direğimizle yol almamıza yardım ediyor. Alize rüzgârları yeniden esmeye basladı, bundan faydalanarak iyice güneyi, karayı, hattâ ingiliz Güyanı'nı tutmaya çalısıyorum. Orada bizi bekleyen mahkûmiyeti bile kollarımızı açıp karsılayacağız. Bu fırtına, daha doğrusu bu kasırga, bu tufan, bu siklon sırasında ve daha sonra, arkadaslarım hep erkekçe davranıyorlar. ikisi çarsaf gibi bir denizde geçen altı günün sonunda, karayı görüyoruz. Deliklerine rağmen rüzgârın gerebildiği bu yelken parçasıyla, dilediğimiz gibi gidemiyoruz. Küçük kürek de, tekneyi sağlam ve düzgün bir sekilde yönetmeye yetmiyor. Hepimiz soyunup oturduğumuzdan gövdelerimiz yara içinde, tabii bu da

mücadele gücümüzü çok azaltıyor. Hiç birimizin burnunda deri kalmadı, burunlarımız cılk yara. Dudaklar, ayaklar, bacak araları ve uylukların 556 da derisi yüzüldü. Müthis bir susuzluk hepimizi kasıp kavuruyor, öyle ki, Chapar'la Deplanque, sonunda deniz suyu içiyorlar. Bu olaydan sonra, susuzlukları daha da artıyor tabii, içimizi buran açlık ve susuzluğa karsılık tek iyi sey, kimsenin yakınmayısı. Hiç birimiz de, diğerlerine öğütte bulunmuyoruz. Deniz suyu içmek isteyen, serinlettiği gerekçesile üstüne su serpen, deniz suyunun yararları daha da derinlestirdiği ve buharlasmayla daha çok can yaktığını kendi kendine görüyor. Gözleri açık ve iyi olan yalnız benim. Bütün arkadaslarımın gözleri iltihaplı, durmadan yapısıyor. Gözlerin kapanması, acıya rağmen deniz suyuyla yıkanmak gerektiğini doğruluyor. Çünkü gözleri açıp çevreyi iyi görmek gerek. Yakıcı bir günes yaralarımızı öylesine kızıstırıyor ki, duyduğumuz acılara katlanmak imkânsız. Yarı deli hale gelen Deplanque kendini suya atmaktan söz ediyor. Ufukta karayı göreli bir saat oluyor sanki. Tabii, arkadaslarıma bir sey söylemeden karaya doğru yöneliyorum.

Söylemeyisimin nedeni de, emin olmayısım. Kuslar gelip çevremizde uçusmaya koyulunca, yanılmadığımı anlıyorum. Çığlıkları, günesten ve yorgunluktan serseme dönerek tekneye uzanan, kollarıyla da yüzlerini günesten koruyan arkadaslarımı uyarıyor. Konusabilmek için ağzını çalkalayan Guittou. — Karayı görüyor musun Kelebek? diyor. — Evet. — Ne kadar zamanda oraya varabileceğimizi sanıyorsun? — Bes ilâ yedi saat içinde. Bakın, dostlar, ben daha fazla dayanarnıyacağım. Sizin gibi vücudumun her yanını kaplayan yaralardan baska oturduğum tahta sıraya sürtünmek ve deniz suyuyla ıslanmaktan kıçımın da derisi yüzüldü. Rüzgâr pek siddetli değil, çok ağır ilerliyoruz, kollarıma kramp giriyor, uzun süre küreği sıkı sıkı tutmaktan ellerimde güç kalmadı. Bir teklifim var: Yelkeni indirip tente gibi teknenin üstüne çekelim, bu ates gibi yakan günesten, hava ka-rarıncaya kadar korunalım. Tekne kendi basına karaya doğru sürüklenir. Biriniz kürekte benim yerimi almazsanız bunu yapmamız zorunlu. 557 — Hayır, hayır Kelebek. Dediğini yapalım ve hiç olmazsa yelkenin altında uyuyalım.

öğle üstü saat birde, günesin iyiden iyiye yaktığı bir sıra bu kararı aldırıyorum. Hayvansı bir tatminle sonunda teknenin içine gölgelik bir yere uzanıyorum. Hava alabileyim diye, dostlarım, en iyi yeri bana ayırıyorlar. Bir kisi yelkenin gölgesinde oturarak nöbet tutuyor. Ama herkes, nöbet bekleyen, bile kendinden geçiyor. Yorgunluktan bitkin, bizi dayanılmaz günesten koruyan bu tentenin tatlı gölgesinde dalıp gidiyoruz. Bir vapur düdüğü, hepimizi birden uyandırıveri-yor. Yelkeni açıyorum, hava karanlık. Saat kaç acaba? Dümen basına oturduğumda serin bir meltem derisi yüzülmüs zavallı gövdemi oksuyor, hemen üsüyüveriyorum. Ama günesin altında alev alev yanmamak ne büyük bir rahatlık.

Yelken açıyoruz. Gözlerimi deniz suyu ile yıkadıktan sonra —neyse ki yanan ve yapısan gözüm bir tane— sağımda ve solumda karayı açık seçik görebiliyorum. Neredeyiz? Bu topraklardan acaba hangisine yönelmeliyiz? Vapur düdüğü bir kere daha duyuluyor. Düdüğün sağdaki topraklardan öttürüldüğü-nü anlıyorum. Bize ne demek istiyor acaba? — Neredeyiz Kelebek? diye soruyor Chapar. — Gerçekten bilmiyorum dostum. Eğer bu toprak bos ya da bir körfez değilse, belki Dngiliz Güya-nı'nın ucunda, Orenoque ırmağına kadar giden bölümündeyiz. (Orenoque, Venezüella ile sınırı yapan büyük nehirdir.) Eğer sağdaki kara büyük bir boslukla soldakinden ayrılıyorsa, bu yarımada sandığımız kara parçası bir adadır ve Trinidad'dır. Sol tarafı da Venezüella'dır ve Parya körfezine girdik demektir. inceleme fırsatını bulduğum deniz haritalarından aklımda kalanlar, bana bunları söyleme cesaretini veriyor. Sağdaki Trinidad, soldaki Venezüella ise hangisini seçmeli? Hepimizin kaderi vereceğim karara bağlı. Bu serin rüzgârla karaya yönelmek pek de güç olmayacak. Simdilik ne birine gidiyoruz, ne öbürüne. Trinidad'da «rozbif» ler var, ingiliz Güyam'n-daki yönetimin aynı.

558 — Bize iyi davranacaklarından emin misin? diye soruyor Guittou. — Evet ama, savas içinde ingiliz topraklarını izinsiz ve gizlice terkettiğimiz için ne diyecekler acaba? — Ya Venezüella? — Orada durum nedir, bilen yok, diyor Deplan-, que. Baskan Gomez yönetiminde mahkûmlar, çok güç kosullarla yol yapımında çalıstırılır sonra da Fransa'ya iade edilirlerdi. Orada kaçaklara Cayenneli denirdi. — Evet ama simdi durum değisti, savasın içindeyiz. — Georgetown'da söylediklerine göre, onlar savasa girmemis, tarafsız kalmıslar. — Emin misin? — Asağı yukarı — Öyleyse Venezüella bizim için tehlikeli. Gerek sağ ve gerekse soldaki topraklarda ısık görüyoruz. Düdük üç kere ötüyor. Sağdaki kıyıdan ısıkla isaretler geliyor. Ay doğdu, bizden epey uzakta ama yolumuzun üstünde. Epey ilerimizde iki tane sivri ve kapkara kaya denizden yükseklere fıskırıyor gibi. Düdük bu nedenle öttürülüyor herhalde: Bizi, tehlikeye karsı uyarıyor. — Bak, dubalar var! Dizi dizi hem de. Neden tekneyi bunlardan birine bağlayıp sabahı beklemeyelim? Yelkeni indir Chapar.

Utanmadan yelken adını verdiğim bu pantolon ve gömlek karısımını indiriyor. Küreğimle fren yaparak teknenin burnunu da dubalara veriyorum. Neyse ki, halkasına sıkı sıkıya bağlı bir ipimiz kalmıs. Tayfunun koparamadığı bir ip. Tamam, tekneyi dubalardan birine bağlıyoruz. Aslında dubanın üstünde ip bağlayacak bir çıkıntı yok, ipi dubaları birlestiren kabloya düğümlüyoruz. Dar bir kanalın sınırını belirten bu duba dizisine iyice yanasıyor, sağımızdaki kıyıdan gelen düdük seslerine aldırmadan teknenin içine uzanıyoruz, üstümüze gerdiğimiz tente bizi rüzgârdan koruyor. Rüzgâr ve gecenin serinliğiyle buz kesen vücudumu tatlı bir sıcaklık kaplıyor. Horul horul uyuyanların basında gelenlerden biri de benim herhalde. 559 tu uyandığımda hava açık, bulutsuz. Günes, yatağından çıkmakta, deniz biraz çalkantılı, yesile çalan mavi renkteki dibinin mercan döseli olduğunu gösteriyor. — Ne yapıyoruz? Karaya çıkıyor muyuz artık? Açlık ve susuzluktan gebereceğim. Tam yedi gün süren zorunlu oruçtan sonra, ilk kez bugün, biri yakınıyor.

— Karaya o kadar yakınız ki, herhalde yanassak hata olmaz.» Konusan Chapar. Oturduğum yerden epey ilerisini görebiliyorum. Denizden fıskıran iki büyük kayadan sonra, yeni bir deniz baslıyor. Sağımız Trinidad, solumuz Venezüella. Hiç kuskusuz Parya körfezindeyiz, deniz Orene-que ırmağının sularıyla sararmıssa, herhalde iki ülke arasından geçen ve açık denize karısan akıntı üzerinde bulunduğumuzdandır. — Ne diyorsunuz? Seçimi siz yapın, insanın tek basına karar vermesi çok güç. Sağda, ingiliz adası Trinidad; solda Venezüella. Nereye gitmek istiyorsunuz? Gemimizin durumu ve kendi düskünlüğümüz göz önüne alınırsa, bir an önce karaya çıkmak, gerektiği anlasılır. Aramızda, kürek cezası bitmis iki kisi var: Guittou ile Barriere. Chapar, Deplanque ve ben tehlikedeyiz. Karar vermek bize düser. Ne diyorsunuz? — En akıllıca is Trinidad'a gitmek. Venezeulla bizim için bir meçhul. — Karar almamızın gereği kalmadı, diyor DepJanque. Gelen hücum botu, kararı bizim adımıza verecek nasılsa.

Gerçekten de, bir hücum botu hızla bize doğru geliyor. Elli metre kadar ötemizde duruyor. Adamın biri megafonu ağzına götürüyor, ingiliz bayrağı olmayan bir bayrak görüyorum. Yıldızlarla kaplı bu güzel bayrağı hayatımda görmedim. Venezüella bayrağı herhalde. Bu bayrak sonradan «benim bayrağım» olacak, ülkemin bayrağı. Benim için en costurucu simge. Büyük bir uiusun, benim ulusumun en soylu niteliklerini bir kumas parçasında toplayarak her normal adam gibi benim de cosmamı sağlayan bir simge. — Quien son vosotros (Kimsiniz?)

560 — Biz Fransız. — Estan Lucas (Delirdiniz mi?) • — Neden? — Porque son amarados a minas (çünkü mayınlara bağlısınız,) — Bunun için mi yaklasmıyorsunuz? — Evet, Çabuk çözün ipinizi. — Peki. Üç saniye içinde Chaper ipi çözüveriyor. Meğer bir dizi mayına bağlıymısız. Arkasına bağlandığımız hücum botunun mürettabı bize güverteden kahve, sekerli ve sıcak süt, sigara veriyor. — Gidin Venezüella'ya, iyi davranacaklarını göreceksiniz. Sizi karaya çekmemiz imkânsız, çünkü acele, Braimas fenerindeki yaralı bir adamı almaya gidiyoruz. Hele Trinidad'a gitmeye sakın kalkmayın yüzde doksan mayına çarparsınız. — «Adios, buena suerte» (Hosça kalın, talihiniz açık olsun) sözlerinden sonra hücum botu uzaklasıyor. Bize iki litre süt bıraktı. Yelkeni düzeltiyoruz. Sabahın onunda, kahve ve çay sayesinde midelerimiz biraz

hareket ederek her ağızda birer sigara hiç aldırmadan tekneyi bir kumsalın incecik kumlarına oturtuyorum. Kıyıda biriken elliye yakın insan, kırık direğine gömlek, pantolon ve ceketten bir yelkenin çekildiği bu garip tekneyle kimlerin geldiğini merak ediyor herhalde. kelebek 561/36 ON ÜÇÜNCÜ PEP I bH VENEZÜELLA DRAPA'NIN BALIKÇILARI BENDM için harpten yabancı bir dünya, insanlar bir uygarlık kesfediyorum. Venezüella topraklarındaki ilk dakikalar öylesine duygulandmcı, bu cömert kalabalığın bizi karsılayısı o kadar sıcak ki o havayı anlatabilmek için üstün bir yetenek gerekiyor. Zenci ya da beyaz ama büyük çoğunluğu açık renkli, birkaç gün üst üste güneste yanmıs beyazlardan farksız bu adamların asağı yukarı tümünün pantolonları paçalarına kadar sıvalı. — Zavallı adamlar, ne hale girmissiniz! diyor bu adamlar bize. Vardığımız balıkçı köyünün adı irapa, Sucre adı verilen bir eyalete bağlı. Ufak tefek fakat genellikle çok güzel ve zarif genç kadınların, orta yaslıların, yası iyice ilerleyenlerin tümü hemsire, iyiliksever rahibe ya da koruyucu ana oluveriyorlar.

içine bes yün hamak asıp bir masa ve iskemle yerlestirdikleri hangarda toplanıp besimizi de tepeden tırnağa kakao yağına buluyorlar. Derisi yüzülmüs bir santimetre yerimiz bile unutulmuyor. Açlık ve yorgunluktan yarı ölüyüz, uzun süren orucumuz vücutlarımızdaki suyun da azalmasına yol açmıs olmalı. Bu kıyı insanları uyumamız, aynı zamanda da azar azar yemek yememiz gerektiğini biliyorlar. Her birimiz hamaklarımıza iyice uzanmıs, hem uyuyor hem de gönüllü hemsirelerimizin kasıkla ağ562 veraıgı yiyecekleri yutuyoruz. O kadar bitiktim, beni hamağa uzattıklarında bütün gücüm öylesine çekilmisti ki, yaralarıma kakao yağı sürülünce sanki eriyiverdim. Ne olup bittiğini anlıyamadan uyuyor, yiyor, içiyordum. Küçük kasıklarla ağzımıza verilen bir çesit manyokayı midem almadı. Yalnız ben böyle değilim. Asağı yukarı hepimiz, bu kadınların ağzımıza soktukları yiyeceklerin yarısını ya da tümünü kaç kere kustuk. Bu köyün insanları müthis yoksul. Ama istisnasız hepsi, bize yardım etmekten kaçmıyor, üç gün sonra, gerek köylülerin bakımı ve gerekse gençliğimiz sayesinde ayaklanıyoruz. Saatler boyu, serin bir gölge yapan

hindistancevizi yapraklarıyla kaplı hangarın sundurması altına oturuyor ve köylülerle konusuyoruz. Hepimizi toptan giydirecek kadar zengin değiller. Küçük gruplar olusuveriyor. Su grup Guittou ile ilgili bir baskası Deplanque'la, v.s. Asağı yukarı on kisi de benimle uğrasıyor. ilk günler, ellerine ne geçtiyse, eski fakat tertemiz elbiseler giydirdiler. Simdi, imkân buldukça yeni bir gömlek, bir pantolon, bir kemer, bir çift terlik alıyorlar. Benimle uğrasan kadınlar arasında kızılde-rili tipli, ama Dspanyol ve Portekiz kanıyla karısmıs çok genç iki kız da var. Birinin adı Tibisay, ötekinin Nenita. Bana bir gömlek, bir pantolon, bir de «aspar-gat» adını verdikleri bir çift terlik alıyorlar. Topuğu olmayan köseleden bir taban bu, üstünü de örülmüs bir kumas kaplıyor. Yalnız topuk kapalı, ayak parmakları açıkta, kumas topuğu iyice kavrıyor. — Nereden geldiğinizi sormanın gereği yok. Düğmelerinizden, kürekten kaçan Fransız mahkûmları olduğunuz belli. Bu sözler beni daha da çok duygulandırıyor. Nasıl olur! Ağır suçlardan mahkûm edilmis adamlar olup

sertliğini kitaplardan öğrendikleri bir cezaevinden kaçtığımız halde, bu basit adamlar bizi kurtarmayı, bize yardım etmeyi nasıl da doğal bulabiliyorlardı? Zengin ya da hali vakti yerinde olup birini giydirmek, evde

ailenin eksiği yokken açlık çeken bir yabancıya yemek vermek insanın iyiliğini ispatlar. Ama bir çesit turta olan, kendi ocaklarında pisirdikleri mısır 563 ya aa manyoKa çöreğini, evıerınae yasayan insanlara yetmezken ikiye bölen ev halkını beslemekten çok az gelismis bırakan yoksul yiyeceğini bir yabancıyla ve üstelik bir kanun kaçağıyla paylasan adam essiz biridir. Bu sabah, kadın erkek herkes sessiz. Hepsinin canları sıkkın, kuskulu gibi. Ne oluyor? Tibisay ile Nenita yakınımda. On bes günden beri, ilk kez tıras olabildim. Bu iyi yürekli insanların arasına gireü sekiz günü buluyor. Yanıklarımın üstünde çok ince bir deri olustuğundan, tıras olmaya cesaret edebildim. Sakalım yüzünden, kadınlar yasımı pek kestiremiyorlar. Beni genç görmek çok hoslarına gidiyor, tüm saf-lıklarıyla söylemekten de çekinmiyorlar. Oysa yasım otuz bes, ama yirmi sekiz ya da en fazla otuz gösteriyorum. Evet, bütün bu konuksever kadınlarla adamlar bizim için üzülüyorlar, hissediyorum. — Ne olabilir? Konus Tibisay, ne oluyor?

— Irapa yakınında bir köy olan Guira'dan gelecek yetkilileri bekliyorlar. Burada komiser yok, nasıl oldu bilmiyoruz ama sizin burada bulunduğunuzu duymuslar. Neredeyse gelecekler. Uzun boylu ve çok güzel bir zenci kadın, yanında belden yukarısı çıplak, beyaz pantolonu dizlerine kadar sıvanmıs genç bir adamla birlikte yanıma geliyor. Negrita (Zenci kadın) —hiç bir ırk ayırımının bulunmadığı Venezüella'da zenci kadınlar pek tutulur, bu onlara takılan bir çesit tatlı addır— bana sesleniyor. — Senor Enriquez (Henri), polis geelcek. Size iyilik mi edecek, yoksa kötülük mü bilmiyorum. Bir süre ormanda gizlenmek ister misiniz? Kardesim sizi, kimsenin gelip bulamıyacağı bir kulübeye götürür. Ben, Tibisay ve Nenita, size her gün sırayla yiyecek getirir, olup bitenleri anlatırız. Baska türlü duygulanıyor ve bu soylu kızın elini öpmek istiyorum. Tatlılıkla çekiyor elini ve yanağıma safça bir öpücük konduruyor. Dörtnala atlılar yaklasıyor. Hepsinde de, seker kamısı kesmeye yarayan palalar var, kılıç gibi sol yanlarında sarkıyor. Mermi dolu kalın bir kemer bellerinde, sağ yanlarından da kılıfının içinde koca bir

564 tabanca sarkıyor. Yere iniyorlar. Moğol yüzlü, Hintlilerinkini andıran çekik gözlü, bakır tenli, uzun boylu ve kara kuru, hasır sapkalı, kırk yaslarında bir adam bize doğru yürüyor. — Günaydın. Ben emniyet müdürüyüm. — Günaydın efendim. — Hey sizlere söylüyorum. Köyünüzde, kürekten kaçan bes Cayenne'ii olduğunu neden haber vermediniz? Söylentiye göre sekiz gündür buradalarmıs. Cevap versenize... — Yaraları iyilesip yürüyecek hale gelsinler diye bekliyorduk. — Onları Güiria'ya götürmeye geldik. Az sonra bir kamyon besini de alacak. — Kahve içer misiniz? — Sağolun, içerim. Çepeçevre oturup herkes kahve içiyor. Emniyet müdürüyle polislere bakıyorum. Hiç de kötü bir görünüsleri yok. Pek onaylamadıkları, yukardan gelen bir takım emirleri uygular gibi hepsi. — Seytan adasından mı kaçtınız? — Hayır, biz Georgetown'dan, ingiliz Güyanı'n-dan geliyoruz. — Neden orada kalmadınız? — Yasamak, ekmek parası kazanmak çok güçtü.

Adam gülümsüyor. «Burada daha mı rahat edeceğinizi sanıyorsunuz?» — Evet, çünkü biz de sizin gibi lâtiniz. Yedi-sekiz kisilik bir grup bizim topluluğa doğru geliyor. Baslarında, elli yaslarında, ak saçlı, boyu bir yetmis besin üstünde, çok açık çukulata renginde bir adam var. Koskoca kara gözlerinden zekâ ve az raslanan bir ruh yüceliği fıskırıyor. Sağ eli, belinden sarkan bir palanın kabzasında. — Müdür bey, bu adamları ne yapacaksınız? — Onları Güiria cezaevine götüreceğim. — Neden bırakmıyorsunuz, burada, ailelerimizle birlikte yasasınlar? Herkes birini yanına alır. — Dmkânsız emir validen çıktı. — Dyi ama, bu adamlar Venezüella toprakları üzerinde hiç bir suç islemediler. 565 — Kabul ediyorum. Her seye rağmen, bunlar çok tehlikeli kisiler. Küreğe mahkûm edilmeleri için çok ağır suçlar islemeleri gerekiyor, üstelik kimlik kartları olmadan kaçmıslar, ülkeleri Venezüella'da bulunduklarını öğrenirse herhalde geri isteyecek. — Biz onları yanımıza almak istiyoruz. — Dmkânsız. Vali emir verdi diyorum. — Her sey mümkündür. Vali, ayağı sürçen zavallı kisiler hakkında ne bilebilir? Bir insan asla yitip gitmez.

Ne yaparsa yapsın, hayatının belirli bir anında onu yeniden kazanma, iyi ve topluluğa yararlı biri yapma fırsatı beliriverir. öyle değil mi dostlar?

Kadın, erkek bütün köylüler bir ağızdan : — Evet, diyorlar, onları bize bırakın. Hayatlarını yeniden kurmalarına yardım ederiz. Sekiz günde yeterince tanıdık, hepsi mert adamlar. — Bizden daha uygar kisiler, fazla kötülük etmemeleri için onları zindana kapamıslar, diyor müdür — Sizce uygarlık nedir müdür bey? diye soruyorum. Asansörümüz, uçağımız, yer altında giden trenimiz var diye, bizi yanlarına alıp bakan kisilerden daha mı uygarız sanıyorsunuz? Evet, mekanik uygarlığın nimetlerinden yoksun yasıyor buradaki adamlar. Ama bana kalırsa, doğa ile hasır nesir yasayan bu köy insanlarının her birinde çok daha büyük bir insanlık, ruh inceliği ve anlayıs var. Gelisimin nimetlerinden yararlanmıyorlarsa da, sözde uygar geçinenlerin hepsinden üstün bir hıristiyan yardımseverliğine sahiptirler. Günün birinde beni mahkûm ettiren savcının ruhuna sahip olacaksa Paris'in Sorbonne'unu bitirmis birinden, bu küçük köyün okuma yazma bilmeyen cahil insanını her zaman üstün tutarım. Biri her zaman insandır, öbürü insanlığı çoktan unutmustur.

— Sizi anlıyorum ama ben bir aracıyım. Dste kamyon geliyor. Sizden rica ediyorum, tutumunuzla bu isin olaysız bitmesini sağlayın. Her kadın grubu, ilgilendiği adamı öpüyor. Ti-bisay, Nenita ve Negrita beni öperken gözyasları döküyorlar. Her köylü erkeği elimizi sıkıyor, cezaevine 566 doğru yola çıktığımızdan ötürü duyduğu acıyı belirtiyor. — Hosçakalın irapalılar, daha dün tanıdığınız birkaç zavallı için kendi ülkeniz yetkililerine karsı çıktığınız ve onları ayıplama yürekliliğini gösterdiğiniz için yeryüzünün en soylu ırklarından birisiniz. Evinizde yediğim, bana vermek için kendi ağzınızdan koparma gücünü bulduğunuz, insan kardesliğinin simgesi olan bu ekmek benim için geçmis çağların en yüce örneğidir: «Adam öldürmeyeceksin, kendin aç kalsan da acı çekenlere yardım edeceksin. Senden daha mutsuzlara her zaman yardım et.» Bir gün özgür olursam, elimden geldikçe, Venezüella'da rasladığım bu köylülerin bana öğrettiği gibi, insanların yardımına kosacağım. Bu ilk Venezuellalıların nice benzerlerine raslıyacağım daha. El Dorado Cezaevi

iki saat sonra, büyük bir köye varıyoruz, sehir olduğu iddia edilen «Güiria» adında bir liman. Emniyet müdürü bizi eliyle bölge jandarma komutanına teslim ediyor. Merkezde bize pek kötü davranmıyorlar ama esaslı bir sorgudan geçiyoruz. Sorusturmayı yapan da kafasız biri, özgür yasadığımız Dngiliz Güyanrndan geldiğimize bir türlü inanmıyor, üstelik Georgetown ile Parya körfezi arasındaki kısacık yolu büyük bir düskünlük ve bitkin halde bitirisimizin nedenlerini sorup cevabımızı dinlediğinde, kendisiyle dalga geçtiğimizi sanıyor. — Bu korkunç kasırgada, muz yüklü iki koca tekne battı, boksit madeniyle dolu bir silep mürettebatıyla denizin dibini boyladı ve siz bes metrelik bir tekneyle paçanızı kurtardınız ha? Bu hikâyeye kim inanır? Çarsıda dilenen ihtiyar karı bile inanmaz. Yalan söylüyorsunuz, anlattıklarınızda süpheli bir yan var. — Georgetown'a sorun. — ingilizlerin beni alaya almalarını istemem. Bu inatçı ve ahlâksız, kafası islemeyen, kendini beğenmis sorusturmacı, kimbilir hangi makama nasıl bir rapor yolluyor. Hiç bilmiyoruz tabii, ama bir sa567 bah beste uyandırılıp zincire vurularak bilinmeyen bir yere doğru, kamyonla yola çıkarılıyoruz.

. Guira limanı, daha önce de belirttiğim gibi Parya körfezinde ve Trinidad'ın tam karsısında. Amazon kadar büyük bir nehir olan Orenoque'un ağzında yer almak ona büyük faydalar sağlıyor. On polisle birlikte, kamyonda, zincire vurulmus halde Bolivar eyaletinin baskenti Ciudad Bolivar'a yol alıyoruz. Toprak yollar üzerindeki yolculuk çok yorucu. Gerek polisler gerekse biz, her an sarsılan ve deniz üstündeki bir saldan beter olan bu kamyonun kasasında un çuvalları gibi itilip kakılıyoruz, yolculuk tam bes gün sürüyor. Her gece kamyonda uyuyor ve sabah, bilinmeyen bir yöne doğru delice yol alıyoruz. Bu yorucu yolculuk, Ciudad Bolivar'dan El Dorado'ya giden ve balta girmemis ormanlardan geçen bir toprak yolun bin kilometre ötesinde son buluyor. El Dorado köyüne vardığımızda, gerek görevliler ve gerekse biz bitik haldeyiz. Peki ama neresi bu El Dorado? El Dorado, her seyden önce yüzyıllar önce yasıyan Dspanyol kâsiflerinin büyük umududur.
sıradan, nehir kıyısına yapılmıs küçük bir köy. Bu nehir, «caribes» ve «pirajes» adı verilen, bir insanı ya da hayvanı birkaç dakika içinde iskelet haline getirecek balıklarla dolu. Ayrıca, «trembiadores» denen elektrikli balıklar, avlarının çevresinde dolanıp çarptıkları an onu hareketsiz bırakıyor, çürümeye baslayınca da emiyorlar. Nehrin ortasında bir ada, bu adanın üstünde de gerçek bir toplama kampı var. Dste burası, Venezüella'nın kürek cehennemi. Bu kürek cehennemi, tutuklulara atılan dayak yönünden, hayatta gördüğüm en vahsi, en insanlık dısı yer, kamp, yüz elli metre kenarı olan, dikenli tellerle çevrili bir dörtgen. Asağı yukarı dört yüz kisi, hava sartları ne kadar kötü olursa olsun, açıkta yatıyor. Kampta, aitına sığınabilecek saç bir sundurma bile yok.

Bize en ufak bir açıklama yapma, kararın gerekçesini bildirme zorunluğunu duymadan, kamyona zincirlenmis halde, yorgunluktan yarı ölü, öğleden sonra saat üçte vardığımız El Dorado cehennemine tıkıveriyorlar. Saat üç buçukta, adımızı sormak ya da bir kenara kaydetmek gibi herhangi bir isleme basvurmadan çağırıyorlar, içimizden ikisine bir kürek, üçüne de kazma veriyorlar. Ellerinde tüfek ve sığır sinirinden kırbaçlar, bir hayvanın komutasındaki bes askerle çevrili, dayak tehdidiyle çalısma yerine götürü-lüyoruz. Kamp muhafızlarının, bir çesit gözdağı vermek istediklerini hemen anlıyoruz. Simdilik söylenenlere boyun eğmemek, çok tehlikeli bir sey" olur. Sonra düsüneceğiz çaresini. Mahkûmların çalıstığı yere vardığımızda, balta girmemis ormanın göbeğinde yapılan yolun kenarına hendek açmamızı emrediyorlar. Ses çıkarmadan boyun eğiyor ve gücümüz yettiğince, basımızı kaldırmadan çalısıyoruz. Yine de, öteki mahkûmların durmadan yedikleri dayakları ve isittikleri küfürleri görüyoruz. Bizden kimseye kırbaçla vurmuyorlar. Gelir gelmez ise çıkarılısımız, her seyden önce, tutukluların nasıl çalıstırıldıklarını gösterme amacını güdüyor.

Kampa vardığımız gün bir cumartesi, isten sonra, kan ter içinde, yine hiç bir islem yapmadan bizi kampa tıkıveriyorlar. — Bes Cayenne'li, buraya.» Konusan, muhafızların bası. Herif, bir doksanı bulan bir melez. Elinde sığır sinirinden bir kırbaç. Bu iğrenç hayvanın görevi, kampın içinde disipiini sağlamak. Hamaklarımızı yerlestirebileceğimiz yer gösteriliyor, kampın giris kapısının hemen yanında ve açık havada. Yalnız orada, saçtan bir sundurma var, hiç olmazsa yağmur ve günesten korunacağız demektir. Mahkûmların büyük çoğunluğu Kolombiyalı, geri kalanı da Venezüella'n. Kürek diye adlandırılan hiç bir çalısma kampı, bu dehset verici yerle kıyaslana-maz. Burada tutulan insanlara yapılanlar bir eseğe yapılsa fazla yasamaz ölür. Oysa buradakilerin çoğunun sağlık durumu iyi, çünkü bol ve lezzetli yemek yiyorlar. 568 569 Aramızda, küçük bir toplantı yapıyoruz. Askerler birimize vururlarsa, yapılacak en iyi sey isi bırakmak,

yere yatmak ve iskence de etseler hiç kımıldamamak olacak. Nasılsa sonunda biri gelecek, biz de Venezüella topraklarında suç islemeden neden bu kampa atıldığımızı sorabileceğiz. Cezasını tamamlayan iki arkadasımız Guitto ve Barriere Fransa'ya iade edilme talebinde bulunmaktan söz ediyorlar. Sonunda, muhafızların basını çağırmaya karar veriyoruz. Kendisiyle konusmak bana düsüyor. Herife Negro Blanco (Beyaz Zenci) adı takılmıs. Çağırma görevini de Guittou'ya veriyoruz. Cellât, elinde hiç bırakmadığı kırbacıyla görünüyor. Besimiz, çevresine toplanıyoruz. — Benden ne istiyorsunuz? Konusan yalnız benim : — Sana tek sey söyleyeceğiz : Yönetmeliğe karsı en ufak bir suç islemek niyetinde değiliz, bizim hiç birimize vurmak için sebep bulamıyacaksın. Ama ara sıra, sebepsiz yere adam dövdüğünü gördüğümüzden, bize vurduğun gün kendini ölü bilmen gerektiğini belirtmek istiyoruz. Anladın mı? — Evet, diyor Negro Blanco. — Bir sey daha var! — Nedir? diye soruyor boğuk sesle. — Bu söylediklerim askerlere değil, üstlerinden birine tekrarlansın. — Olur.» Herif çekip gidiyor.

Bu olay, mahkûmların ise çıkmadıkları pazar günü geçiyor. Derken bir subay görünüyor. — Senin adın ne? — Kelebek. — Cayenne'lilerin bası sen misin? — Bes kisiyiz, aramızda bas mas yok. — Neden arkadasların adına muhafızların sefiy-le sen konustun? — Çünkü içimizde ispanyolcayı en iyi bilen benim. Benimle konusan bir jandarma yüzbasısı. Nöbetçi komutanı olmadığını anlatıyor. Kendisinden üst rütbeli iki kisi daha var ama, o sıra, onlar yok. Biz geldiğimizden beri kampa kendisi komuta ediyor. Dki binbası salı günü gelecek. 570 — Arkadasların ve kendi adına, kırbaçlandığınız takdirde muhafızların basını öldüreceğinizi söylemissiniz. Doğru mu? — Evet, niyetimiz çok ciddî. Ona söylediğim sözlerde, dayak yememizi gerektiren en ufak sey yapmıyacağımızı da eklemistim. Biliyorsunuz yüzbasım, Venezüella'da islediğimiz herhangi bir suç ve bu yüzden çarptırıldığımız ceza yok.

— Ben hiç bir sey bilmiyorum. Elinizde en ufak bir kâğıt olmadan çıkageldiniz, yalnız aldığımız mektupta : «Gelir gelmez ise kosulmaları», deniyordu.

— Yüzbasım, siz askersiniz, hakkımızı yemeyin ve hiç olmazsa üstleriniz gelene kadar adamlarınıza emir verin de, bize diğer tutuklular gibi davranmasın-lar. Tekrar ediyorum ki, bizi herhangi bir suçtan mahkûm edemezler, çünkü Venezüella'da en ufak bir suç islemedik. — Peki, bu yönde emir vereceğim. Beni aldatmadığınızı umarım. Bu ilk pazar günü, öğleden sonra, diğer mahkûmları inceleyecek bol bol zaman bulabiliyorum, ilk dikkatimi çeken sey, hepsinin güçlü kuvvetli olusu. Dkinci nokta da, dayağın gündelik ve artık alısılmıs bir sey olması. Hepsi buna böylesine alıskın ki, iyi davranarak dayaktan kolayca kaçınabilecekleri dinlenme gününde bile, atesle oynamaktan sapık bir zevk alıyorlar. Hiç durmadan yasaklanan isleri yapıyor, barbut oynuyor, kenefte genç bir mahkûmun ırzına geçiyor, arkadaslarını soyuyor, köyde mahkûmlara sigara ve seker getiren kadınlara ana avrat sövüyorlar, öyle mahkûmlar var ki ,bir yolunu bulup dikenli tellerin arasından

kadınların getirdiklerini kapı-veriyor ve ardından, anlastıkları parayı ödemeden kaçıyor, arkadaslarının arasına karısıveriyorlar. Sonuç su : Ağır cezalar öylesine esitsiz uygulanıyor ve o kadar önemsiz seylerden ötürü veriliyor ki, kırbaç yemekten derileri köseleye dönen bu adamlara en ufak bir fayda sağlamıyor. Kampta hüküm süren dehset havası ne topluma, ne de düzene yararlı olabiliyor. Saint-Joseph'deki hücrelerin sessizliği, buradan bin beter. Burada korku bir anlık, hele is saatleri dısında ve pazar günleri konusabilmek, bol bol yemek 571 yiyebilmek, bes seneyi pek geçmeyen cezaların asağı yukarı herkes tarafından tamamlanabilmesini sağlıyor. Pazar gününü, aramızda konusup sigara ve kahve içmekle geçiriyoruz. Yakınımıza gelen birkaç Kolombiyalıyı tatlılıkla ama kesin bir sekilde uzaklastırdık. Bizleri herkesten ayrı tutmaları gerek, aksi halde hapı yuttuk demektir. Pazartesi günü saat altıda, ganice bir kahvaltıdan sonra diğer mahkûmlarla birlikte ise çıkıyoruz. Çalısan herkesin karsısında bir asker var, elliser kisilik birer sıra asker ve mahkûm karsı karsıya, iki sıra birbirini

kolluyor. Mahkûmların sırası kuskulu, askerlerinki sinirli ve acı çektirmekten zevk alıyor. Çavus : «Bilmem kim! diye bağırıyor. «Kazma!» Adı okunan zavallı kosuyor, kazmayı kapıp omuzuna atıyor, kosarak is bası yapmaya hazırlanırken çavus : «Numara!» diye bağırıyor bu kez. Bu da «Ha-zırol, uygun adım mars, bir kii...» anlamında. Bir asker, zavallının ardından fırlayıveriyor ve elindeki kırbacı çalıyor. Bu korkunç sahne, günde iki kere tekrarlanıyor. Kamptan is yerine giden yol üstünde, eseklerinin pesinden kosup onları harekete getiren esekçiler kol geziyor sanılır. Sıranın bize gelmesini bekleyerek, dehset içinde duruyoruz. Neyse ki, bize daha iyi davranılıyor. — Bes Cayenne'li, buraya. Genç olanlar kazmaları alsın, yaslılar da su kürekleri. Kosmadan, ama hızlı yürüyerek, dört asker ve bir onbasının denetiminde santiyeye varıyoruz. Bu gün ilkinden daha uzun ve umut kırıcı, özellikle hedef alınan bir takım bitkin adamlar deliler gibi böğü-rüyor ve daha fazla dayak yememek için diz çöküp yalvarıyorlar, öğleden sonra, iyi yanmayan bir sürü odunu yığın haline getirmeleri gerekiyordu. Diğerleri de, arkalarında bıraktıkları pisliği temizliyeceklerdi. Yarı yarıya yanan seksen ilâ yüz çalı demetinden, kampın ortasında, bir kor yığını kalacaktı yalnız. Askerler her

mahkûma kırbacı basıyor ve yerde ne varsa kosarak kampın ortasına götürmesini istiyordu. Bu akıl almaz yarıs bazılarında gerçek bir delilik nöbeti yaratıyor ve aceleyle, bir yanı kor halindeki dal572 iarı Kaptıkları da oıuyorau. tııerını yaKip vansıce Kırbaçlanarak, yerde yanan ya da dumanı tüten bir dal üstünde yürüyerek gidip gelen mahkûmların bu akıl almaz görüntüsü tam üç saat sürüyor. Dçimizden kimse kamp temizliğine yardımcı olmaya davet edilmiyor. Allahtan böyle, çünkü basımızı kaldırmadan çalısırken, kısacık cümlelerle konusmus, bes askerin üstüne saldırıp silâhlarını kaparak muhafızlara ates açmaya karar vermistik. Bugün salı, ise çıkmadık. Jandarma binbasıları tarafından çağırılıyoruz. Bu iki subay, mahkûm edildiğimizi gösteren bir kâğıt olmadan buraya gönderilmemizi hayretle karsılıyorlar, ertesi sabah da, cezaevleri yönetmenliğinden hakkımızda bilgi isteyeceklerine söz veriyorlar. Sorusturmaları pek uzun da sürmüyor, iki binbası için çok sert, hatta amansız denebilir. Ama kimsenin

hakkını yemiyorlar, bu nedenle de El Dorado kamp müdürünün gelip açıklama yapmasını istiyorlar. Herif, yanında kayınbiraderi ve iki jandarma subayıyla karsımızda. — Fransızlar, ben El Dorado'daki hükümet temsilcisiyim. Benimle konusmak istemissiniz. Nedir istediğiniz? — Bir kere, bizi dinlemeden, hangi mahkeme küreğe mahkûm etti? Hangi suçtan kaç yıl ceza giydik? Deniz yoluyla irapa'ya geldik. En ufak bir suç islemedik. Burada isimiz ne? Bizi çalısmak zorunda bırakmalarını neyle doğrularsınız? — Her seyden önce savasın içindeyiz. Dolayısıyla da kimliklerinizi anlamamız gerekiyor. — Peki ama bu, kampa atılmamızı gerektirmez ki. — Siz, Fransız adaletinin elinden kaçan kürek mahkûmlarısınız sizleri geri almak isteyip istemediklerini de öğrenmek zorunlu.

— Bunu da kabul ediyor ama diretiyorum : Neden bize, mahkûm edilmis ve bir ceza çekmek zorunda bulunan kisiler gibi davranılıyor? — Su sıra yürürlükte bulunan bir kanun gereğince kampa getirildiniz. 573 Subaylardan biri lâfa karısıp görüsünü açiKiama-sa tartısma çok daha uzun süre devam edecek : — Beyefendi, bu adamlara diğer tutuklular gibi davranmamız namusluca bir sey olmaz. Bu özel durum Caracas'a bildirilsin, bir karar gelene kadar da, yol insaatından baska bir is bulunsun kendilerine. — Bu adamlar çok tehlikeli, muhafızların basını ölümle tehdit etmisler. Doğru mu? — Yalnız onu değil, bize vuracak herhangi birini öldüreceğimizi söyledik. — Bu bir askerse? — Durum değismez. Dayak yememizi gerektirecek hiç bir sey yapmadık. Bizim yasalarımız ve cezaevi yönetmeliğimiz belki sizinkinden korkunç ve insanlık dısı. Ama hayvanlar gibi dövülmeyi kabul etmiyoruz. Görevli subaylara dönüyor: «Bu adamlar tehlikelidir diye tekrarlayıp duruyorum, ne haber!» der gibi. Subayların en yaslısı, birkaç saniye düsündükten sonra, herkesi sasırtan kararını veriyor:

— Fransızların hakkı var. Venezüella'da bir sey yapmamıslar ki, bu çalısma kampında ceza çekip yönetmeliğe boyun eğsinler. Onlara hak veriyorum. Yapılacak iki sey kalıyor. Ya onlara, mahkûmlarınkinden baska bir is verirsiniz, ya da çalısmaya çıkmazlar. Herkesle bir arada olurlarsa, bir gün askerlerden dayak yemek tehlikesiyle karsılasabilirler. — Bakalım Bugünlük kampta kalsınlar da, yarın ne yapmak gerektiğini size söylerim.» Müdür, bu sözlerden sonra, kayınbiraderiyle birlikte çıkıp gidiyor. Subaylara tesekkür ediyorum. Bize sigara veriyor ve aksamki toplantıda, hiç bir sebeple dövülme-memiz için askerlere emir verilmesini isteyeceklerini söylüyorlar. Sekiz gündür buradayız. Artık çalısmıyoruz. Dün pazardı, korkunç bir sey oldu. Kolombiyalılar, Negro Blanco'yu kimin öldüreceğini anlamak için aralarında kura çektiler. Kurayı otuz yaslarında bir adam kazandı. Sapı betona sürtülerek bıçak gibi sivriltilmis, iki yüzü de keskin bir kasık eline verildi. Adam, 574 dostlarıyla yaptığı anlasmayı DuyuK Dir yureKiıiiKie gerçeklestiriverdi. Negro Blanco'nun kalbine tam üç kere sapladı bıçağı. Herifi acele hastaneye götürdüler, suçlu kampın ortasına bağlandı. Askerler deli gibi,

mahkûmların üstünde silâh arıyorlar. Yağmur gibi tekme, yumruk, kırbaç yağıyor. ,0 kızgınlık içinde, bir asker, pantolonumu hızlı giymediğimden kırbacıyla baldırıma vurdu. Barriere sırayı kaptığı gibi herifin üstüne yürüyüverdi. Baska bir asker, süngüsünün ucunu dostumun koluna saplarken ben, kırbacı vuranı, apıs arasına savurduğum tekmeyle yere seriverdim. Yerdeki tüfeği kapmıstım ki, yüksek sesle verilen bir emir bize kadar geldi. — Durun! Fransızlara dokunmayın! Fransız tüfeği bırak!» Haykırarak bu emri veren, ilk gün bizlerle konusan Yüzbası Flores. Kalabalığa ates açmak üzere olduğum bir sıra yetisti. O olmasa, belki bir ikisini gebertecek ama hepimiz de Venezüella'nın ve dünyanın bir ucundaki, bos yere atıldığımız bu kampta boku bokuna ölüp gidecektik. Yüzbasının araya girmesiyle, askerler yanımızdan uzaklastılar ve dayak atma isteklerini baskaları üzerinde söndürmeye koyuldular, iste o ara, yeryüzünde görülebilecek en iğrenç olayı tanık olduk. Kampın ortasındaki kütüğe bağlanan mahkûm üç kisi tarafından hiç durmadan kırbaçlanıyordu. Bu is, öğleden sonra saat besten ertesi sabah altıya kadar sürdü. Kırbaçla döverek bir adamı öldürmek gerçekten

uzun sürüyormus. Arada durup suç ortaklarının adı, kasığı kimin verdiği, kimin sivrilttiği soruluyordu, iskence edilen adam. konusursa iskencenin duracağına söz verildiği halde kimsenin adını söylemedi. Kaç kere kendinden geçti. Basından asağı dökülen kova kova suyla yeniden ayılıyordu. En kor-kuncuyla, sabahın saat dördünde karsılastık. Derinin kırbaca tepki göstermediğini anlayınca: — Öldü mü? diye sordu bir subay. — Bilmiyoruz. — Çözün de bırakın yere. Dört kisinin tuttuğu adam emekliyordu. Bunun üzerine, cellâtlardan biri tam kaba etlerinin arasına 575 r Fc D! c rs yy ns P r< r k n

kırbacı vurdu. Kırbacın ucu, cinsel organlarının epey ötesine değmisti herhalde, iskence uzmanının bu vurusu, mahkûmun ağzından bir «hınk» sesinin çıkmasına yol açtı. — Devam edin, dedi subay, ölmemis. Adam, sabaha dek kırbaçlandı. .Ortaçağdan kalma, bir atın bile canına kıyabilecek bu dayak, Kolombiyalıyı öldürmemisti. Bir saat kadar yerde bırakıldı, üstüne kova kova su döküldükten sonra, askerlerin yardımıyla ayağa kaldırıldı. Bir an, tek basına ayakta bile durabildi. Hastabakıcı, elinde bir bardak suyla göründü derken : — Bunu iç, dedi subay, kendini toplayacaksın. Mahkûm bir an durakladı, sonra bardağı dikiverdi. Bir dakika sonra da, kalkmamak üzere yere yığıldı. Can çekisirken ağzından : «Enayi, seni zehirlediler», sözü çıkıverdi. Biz dahil, hiç bir mahkûmun küçük parmağını kımıldatmaya niyetlenmediğini söylemenin herhalde gereği yoktur, istisnasız herkes büyük dehset içindeydi. Hayatımda ikinci kez ölümü özledim. Uzunca bir süre, yakınımdaki askerin gevsekçe tuttuğu tüfeği canım çekti. Beni durduran, tüfeği asker kalabalığına çevirip ates edene kadar öldürüleceğim korkusuydu.

Bir ay sonra, Negro Blanco, yeniden ve eskisinden beter sekilde kampın basına getirildi. Ama El Doradoda gebermek bir kere alnına yazılmıstı. Nöbetçilerden biri, gece yanından geçerken onu tüfeğiyle durdurdu : — Diz çök, dedi asker. Negro Blanco boyun eğdi. — Dua et, öleceksin. Kısacık bir dua etmesini bekledikten sonra üç kursunla isini bitiriverdi. Mahkûmlar, bu canavarın acımadan herkesi dövmesi karsısında isyan eden askerin dayanamayıp Negro Blanco'yu öldürdüğünü söylüyorlardı. Kimine göre de. Negro Blanco bu askeri üslerine sikâyet etmis, kendisi Caracas'tan tanıdığını ve hırsızlıktan hüküm giydiğini söylemisti. Kırbaçtan ölen adamın pek uzağına gömülmemisti herhalde Negro Blanco. O adam da belki bir hırsızdı ama, az raslanır değerde ve yüreklilikte biriydi. 576 sini engelledi. oteKi manr.umıaı ua un u^9 yUıı yılısmadılar. Berriere'in kolundaki yara, köy doktoru tarafından sarıldı.. Simdilik saygı görüyoruz. Chapar, köyde oturan cezaevi müdürüne ahçı oldu ve dün kamptan ayrıldı.

Fransa'dan hepimizle ilgili bilgi geldiğinden, Gu-ittou ve Berriere bırakıldı. Cezalarını bitirdikleri anlasılmıstı. Ben bir italyan adı vermistim; parmak izlerim ve müebbettik haberimle birlikte gerçek adım da bildirildi; Deplanque'm yirmi yılı, Chapar'ın cezası ortaya çıktı tabiî. Müdür, Fransa'dan aldığı haberi, sisinerek bize aktarıyordu : «Yine de, dedi, Venezuellada suç islemediğinizden bir süre tutulacak, sonra bırakılacaksınız; simdilik müsahede altındasınız.» Benimle konusurken, subaylardan çoğu köyde taze sebze bulamamaktan yakınıyorlardı. Kamp çevresinde islenen tarlalar vardı ama sebze yoktu iste. Köyde yasayanlar mısır, pirinç ve kara fasulye yetistiriyorlardı, o kadar. Bana tohumluk bulurlarsa kendilerine bir sebze bahçesi yapabileceğimi söyledim. Kabul ettiler. Bunun ilk faydası, kamptan çıkarılmamız oldu. Deplanque'la birlikte cehennemden kurtulduk. Ciudad Bolivar'da tutuklanan iki Fransız daha buraya getirilip yanımıza verildi. Bunlardan Toto Paris'liydi, öteki Korsikalı. Dördümüz elele verip, tahtalardan ve oalmiye dalllarından iki ev yaptık. Birine Deplanque'la Den, diğerine iki yeni arkadasımız yerlesti.

Toto ile birlikte, yüksek masalar yapıyor ve bu masaların ayaklarını gaz dolu kutulara koyuyorduk. Amaç, karıncaların tohumları yemesini önlemekti. Kısa sürede, verimli domates, patlıcan, kavun ve taze fasulye fidanları yetistirdik. Artık bunları tahta kasalarda çoğaltabiliyorduk, karıncalara dayanacak kadar güçlenmislerdi. Yeni domatesler yetistirmek için de, çevrelerinde hendekler kazıp suyla doldurduk. Böylece hem toprak devamlı nemli kalacak, hem de bu topraklarda sayıları pek çok olan böceklerin bitkilerimize varması engellenecekti. — Bu da nesi? diye sordu Toto. Su tasa bak. Ama da parlıyor. — Ver bakayım sunu.» Toto tası bana verdi. Bu, kelebek 577/37 yn R r r k rr 5 bezelye büyüklüğünde küçük bir kristaldi; çok sert bir tabakayla çevrili olan tasın kırık yüzü, yıkanınca daha da iyi parladı.

— Pırlanta olmasın?

— Kapa çeneni Toto. Pırlanta da olsa, gevezeliğin sırası değil. Bir pırlanta yatağı bulduk mu, yasadık. Tası sakla da aksamı bekleyelim. Aksamları, subaylık sınavlarına hazırlanan bir onbasıya (simdi albay) matematik dersleri veriyordum. Büyük bir soyluluk ve dürüstlüğün örneği olan bu adam (yirmi bes yılı asan dostluğumuz süresince, bu üstün yanlarını defalarca göstermistir) simdi Albay Francisco Bolagno Utrera adını tasımaktadır. — Francisco, bu ne? Kayalardan kopma bir kristal mi? — Hayır, diyor Francisco tası iyice inceledikten sonra. Bir elmas. Dyi sakla ve kimseye gösterme. Nerede buldun? — Domateslerin altında. — Çok garip. Nehirden su getirirken almıs olmayasın? Kovanı suya daldırdığında dibi kazıyor mu? — Evet. — Herhalde ondandır. Elması ırmaktan. Rio Caroni'den çıkardın dostum. Arama yapabilirsin ama dikkat et bakalım, baska elmas getirmis misin? Çünkü insan çoğu kere tek tas bulur. Ama tek tasın bulunduğu yerde diğerleri de var demektir.

Toto ise koyuldu. Hayatı boyunca hiç böyle çalısmamıstı. ,0 kadar ki, bir sey söylemediğimiz diğer iki arkadas: — Yeter be Toto! diyorlardı. Nehirden kova kova su tasımaktan geberip gideceksin, üstelik suyla birlikte kum da tasıyorsun. — Toprağı hafifletiyorum a inek, diyordu Toto. Kumla karıstırınca suyu daha iyi süzüyor. Toto, hepimizin devamlı alaylarına rağmen, kova kova kum tasımaya devam etti. Bir gün, elinde kovayla tam önümüzde kapaklandı. Bosalan kumdan, iki bezelye tanesi büyüklüğünde bir elmas fırladı, üstündeki tabaka kırılmıstı yine, yoksa elması görmemiz imkânsızdı. Bizimki, tası hemen kapmak enayiliğini gösterdi. — Sakın, dedi p Bazı askerler, nehirde altın ve elmas bulunduğunu söylediler. Neden bu kadar çalıstığını açıklama fırsatı bulan Toto da, dayanamayarak atıldı : — Simdi bunca suyu tasımamın sebebini anladınız mı? Görüyorsunuz ki, sandığınız kadar hıyar değilmisim. Toto, altı ayda, yedi sekiz kıratlık elmas sahibi oldu. Benim de on iki iri, otuz kadar da küçük tasım var.

Madencilerin dilinde bunlar «ticarî» olabilirmis. Günün birinde bulduğum tas ise altı kırat geliyor, sonradan Caracas'ta yontulunca dört kıratı tutacak. Bu elmas bugün de yanımda, gece gündüz parmağımda tasırım. Deplanque ile Antartaglia da birkaç değerli tas bulabildiler. Kürekte tasıdığım tüm yanımda, tasları tüpün içine koydum. Onlar da, sığır boynuzundan tüpler yaptılar ve bu küçük hazineleri içine yerlestirdiler. Geleceğin albayı, Onbası Francisco Bolagno'nun dısında kimse bir sey bilmiyor. Domatesler ve diğer bitkiler gelisti. Subaylar, her gün kantine tasıdığımız sebzelerin parasını mutlaka veriyorlar. Rahat sayılırız. Çalısırken basımızda duran yok, evlerimizde yatıp kalkıyoruz. Kampa uğradığımız olmuyor. Saygı görüyoruz, bize herkes iyi davranıyor. Tabiî fırsat buldukça, bırakılmamız için müdüre asılıyoruz. Her keresinde de : «Kurtulmanız yakındır», diyor ama sekiz aydır buradayız, bir sey olduğu yok. Yine baslıyorum kaçmaktan söz etmeye. Ne Toto, ne diğerleri buna kulak asıyorlar. Nehri ölçmek için, kendime

bir misina ile olta iğnesi buldum. Artık balık da satıyorum, özellikle bir kola gelen ve köpekbalıklarınkiler kadar keskin dislere sahip, insan eti yiyen ünlü «caribe» leri. Bugün ortaiık birbirine girdi. Çarpık diye anılan Gaston Duranton, müdürün kafasındaki yetmis bin bolivarı da yürüterek kaçtı. Duranton'un ilginç bir hayat hikâyesi var. Çocukluğu, Oleron adasındaki ıslahanede geçmisti, atölyede ayakkabıcılık yapıyordu. Günün birinde, yaptığı ters bir hareket sonucu kalçası kırıldı, iyi 578 579 wummiauiyi iyin i\aı\^a yci me idin Kayrictmaai, uuran-ton çocukluğuyla gençliğinin büyük bir bölümünü sakat geçirdi. Onu yürürken görmek iç paralayıcı bir seydi: Bu cılız ve topal çocuk, bir türlü kendisine boyun eğmeyen bacağını ancak sürüyerek ilerleyebiliyordu. Yirmi bes yasında küreğe mahkûm oldu. Islâhanede uzun bi: eğitim devresi geçirip hırsız yetismesine sasmamak gerekirdi. Herkes ona Çarpık diyordu. Gaston Duranton adını bilen azdı. Çarpıktı iste, herkes de ona Çarpık diyordu.

Ama o haliyle kürekten kaçtı, Venezüella'ya ulasabildi. Gomez diktatörlüğünün Venezüella'ya hâkim olduğu yıllarda, pek az kaçak paçayı kurtarabiliyordu. Bunlar arasında, inci avcılarının yasadığı «Margarita» adası halkını, bir sarı humma salgınından kurtardığı için rahat bırakılan doktor Bougrat da vardı. Çarpık, «Sagrada» (kutsal) adı verilen Gomez'in gizli polisi tarafından yakalanıp yol insaatında çalısmaya gönderildi Fransız ve Venezüella'n mahkûmlar zincirle koca güllelere bağlanıyordu. Bu güllelerin üstüne Toulon kürek cehenneminden kalma zambaklar oyulmustu. Yakınan çıkar da : «Bu zincirler, ve güller senin ülkenden geliyor yahu!» diyorlardı. «Bak su çiçeğe.» Her neyse, Çarpık atıldığı kamptan da tüydü. Birkaç gün sonra yakalanıp bu gezici kampa getirildi. Bütün mahkûmların önünde çırılçıplak yere yatırıldı ve yüz kırbaç yemesi kararlastırıldı.

Bir adamın, seksen kırbaçtan fazlasına dayanabildiği ender görülmüstür. Ama Çarpık çok zayıftı, dolayısıyla da kırbaç beline iyi oturmadı ve karaciğeri patlamadığından hayatı kurtuldu. Dayaktan sonra mahkûmun kaba etlerinde açılan yaralara tuz serpmek ve yaralıyı günese bırakmak yaygın bir gelenektir. Yalnız bası, kalın yapraklarla örtülüdür. Mahkûmun dayaktan ölmesi kabul edilmistir ama, günes çarpması sonucu ölmesini kimse istemez. Çarpık, bu Ortaçağ iskencesinden de sağ çıktı. Dsin garibi, iyilesip ayağa kalktığında artık çarpık olmadığını farketti. Kırbaç darbeleri, yanlıs kaynayan kalçasını kırmıs tam yerine oturtuvermisti. Askerlerle mahkûmlar mucize lâfı ediyor, kimse bu isten bir 580 sey anlamıyordu. Kör inançlara çok bağlı olan bu ülke insanları, iskenceye gık demeden dayandığı için Tann'nın kendisine bu armağanı verdiğine inanıyorlardı. O günden sonra prangası ve güllesi çözüldü. Herkes tarafından korundu, kampta çalısan mahkûmlara su tasımakla görevlendirildi. Kısa sürede gelisen

Çarpık, bol yemek yiyerek iri yarı ve sporcu görünüslü bir genç oluverdi. Fransız hükümeti, bazı kürek mahkûmlarının, Venezüella'da yol yapımında çalıstırıldığını duymustu. Bu insan gücünün Fransız Güyan'ında daha iyi değerlendirileceğin: düsünen yöneticiler Maresal Fran-chet d'Esperay'i görevlendirdiler. Maresal Venezüella'ya geldi, diktatör Gomezle görüstü ve bu adamların Fransa'ya iadesini istedi. Gomez, Fransızların isteğini kabul etti, bir gemi Puerto Cabello limanından mahkûmları alıp götürmeye geldi, iste o limanda geçen olaylar insanı gülmekten kırıp geçirecek nitelikte. Çünkü iade edilenler arasında, Venezüella'nın çesitli yerlerinde çalısan ve iyi tanıdıkları Çarpık'ın yeni görünüsünü bilmeyen vardı. — Hey Marcel, nasılsın? — Kimsin sen yahu? — Çarpık be Çarpık. — S... lan, benimle dalga mı geçiyorsun! diyordu herkes bacaklarının üstünde djmdik duran bu yakısıklı ve iri yarı genci görünce. Genç ve sakacı bir oğlan olan Çarpık, yol boyu bütün tanıdıklarına seslenmekten geri durmadı. Kimse,

Çarpık'm düzelebileceğini kabul etmiyordu. Geri döndüğünde, hikâyesini kendisinden ve Royale'-deki diğer mahkûmlardan dinlemistim. 1943'te yine kaçan Çarpık, döne dolasa El Dorado'ya vardı. Hep tutuklu da olsa, Venezüella'da yasadığından, hemen, bahçıvanlık görevine atanan Cha-par'ın yerine ahçılığa getirildi. Köyde müdürün yanında çalısıyordu, yani nehrin öbür kıyısmdaydı. Müdürün odasında bir kasa, kasanın içinde de cezaevinin parası dururdu. Bizimki de günün birinde, bugünün parasıyla yirmi bin dolar değerindeki yet:^ bin bolivarı götürüverdi. Bahçemizin birbirine gi581 risi bu nedenleydi: Müdür, kayınbiraderi ve görevli iki binbası ortalığı birbirine katıyorlardı. Müdür bizi hemen kampa atmaya kalktı. Subaylar reddettiler. Gerek bizi, gerekse çok memnun kaldıkları sebzeleri korudular. Sonunda, hiç bir seyden haberimiz olmadığına müdürü inandırdık bir sey bilseydik, biz de Çarpıkla birlikte tüyerdik. Ama bizim hedefimiz onun gidebileceği tek ülke olan ingiliz Güyanı'nda değil Venezüella'da yasamaktı. Çarpık, ingiiiz sınırının çok yakınında, les kargaları tarafından parçalanmıs bir halde bulundu. Akla en yakın gelen ilk görüs, kızılderililer tarafından öldürüldüğüydü. Çok sonra. Ciudad Bolivar'-da bir

adam yakalandı. Yepyeni bes yüzlükler bozduruyordu... El Dorado kampı müdürüne paraları veren ve numaraları da kaydeden banka, bu paranın çalınanlardan olduğunu hemen anladı. Adam suçunu itiraf etti ve iki suç ortağının da adını verdi ama onlar yakalanamadı, iste, Çarpık diye anılan yakın dostum Gaston Duranton'un hayatı ve sonu. Bazı subaylar, gizlice mahkûmlara Rio Caroni'-de altın ve elmas aratmaya basladılar. Büyük mallar bulunmadı ama sonuç olumluydu. Bu sonuçlar her madenciyi yüreklendirebilirdi. Bahçemin asağısında, bütün gün çalısan iki adam vardı. Bir Çinli sapkasını tersine çevirip içine toprak dolduruyor ve toprağı yıkıyorlardı. Elmas her seyden ağır olduğu için, sapkanın dibinde kalıyordu. Kısa süre içinde bir kisi öldü bile. Patronunun malını çalıyordu. Rezalet koptu ve gizli maden kapatıldı. Kampta, belden yukarısı döğme içinde bir adam var. Boynunda da : «Berberin Allah belâsını versin» yazılı. Sağ kolu felçli. Çarpık ağzı, sarkık dili ve akan salyalarıyla bir inme geçirdiği anlasılıyor. Ama bu hastalığı

nerede geçirdiğini bilen yok. Bizden önce buraya geldiğinden bir seyden haberimiz yok. Nereden geliyor? Tek bildiğimiz kaçak bir kürek mahkûmu olduğu. Göğsünde «Bat d'Af» yazılı. Bu ve boynundaki «Berberin Allah belâsını versin» yazısı, azılılardan olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Gerek aynasızlar ve gerekse mahkûmlar ona Pi582

colino adını takmıs, iyi bakım görüyor, günde üç kere yemek yiyor, sigarası ihmal edilmiyor. Mavi gözleri capcanlı, bakısları da her zaman hüzünlü değil. Birine baktığında, göz bebekleri nesçyle parıldıyor. Bütün söylenenleri anlıyor ama ne konusabiliyor, ne de yazabiliyor: Çünkü sağ kolu felçli, sol elinin de basparmağıyla diğer iki parmağı kopuk. Bu insan kalıntısı saatlerce dikenli tellere yapısık duruyor, benim taze sebzelerle geçisimi bekliyor. Çünkü subay kantinine giderken genellikle bu yolu tutuyorum. Her sabah oradan geçerken de durup Picolino ile konusuyorum. Dikenli tellere yaslanarak ölü sayılabilecek gövdesindeki hayat dolu güzel mavi gözleriyle bana bakıyor. Ona dostça seyler söylüyorum, bası ve göz kapaklarıyla anladığını belirtiyor. Zavallı felçli yüzü bir an aydınlanıyor, gözleri, kimbilir neler anlatmak için parlıyor. Ona hep yiyecek seyler getiriyorum : Bu ya domates salatası oluyor, ya hıyar tursusu, ya küçük bir kavun ya da ızgara balık. Picolino aç değil, çünkü Venezüella kamplarında yemek bol, ama insan yine de değisiklik istiyor. Birkaç sigara, bu küçük armağanlarımı hep tamamlıyor. Picolino'ya yaptığım kısa

ziyaret bir alıskanlık halini aldığından, askerler ve diğer mahkûmlar ona «Kelebeğin oğlu» diyorlar. Kurtulus Olağanüstü bir sey, Venezuellalılar o kadar etkileyici, o kadar büyüleyici insanlar ki onlara inanmaya karar verdim. Kaçmıyacağım. Bir gün onların ulusu arasına kabul edilmeyi bekleyerek, tutukluluk haline boyun eğeceğim. Çoğu kisiye ters gelebilir. Mahkûmlara gösterdikleri insanlık dısı davranıslar, aralarında yasama cesareti vermiyor insana. Ama gerek askerler ve gerekse mahkûmlar, dayak gibi maddî cezaları olağan karsılıyorlar. Asker hata yaptı mı, o da sığır sinirinden kırbaçla dayak yiyor. Bir kaç gün sonra, aynı asker, bir sey olmamıs gibi kendisini döven subay, çavus ya da görevliyle konusuyor. Bu insanlık dısı yöntem, Venezüella'yı yıllar boyu yöneten diktatör Gomez'den kalma. Hem öyle bir alıskanlık halini almıs ki, örneğin bir ilçenin kayma583 kamı bile halkı, sırasında, bilmem kaç kırbaç vurdurarak cezalandırabiliyor. Bir ihtilâl yüzünden, kurtulmak üzereyim. Yarı askerî yarı sivil bir hükümet darbesi, Venezüella tarihinin gördüğü en liberal baskanlardan biri olan General Angarita Medina'yı alasağı etti. «O kadar iyi,

demokrasiye öylesine inanmıs bir adamdı ki hükümet darbesine karsı, hiç direnmedi. Yerinde kalmak için, Venezuellalılar'ın kanını akıtmaya yanasmadı. Bu büyük ve demokrasi âsığı asker herhalde El Dorado'da olup bitenlerden habersizdi. Her neyse, ihtilâlden bir ay sonra kamptaki bütün subaylar değisti. Dayaktan ölen Kolombiyalı için sorusturma açıldı. Müdürle kayınbiraderi kayboldu, yerlerini eski bir avukat-diplomat aldı. — Evet Kelebek, yarın sizi buradan çıkarıyor ama çok ilgilendiğiniz zavallı Picolino'yu da yanınıza almanızı istiyorum. Kimlik kartı yok, ona bir kimlik kartı hazırlatacağım. Size gelince, iste cedula (kimlik kartı) nız. Gerçek adınıza çıkarılmıs ve kaya gibi sağlam. Uymanız gereken kosullar sunlar: Bir yıl süreyle küçük bir kasabada yasadıktan sonra büyük sehre yerlesebileceksiniz. Bu, aslında göz hapsi bile değil, yalnız, küçük bir yerde sizi görmek ve hayatla nasıl mücadele ettiğinizi anlamak daha kolay. Bir yılın sonunda, bulunduğunuz sehir yöneticisinden iyi hal kâğıdı alırsanız, belirli bir yerde oturmak zo-runluğu

kendiliğinden kalkacak. Sizin için. Caracas ideal sehirdir sanıyorum. Her neyse, bu ülkede yasamanıza izin verildi. Geçmisinizin bizim için hiç önemi yok. Yeniden saygıdeğer bir adam olma fırsatını hak ettiğinizi göstermek size düsüyor. Bes yıl geçmeden de, size yeni bir vatan kazandıracak olan uyruk değistirme isleminin tamamlanacağını ve vatandasım olacağınızı umuyorum. Tanrı yardımcınız olsun. Picolino ile uğrasmayı kabul ettiğiniz için de size tesekkür ederim. Biri onunla uğrasmayı üstüne almadan kendisini salıveremezdim. Bir hastanede iyileseceğini umuyorum. Yarın sabah yedide, Picolino ile birlikte gerçek özgürlüğüme kavusuyorum. Yüreğime bir sıcakljk doluyor, sonunda «kokusmusluk ve bozulma yolunu» 584 hepten yendim. 1944 yılı ağustos ayındayız. On üç yıldır bu günü bekliyordum. Bahçedeki küçük evime çekildim. Dostlardan da özür diledim, tek basıma kalmak gereğini duyuyorum. Heyecanım, basKalarına gösterilemiyecek kadar büyük ve güzeldi. Müdürün verdiği kimlik kartını evirip

çeviriyordum elimde : Sol kösesinde fotoğrafım yukarıda 1728629 numara, verilme tarihi 3 temmuz 1944. Ortada adım, altında soyadım. Arkada doğum tarihim : 16 Kasım 1906, kimlik kartı resmî, nüfus müdürünün imza ve damgasını bile tasıyor, ikametgâhım Venezüella'da gösteriliyor. Müthis bir sey bu, ülkelerinde yasamama izin veriyorlar. Yüreğim gümbür gümbür çarpıyor. Diz çöküp Tanrı'ya yakarmak, tesekkür etmek istiyorum. Ne dua bilirsin, ne de vaftizlisin. Hiç bir dinden olmadığına göre, hangi Tanrı'ya tesekkür edeceksin? Katoliklerin Tanrı'sına mı? Protestanlarınkine mi? Yahudilerin ya da Müslümanların Allahına mı? Kafamda hazırlamak zorunda olduğum duam hangisinin Tanrı'sına yönelecek? Hiç bir dua bilmediğim için, kendim bir sey bulmalıyım. Dyi ama, bas vuracağım Tanrı'yı neden arayıp duruyorum? Yardıma çağırdığım ya da lanetlediğim sıralar bas vurduğum, çevresinde esek ve öküz besiğinde yatan Bebek isa'nın Tanrısı değil miydi? Yoksa bilinç altımda, Kolombiyalı rahibelere kin mi besliyordum hâlâ! O zaman neden Curaçao'daki essiz piskopos Irenee de Bruyne'ü ya da Conciergerie'nin iyi

yürekli papazını hatırlamamalı?

Yarın özgürlüğüme kavusuyorum, mutlak bir özgürlüğe. Bes yıl içinde Venezüella uyruğuna geçeceğim, bana kucak açan ve güvenen bu ülkede hiç bir suç islemeyeceğ'mden eminim çünkü. Artık, herkesten iki kat namuslu olmam gerekiyor. Savcı, polisler ve on iki jüri üyesi, islemediğim bir cinayetten ötürü beni mahkûm ettilerse bunun baslıca nedeni bir haydut olusumdu. Bir serüvenciden baska sey olmadığım için, kisiliğimin çevresinde kolayca bir yalan örgüsü kurulabildi. Kasa açmak pek hırlı bir meslek olmasa gerek, toplum kendini korumak ve savunmak hakkına sahiptir. Kokusmusluk yoluna itilmissem bir gün bu yola girmeye adam olu585 sum bunun nedenidir, açıkça söylemeliyim. Bu cezanın Fransız ulusuna yarasmadığı, toplumun alçakça öc almak değil, yalnız kendimi korumak hakkına sahip olduğu baska bir sey. Geçmisim bir çırpıda silinip atılamaz önce kendi gözümde temize çıkmalı, sonra diğerlerince benimsenmeliyim, öyleyse Kelebek, katoliklerin Tanrısına tesekkür et ve ona söz ver: — Ulu Tanrım, dua etmeyi bilmiyorsam beni bağısla. Ama dikkatli bak, beni buraya getirdiğin için

duyduğum minneti dile getirecek sözcükleri bulamadığımı göreceksin. Mücadele yaman oldu, insanların bana çektirdiği iskencelerden kurtulmak kolay değil. Bütün engelleri asıp su mutlu güne sağ salim erismissem yardım elini bir gün bile üzerimden ayırmadığın içindir. Yaptığın iyiliklerden ötürü gerçekten minnet duygularıyla dolu olduğumu göstermek için ne yapabilirim? — intikamından vazgeçebilirsin. Bu cümleyi duydum mu, yoksa duyduğumu mu sandım? Bilmiyorum ama yanağıma öyle büyük bir siddetle çarptı Ki, duyduğumu iddia edeceğim nere- . deyse. — Hayır olmaz! Benden bunu isteme! O insanlar bana çok acı çektirdiler. Ahlâksız polisleri, sahte tanık Polein'ı nasıl bağıslarım? insanlıktan nasibini almamıs savcının dilini sökmeden nasıl yasayabilirim? imkânsız. Benden çok sey istiyorsun. Hayır, hayır, hayır! Sana karsı gelmek istemezdim ama öcümü, ne pahasına olursa olsun alacağım. Dısarı çıkıyorum, gevsemekten, boyun eğmekten korkuyorum. Bahçemde birkaç adım atıyorum. Toto,

sırıkların çevresine dolanmaları için fasulyeleri düzeltiyor. Lappe sokağı batakhanelerinin umut verici delikanlısı Paris'li Toto, Korsika'da doğan ama uzun yıllar Parjslilerin cüzdanını yürüten azılı hırsız Antartaglia ve kendisi gibi bir pezevengin kaatili Dijon'lu Delaplanque yanıma geliyorlar. Bana bakıyorlar, sonunda özgürlüğe kavustuğumu gördükleri için yüzleri sevinç içinde. Hiç kuskusuz, yakında sıra onlara da gelecek. 586 — Ayrılısını kutlamak için, köyden bir sise sarap ya da rom getirmedin mi? — özür dilerim, o kadar heyecanlıydım ki aklıma bile gelmedi. Bağıslayın unutkanlığın^. — Yok be canım, bağıslanacak ne var ki, herkese okkalı bir kahve pisiririm olur biter. — Yıllarca mücadeleden sonra özgürlüğüne kavustun. Kelebek, memnunsun herhalde. Biz de senin adına seviniyoruz. — Sizin de yakında kurtulacağınızı umuyorum. — Muhakkak, diyor Toto, yüzbası on bes günde bir, içimizden birinin çıkacağını söyledi. Dısarda ne yapacaksın?

Bir iki saniye duraklıyorum. Sonra cesaretle, bu üç azılının karsısında gülünç olmaktan çekinmeden cevap veriyorum : — Ne mi yapacağım? Pek o kadar karısık isler değil : Çalısmaya baslıyacak ve hep namuslu kalacağım. Bana güvenen bu ülkede, suç islemeye utanırım. Alaycı bir cevap beklerken, üçünün de itirafları beni sasırtıyor: — Ben de namusumla yasamaya karar verdim. Haklısın Kelebek güç olacak belki ama zahmete değer .Bu Venezuoila'iılar gerçekten saygıdeğer kisiler. Kulaklarıma inanamıyorum. Bastille batakhanelerinin iti Toto mu düsünüyor böyle seyleri? En sasırtıcı olan bu iste! Hayat boyu, baskalarının cebini karıstırarak geçinen Antartaglia mı gösteriyor bu tepkiyi? Akıl alır gibi değil. Çekirdekten pezevenk Deplan-que'm bir kadın bulup çalıstırmayı aklına bile getirmemesine ne demeli? Bu, hepsinden sasırtıcı. Birlikte basıyoruz kahkahayı. — Valla bu hikâye ağırlığınca altın eder, yarın Montmartre'a, Blanche alanına döner de anlatırsan kimse sana inanmaz! — «Çevre»mizin insanları inanırlar, inanırlar arkadas. Bunu kabul etmek istemeyen, bes para etmeyen

sabıkalılardır. Fransızların büyük çoğunluğu, bizimki gibi geçmisi olan bir adamın her yönden iyi bir insan olabileceğini kabul etmiyor. Venezüella ulusu ile bizimki arasındaki fark bu. Size irapa'h yoksul 587 balıkçının görüsünü anlattım. Bir insanın asla yitirilmis sayılmaması gerektiğini, yardım elini uzatıp namuslu bir adam olması için ona fırsat tanımak gerektiğini söylüyordu. Dünyanın öbür ucunda, Parya

körfezinde, koca Orenoque nehrinin ağzında yasayan bu okuma-yazma bilmeyen balıkçılarda, pek çok vatandasımızın yoksun olduğu bir insanlık felsefesi var. Sayısı gitgide artan mekanik buluslar, diken üstünde bir hayat, tek hedefi yeni mekanik buluslar ve daha kolay, daha iyi hayat olan bir toplum. Bilimin yeni buluslarını tatmak daha büyük bir rahatlık ve buna varmak için devamlı bir mücadeleyi beraberinde sürüklüyor. Bütün bunlar da ruhu, acıma duygularını, anlayısı ve soyluluğu öldürüyor. Baskalarıyla uğrasacak zaman yok, hele sabıkalılarla hiç. Buranın yetkilileri de bizim ülkemızdekilerden farklı, çünkü kamu düzeninden onlar sorumlu. Büyük bir tehlikeyi göze alıyorlar, ama bir insanı kurtarmanın biraz tehlikeye değdiğini düsünüyorlar herhalde. En güzel olan da bu. Bugün albay olan öğrencimin armağan ettiği mavi elbise sırtımda. Sınavı ilk üç arasına girerek kazanıp subay okuluna gideli bir ay oluyor. Kendisine verdiğim derslerle basarısına biraz katkıda bulunduğum için mutluyum. Gitmeden önce de üzerime tıpatıp uyan yeni giysiler verdi bana. Evli ve aile babası bir

jandarma onbasısı olan Francisco Bolagno sayesinde, adam gibi giyinmis olarak dısarı çıkıyorum. Su sıra jandarma albayı olan bu üstün subay, yirmi altı yıl boyunca, soylu olduğu kadar da eksilmeyen dostluğuyla bana seref verdi. Gerçekten dürüstlüğün, soyluluğun, bir insanın sahip olabileceği en yüksek duyguların temsilcisi. Orduda önemli bir yeri olduğu halde sadık dostluğunu her zaman gösterip benim yardımıma kosmaktan asla geri durmadı. Albay Franasco Bolagno Utrera'ya çok sey borçluyum. Evet namuslu olmak ve namuslu kalmak için elimden geleni yapacağım. Bunun tek sakıncası hayatta hiç çalısmamıs olmam. Gerçekten de elimden bir sey gelmiyor. Hayatımı kazanmak için bir yol bulmalıyım. Kolay olmayacak ama basaracağımdan emi588 un. ı aım ueiiv^s yıuı un insan uıauayım. rariıyı ay bettin savcı efendi : Kokusmusluk yolundan, geri iönmemek üzere kurtuldum. Mahkûmluk serüvenimin son gecesinin siniriyle /hamağımda dönüp duruyorum. Yerimden kalkıyor, son ' aylarda çok iyi baktığım bahçemde geziniyorum. Ay ısığı ortalığı gün gibi aydınlatıyor. Nehrin suyu, gürültü etmeden denize doğru akıyor. Kus sesi duyulmuyor, hepsi uykuda. Gökyüzü yıldızlarla kaplı, ama ay

öylesine parlak ki, yıldızları görebilmek için ona sırt çevirmek gerek. Tam karsımda sık orman, tek açıklık El Dorado köyünün yapıldığı yer. Doğanın bu derin sessizliği beni dinlendiriyor, içimdeki telâs yavas yavas diniyor, bu anın durgunluğu ihtiyaç duyduğum huzuru sağlıyor bana. Yarın bir mavnadan inip Simon Bolivar'ın ülkesinin topraklarında ayak basacağım yeri gözümün önüne getirebiliyorum. Simon Bolivar bu ülkeyi ispanyol boyunduruğundan kurtaran, oğullarına insanlık ve anlayıs duygularını miras bırakan adam. Onun miras bıraktığı bu duygular sayesinde, yeniden hayata baslayabiliyorum. Otuz yedi yasındayım, gencim daha. Gücüm kuvvetim yerinde. Ciddî bir rahatsızlık geçirmedim, aklımın basında olduğunu söyleyebilirim. Kokusmusluk yolu, bend© alçaîtıcı izler bırakmadı. Özellikle hiç bir zaman o yolun yolcusu olmadığımdan bu izler bende yer etmedi sanıyorum. özgürlüğümün ilk haftalarında yalmz hayatımı kazanma yolunu bulmak değil, zavallı Picolino'ya bakıp onu yasatma çarelerini aramak zorundayım. Üzerime aldığım sorumluluk büyük, bana ağır bir yük olacağı halde

müdüre verdiğim sözü tutacak ve ancak bir hastanede yetkili ellere teslim edebildiğimde bırakacağım Picolino'yu. Kurtulduğumu babacığıma bildirmeli miyim? Yıllardır benden haber alamıyor. Kimbilir nerede? Benimle ilgili bilgileri, yalnız, kaçtığım sıralar eve uğrayan jandarmalardan edinmistir. Hayır, acele etmenin gereği yok. Geçmis yılların kabuk bağlamasını sağladığı yarayı yeniden açamam. iyice kendimi topladığım, ufak fakat düzenli, dertsiz bir hayata kavus589 tuğum zaman ona: «Sevgili babacığım, diyebiliriı, oğlun özgür, iyi ve namuslu bir adam oldu. Söyle y* sıyor, sunu yapıyor, bunu yapıyor. Onun sözü edii diğinde artık basını önüne eğmen gerekmeyecek. Bt nedenle seni her zaman sevdiğimi ve saygıyla andığımı yazıyorum.» Savasın içindeyiz. Kimbilir, belki Almanlar bizim köyü de isgal etmislerdir? Ardeche Fransa'nın önemli bir bölgesi sayılmaz. Herhalde önemli bir kuvvet yollanmamıstır oraya. Kestaneden baska ne bulabilirler orada? Evet, ancak toparlanıp mektup yazmaya hak kazandığımda kalemi elime alacak, daha doğrusu evime mektup göndermenin yollarını arayacağım.

Simdi nereye gitmeli? Callao denen köydeki altın madenlerine yerlesecek, küçük bir yerde geçirmemi istedikleri bir yılı orada tamamlayacağım. Ne yapabilirim acaba? Kimbilir. Simdiden soru sormaya baslama. Ekmeğimi kazanmak için kazma sallamam gerekse yapacaksın, o kadar, önce özgür yasamayı öğrenmeliyim. Kolay olmayacak. ,On üç yıldır, Georgetown'da geçirdiğim bir kaç ayın dısında, ekmeğimi kazanmakla uğrasmadım. Serüven devam ediyor, yasamak için yeni seyler bulmak bana düsüyor. Kimseye zarar vermeden tabiî. Bakacağız. Demek ki yarın, El Callao'nun yolunu tutuyorum. Sabahın yedisi. Pırıl pırıl bir tropik günesi, bulutsuz masmavi bir gök, yasama sevincini haykıran kuslar, bahçemizin kapısına biriken dostlar, tertemiz, sivil giyimli ve traslı Picolino. Her sey : Doğa insanlar ve

hayvanlar neseyle dolup tasıyor, benim kurtulusumu kutluyor. Dostlarım arasında bir de teğmen var, El Dorado köyüne kadar bizimle gelecek. — öpüselim de hemen git, diyor Toto. Böylesi hepimiz için daha iyi. — Elveda sevgili dostlar. Callao'dan geçerseniz bana uğrayın. Orada bir evim varsa sizin eviniz demektir. — Elveda Kelebek, basarılar! Çabucak rıhtıma inip mavnaya biniyoruz. Picolino çok rahat yürüdü. Yalnız belden yukarısı felçli, bacakları sapasağlam. On bes dakika içinde ırmağı geçiyoruz. 590 ' — Dste Ficoııno nun Kaguıarı. laıımmz. açm uı-jn Fransızlar. Artık özgürlüğünüze kavustunuz. Adisi On üç yıldır pesinden sürüklediğin zincirlerden ayrılmak hiç de güç değilmis. «Artık özgürlüğünüze kavustunuz», diyerek arkalarını dönüyor ve seni bırakıp gidiyorlar. Bu kadar. Irmaktan yukarı çıkan çakıllı yolu çabucak tırmanıyoruz. Elimizde küçücük bir çıkın var, içinde de üç gömlekle bir yedek pantolon. Sırtımda mavi elbisem, beyaz gömleğim ve elbiseme uyan mavi kıravatım.

Hiç kuskusuz, kopuk bir düğme dikercesine yep> yeni bir hayat kurulmuyor. Yirmi bes yıl sonra, evli ve bir kız babası, Caracas'da Venezüella vatandası olarak mutlu yasıyorsam, bu is, daha pek çok serüvenden basarı ve yıkıntılardan atlayarak gerçeklesti. Ama hep, namuslu bir vatandas ve özgür bir insan olarak yasadım. Belki bir gün, o serüvenlerle burada yer veremediğim ilginç hikâyeleri de anlatırım. Caracas — 1968 - 1969 591